İçeriğe geç

Ateş ve Zehir

Bölüm 3 · 9 dk okuma

Ateş ve Zehir

Bölüm 3

Bölüm 3: Sahada Rüzgâr ve Göl Kenarında Kıvılcımlar

Hogwarts kasım ayının dondurucu rüzgârlarıyla çalkalanıyordu. Şatonun etrafındaki tepeler hafif bir sis tabakasıyla kaplanmış, Kara Göl’ün yüzeyi ise neredeyse cam gibi pürüzsüz ama bir o kadar da soğuk bir griye bürünmüştü. Ancak bu dondurucu soğuk bile, tüm okulun haftalardır beklediği o büyük ana gölge düşürmeye yetmiyordu: Gryffindor - Slytherin Quidditch Maçı.

Tribünler tam anlamıyla ikiye bölünmüştü. Bir tarafta kırmızı ve altın sarısı bayraklar davullar eşliğinde dalgalanıyor, Gryffindor’lular "Potter! Potter!" tezahüratlarıyla yeri göğü inletiyordu. Diğer tarafta ise gümüş ve zümrüt yeşili pelerinleriyle Slytherin’liler, gümüş borazanlar çalarak rakip takımı daha sahaya çıkmadan psikolojik olarak ezmeye çalışıyordu.

Slytherin tribününün en ön sırasında, soğuktan korunmak için omuzlarına kürk detaylı pelerinini almış olan Roxanne Greengrass duruyordu. Yanında Regulus Black ve Pansy’nin abisi sayılan diğer safkan öğrenciler vardı. Roxanne’in elinde gümüş kaplama küçük bir dürbün vardı ama dürbünü henüz gözüne götürmemişti. Siyah saçları rüzgârda savrulurken, dudaklarındaki o mağrur gülümsemeyle doğrudan sahanın ortasına odaklanmıştı.

Soyunma odasının ahşap kapısı gürültüyle açıldığında, kırmızılar içindeki Gryffindor takımı saik gibi sahaya daldı. En önde, elinde son model Süpürgesi ve omzundaki Kaptanlık bandıyla James Potter yürüyordu.

James, süpürgesini omzuna takıp sahanın ortasına doğru ilerlerken tribünlerin uğultusu kulaklarını dolduruyordu. Saçlarını alışkanlıkla elini atıp karıştırdı, göğsünü kabarttı. Normalde gözleri anında Gryffindor tribününün ön sırasında oturan Lily Evans’ı arardı. Ancak bu kez, James’in bakışları adeta mıknatısla çekilmiş gibi doğrudan Slytherin tribününün ön sırasındaki o zümrüt yeşilli kıza kaydı.

Roxanne, James’in kendisine baktığını fark ettiği an, elindeki gümüş dürbünü yavaşça gözüne götürdü. Dürbünün arkasından James’in ela gözlerinin içine baktı. Ardından dürbünü indirip James’e tek kelimesiz ama dudak hareketiyle net bir şekilde okunan şu mesajı gönderdi:

'İzle de öğren, Potter.'

James’in çenesi kasıldı. Yanında yürüyen Sirius, arkadaşının bu halini fark edip omzuna sert bir dirsek attı. "Çatalak! Sahaya odaklan! Snitch’i yakalaman lazım, o zümrüt gözleri değil!"

"Ben sahaya odaklıyım Sirius," dedi James dişlerinin arasından. "Sadece bu maçı o Slytherin’lilerin boğazına dizeceğim, o kadar."

Düdük sesi gökyüzünü yardı.

On dört süpürge aynı anda yerden havalandı. Rüzgâr yüzleri dondururken Quaffle havaya fırlatıldı ve maç başladı.

James Potter, süpürgesinin üzerinde adeta bir fırtına gibiydi. Havada yaptığı keskin dönüşler, Bludger’lardan kıl payı kaçışları ve Gryffindor’a kazandırdığı peş peşe sayılarla tribünleri coşturuyordu. Kırmızı-altın tarafı her sayıda çıldırıyordu. James her golden sonra havada bir tur atıyor, kollarını açarak şovunu yapıyordu.

Ancak sahanın kenarında, Slytherin kalesinin hemen arkasındaki h hizada uçarken gözü yine Roxanne’e takıldı.

Roxanne, James ne zaman harika bir hareket yapsa ya da sayı atsa, alkışlamak yerine esniyor gibi yapıyor, elindeki gümüş aynayı çıkarıp saçlarını düzeltiyordu. James’in o muazzam şovları, Roxanne’in gözünde bir hiçmiş gibi davranması James’i çıldırtma noktasına getiriyordu.

