Slytherin yatakhanesinin yüksek, kavisli pencerelerine vuran Kara Göl’ün dibindeki yeşilimsi ışık, odanın içine her sabahki o soğuk ve büyüleyici atmosferi yayıyordu. Roxanne Greengrass gözlerini açtığında, gümüş işlemeli yeşil kadife perdelerinin arasından süzülen bu tanıdık ışıkla karşılaştı. Derin bir nefes aldı. İçeride hafif bir okaliptüs ve pahalı kurutulmuş lavanta kokusu vardı.
"Roxy, hâlâ uyanmadın mı?"
Cümle, odanın diğer ucundaki aynanın karşısında saçlarını tarayan kızı katıksız bir sabırsızlıkla süsleyen Pandora’dan gelmişti. Yanında ise pürüzsüz cübbesinin düğmelerini ilikleyen Hestia duruyordu.
Roxanne, yatağında doğrularak kollarını gerindi. İpek geceliğinin içinden yükselen o umursamaz, doğal zarafeti her hareketinde belli oluyordu. Yatakhanenin aynasına doğru yürürken dudaklarında kendinden emin hafif bir tebessüm belirdi. Dağınık siyah saçlarını tek bir hamlede arkaya attı.
"Sakin ol Pandora," dedi Roxanne, sesi sabahın ilk saatlerinde bile pürüzsüz ve dalga geçer gibiydi. "Büyük Salon ben içeri girmeden önce tam anlamıyla uyanmış sayılmaz zaten. Acelemiz ne?"
Hestia kıkırdadı. "Öyle ama bugün ilk ders Biçim Değiştirme. McGonagall’ın gazabına uğramak istemeyiz, biliyorsun. Hem... Evan’ın seni Slytherin masasında ne kadar zamandır beklediğinden haberin var mı?"
Roxanne aynada kendine bakarken gözlerini hafifçe devirdi ama dudak büküşündeki o memnun ifadeyi saklamadı. Evan Rosier... Safkan dünyasının en tehlikeli, en cazibeli çocuklarından biri. Son birkaç haftadır aralarındaki o tehlikeli flört, Slytherin ortak salonunun en çok konuşulan konusuydu. Evan’ın o alaycı, her şeyi küçümseyen tavırları sadece Roxanne’in yanında kırılıyor, ikisinin arasındaki o yüksek voltajlı çekim herkesin dikkatini çekiyordu.
"Evan beklemeyi sever," dedi Roxanne, makyaj masasından aldığı gül suyunu yüzüne hafifçe uygularken. "Elde etmek istediği şeyler için beklemeye alışkın zaten."
Kızlar gülüşürken Roxanne hızlıca yeşil-gümüş detaylı Slytherin üniformasını giydi. Cübbesi üzerine tam oturuyor, ince belini ve uzun boyunu kusursuzca ortaya çıkarıyordu. Saçlarını omzunun bir tarafına düşürdü, pırlanta küpelerini taktı ve asasını cübbesinin iç cebine kaydırdı. Tam anlamıyla hazırdı: Kusursuz, güzel ve birazdan girdiği her odanın havasını değiştireceğinden emin.
Ortak salondan geçip zindanların taş merdivenlerini tırmanırken üç kız koyu bir sohbetin içindeydi.
"Bu akşam Astronomi Kulesi'ne gidecek misiniz Evan'la?" diye fısıldadı Pandora gözlerini kırpıştırarak.
Roxanne hafifçe gülümsedi, gözlerinde hınzır bir parıltı vardı. "Belki. Eğer beni yeterince eğlendirebilirse neden olmasın?"
Büyük Salon’un devasa ahşap kapılarına geldiklerinde, içeriden gelen gürültü, tabak çanak sesleri ve öğrencilerin neşeli uğultusu dışarıya kadar taşıyordu. Büyülenmiş tavan sonbaharın hafif sisli, açık mavi gökyüzünü yansıtıyordu.
Roxanne, kızlarla birlikte içeri adımını atmak üzereydi ki kapının tam eşiğinde beklenmedik bir şey oldu.
