İçeriğe geç

Ateş ve Zehir

Bölüm 2 · 10 dk okuma

Ateş ve Zehir

Bölüm 2

Bölüm 2: Gece Devriyesi ve Kırılan Maskeler

​Zindanların derinliklerindeki Slytherin ortak salonu, akşam saat sekize doğru şöminedeki yeşil alevlerin cılız çıtırtılarıyla aydınlanıyordu. Meşe panellerin, ağır gümüş şamdanların ve yılan motifli duvar halılarının arasında hüküm süren o kasvetli ama son derece elit hava, salonun köşesindeki deri koltukta oturan Evan Rosier’in keyfine diyecek bırakmıyordu.

​Evan, bacak bacak üstüne atmış, elindeki küçük gümüş çakmak benzeri Büyülü Nesne’yle oynuyordu. Gözleri sık sık kızlar yatakhanesine çıkan kavisli merdivenlerdeydi.

​Merdivenlerin başında beliren siluetle birlikte Evan’ın dudaklarındaki o alaycı tebessüm derinleşti.

​Roxanne Greengrass, ders cübbesinden sıyrılmış, üzerine vücuduna tam oturan koyu zümrüt yeşili ipek bir kazak ve siyah bir etek giymişti. Siyah saçları omuzlarından aşağı pürüzsüz bir dalga halinde dökülüyordu. Her zamanki gibi aşırı özgüvenli, her zamanki gibi kusursuzdu.

​"Erken gelmişsin Rosier," dedi Roxanne, son basamağı da inip doğrudan Evan’ın karşısında durarak.

​Evan yavaşça ayağa kalktı. Boyu oldukça uzundu ve üzerindeki siyah terzilik harikası ceket onun safkan asaletini tamamlıyordu. "Senin gibi bir kadın bekletilmez Greengrass, bekletilirse kaybedilir. Bunu bilecek kadar akıllıyım."

​Roxanne kıkırdadı, elini Evan’ın uzattığı kola geçirdi. "Güzel cevap. Puan kazandın."

​Ortak salonun diğer ucunda, bir köşede tek başına oturan Regulus Black kafasını önündeki Antik Rünler kitabından kaldırdı. Roxanne’e bakıp hafifçe başını salladı, ardından gözleriyle Evan’ı işaret ederek bir nevi 'Buna dikkat et' mesajı verdi. Roxanne, Regulus’a hafif bir tebessümle karşılık verdi. Regulus ile aralarındaki bağ, Sirius’un gidişinden sonra daha da güçlenmişti. Regulus, abisinin boşluğunu hissettirmemeye çalışan ama kendi içindeki karanlıkla da savaşan sessiz bir çocuktu; Roxanne ise onun koruyucu ablası gibiydi.

​"Nereye gidiyoruz?" diye sordu Roxanne, zindanların soğuk koridoruna adım attıklarında.

​"Filch’in ve o lanet kedisinin devriye gezmediği tek yere," dedi Evan, sesi boğuklaşırken. "Astronomi Kulesi’ne. Yıldızları izlemek bahanesiyle seni biraz yalnız yakalayabileceğimi düşündüm."

​"Demek yıldızlar..." dedi Roxanne flörtöz bir tonla. "Eğer beni sıkarsan seni o kulededen aşağı iterim Evan, biliyorsun değil mi?"

​"Bundan zevk alırım," diye karşılık verdi Evan sırıtarak.

​Aynı saatlerde, şatonun yedinci katındaki Gryffindor kulesinde durum çok daha kaotikti.

​Gryffindor ortak salonundaki kırmızı ve altın sarısı koltukların ortasında James Potter, adeta kafese kapatılmış bir kaplan gibi bir sağa bir sola yürüyordu. Saçları her zamankinden daha dağınıktı, gözlüğü burnunun ucuna kadar düşmüştü ve yüzündeki o hırslı ifade herkesin dikkatini çekiyordu.

​"Bana 'çaresiz' dedi Sirius!" dedi James, sesini alçaltmaya çalışarak ama başaramayarak. "Bütün sınıfın önünde, Slughorn’un gözünün içine baka baka benimle dalga geçti! Ben çaresiz miyim?"

​Sirius Black, geniş koltuğa uzanmış, bacaklarını koltuğun kenarından sarkıtmış halde elindeki elmayı havaya fırlatıp tutuyordu. "Açık konuşmamı ister misin Çatalak? Evet, son üç yıldır Lily Evans’ın peşinde koşma şeklin tam olarak dışarıdan 'çaresizlik' gibi görünüyor."

