Noel tatilinin ardından Hogwarts’a dönen tren, şatoya buz gibi bir fırtınanın ortasında ulaşmıştı. Kar, kulenin çatılarından taş surlara kadar her yeri yarım metre kalınlığında beyaz bir örtüyle kaplamıştı. Ancak şatonun içindeki hava, dışarıdaki dondurucu soğuktan çok daha yakıcı, çok daha tekinsizdi.
Ayna Salonu'ndaki o gecenin üzerinden geçen üç gün boyunca, Roxanne Greengrass ve James Potter arasındaki o tek kelimesiz anlaşma şatoda görünmez bir fay hattı yaratmıştı. Artık kütüphanede, koridorlarda ya da Büyük Salon'da karşılaştıklarında birbirlerine fırlattıkları bakışlar sadece alaycı bir rekabet taşımıyordu; ortada herkesin hissedebildiği, elektriği yüksek bir gerilim vardı.
Ve bu gerilimi en çok hisseden kişi, şüphesiz Evan Rosier’di.
Cuma öğleden sonra, derslerin bitimiyle birlikte kar yağışı hafiflemiş, yerini keskin bir ayaza bırakmıştı. Slytherin ortak salonunun buzlu pencerelerinin önünde oturan Evan, elindeki gümüş gülle oynarken gözlerini bir saniye olsun kapıdan ayırmıyordu.
Roxanne, sırtında kürk detaylı pelerini, elinde Antik Rünler dersinin Parşömenleriyle içeri girdiğinde, Evan yerinden fırladı. Yüzündeki o her zamanki alaycı, flörtöz ifadeden eser yoktu; gözleri öfkeyle kararmıştı.
"Neredeydin Greengrass?" dedi Evan, sesi zindandaki taş duvarlarda sertçe yankılanarak.
Roxanne duraksadı. Tek kaşını hafifçe kaldırarak Evan’a baktı. Yüzündeki o sarsılmaz özgüven ve soğukkanlılık, Evan’ın öfkesine adeta bir kalkan gibi duruyordu. "Kütüphaneydim Rosier. Sana hesap verme yükümlülüğüm olduğunu hatırlamıyorum."
Evan adımlarını hızlandırıp Roxanne’in tam önünde durdu. "Kütüphanede kiminleydin? O lanet Gryffindor’lu Potter ile mi? Balodan beri bakışmalarınızı görmediğimi mi sanıyorsun? Ayna Salonu’ndan birlikte çıktığınızı duymadığımı mı?"
Ortak salondaki diğer Slytherin’liler başlarını kitaplarından kaldırıp bu gerilime odaklandı. Regulus kaşlarını çatarak ayağa kalktı.
Roxanne ise istifini bozmadan parşömenlerini kolunun altına sıkıştırdı. Evan’ın gözlerinin içine buz gibi bir rahatlıkla baktı. "Evan, sesinin tonuna dikkat et. Ben senin kontrol edebileceğin, sana ait bir eşya değilim. Kiminle nerede duracağıma ben karar veririm. Ve eğer Potter ile konuşuyorsam, bu tamamen benim bileceğim bir iş."
"O züppe seni benden alabileceğini sanıyor!" diye kükredi Evan. "Seni, o ucuz Gryffindor cesaretiyle etkileyebileceğini sanıyor!"
"Beni kimse 'alamaz' Evan," dedi Roxanne, sesi fısıltı kadar kısıktı ama her kelimesi zımpara gibi çiziyordu. "Ben istersem birinin yanında dururum. Ve şu an senin bu çocukça krizlerin, yanımda durma şansını tamamen yok ediyor."
Roxanne arkasını dönüp yatakhanelere doğru bir adım attı ama Evan arkasından bağırdı: "Bunu onun yanına bırakmayacağım Greengrass! O Potter'a Slytherin’lilerin kızlarına dokunmanın bedelini ödeteceğim!"
