Zorlu, yorucu ve duygusal olarak insanı tüketen bir geceyi daha geride bırakmış, sabahın ilk ışıklarının hastane koridorlarına vurmasıyla vizite çıkma vaktimi başlatmıştım. Elimde yeni hasta dosyaları, dijital ateş ölçer ve tansiyon aletini tutarken derin bir nefes aldım. İlk durağım elbette ki bizim o laf dinlemez, inatçı hasta; yani Yiğit Yüzbaşı’nın odasıydı.
Odanın kapısına yaklaştığımda içeriden çıt çıkmıyordu. Kapıyı iki kez hafifçe tıklatıp kolu aşağı indirdim ve içeri süzüldüm. Karşılaştığım manzara karşısında tebessüm etmemek için kendimi zor tuttum; şaşırmıştım desem yalan olurdu. Koskoca Demir Binbaşı, yatağın hemen yanındaki o rahatsız, plastik sandalyede iki büklüm olmuş, başı göğsüne düşmüş halde uyuyakalmıştı. Yiğit ise yatakta kolları bacakları garip bir pozisyonda, yorgunluktan yarı yamalak sızıp kalmıştı. Odadaki bu hal tam bir komediydi; mübarek hastane odası değil, kışlanın nöbetçi koğuşuydu sanki.
Sessiz ve yumuşak adımlarla içeri girip sandalyede omurgasına işkence edercesine uyumaya çalışan abime doğru eğildim. Kulağına doğru hafifçe fısıldadım:
"Komutanım... Nöbetiniz bittiyse odanıza mı gitseniz acaba?"
Abim sanki kışlada baskın varmış gibi bir anda korkuyla irkilip yerinden sıçradı. Gözlerini panikle açtı, etrafa bakındı ve karşısında beni görünce göğsünü geçirip derin bir nefes verdi.
"Ne?! Ohh... Aylin, sen miydin?"
"Benim tabii abi," dedim bıyık altından gülerek. "Boynun iki büklüm kalmış sandalyede."
"Ayrıca ben uyumuyordum yalnız, sadece gözlerimi dinlendiriyordum..."
Gözlerimi devirerek imalı bir tebessüm kondurdum yüzüme. "Kesin öyledir abicim. Gözlerini dinlendirirken horluyordun ama nerede uyuduğunu unuttun sanırım. Neyse, adam zaten sızıp gitmiş. Gel, biraz benim odamdaki koltukta dinlen."
"Horlamam ben kızım, iftira atma," diye mırıldandı abim üstünü başını düzeltirken.
Biz abimle kapının dibinde fısıltıyla atışırken, yatakta yatan Yiğit hafifçe kıpırdandı. Ağırlaşmış göz kapaklarını aralayıp yutkundu. Karşısında sandalyeden henüz kalkmış olan komutanını görünce bakışlarındaki o mahcubiyet anında yüzüne yansıdı.
"Komutanım... Siz ciddi ciddi burada mı kaldınız bütün gece?" dedi, sesi hâlâ uykulu ve pürüzlüydü.
Abim üstünü başını düzeltip, yakalarını toparlayarak dikleşti. "Nöbetçiyim dedim ya oğlan! Ne yapacaktım, seni bu halde bırakıp gidecek miydim?"
"Aman komutanım, estağfurullah. Sizi burada yatırmak benim ayıbım oldu."
"Kes lafı Yiğit, sanki senin keyfinden yattın," dedi abim. Sonra bana dönüp sanki resmi bir teftiş yapıyormuşçasına sordu: "Neyse... Aylin, taburcusunu yapabilir miyiz arkadaşın? Bak turp gibi maşallah, rengi yerine gelmiş."
Ama bir doktor olarak böyle bir dikkatsizliğe katiyen izin veremezdim. "Asla! Katiyen olmaz," dedim tek bir taviz bile vermeyen kararlı sesimle.
"Nasıl yani?" diye araya girdi abim. "Yüzbaşım göreve dönemiyor mu?"
"En geç öğlen çıkar," dedim abime dönerek. "Ondan sonrasında da kışlada devam edecek istirahatine. Öyle hemen ayağa kalkıp göreve koşmak, içtimaya çıkmak yok."
Benim böyle kesin ve kestirip atan konuşmamla birlikte Yiğit yatakta doğrulmaya çalışarak anında itiraz bayrağını çekti.
"Doktor Hanım ne yaptınız ya!"
"İşimi yapıyorum Yüzbaşım."
"Ama ben o kadar yatarsam timime rezil olurum, yapmayın... Alt tarafı bir ateş yükseldi geçti."
"Ateşiniz 39 dereceydi Yüzbaşım, hatırlatırım. 'Geçti' demekle geçmiyor," dedim kaşlarımı çatarak.
"Ben ayakta durabiliyorum ama, bir şeyim kalmadı gerçekten."
O daha lafını tamamlayamadan abim araya girdi ve sesini yükseltti. "Yiğit sus! Kardeşim ne derse o. Paşa paşa bu yatakta yatacaksın, süren dolmadan da o yataktan bir adım atmayacaksın!"
Duyduklarım karşısında kaşlarımı şaşkınlıkla kaldırdım. Yalan yok, bayağı şaşırmıştım; bunu hastalanınca iki saat yatakta yatmayı kendine yediremeyen, hastaneden kaçmak için binbir türlü bahane uyduran abim Demir Soyuer söylüyordu!
