İçeriğe geç

Ay Işığı

Bölüm 4 · 6 dk okuma

Ay Işığı

Bölüm 4

4.bölüm

Masanın üzerindeki son hasta evraklarını ve onay bekleyen raporları imzalayıp dosyayı bir kenara koyduğumda, omuzlarımdaki yük sanki iki katına çıkmıştı. Saatlerdir süren yoğun nöbetin yorgunluğu bedenimi ele geçirmek üzereydi. Poliklinik odasından çıkıp koridora adımı attığım ilk anda hastanenin o kendine has keskin ilaç kokusu, soğuk ışıkları ve bitmek bilmeyen uğultusu yüzüme çarptı.

​Duvara hafifçe yaslanıp gözlerimi kapattım. Parmak uçlarımı şakaklarıma bastırıp zihnimdeki o tatlı sızıyı ovmaya başladım. Nöbet günlerimde bedenim hep bu sınıra dayanırdı zaten. Bir de üzerine gün içinde Yiğit Yüzbaşı geldikten sonra acile peş peşe yığılan vakalar ve hastalar eklenince, enerjim adeta iliklerime kadar çekilmişti.

​Ben koridorun ortasında gözlerim kapalı bir anlık sessizlik ve nefes ararken, hemen yanımdan gelen hızlı ama tereddütlü ayak sesleriyle başımı kaldırdım.

​"Aylin Hocam, çok özür dilerim, rahatsız ediyorum ama..." Nöbetçi hemşire yüzündeki mahcup ve çaresiz bir ifadeyle bana bakıyordu. "Sabah gelen Yüzbaşı... Ağrıdan duramıyor, yatakta kıvranıp duruyor. Ateşi 39 dereceye çıkmış durumda. Ağrıdan ve o yüksek ateşten gözünü bile kırpamamış. Bir gidip baksanız çok iyi olur, ne yaptıysak sakinleşmedi."

​Sıkıntılı, derin bir nefes verdim ama aslında hiç şaşırmamıştım. Erkeklerin, özellikle de askerlerin o "bana bir şey olmaz" gururunu çok iyi biliyordum.

​"Tahmin etmiştim zaten," dedim başımla onaylayarak. "Tamam, ben ilgilenirim."

​Topuklarımın sert temposu hastane koridorunda yankılanırken Yiğit Yüzbaşı’nın kaldığı odaya doğru ilerledim. Kapıyı iki kez hafifçe tıklatıp içeri girdiğimde, odadaki ağır ve sıcak hava hemen tenime çarptı. Adam resmen ecel terleri döküyordu. Hemşirenin az bile söylediğini onu o halde görünce anladım; yastığa gömülmüş, gözlerini sımsıkı kapatmış ve dişlerini sıkarak o katlanılması zor ağrıyı bastırmaya çalışıyordu.

​Yatağın kenarına kadar yaklaşıp kollarımı göğsümde birleştirerek dik bir duruşla ona baktım. "Çok mu ağrın var?" dedim, sesime profesyonel ama sorgulayıcı bir ton vererek.

​Yiğit, derin bir nefes alarak bakışlarını zorlukla bana çevirdi. Yüzündeki o ter damlalarına rağmen o güçlü, sarsılmaz asker duruşunu ve fiyakasını korumaya çalışarak beni geçiştirmek istedi. "Böyle şeylere alışkınım ben... Birazdan alışır vücudum, dert edilecek bir şey yok."

​Hafifçe kaşlarımı çattım, bu cevap tam da beklediğim o inatçı cevaptı. "Buradan bakınca pek öyle görünmüyor ama," dedim yatağa bir adım daha yaklaşarak. "Hem de gözün kaymış resmen, şu haline bir bak."

​Yiğit, bakışlarındaki o puslu ifadeye rağmen dudaklarının kenarıyla zoraki bir tebessüm yakalamaya çalıştı. "Abiniz de böyleydi Doktor Hanım... Abinizden alışkınsınız herhalde?"