Gryffindor masasından alelacele kalkmış, elindeki ders kitaplarını düşürmemek için yoğun bir çaba sarf eden Lily Evans, başını önündeki kâğıtlardan kaldırmadan kapıya doğru koşar adım ilerliyordu. Tam kapı girişinde Roxanne’in görüş alanına girdiği an, iki kız kaçınılmaz bir hızla birbirine çarptı.
Çarpışmanın şiddetiyle Lily’nin kucağındaki ağır İksir ve Biçim Değiştirme kitapları gürültüyle taş zemine saçıldı. İki kız da dengesini kaybedip sert bir şekilde yere kapaklandı.
Saniyeler içinde Büyük Salon’un kapısındaki gürültü kesildi. Yakındaki masalardan kafalar bu tarafa döndü.
Roxanne, dizinin üzerindeki hafif sızıyla taş zeminde otururken gözlerini süzdü. Henüz ne olduğunu, kime çarptığını bile tam anlayamadan, salonun diğer ucundan adeta bir rüzgâr gibi esen bir hareketlilik hissedildi.
"Lily!"
Ses, James Potter’a aitti. James, Gryffindor masasındaki tabağını öyle bir hızla bıraktı ki meyve suyu bardağı devrildi. Yanındaki Sirius Black’in "Yavaş ol dostum!" uyarısını duymayarak birkaç büyük adımla kapıya ulaştı.
James, direkt olarak yerdeki Lily’nin yanına diz çöktü. Yüzünde derin bir endişe, gözlerinde ise Lily’ye bir şey olma ihtimalinin yarattığı o panik vardı. Lily’nin kolunu nazikçe tuttu. "İyi misin? Bir yerin acıdı mı? Tanrı aşkına, iyi misin?"
Lily henüz kendine gelmeye çalışıp "Ben... İyiyim James, sorun yok—" demeye çalışırken, James bakışlarını aniden başını kaldırıp yerdeki diğer kişiye çevirdi. Yüzündeki endişe bir anda yerini sert, öfkeli ve suçlayıcı bir ifadeye bıraktı.
James, yerde yalnız başına duran Roxanne’e bakarak sesini yükseltti: "Önüne baksana Greengrass! Her zaman böyle kör gibi mi yürürsün? İnsanların üstüne çıkmak zorunda mısın? Biraz dikkat et!"
Büyük Salon’da derin bir sessizlik oldu.
Roxanne, James’in bu patlaması karşısında tek bir mimik bile oynatmadı. Yüzündeki o sarsılmaz özgüven ve soğukkanlılık yerli yerindeydi. Kimsenin yardımına ihtiyaç duymadan, tek bir kıvrım bile kırıştırmadığı cübbesini düzelterek son derece zarif bir hareketle ayağa kalktı. Üstünü başını hafifçe süzdü, ardından bakışlarını yerdeki James ve Lily ikilisine çevirdi.
James hâlâ Lily’nin kolunu tutuyor, ona kahramanlık yapmaya çalışıyordu.
O sırada Lily, mahcubiyetle kızararak hızla ayağa kalktı. James’in elini hafifçe kenara itti ve yerdeki kitaplarını toplamaya çalışırken Roxanne’e döndü.
"Çok özür dilerim Roxanne," dedi Lily, sesi samimi ve pişmandı. "Tamamen benim hatamdı. Önüme bakmıyordum. Gerçekten üzgünüm, bir şeyin var mı?"
Lily’nin bu dürüst ve nazik özrü, James’in az önce takındığı o agresif, kahramansı tavrı bir anda boşa çıkarmıştı.
Roxanne, üstünü düzeltmeyi bitirdikten sonra kollarını göğsünde birleştirdi. Bakışları önce Lily’ye kaydı. "Sorun değil Evans," dedi sakin ama mesafeli bir sesle. "Belli ki acelen vardı."
Ardından bakışlarını yavaşça yerdeki duruşundan tam olarak sıyrılamamış olan, gözlüklerinin arkasındaki gözleri şaşkınlıkla açılmış James Potter’a çevirdi. Dudaklarında alaycı, zehir gibi ama bir o kadar da büyüleyici bir gülümseme belirdi. Yeşile çalan gözlerini James’in gözlerine dikti.