Yiğit sitemkar ve çaresiz bir ifadeyle abime baktı. "Komutanım, hemen taraf değiştirdiniz siz de ama! Dün gece bana 'Sabah ilk iş kışlaya döneriz' diyordunuz?"
Abim cevabı hiç duraksamadan, şak diye yapıştırdı: "Tabii taraf tutacağım lan, kardeşim o benim! Dün gece dün gecedir, şimdi doktor ne derse o. Onun lafının üstüne laf mı söylenir?"
"Sağ olun komutanım, yalnız kalmış hissettim bir an," dedi Yiğit bıyık altından gülerek.
"Hisset zaten," dedi abim kapıya doğru adımlarken. "Neyse, benden bu kadar. Benim karakola geçmem lazım, işler birikti." Sonra bana dönüp işaret parmağını Yiğit’e doğru salladı. "Aylin, bu arkadaş eşeklik yapıp kalkmaya çalışırsa veya lafını dinlemezse bana hemen haber veriyorsun, ben gelip icabına bakarım."
"Merak etme abi, gözüm üzerinde," dedim gülümsayarak.
"Hadi geçmiş olsun Yüzbaşım," dedi abim kapının kolunu tutarken.
"Eksik olmayın komutanım, sağ olun."
Abim odadan çıkıp kapıyı arkasından kapattığında odada baş başa kaldık. Bir anlık bir sessizlik oldu. Yiğit’ten rutin tahliller için kan almam gerekiyordu. Normalde bu işlemi nöbetçi hemşirelerin halletmesi gerekiyordu ama abimin o 'kardeşime emanetsin' ricası üzerine kontrollerini bizzat ben yapacaktım.
Eldivenlerimi cebimden çıkarıp seri hareketlerle giydim, enjektörü ve tüpleri hazırlayıp yatağa yaklaştım.
"Kolunu uzatır mısın?" dedim profesyonel ve sakin bir tonla.
"Ne için?" diye sordu Yiğit şüpheyle.
"Rutin kan tahlili almam gerekiyor Yüzbaşım."
Yiğit refleks olarak kolunu geriye çekti, yüzünü hafifçe buruşturdu. "Kan almaya ne gerek var şimdi Doktor Hanım?"
"Tahlil sonuçlarını görmeden taburcu edemem sizi."
"Ben zaten öğlen taburcu olacağım, gerçekten gerek yok bu kadar teferruata. İyiyim ben."
"Alt tarafı kan alacağım Yüzbaşım, niye bu kadar tepki verdin ki?" dedim önce şaşkınlıkla.
Yiğit bakışlarını benden ve elimdeki iğneden kaçırmaya çalıştı. "Tepki vermiyorum, teferruat diyorum sadece."
Duraksadım. Yüzündeki o çekingen, huzursuz ifadeyi ve bakışlarını tepsiden kaçırma çabasını görünce muzipçe gülümsedim.
"Ya da dur bir dakika... İğneden mi korkuyorsun sen?"
Yiğit gözlerini kocaman açıp yatakta birden dikleşti. O mağrur asker gururuna büyük bir darbe indirilmiş gibi baktı bana.
"Oldu! İyice de çocuk bellediniz beni Doktor Hanım siz de!"
"E uzatmıyorsun kolunu?"
"Korkudan değil o!" dedi gururunu yediremeyerek, hafifçe kızarmıştı. "Sadece gereksiz buluyorum."
Daha fazla üzerine gidip onu köşeye sıkıştırmadan, yüzümdeki hafif tebessümle yaklaştım ve sert kaslı kolunu tuttum.
"Sakin ol Yüzbaşım, takılıyorum sadece. İşimi biliyorum, canın yanmayacak," diyerek damarını buldum ve ustalıkla iğneyi kaydırıp kanını almaya başladım.
Yiğit iğnenin derisine girdiğini görmemek için kafasını ısrarla ve ciddi bir edayla duvara doğru çevirmişti.
"Bitti bile," dedim birkaç saniye sonra iğneyi çıkarırken.
Yiğit rahat bir nefes alarak kafasını tekrar bana çevirdi. "Zaten acımadı ki."
Gülmemek için dudağımı ısırdım. Pamuğu koluna bastırması için eline verdim. "Tabii acımaz. Bastır şurayı hafifçe. Ve öğlene kadar kıpırdamadan dinleniyorsun."
"Emredersiniz Doktor Hanım," dedi alaycı ama tatlı bir tonla.
"Aferin, laf dinleyin böyle," diyerek malzemelerimi toplayıp odadan çıktım.
Günün geri kalan saatlerinde diğer hastalarımın vizitini tamamladım, acilden gelen vakalarla ilgilendim ve mesai saatinin bitimine doğru raporları kapatıp soyunma odasına geçtim. Nihayet mesaim bittiğinde üzerimdeki o beyaz önlükten kurtulup sivil kıyafetlerimi giydim. Hastaneden çıkıp otoparktaki arabamın yanına ilerledim.
Sürücü koltuğuna geçip arabayı eve doğru sürerken, günün ve dün gecenin tüm yorgunluğu bir anda üzerime çökmüştü. Eve vardığımda yaptığım ilk iş banyoya geçip sıcak bir duş almak oldu. Suyun altında biraz olsun rahatladıktan sonra kendimi yatağın yumuşaklığına bıraktım ve derin, huzurlu bir uykuya daldım...