Maçın 40. dakikasında, durum 90-80 Gryffindor lehineydi. Altın Snitch henüz belirmemişti.

James, yüksekte süzülürken alt tarafta Evan Rosier’in Arayıcı olarak uçtuğunu gördü. Evan, gözlerini gökyüzünde gezdiriyordu. James tam hızlanıp Snitch’i aramak için dalışa geçecekti ki, Slytherin tribünlerinden yükselen özel bir tezahürat dikkatini dağıttı.

Roxanne, oturduğu yerden ayağa kalkmış, elindeki Slytherin atkısını sallayarak doğrudan Evan Rosier’e bağırıyordu: "Göster şunlara günlerini Evan! Sahayı onlara dar et!"

Evan havada Roxanne’e bakıp öpücük yolladı ve hızını iki katına çıkardı.

James’in göğsünde aniden amansız bir öfke ve kıskançlık alevi parladı. "Kimin kime sahayı dar edeceğini göreceğiz," diye mırıldandı.

Tam o sırada, sahanın ortasında, altın bir parıltı çaktı. Snitch!

James hiç düşünmeden süpürgesinin sapına kapandı ve dikey bir dalışa geçti. Evan Rosier de parıltıyı fark etmişti, o da daldı. İki süpürge saatte yüz kilometre hızla yere doğru süzülüyordu. Rüzgâr kulaklarında uğulduyor, zemin hızla üzerlerine geliyordu.

"James! Çok hızlısın, çekil!" diye bağırdı Sirius havadan.

Ama James çekilmedi. Gözü sadece o küçük altın toptaydı... ve tribündeki o kızın gözlerinin önünde kazanacağı zaferdeydi.

Evan, yere çakılma korkusuyla son saniyede süpürgesinin burnunu yukarı kırdı. Ama James kırılmadı. Yere sadece yarım metre kala parmaklarını uzattı, soğuk metalin avucunun içinde çırpındığını hissetti ve süpürgesini sertçe doğrultarak çimlerin üzerine yumuşak bir iniş yaptı.

Eline kaldırdığı Altın Snitch ile gökyüzüne baktı.

"GRYFFİNDOR KAZANDI!" diye bağırdı sunucu.

Gryffindor tribünleri sahaya döküldü. Sirius, Remus ve diğerleri James’in üzerine atladı, onu omuzlarına aldılar. James zafer çığlığı atıyordu ama gözleri yine Slytherin tribününe kaydı.

Roxanne oturduğu yerden yavaşça ayağa kalkmıştı. Maçı kaybetmiş olmanın verdiği küçük bir hayal kırıklığı yüzünden geçse de, bakışları James ile buluştuğunda o hayal kırıklığı yerini derin, alaycı ve takdir eden bir parıltıya bıraktı. Roxanne tek bir elini kaldırıp James’e doğru ağır ağır, alaycı bir şekilde alkış tuttu.

Bu alkış, James için binlerce Gryffindor’un çığlığından daha gürültülüydü.

Akşam saatlerinde kutlamalar Gryffindor ortak salonunu yıkıyordu. Tereyağlı biralar su gibi akıyor, müzik duvarları zorluyordu. Lily Evans bile gelip James’i tebrik etmiş, harika bir uçuş yaptığını söylemişti.

Ama James’in içi rahat değildi. Zafer kazanmıştı ama sanki aradığı şeyi bulamamış gibi hissediyordu. Ortak salondaki o gürültü ve samimiyetsiz tebrikler onu boğmaya başladı.

"Ben biraz hava alacağım," dedi Sirius’a.

"Nereye dostum? Kutlama yeni başlıyor!" dedi Sirius, elindeki içki kadehini sallayarak.

"Kafa dinlemem lazım," dedi James ve görünmezlik pelerinini çantasından alıp hızla kuleyi terk etti.

Sessiz, buz gibi koridorlardan geçerek şatodan dışarı çıktı. Ay ışığı, şatoyu ve bahçeyi gümüşi bir ışıkla yıkıyordu. James, adımlarının onu nereye götürdüğünü çok iyi biliyordu: Kara Göl’ün kenarına.

Kıyıdaki yaşlı salkım söğüt ağacının altına yaklaştığında, adımları yavaşladı.

Ağacın altında, gölün durgun sularına bakarak duran tek bir siluet vardı. Üzerindeki kalın pelerini rüzgârda savrulan, siyah saçları gümüşi ışıkta parlayan Roxanne Greengrass.

James üzerindeki görünmezlik pelerinini çıkardı ve cebine soktu. Çimlerin üzerindeki hafif çıtırtıyla yaklaştı.