"Ama sana gelince, Potter..." dedi Roxanne, sesi Büyük Salon’un girişinde buz gibi ama son derece iğneleyici bir tonla yankılandı. "Bir şeyin aslını astarını bilmeden, durumun ne olduğunu anlamadan olaya balıklama atlamak... Hiç yakışmıyor sana. Yani, gerçi düşününce... tam da sana yakışan hareket. Beyninden önce asanı ve çeneni çalıştırmak senin imzan sonuçta."
James’in yüzü bir anda kaskatı kesildi. Ağzını açıp bir şey söyleyecek oldu ama Roxanne ona konuşma fırsatı bile vermedi.
"Bir dahakine 'kahramanlık' yapmaya soyunmadan önce, kurtarmaya çalıştığın kişinin ne dediğini dinle. Yoksa böyle komik duruma düşüyorsun," diye ekledi Roxanne, James’i tek bir kelimesiyle zihnen yere sermiş gibi.
Gryffindor masasından tek tük kıkırdamalar yükseldi. Sirius Black, elindeki elmayı ısırırken kafasını geriye atıp sessizce sırıttı. James, kulaklarına kadar kızarmış bir halde kalakaldı.
Roxanne, yerdeki iki Gryffindor’a daha fazla bakma zahmetine girmeden, arkasındaki saçlarını tek bir hareketle savurdu ve Slytherin masasına doğru yürümeye başladı. Yürüyüşü o kadar kendinden emin, o kadar sarsılmazdı ki az önce yere düşen kızın o olduğuna kimse inanamazdı.
Slytherin masasına ulaştığında, masanın baş köşesinde oturan Evan Rosier çoktan ayağa kalkmış, yüzünde o muzip ve tehlikeli sırıtışıyla onu bekliyordu. Yanında Regulus Black duruyordu.
Evan, Roxanne masaya yaklaşır yaklaşmaz belinden tutarak onu kendine doğru çekti ve sandalyesini geriye doğru çekti. "Girişin yine her zamanki gibi olaylıydı Greengrass," dedi Evan, kulağına doğru eğilerek. Sesi boğuk ve flörtözdü. "Potter’ı sabahın sekizinde böyle bozduğunu görmek güne başlamak için harika bir sebep."
Roxanne, Evan’ın bu yakınlığına hafif bir gülümsemeyle karşılık vererek sandalyesine oturdu. "Potter kaşındı Evan. Sadece kaşıntısını aldım."
Regulus, önündeki çay bardağını kenara iterken kıkırdadı. "James tam bir aptal. Lily’nin gözüne gireceğim diye yapmadığı şebeklik kalmıyor. Ama sana bulaşmaması gerektiğini henüz öğrenememiş."
"Öğrenecek," dedi Evan, Roxanne’in tabağına hafifçe bir kruvasan bırakırken. Göğsünü masaya yasladı, gözlerini Roxanne’in yüzünden bir an bile ayırmıyordu. "Ya güzelliğin karşısında büyülenip öğrenecek ya da canı yanarak. İkisi de benim için uygun."
Roxanne, Evan’ın bakışlarındaki o açık flörtü karşılıksız bırakmadı. Elini masanın altından Evan’ın dizine hafifçe koyup bıraktı. "Benimle ilgileneceğine önündeki derslere odaklansan iyi edersin Rosier. Bugün İksir var ve Slughorn seni yine sıkıştıracak."
Evan hafifçe kıkırdadı, Roxanne’in elini yakalamaya çalıştı ama Roxanne elini çoktan çekmişti. "Slughorn umurumda değil. Benim aklım daha çok bu akşam ne yapacağımızda."
Roxanne tabağındaki yiyeceklerle ilgilenirken gözü bir an için Gryffindor masasına kaydı.
James Potter hâlâ kendi masalarında oturuyordu ama önündeki tabağa dokunmuyordu bile. Sirius ona bir şeyler anlatıyor, James ise dinliyor gibi görünse de bakışları sık sık Slytherin masasına, daha doğrusu doğrudan Roxanne’e kayıyordu. Gözlerinde öfke, şaşkınlık ve adını koyamadığı garip bir merak karmaşası vardı.