​Sözleri beni bir anlığına geçmişe, abim Demir ile yaşadığım benzer kriz anlarına götürdü. Yüzümdeki ciddiyeti bozmadan, "Abim de sizin gibiydi," dedim sesi ve tavrı sakin ama net tutarak. "O da sizin gibi bana hep 'Bir şeyim olmaz' deyip hastaneden erkenden taburcu oldu. Ama sonra ne oldu biliyor musun? Günün sonunda yine kucağıma düşüp o yatağa çakıldı."

​Yiğit gözlerini kısıp, halsizliğinin arkasından yüzüme bakmaya devam etti. "Kısaca bana 'Çocukluk yapma' diyorsunuz yani, Doktor Hanım?"

​"Aynen öyle diyorum," dedim hiç geri adım atmadan. "Burası dağlık değil, kışla da değil. Artık biraz da vücudunuzu dinlendirmeyi öğrenin."

​Ona doğru bir adım daha atıp eldivensiz elimi uzattım ve elimin tersini alnına koydum. Teninden yayılan o kavurucu sıcaklık elime çarptığı an gözlerim hafifçe büyüdü. Yanıyordu; hem de alev alev...

​"Bir de bana 'Bir şeyim olmaz' diyorsun, cayır cayır yanıyorsun!"

​Daha fazla vakit kaybetmeden tepsiden ateş düşürücü ve ağrı kesici ampulünü aldım. Enjektörü hazırlayıp serum portundan içeri hızla enjekte ettim. Benim bu kararlı, seri ve tavizsiz müdahalem karşısında Yiğit yine o dikbaşlı tavrından ödün vermeyerek fısıldadı: "Yani 'Alışkınım' dedikçe abartıyorsunuz Doktor Hanım..."

​Elindeki enjektörü kenardaki tepsiye bırakıp gözlerinin tam içine baktım. "İsterseniz değiştirelim doktoru? Ama benden demesi; benden sonra gelen doktor inlemekten delirene kadar seni bu yatağa bağlar, serumu da bilerek yavaş akıtır."

​Yiğit hafifçe yutkundu. Bakışlarındaki o sert direnç ilk defa biraz kırılır, yerini kabullenişe bırakır gibi oldu. "Aman kalsın doktor... Tanıdığımız kişi olsun yeter."

​Yapmam gereken müdahaleyi bitirip önlüğümü düzelttim. Odadan çıkmak için kapıya doğru adımladım. Tam kapı kolunu tutmuşken duraksadım ve başımı hafifçe arkaya çevirip ona baktım.

​"Bu arada... Adımı bilmediğiniz için bana sabahtan beri 'Doktor Hanım' deyip duruyorsunuz. Adımı söyleyeyim: Aylin... Aylin Soyuer."

​Tam kapıyı açıp çıkacakken gözüme bir şey takıldı. Yiğit Yüzbaşı komidinin üzerindeki su şişesine uzanmaya çalışıyor ama ateşi ve vücudundaki o ağır halsizlik yüzünden bir türlü yetişemiyordu. İçim elvermedi. Geri dönüp masadaki su şişesini aldım, kapağını çevirip gevşettim ve rahatça içebileceği şekilde komidinin tam kenarına, elinin altına bıraktım. O bana minnet ve şaşkınlıkla karışık bakarken, ben tek bir kelime daha etmeden odadan çıktım.

​Yiğit Yalçındağ’nın Anlatımından:

​Arkamdan kapanan o ağır hastane kapısına doğru bakakaldım. Zihnimde onun son sözleri yankılanıyordu.

​Aylin... Aylin Soyuer.

​O tavırları, o taviz vermeyen dik duruşu, o boyun eğmeyen kararlı sesi... Aynı abisiydi. Sanki karşımda bir doktor değil de direkt Demir Binbaşı’m duruyordu ve bana emir veriyordu. Dışarıda görsem, arkası dönük olsa resmen binbaşım zannederdim. Abisinin kopyasıydı adeta; ikisi de insanı gözleriyle dize getirmeyi çok iyi biliyordu.

​(2 Saat Sonra)

​Damardan verilen o güçlü ateş düşürücünün ve ağrı kesicinin etkisiyle ağırlaşan göz kapaklarımı açık tutamamış, derin bir uykuya dalmışım. Odanın kapısının sertçe açılması ve içeri giren tanıdık adım sesleriyle gözlerimi araladım. İçeri giren heybetli karaltıyı görünce panikle toparlanmaya, yatakta dikleşmeye çalıştım.