​"Sana sormadım!" diye çıkıştı James, ellerini cebine sokarak. "Ayrıca sorun Evans değil. Sorun o Greengrass kızının bana üstten bakması. Kendini ne sanıyor o? Sırf Greengrass soyadını taşıyor ve biraz... biraz güzel diye—"

​"Biraz mı?" diye araya girdi Remus Lupin, oturduğu masadan kafasını kaldırarak. "Açık olalım James, Roxanne Greengrass sadece biraz güzel değil. Okuldaki çoğu kişinin dönüp bir daha baktığı bir kız. Ve son derece zeki. İksir dersinde yaptığınız Amortentia’nın kalitesini gördüm, kızı küçümseyemezsin."

​James dişlerini sıktı. Remus’un haklı olması sinirini daha da bozuyordu. "Remus, sen de mi onun tarafındasın? Kız bana resmen yürüyen bir palyaço muamelesi yaptı!"

​"Çünkü sen sabahki kazada palyaço gibi davrandın dostum," dedi Sirius sırıtarak. "Lily’yi kurtaracağım diye Roxy’e bağırdın. Roxy kim biliyor musun? On yaşında ailelerimiz bir araya geldiğinde sırf canı sıkıldı diye malikanenin bahçesindeki Büyülü Cüceleri üzerime salan kız. O kız kimseden laf yemez, lafı yedirir. Evan Rosier bile onun yanında kuzu gibi davranıyor, görmüyor musun?"

​James bir an duraksadı. "Evan Rosier..." dedi nefretle. "O züppe ile ne işi var ki zaten? Bugün sınıfta nasıl sarılıyorlardı birbirlerine, gördün mü?"

​Sirius kaşlarını kaldırdı. "Hoppala... Çatalak, yoksa sen Roxy’i mi kıskandın? Lily duyarsa kalbi kırılır!"

​"Saçmalama Sirius!" diye bağırdı James, yüzü aniden kızararak. "Ben Lily’yi seviyorum! Roxanne Greengrass ise sadece... sinirlerimi bozan bir Slytherin züppesi. Ona bir ders vermem lazım. Bana öyle üstten konuşamayacağını öğrenmeli."

​"Ne yapacaksın?" dedi Remus endişeyle. "Yine bir okul kuralını mı çiğneyeceksin?"

​James cebinden katlanmış eski bir harita ve görünmezlik pelerinini çıkardı. "Gece devriyesine çıkıyorum. Çapulcu Haritası bende. Bu gece şatoyu turlayacağım. Eğer o Greengrass kızını koridorlarda yakalarsam... o lafları ona tek tek yedireceğim."

​Sirius kahkahayı bastı. "Bol şans Çatalak! Ama dikkat et, Roxy seni asasıyla kurbağaya çevirirse seni kurtarmak için zindanlara inmem!"

​Astronomi Kulesi’nin tepesinde, gece rüzgârı dondurucu bir soğuklukla esiyordu. Şatodan yükselen ışıklar ve tepedeki dolunay, taş sütunların arasına uzun gölgeler düşürüyordu.

​Roxanne, kulenin surlarına yaslanmış, aşağıdaki yasak ormana ve karanlık göle bakıyordu. Rüzgâr siyah saçlarını savururken hiç üşüyor gibi durmuyordu. Yanında duran Evan Rosier ise elindeki içki matarasından bir yudum alıp Roxanne’e uzattı.

​"Ateş Viskisi," dedi Evan, gözlerini kızın yüzünden ayırmayarak. "İçini ısıtır."

​Roxanne matarayı alıp küçük bir yudum içti. Boğazından aşağı kayan yakıcı sıvı onu hafifçe gülümsetti. "Kural ihlali yapıyoruz Rosier. Filch bunu koklarsa ikimizi de bir ay boyunca zindanları temizlemeye mahkûm eder."

​"Filch bu kuleye çıkmaya cesaret edemez," dedi Evan, adımını Roxanne’e doğru atarak. İki genç arasındaki mesafe iyice azalmıştı. Evan elini yavaşça surlara kaydırdı, Roxanne’in belinin hemen arkasında durdu. "Hem... seninle yakalanmak bile o kadar kötü bir ceza sayılmaz."