Roxanne, James’in kendisine baktığını fark ettiği an, tabağından bir üzüm tanesi alıp dudaklarına götürdü. Bakışlarını bir milim bile kaçırmadan, doğrudan James’in gözlerinin içine bakarak hafifçe gülümsedi ve başını 'Ne var?' der gibi salladı.
James, yakalanmanın verdiği panikle hızla önüne döndü ve önündeki balkabağı suyunu bir dikişte bitirmeye çalışırken boğazına kaçırdı. Sirius arkasından sırtına vurmak zorunda kaldı.
Roxanne masada hafifçe kıkırdadı.
"Ne oldu?" diye sordu Pandora.
"Hiç," dedi Roxanne gözlerini çekerek. "Sadece bazı Gryffindor’ların ne kadar kolay dağılabildiğini izliyordum."
Kahvaltı bittikten sonra öğrenciler gruplar halinde Büyük Salon’dan ayrılıp zindanlardaki İksir sınıfına doğru ilerlemeye başladılar.
Bugünkü İksir dersi Gryffindor ve Slytherin’in ortak dersiydi. Zindanların o nemli, soğuk ve loş atmosferi her zamanki gibi kasvetliydi. Horace Slughorn, sınıfın önündeki devasa kazanının başında durmuş, göbeğini okşayarak öğrencilerin yerleşmesini bekliyordu.
"Evet, evet! Çabuk olalım çocuklar!" dedi Slughorn neşeyle. "Bugün çok özel, oldukça hassas bir iksir üzerine çalışacağız. Bireysel değil, ikili gruplar halinde çalışmanızı istiyorum!"
Sınıfta bir fısıltı koptu.
Roxanne doğrudan Evan’a doğru hamle yapacaktı ki Slughorn elini havaya kaldırdı. "Ah, hayır hayır! Kendi bina arkadaşlarınızla eşleşmek yok! Bugün Binalar Arası Dayanışma günü! Listeyi ben hazırladım!"
Sınıftan toplu bir homurtu yükseldi. Slytherin’liler ve Gryffindor’lular birbirlerine nefret dolu bakışlar attılar.
Evan, Roxanne’in kulağına eğildi. "Umarım bana o salak Lupin’i ya da Pettigrew’yu vermez."
"Benim için fark etmez," dedi Roxanne özgüvenle. "İksiri tek başıma da yaparım zaten."
Slughorn cebinden çıkardığı parşömeni açtı ve isimleri okumaya başladı:
"Evans... Snape ile.
Rosier... Lupin ile.
Black... Allson ile."
Sirius, Elizabeth Allson’a bakıp sırıttı. Evan ise iç çekerek Lupin’in yanındaki masaya doğru ilerledi.
Roxanne sakince sırasının yanında durmuş, adının okunmasını bekliyordu. Regulus da başka bir Gryffindor’lu ile eşleşmişti.
Slughorn listede aşağıya doğru indi, gözlüklerinin üstünden sınıfa baktı ve gülümsedi. "Ve... Greengrass! Sen de Potter ile eşleşiyorsun!"
Sınıftaki hava bir anda buz kesti.
James Potter, oturduğu sandalyede donakaldı. Bakışları aniden Slughorn’a, ardından da sınıfın ortasında tüm zarafetiyle duran Roxanne’e kaydı. Yüzünde 'Aman Tanrım, olamaz' ifadesi belirdi.
Roxanne ise tek bir kaşını havaya kaldırdı. Dudaklarında o tehlikeli gülümseme yeniden belirdi. Hiç tereddüt etmeden, adımlarını James’in masasına doğru attı. Deri çantasını masanın üzerine sertçe bıraktı ve James’in yanındaki boş sandalyeye oturdu.
James, Roxanne’in kokusunu –pahalı güller, hafif tarçın ve karanfil karışımı bir koku– hissettiğinde hafifçe geriye doğru çekildi. Saçlarını karıştırmak için elini kafasına götürdü ama sonra vazgeçip indirdi.
"Memnun oldum, ortak," dedi Roxanne, sesinde katıksız bir alaycılıkla. "Umarım iksir hazırlarken, sabahki gibi körlemesine dalmıyorsundur."
James derin bir nefes aldı. Göğsünü kabartıp o havalı Gryffindor tavrını takınmaya çalıştı. "Merak etme Greengrass. İksir dersinde gayet iyiyimdir. Tabii sen dikkatimi dağıtmazsan."