Roxanne durdu. Omzunun üzerinden Evan’a baktı. "Denemesi bile senin için bir felaket olur Rosier. Kendini rezil etme."
Aynı saatlerde, şatonun karlı avlusunda James Potter, Sirius Black ve Remus Lupin ile birlikte Quidditch taktiklerini tartışıyordu. James’in üzerinde kalın Gryffindor kazağı ve kırmızı atkısı vardı. Saçları rüzgârda darmadağın olmuştu ama yüzünde, balodan beri silinmeyen o garip, kendinden emin tebessüm duruyordu.
"Sana söylüyorum Çatalak," diyordu Sirius, elindeki kar topunu havaya atıp tutarak. "Lily seninle iki gündür tek kelime konuşmadı. Ve işin garibi, sen bunun farkında bile değilsin!"
James hafifçe güldü. "Görmüyor değilim Patiayak. Sadece... ilgilenmiyorum."
Sirius ve Remus duraksadı.
"Ne demek ilgilenmiyorum?" dedi Remus, gözlüklerini düzelterek. "Beş yıldır kızın peşinde koşan sensin James."
"Beş yıldır bir hayalin peşinde koşuyormuşum," dedi James, bakışları karlı patikaya kayarak. "Gerçek olan şey... insanı çarpan, aklını başından alan şeymiş. Bunu yeni anladım."
Sirius sırıtarak başını salladı. "Roxanne Greengrass... Tanrı aşkına, kızı öptün ve beynin tamamen yandı, değil mi?"
James cevap vermedi ama dudaklarındaki tebessüm derinleşti. Roxanne’in o geceki kokusu, dudaklarının tadı ve elinin sıcaklığı hâlâ zihninde capcanlıydı.
Tam o sırada, avlunun diğer ucundaki kemerli kapıdan gürültülü adımlar yükseldi.
Evan Rosier, arkasında iki Slytherin’liyle birlikte karı yara yara James’lere doğru yürüyordu. Cübbesinin altından çıkardığı asası elinde sıkıca duruyordu. Yüzü öfkeden kaskatı kesilmişti.
"POTTER!" diye bağırdı Evan, sesi dondurucu havayı yardı.
Sirius anında ciddileşti, elini cübbesinin iç cebine götürdü. Remus ise tedirginlikle etrafa baktı; neyse ki avluda ders arası olduğu için pek fazla öğrenci yoktu ama birkaç Gryffindor ve Ravenclaw’lu durup bakmaya başlamıştı.
James yavaşça arkasını döndü. Kollarını serbest bıraktı, yüzündeki o umursamaz, havalı ifadeyi takındı. "Rosier? Ne o, Noel balosunda kaybettiğin nezaketini aramaya mı geldin?"
Evan aralarındaki mesafeyi beş metreye kadar indirdi ve durdu. Asasını doğrudan James’in göğsüne doğrulttu. "Ağzını kapa Potter. Greengrass ile aranızda ne geçtiğini biliyorum. O kız senin gibi bir Gryffindor artığının oyuncağı olamaz!"
James’in yüzündeki tebessüm anında silindi. Ela gözleri tehlikeli bir şekilde daraldı. Bir adım öne çıktı. Sirius da onunla birlikte hareket edecek oldu ama James elini kaldırarak Sirius’u durdurdu.
"Bu benimle onun arasında Patiayak," dedi James kısık bir sesle. Ardından Evan’a döndü. "Bana bak Rosier. Roxanne senin tapulu malın değil. Ve 'oyuncak' kelimesini onun için kullanırken iki kez düşün. Çünkü o kız seni tek bir lafıyla yerle bir edecek kadar güçlü. Sen sadece o gücü hazmedemeyen bir zavallısın."
"Seni lanetleyeceğim Potter!" diye kükredi Evan. "Asanı çek!"
"Eğer bu seni rahatlatacaksa..." dedi James. Sol eliyle asasını cebinden çıkardı. Siyah asası gümüşi ışıkta parıldadı. "Ama uyarayım, karlı havada büyü yapmak elini kaydırabilir."