​Roxanne hafifçe kafasını yana eğdi. Yeşile çalan gözlerinde alaycı bir parıltı belirdi. "Çok hızlı gidiyorsun Evan. Bu flört tarzın biraz fazla klasik değil mi?"

​"Klasik şeyler işe yarar Greengrass," dedi Evan, yüzünü Roxanne’in yüzüne yaklaştırarak. Sesi boğuklaşmıştı. "Sana bakıyorum da... Slytherin’deki hiçbir kıza benzemiyorsun. O kadar yüksek bir özgüvenin var ki, insanı çıldırtıyor. Ve ben çıldırmayı severim."

​Evan eğilip Roxanne’i öpmeye yeltendiği an, kulenin girişindeki ahşap kapı gürültüyle açıldı ve içeriye bir karaltı daldı.

​"Pardooooooon!"

​Ses, aşırı yüksek ve bilerek yapılmış bir alaycılıkla kulenin taş duvarlarında yankılandı.

​Evan ve Roxanne aniden birbirinden ayrıldı. Evan öfkeyle arkasını döndü, elini reflexle asasına götürdü. "Kim var orada?!"

​Gölgenin içinden elindeki asasının ucunu hafifçe aydınlatmış olan James Potter çıktı. Üzerinde okul üniforması vardı ama pelerini omzundan sarkıyordu. Yüzünde, sabahki yenilginin intikamını almış gibi zafer dolu, sinir bozucu bir sırıtış vardı.

​"Vay vay vay..." dedi James, ağır adımlarla ikiliye doğru yürürken. "Gecenin bu saatinde Astronomi Kulesi’nde kimleri görüyorum? Slytherin’in 'mükemmel' öğrencileri Greengrass ve Rosier. Kural ihlali, sokağa çıkma yasağını delmek ve... galiba burada yasal olmayan bir içecek de var?"

​Evan dişlerini sıktı. Asasını doğrudan James’in göğsüne doğrulttu. "Ağzını topla Potter. Burada ne işin var? Gryffindor kulesinde saklanıp ders çalışman gerekmiyor muydu?"

​Roxanne ise hiç istifini bozmamıştı. Surlara yaslanmaya devam etti, elindeki matarayı yavaşça cebine kaydırdı. Yüzündeki o soğukkanlı ifade tek bir milim bile kaybolmamıştı. Sadece gözleri, karanlıkta parlayan bir yırtıcı gibi James’i süzüyordu.

​"Bana bak Rosier," dedi James, asasını dahi çıkarmadan, kollarını göğsünde birleştirerek. "Asanı indir. Yoksa seni şimdi sınıf başkanı Lily Evans’a şikâyet ederim ve o da seni McGonagall’a götürür."

​"Beni tehdit mi ediyorsun lanet Gryffindor’lu?" diye kükredi Evan, asasının ucundan küçük kıvılcımlar çakarak.

​"Evan, dur," dedi Roxanne.

​Sesi o kadar sakindi ki, kuledeki gergin havayı bir anda bıçak gibi kesti. Roxanne, Evan’ın koluna hafifçe dokunarak asasını aşağı indirmesini sağladı. Ardından adımlarını yavaşça James’e doğru attı. Her bir adımı, taş zeminde tok bir ses çıkarıyordu.

​"Evan, sen aşağı in," dedi Roxanne, gözlerini James’in gözlerinden ayırmadan.

​"Ne? Seni bu salakla yalnız mı bırakacağım?" dedi Evan şaşkınlıkla.

​"Sana aşağı in dedim Evan," dedi Roxanne, sesine kimsenin itiraz edemeyeceği bir otorite ekleyerek. "Potter benimle konuşmaya gelmiş. Belli ki sabah yediği laflar midesine oturmuş, hazmetmekte zorlanıyor. Ben onunla ilgilenirim."

​Evan bir süre Roxanne’e, ardından nefretle James’e baktı. Dişlerini sıkarak, "Eğer seni rahatsız ederse bana haber ver Greengrass. Onu kulemizden aşağı atarım," dedi ve James’e omuz atarak kapıdan çıkıp gitti.

​Kulenin tepesinde sadece ikisi kalmıştı. Rüzgâr ikisinin de saçlarını savuruyordu. Şatodaki saat kulesi gece yarısını vurdu.