"Kutlamadan kaçmak pek bir 'kahramana' yakışmıyor Potter," dedi Roxanne, arkasını bile dönmeden. Sesi gecenin sessizliğinde kristal gibi berraktı. "Gryffindor’ların seni omuzlarda taşıyor olması gerekiyordu."

James duraksadı. "Gelişimi nasıl anladın?"

Roxanne yavaşça arkasını döndü. Ay ışığı, o kusursuz yüzünü ve yeşil gözlerini ortaya çıkarıyordu. Dudaklarında o her zamanki, insanı aklından eden teberrüm vardı.

"Senin o pahalı süpürge bakım yağının ve ukala yürüyüşünün kokusunu bir kilometre öteden alabilirim Potter," dedi Roxanne, ellerini pelerininin ceplerine sokarak. "Burada ne arıyorsun?"

James adımlarını biraz daha yakınlaştırdı. Aralarında sadece iki adım mesafe kalmıştı. Soğuk rüzgâr ikisinin arasından eserken, James kızın gözlerinin içine dimdik baktı.

"Seni arıyordum Greengrass," dedi James, sesi bu sefer şaşırtıcı derecede dürüst ve kalındı.

Roxanne tek kaşını kaldırdı. "Beni mi? Neden? Maçtaki o tehlikeli dalışın için tebrik toplamaya mı geldin? Evan’ı az kalsın sakatlayacaktın."

"Evan umurumda bile değil!" diye çıkıştı James, adımı kapatıp tam önünde durarak. "Maç boyunca bana nasıl baktığını gördüm Greengrass. Ne yaparsam yapayım, kaç sayı atarsam atayım sanki bir hiçmişim gibi davrandın. Sırf beni gıcık etmek için Evan’a tezahürat yaptın!"

Roxanne hafifçe kıkırdadı. Bu kıkırdama gecenin soğuk havasında tatlı bir melodi gibi yayıldı. "Aman Tanrım... Potter, sen gerçekten çocuk gibisin. Bütün okul senin adını haykırırken, sen benim seni alkışlamamamı mı dert ettin?"

"Ben kimseden onay istemem!" dedi James gururla.

"Öyle mi?" Roxanne öne doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, ikisinin de nefesleri birbirine karışan beyaz buhar bulutları oluşturuyordu. Roxanne elini pelerininden çıkardı ve işaret parmağını James’in göğsüne sertçe bastırdı. "O zaman neden buradasın? Neden zaferini Evans’la kutlamak yerine, bu dondurucu soğukta benim karşımdasın?"

James donakaldı. Bu soru bir ok gibi kalbine saplandı. Ağzını açtı ama tek bir kelime bile çıkaramadı.

"Söyleyemezsin, değil mi?" dedi Roxanne fısıltıyla. Yüzünü James’in yüzüne biraz daha yaklaştırdı. Yeşil gözleri ay ışığında tehlikeli bir cazibeyle parlıyordu. "Çünkü sen senin hakkında ne düşündüğümü deli gibi merak ediyorsun. Çünkü senin o şişik ego duvarlarını tek bir bakışımla nasıl yıktığımı görüyorsun ve bundan nefret ediyorsun."

"Senden nefret ediyorum, evet," dedi James, sesi boğuklaşarak. Ama gözleri kızın gözlerinden bir milim bile kaymıyordu.

"Hadi ama Potter," dedi Roxanne, sesi adeta baştan çıkarıcı bir mırıltıya dönüştü. "Nefret ile tutku arasındaki çizgi çok incedir. Sen bana nefretle bakmıyorsun. Sen bana... bir daha hiçbir kadına bakamayacağın kadar büyük bir merakla bakıyorsun."

James’in nefesi kesildi. Kalbi kaburgalarını dövüyordu. Kızın o aşırı özgüveni, zarafeti ve dürüstlüğü James’in tüm savunma mekanizmalarını yok etmişti. İçinde bastıramadığı bir dürtüyle, elini kaldırdı ve Roxanne’in yüzüne doğru düşen siyah bir saç telini yavaşça parmaklarının arasına aldı.

Roxanne bu temasa karşı gerilemedi. Aksine, başını hafifçe yana eğerek James’in gözlerinin derinliklerine baktı.

"Bana oyun oynama Greengrass," dedi James, sesi adeta fısıltı halindeydi. "Evan Rosier ile flört edip, sonra gelip benim kafamı karıştırma."

Roxanne hafifçe gülümsedi. Elini kaldırıp James’in saçındaki saçı geriye atan elinin bileğini narin parmaklarıyla tuttu. Parmakları sııcaktı.