"EXPELİARMUS!" diye bağırdı Evan, beklemeden ilk büyüyü fırlatarak.
Kırmızı bir ışık hüzmesi kar tanelerinin arasından James’e doğru fırladı. James, tek bir zarif el hareketiyle "Protego!" diyerek büyüyü savuşturdu. Kırmızı ışık gökyüzüne doğru sekerek patladı.
O sırada, avlunun üst katındaki koridor balkonunda beliren bir siluet dikkatleri çekti.
Roxanne Greengrass, haber verilmişçesine balkona çıkmıştı. Rüzgâr siyah saçlarını ve kürk pelerinini savururken, gözleri avludaki iki erkeğin üzerindeydi. Tek bir kelime etmiyor, sadece yukarıdan bir kraliçe gibi savaşı izliyordu.
James, başını bir anlığına yukarı kaldırıp Roxanne ile göz göze geldi. Kızın gözlerindeki o 'Göster kendini' mesajını okudu. Yüzüne yeniden o mağrur, korkusuz sırıtış yerleşti.
"Benim sıram Rosier," dedi James.
James asasını savurdu: "Eviscerate!" Görünmez bir hava dalgası Evan’ın üzerine çökerek onu geriye savurdu.
Evan karın üzerine düştü ama çabuk toplandı. Yüzü karla kaplanmıştı, hırsla ayağa kalktı. "Flipendo!"
James yan tarafa doğru fırlayarak büyüden kaçtı, karların üzerinde yuvarlanıp tek dizi üzerinde durdu. Kalkarken asasını dairesel bir hareketle döndürdü: "Expelliarmus!"
Büyü Evan’ın göğsüne sertçe çarptı. Evan’ın asası elinden fırlayarak metrelerce ötedeki derin kar birikintisinin içine saplandı. Evan dengesini kaybedip sertçe yere kapaklandı.
Avluda derin bir sessizlik oldu. Sirius bir ıslık çaldı.
James ayağa kalktı, üzerindeki karları silkeledi. Asasını indirmeden yavaş adımlarla karın üzerinde yatan Evan’a doğru yürüdü. Evan hırsla nefes alıp veriyor, karın içindeki asasına ulaşmaya çalışıyordu.
James, Evan’ın tam başında durdu. Asasının ucunu Evan’ın çenesine doğru hafifçe tuttu.
"Roxanne Greengrass bir ödül değil Rosier," dedi James, sesi buz gibi ve son derece netti. "Onu kazanamazsın, onu elde edemezsin. Sadece onun seni seçmesine izin verebilirsin. Ve açıkça görülüyor ki... seni seçmedi. Bir daha onun adını ağzına alırken ya da onun üzerinden benimle koz paylaşmaya kalkışırken iki kez düşün. Yoksa bir dahakine seni bu karların altından Slughorn bile çıkaramaz."
James arkasını döndü. Asasını cebine koydu.
Evan nefretle yerden kalktı, arkasından bir şeyler bağırmak istedi ama arkadaşları onu tuttu.
James başını yeniden yukarı kaldırdı. Roxanne hâlâ balkondaydı. Dudaklarında o büyüleyici, mağrur tebessüm belirdi. Roxanne başını hafifçe eğerek James’in zaferini onayladı, ardından pelerinini savurarak içeri girdi.
Akşam saatlerinde olay bütün şatoya yayılmıştı. James Potter’ın Evan Rosier’i avludaki düelloda tek hamlede yere serdiği, üstelik bunun Roxanne Greengrass yüzünden yaşandığı dedikodusu Gryffindor ve Slytherin masalarını çalkalıyordu.
Büyük Salon’daki akşam yemeğinde ortam gergindi.
Gryffindor masasında James, arkadaşlarıyla birlikte oturuyordu. Lily Evans birkaç sıra ötede oturmuş, kırgın ve şaşkın bakışlarla James’e bakıyordu. James’in sırf bir Slytherin kızı için düelloya girmesi, Lily’nin zihnindeki tüm James Potter algısını darmadağın etmişti.