​James, Evan gittikten sonra biraz gerildiğini hissetti ama çaktırmamaya çalıştı. "Beni germeye mi çalışıyorsun Greengrass? Onu göndererek büyük hata yaptın. Burada tek başınasın."

​Roxanne hafifçe güldü. Bu gülüş o kadar berrak, o kadar alaycıydı ki James’in özgüvenini anında zedeledi.

​"Tek başıma mıyım?" dedi Roxanne, James’e doğru iki adım daha atarak. Aralarındaki mesafe sadece bir metreye düşmüştü. "Potter, sen gerçekten çok komik bir çocuksun. Yanımda Evan varken bile seninle baş edebilirdim. Şimdi yalnızız ve ben senin tam olarak neden burada olduğunu biliyorum."

​"Nedenmiş o?" dedi James, çenesini yukarı kaldırarak.

​"Çünkü gururun kırıldı," dedi Roxanne, parmağını James’in göğsüne doğru sallayarak. "Sabah Büyük Salon’da, herkesin önünde seni rezil ettim. Çünkü sen, Gryffindor’un o havalı, herkesin peşinden koştuğu Quidditch kaptanı James Potter’sın. Sana kimse 'çaresiz' diyemez, değil mi? Ama ben dedim. Ve bu senin zihnine bir kıymık gibi battı. Bütün gün bunu düşündün. Evans’ı bile düşünemedin, değil mi?"

​James’in gözleri hafifçe açıldı. Roxanne’in her bir kelimesi tam hedeften vuruyordu.

​"Benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun," dedi James, sesi bu sefer daha sert çıkarak. "Sen sadece zengin, şımarık, Slytherin’li bir kızsın. İnsanlara üstten bakmayı zekâ sanıyorsun. Sirius’un eski arkadaşı olman, benimle böyle konuşabileceğin anlamına gelmez."

​Roxanne’in yüzündeki alaycı ifade bir anlığına silindi. Gözlerinde karanlık, tehlikeli bir parıltı belirdi. Sirius’un adının geçmesi aradaki atmosferi değiştirmemişti ama derinleştirmişti.

​"Sirius’u bu işe karıştırma Potter," dedi Roxanne, sesi ilk defa bu kadar soğuk çıkarak. "Sirius kendi seçimini yaptı. Ailesine, geleneğine, geçmişine sırtını döndü ve sizin o kırmızı-altın masanıza kaçtı. Ama ben buradayım. Ben kim olduğumu, nereden geldiğimi biliyorum. Ve emin ol, senin o çocukça 'kahramanlık' oyunlarından çok daha fazlasını gördüm."

​James bir an ne diyeceğini bilemedi. Roxanne’in bu ani ciddiyeti karşısında afallamıştı.

​Roxanne, aralarındaki mesafeyi tamamen kapatarak James’in tam önünde durdu. O kadar yakındı ki James, kızın o pahalı gül ve karanfil karışımı kokusunu yeniden aldı. İksir dersindeki Amortentia’nın kokusuyla birebir aynıydı.

​"Bana bak Potter," dedi Roxanne, gözlerini James’in ela gözlerine çivileyerek. "Benimle uğraşma. Ben senin peşinde koştuğun o tatlı, masum Lily Evans’a benzemem. Ben sana acımam. Eğer benimle bir oyun oynamak istiyorsan, kuralları benim koyacağımı bilmelisin."

​James, kızın bu katıksız özgüveni ve büyüleyici yakınlığı karşısında yutkunmak zorunda kaldı. Kalbinin hızla çarptığını hissetti. Bu öfkeden miydi, yoksa kızın üzerindeki o garip çekimden miydi, ayırt edemiyordu.

​"Ben oyun oynamıyorum Greengrass," dedi James, sesinin titrememesine özen göstererek. "Ve senden korkmuyorum."

​Roxanne gülümsedi. Bu seferki gülümsemesi neredeyse tatlıydı ama altındaki zehir hissediliyordu. Elini yavaşça uzattı, James’in gömleğinin yakasını düzeltti. Parmakları James’in boynuna hafifçe temas ettiğinde James’in tüyleri diken diken oldu.

​"Korkmalısın Potter," dedi Roxanne fısıltıyla. "Çünkü sen bana laf atmaya devam ettikçe, ben senin o çok güvendiğin duvarlarını tek tek yıkacağım. Ve günün sonunda, kimin çaresiz olduğunu herkes görecek."