"Evan harika bir oyuncu Potter," dedi Roxanne. "Ama sen... sen sadece bocalayan bir oyuncusun. Ve ben bocalayan oyuncuları izlemeyi daha çok severim."

"Ben oyuncu değilim," dedi James.

"Öylesin. Ama henüz farkında değilsin," dedi Roxanne. Yavaşça geri çekilerek bileğini bıraktı. Aralarındaki o yüksek voltajlı temas kopunca James bir anlık bir boşluk hissetti.

Roxanne pelerinini düzeltti. "Maçı kazandın Potter. Başarılı bir Arayıcısın, kabul ediyorum. Maçtaki o son dalışın... kabul etmeliyim ki oldukça etkileyiciydi. Neredeyse yere çakılacağını sandım."

James gururla gülümsedi, o eski havalı tavrı geri geldi. "Sana söylemiştim. Ben risk almayı severim."

"Risk almayı seversin ama..." dedi Roxanne, arkasını dönüp şatoya doğru giden patikaya adım atarak. "Asıl büyük riski henüz almadın."

James onun arkasından baktı. "Ne riski?"

Roxanne durdu, omzunun üzerinden geriye bakıp o öldürücü teberrümünü gönderdi:

"Benimle gerçekten oynamak riski Potter. Lily Evans’ın peşinde koşmak kolaydır; çünkü o sana hep aynı tepkiyi verir. Ama ben... ben seni yakarım. Ve sen yanmaktan korkuyorsun."

Roxanne, gecenin karanlığında şatoya doğru süzülürken James göl kenarında yalnız kaldı.

Soğuk rüzgâr yüzünü yalarken, elini az önce kızın bileğini tuttuğu yere götürdü. Yüzünde garip, engel olamadığı bir sırıtış belirdi. Lily Evans zihninden tamamen silinmişti. Artık sadece bu tehlikeli, özgüvenli ve büyüleyici Slytherin kızı vardı.

"Göreceğiz Greengrass..." diye fısıldadı James geceye doğru. "Kimin kimi yakacağını göreceğiz."

Ertesi gün şatoda dedikodular çığ gibi büyümüştü.

Büyük Salon’daki öğle yemeğinde, Gryffindor masasındaki herkes James’in maçı nasıl kazandırdığını konuşuyordu. Ancak James masada oldukça sakindi. Tabağındaki yemeği yerken gözleri sürekli Slytherin masasındaydı.

Roxanne, Evan Rosier ile yan yana oturuyordu. Evan onun kulağına bir şeyler fısıldıyor, Roxanne ise hafifçe gülümsüyordu. Ama Roxanne bir an olsun başını çevirip James’e baktığında, elindeki kadehi yavaşça ona doğru eğdi.

Sirius Black, James’in bu durumunu fark edip kıkırdadı. "Çatalak, dün geceden beri bir garipsin. Göl kenarına gittiğini biliyorum. Roxy ile mi karşılaştın?"

James tereyağlı birasından bir yudum aldı. "Karşılaştık."

"Eee? Seni zindanlara gömdü mü bari?" dedi Sirius gülerek.

James gülümsedi. Bu seferki gülüşü panik dolu değil, son derece özgüvenli ve kararlı bir gülüştü. "Tam tersi Patiayak. Oyun yeni başlıyor."

Sirius şaşkınlıkla arkadaşına baktı. Remus da başını kitaptan kaldırıp James’e baktı. İkisi de James’teki bu değişimi fark etmişti. James artık Lily Evans’a şov yapan o ergen çocuk değildi; karşısındaki devasa fırtınaya yürümeye karar vermiş bir adam gibi duruyordu.

Slytherin masasında ise Regulus, Roxanne’e doğru eğildi. "James Potter ile ne işler çeviriyorsun Roxy? Dün gece kulede, bugün göl kenarı dedikoduları... Evan bundan hoşlanmıyor."

Roxanne, tabağındaki yeşil elmadan bir dilim kesip ağzına attı. Yüzündeki o sarsılmaz özgüvenle Regulus’a baktı.

"Evan benim ne yapıp yapmayacağıma karar veremez Regulus," dedi Roxanne sakince. "Ayrıca James Potter sadece... eğlenceli bir proje. Onu o kibirli tahtından indirmek ve gerçekten kim olduğunu görmek hoşuma gidiyor."

"Ya seni de yanında aşağı çekerse?" dedi Regulus endişeyle.

Roxanne gözlerini süzdü, ardından Gryffindor masasında kendisine bakan James ile bir kez daha göz göze geldi.

"Bırak çeksin," dedi Roxanne, fısıltı kadar kısık bir sesle. "Düşüşün tadı bazen yüksekte durmaktan daha güzeldir."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.