"Ben mi senin dikkatini dağıtacağım?" Roxanne hafifçe öne eğildi, gözlerini James’in gözlüğünün arkasındaki ela gözlerine dikti. "Potter, sen dikkatini dağıtmak için ekstra bir çabaya ihtiyaç duymuyorsun ki. Zaten kafan sürekli başka yerlerde... Mesela ön sıradaki Evans’ın kızıl saçlarında."
James bir an ne diyeceğini bilemedi. Yüzü hafifçe kızardı ama çabuk topladı. "Evans harika bir iksircidir, kabul etmelisin."
"Olabilir," dedi Roxanne, önündeki iksir kitabının sayfalarını yavaşça çevirirken. "Ama bugün Evans’la değil, benimle çalışıyorsun. Ve ben mükemmel olmayan hiçbir şeyi kabul etmem. Bu yüzden verdiğim talimatlara harfiyen uyacaksın."
"Senden talimat alacağımı kim söyledi?" dedi James, kaşlarını çatarak. "Ben de en az senin kadar iyi biliyorum bu işi."
"Göreceğiz," dedi Roxanne.
Slughorn tahtaya iksirin adını yazdı: Amortentia – Aşk İksiri. (Tabii ki öğrenciler için hafifletilmiş, sadece temel aromatik ve çekim bileşenlerini içeren basitleştirilmiş bir versiyonuydu.)
"Bugün yapacağınız iksir, kişiye en çok çekici gelen kokuları yayar çocuklar!" dedi Slughorn heyecanla. "Kazanı kaynatırken dikkatli olun, çıkan buhar kişisel algılarınıza göre değişecektir!"
James, kazanın altındaki ateşi yakmak için asasını çıkardı. "Ateşi ben ayarlarım," dedi gururla.
"Ateşi fazla yükseltme Potter, kaplan zambağı kökleri yüksek ısıda acılaşır," dedi Roxanne, elindeki gümüş bıçakla kökleri milimetrik boyutlarda keserken.
James tam ateşi düşürecekken duraksadı. "Söylemene gerek yoktu, biliyordum zaten."
"Bildiğin şeyleri uygulamakta zorlanıyorsun ama," diye yapıştırdı cevabı Roxanne.
İksir kaynamaya başladıkça, kazandan ince, kıvrımlı gümüşi bir buhar yükselmeye başladı. Zindanın o soğuk havasına tatlı, büyüleyici ve karmaşık kokular yayılmaya başladı.
James, kazanın üzerine hafifçe eğildi. Kendi kendine fısıldar gibi konuştu: "Süpürge parlatıcısı... Taze biçilmiş çim... Ve... gül kokusu." Gözleri istemsizce ön sıradaki Lily’ye kaydı. "Evans’ın şampuanı..."
Roxanne, James’in bu haline bakıp hafifçe güldü. Kendi de kazana doğru hafifçe eğildi. Buhar yüzünü yalayıp geçerken gözlerini hafifçe kapattı.
"Ne hissettin?" diye sordu James, merakına yenik düşerek. Roxanne’in ne koklayacağını garip bir şekilde merak ediyordu.
Roxanne gözlerini açtı. Bakışları derin ve gizemliydi. "Eski kaliteli deri... Pahalı tütün... Ve hafif odunsu bir koku." Bakışları bir an için zindanın diğer ucunda Lupin ile çalışan Evan Rosier’e kaydı. Evan tam o sırada ona bakıp gülümsüyordu. Roxanne de ona hafifçe göz kırptı.
James, Roxanne’in Evan’a attığı o flörtöz bakışı gördüğünde içsel, anlam veremediği bir rahatsızlık hissetti. Boğazını temizledi. "Rosier yani? Ciddi misin? O çocuk tam bir züppe."
Roxanne bakışlarını yavaşça James’e çevirdi. Yüzünde o öldürücü, özgüven dolu gülümseme belirdi. Masa altından bacak bacak üstüne attı, James’e doğru biraz daha yaklaştı.