​Roxanne arkasını döndü, cübbesini hafifçe savurarak kule merdivenlerine doğru yürümeye başladı. Merdivenlerin başında durdu, başını hafifçe omzunun üzerinden geriye çevirdi.

​"Ayrıca..." dedi Roxanne, hınzır bir tebessümle. "Haritan cebinden sarkıyor. Bir dahaki sefere gizli devriyeye çıkarken görünmezlik pelerinini daha iyi kullan."

​Roxanne merdivenlerden aşağı inip karanlıkta kaybolurken, James kulede donakalmış gibi duruyordu. Elini hızla cebine götürdü; Çapulcu Haritası gerçekten de cebinden biraz dışarı çıkmıştı. Kız onu görür görmez fark etmişti.

​James kulenin surlarına yaslandı. Kalbi göğsünü delercesine çarpıyordu. Derin bir nefes alarak soğuk gece havasını ciğerlerine çekti.

​"Lanet olsun..." diye fısıldadı kendi kendine. "Lanet olsun..."

​Ertesi sabah Büyük Salon, Quidditch seçmelerinin ve yaklaşan Gryffindor-Slytherin maçının heyecanıyla çalkalanıyordu.

​Gryffindor masasında James, tabağındaki sosisleri çatalıyla delik deşik ediyordu. Gözlerinin altı hafifçe morarmıştı; bütün gece uyuyamamıştı. Zihninde sürekli Astronomi Kulesi’ndeki o anlar, Roxanne’in kokusu, gözleri ve fısıltısı dönüp duruyordu.

​"Dostum, sosislerin sana bir zararı dokunmadı, biliyorsun değil mi?" dedi Sirius, tabağına reçel sürerken. "Gece devriyen nasıl geçti? Roxy’i bulabildin mi?"

​James çatalı masaya sertçe bıraktı. "Buldum."

​"Eee?" dedi Sirius merakla. "Ne oldu? Onu yakalayıp ceza mı verdirdin?"

​"Hayır," dedi James huysuzca. "Sadece... konuştuk."

​"Konuştunuz mu?" Sirius kahkahayı bastı. "Çatalak, Roxy ile 'konuşulmaz', Roxy insanı yargılar! Sana ne dedi?"

​James cevap vermeden önce gözleri istemsizce Slytherin masasına kaydı.

​Roxanne, masanın ortasında Evan Rosier ve Regulus Black ile oturuyordu. Evan ona gülerek bir şeyler anlatıyor, Roxanne ise kahvesinden bir yudum alırken asil bir tavırla onu dinliyordu. Tam o sırada Roxanne, James’in kendisine baktığını hissetmiş gibi başını kaldırdı.

​İki çift göz Büyük Salon’un ortasında buluştu.

​Roxanne, kahve fincanını hafifçe James’e doğru kaldırdı, sanki ona kadeh kaldırıyor gibiydi. Dudaklarında o bildik, insanı çıldırtan alaycı gülümseme belirdi.

​James, yakalanmanın verdiği panikle hızla önüne dönmek yerine, bu sefer gözlerini kaçırmadı. Çenesini dikleştirdi ve Roxanne’e meydan okuyan bir bakış attı.

​Lily Evans tam o sırada James’in yanına oturdu. "Günaydın James. Bugün Quidditch antrenmanı var mı?"

​James, Lily’nin sesini duydu ama bakışları hâlâ Slytherin masasındaydı. "Ha? Ne? Evet... evet, akşamüstü sahadayız Evans."

​Lily, James’in bu dalgın ve ilgisiz haline şaşırarak kaşlarını kaldırdı. Normalde James, Lily onunla konuştuğunda havalara uçar, saçlarını karıştırır ve şov yapmaya başlardı. Ama şimdi James, Lily’nin yüzüne bile bakmıyordu.

​Sirius Black, yanındaki dostunun bu halini izlerken sırıtmasını gizleyemedi. Öne doğru eğilip James’in kulağına fısıldadı:

​"Sana söylemiştim Potter... Roxanne Greengrass senin radarına girmedi. Sen onun radarına girdin. Ve oradan çıkış yoktur."

​James derin bir nefes aldı. İçi intikam ve garip bir heyecanla doluydu. Quidditch sahasında Slytherin’i ezmek için sabırsızlanıyordu. Ama biliyordu ki, asıl mücadele gökyüzünde değil, o yeşil gözlü kızın zihninde oynanacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.