Slytherin masasında ise Evan Rosier yalnız oturuyordu. Yüzündeki öfke hâlâ tazeydi. Roxanne ise masanın diğer ucunda, Regulus ile sakince yemeğini yiyordu.
Yemek bittiğinde, öğrenciler gruplar halinde salondan çıkmaya başladı.
James, Sirius ve Remus ile birlikte zindanların üstündeki koridordan geçerken, önünü kesen siluetle duraksadı.
Roxanne Greengrass, koridordaki taş sütunun arkasından çıkmıştı. Üzerinde okul üniforması vardı ama cübbesinin önü açıktı, siyah saçları omuzlarına dökülüyordu.
Sirius ve Remus birbirine baktı. "Biz ileride bekliyoruz Çatalak," dedi Sirius ve Remus’u çekerek uzaklaştı.
Koridorda yalnız kaldılar.
Roxanne, adımlarını James’e doğru attı. Yüzünde o alaycı tebessüm vardı ama gözlerinde derin bir takdir parıldıyordu.
"Duydum ki bahçede küçük bir gösteri yapmışsın Potter," dedi Roxanne, kollarını göğsünde birleştirerek. "Evan’ı karların içine gömmek senin fikrin miydi, yoksa şovun bir parçası mı?"
James koridordaki meşale ışığında kıza doğru bir adım attı. "Evan kaşındı Greengrass. Sadece cezasını kestim."
"Benim adıma kahramanlık yapmanı istemedim ama," dedi Roxanne, sesini alçaltarak.
"Senin adına yapmadım," dedi James, gözlerini kızın gözlerine dikerek. "Benim olan bir şeye başkasının 'oyuncak' demesine tahammül edemem, hepsi bu."
Roxanne’in kalbi bir anlığına teklemişti. 'Benim olan bir şey' lafı, aralarındaki o tehlikeli çizgiyi bir kez daha çekmişti. Tek kaşını kaldırdı. "Benim sana ait olduğumu kim söyledi Potter? Henüz seni seçtiğimi hatırlamıyorum."
James hafifçe öne eğildi. Yüzü kızın yüzüne çok yakındı. "Beni çoktan seçtin Greengrass. Ayna Salonu’nda o kapıdan benimle çıktığında seçtin. Düelloyu izlerken beni onayladığında seçtin. Ve şu an... burada, benimle dururken seçiyorsun."
Roxanne cevapsız kaldı. Bu ukala, kendinden emin ve son derece karizmatik tavır karşısında gardını almak imkânsızdı. James Potter, onun hayatındaki tüm kuralları yıkıyordu.
Roxanne elini yavaşça uzattı, James’in Gryffindor atkısını hafifçe düzeltti. Parmakları James’in boynuna dokunduğunda ikisi de derin bir nefes aldı.
"Kibirli bir aptalsın Potter," dedi Roxanne fısıltıyla. Bu kelimelerin altında katıksız bir çekim vardı.
"Ve sen de bu kibirli aptala aşık oluyorsun Greengrass," dedi James, kızın elini yakalayıp dudaklarına hafif bir öpücük kondurarak.
Roxanne elini çekmedi. Gözlerinin içine bakarak gülümsedi. "Sana aşık olmak mı? Henüz o kadar çıldırmadım."
"Çıldıracaksın," dedi James. "Çünkü ben sen çıldırana kadar durmayacağım."
Roxanne arkasını dönüp zindanlara doğru yürümeye başladığında, James onun arkasından baktı. Kız merdivenlerin başında durdu, omzunun üzerinden geriye bakıp o her zamanki öldürücü tebessümünü gönderdi:
"Yarın akşam, Astronomi Kulesi. Geç kalırsan seni kuleden aşağı atarım Potter."
James sırıtarak arkasını döndü. Fırtına bitmemişti; aksine, ikisi için yeni başlıyordu.