​"Binbaşım?"

​Demir Binbaşı yatağımın kenarındaki sandalyeyi tutup gürültüyle kendine doğru çekti, üstündeki parkeyi düzeltip oturdu. Yüzünde o her zamanki muzip ama bir o kadar da disiplinli, otoriter ifade vardı. Gözlerini üzerimde gezdirip derin bir nefes verdi.

​"Otur Yiğit, kalkmaya çalışma... Bir de bana sakın 'İyiyim' ayakları yapma. İnletmişsin hastaneyi bir ateş sebebiyle!"

​Mahcubiyetle bakışlarımı kaçırdım. "Komutanım sizin ne işiniz var bu saatte, zahmet etmişsiniz..."

​Demir Binbaşı geriye yaslanıp kollarını bağladı. "Valla bana hastaneyi inlettiğin, hemşireleri peşinden koşturduğun söylenince duramadım. Ben de bir ziyaret etmek istedim. Oğlum basit bir ateş için bu kadar delirilir mi? Koskoca yüzbaşısın sen, nedir bu halin?"

​Hafifçe doğrulup omuzlarımı dikleştirmeye çalışarak kendimi savundum. "Komutanım kim söylediyse gerçekten abartmış, hangi hemşireyse... Alt tarafı bir dikiş sızlaması, biraz da vücut ısındı o kadar. Hastaneyi ayağa kaldıracak bir durum yok ortada."

​Demir Binbaşı alaycı bir tebessümle başını salladı. "Hemşire falan değil Yiğit. Valla benim biricik kardeşim öyle söyledi aradığında. 'Senin yüzbaşı yatakta kıvranıyor, laf da dinlemiyor' dedi. Kızın canını sıkmışsın gece gece."

​Sıkıntıyla yutkundum. "Aylin Hocam... yani Doktor Hanım biraz hassas yaklaştı olaya komutanım. Ben 'Alışkınım' dedikçe üzerime düştü."

​"Hassas yaklaşır tabii!" dedi Demir Binbaşı, sesi birden ciddileşerek. "Karşısında söz dinlemeyen, sağlığını hiçe sayan bir asker var. Benden tecrübeli bu konuda, az çekmedi benim bu vurdumduymazlıklarımdan. Kardeşime takılma, işini iyi yapar. Ama sen de adam ol, kızın lafından çıkma."

​"Tövbe komutanım, ne laftan çıkmaması..." dedim hafifçe gülümseyerek. "Zaten tehdit etti beni, 'Seni bu yatağa bağlarım' diye. Geri adım atmak zorunda kaldım."

​Demir Binbaşı kahkahasını tutamadı, eliyle dizine vurdu. "Ha şöyle! Aynen öyle yapar, acımaz. Neyse, şaka bir yana nasılsın harbi? Ağrın sızın var mı?"

​"Ateş düşürücü iyi geldi komutanım, daha iyiyim şimdi. Sizi de bu saatte buraya kadar yorduk."

​Demir Binbaşı ayağa kalktı, üzerindeki üniformayı düzeltti. Yüzündeki o neşeli ifade yerini babacan bir şefkate bıraktı. Elini omzuma koyup hafifçe sıktı.

​"Sen bizim canımızsın Yiğit. Yorulmak ne demek... Söz konusu sen olunca gerisi teferruat. Ama bu kızın söylediklerine harfiyen uyacaksın, anlaşıldı mı?"

​"Emredersiniz komutanım," dedim ciddiyetle.

​"Aferin," dedi kapıya doğru adımlarken. Sonra durup arkasını döndü, parmağını sallayarak o emredici ama tatlı tonuyla ekledi: "Yiğit kes sesini artık, uyu tamam mı? Hadi hayırlı geceler."

​"Hayırlı geceler komutanım..."

​Sırtını dönüp odadan çıkarken ben de başımı tekrar yastığa bıraktım. Yüzümde engel olamadığım hafif bir tebessümle gözlerimi kapattım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.