"En azından ne istediğini bilen bir züppe Potter," dedi Roxanne, sesi sadece ikisinin duyabileceği kadar kısıktı. "Yıllarca aynı kızın peşinde palyaço gibi koşup kendini rezil etmiyor. Cesur. Ve bir kadına nasıl yaklaşması gerektiğini biliyor."
James adeta çarpılmışa döndü. "Ben rezil olmuyorum! Ben... ben sadece pes etmiyorum. Buna kararlılık denir!"
"Buna kararlılık denmez Potter, buna çaresizlik denir," dedi Roxanne gözlerini süzerek. "Ve inan bana, hiçbir kadın –Lily Evans dahil– çaresiz görünen bir erkekten etkilenmez. Sırf o sana baksın diye sabah kapıda düştüğünde bana bağırman bile ne kadar çaresizce bir dikkat çekme çabasıydı, farkında değil misin?"
James donsuz yakalanmış gibi kaldı. Cümleler boğazına dizildi. Roxanne’in bu kadar açık, bu kadar dolaysız ve bu kadar doğru bir noktadan vurması onu tamamen silahsız bırakmıştı.
"Sen... sen çok küstah bir kızsın, biliyorsun değil mi?" dedi James, sesi bu sefer kısık ve savunmacı çıkmıştı.
"Küstah değilim Potter," dedi Roxanne, gümüş kaşıkla iksiri saat yönünün tersine tam üç kez karıştırırken. "Sadece gerçekleri söyleyecek kadar özgüvenliyim. Ve sen bu gerçeklerle baş edemiyorsun."
İksir tam o anda mükemmel bir sedef rengine büründü. Kazandan çıkan buhar kusursuz bir spiral çizerek yükseldi.
Slughorn masalarının yanından geçerken durdu ve ellerini birleştirdi. "Aman Tanrım! Mükemmel! Tam anlamıyla mükemmel bir Amortentia! Greengrass, Potter... Harika bir iş çıkarmışsınız! Gryffindor ve Slytherin’e onar puan!"
Roxanne arkasına yaslandı, kollarını birleştirdi. "Teşekkürler Profesör. Zaten aksi bir sonuç beklemiyordum."
James ise hâlâ kazandaki sedef rengi sıvıya ve yanındaki kıza bakıyordu. Zihni tamamen darmadağın olmuştu. Bütün ders boyunca Lily’ye bakması gerekiyordu ama neredeyse dersin son yarım saatinde Lily’nin varlığını bile unutmuştu. Bütün odağı, yanındaki bu siyah saçlı, yeşil gözlü, her kelimesiyle insanı afallatan Slytherin kızındaydı.
Ders zili çaldığında herkes eşyalarını toplamaya başladı.
Evan Rosier hızla masaya yaklaştı. Asasını çantasına atıp Roxanne’in arkasına geçti, ellerini Roxanne’in omuzlarına koydu ve eğilip yanağından öptü. "İksirin kokusu buraya kadar geldi güzelim. Mükemmel iş."
Roxanne gülümsedi, ayağa kalkıp Evan’a doğru döndü. "Senin yardımın olmadan da halledebileceğimi söylemiştim."
"Akşam için sözünü unutma," dedi Evan, gözlerini James’e kaydırarak. James o sırada çantasını topluyor ama ikisini izliyordu. Evan, James’in bakışlarını fark edince hafifçe sırıttı, Roxanne’in belini sıkıca sarıp kendini kendine çekti. "Saat sekizde, ortak salonda seni bekliyor olacağım."
"Geç kalma o zaman Rosier," dedi Roxanne flörtöz bir tonla.
İkisi birlikte sınıftan çıkmak üzere yürümeye başladılar. Regulus da arkalarından geliyordu.
James masanın başında yalnız kaldı. Sirius yanına geldi, kolunu James’in omzuna attı.
"Vay canına Çatalak," dedi Sirius, kapıdan çıkan Roxanne ve Evan ikilisinin arkasından bakarak. "Hayatta kaldığına şaşırdım. Roxy insanı canlı canlı yer, biliyorsun değil mi? Küçükken de öyleydi. Bir keresinde sırf süpürgesini vermedim diye beni malikanelerinin havuzuna uçurmuştu."
James çantasının kayışını omzuna geçirdi. Bakışları hâlâ kapıdaydı.
"O kız..." dedi James, sesi dalgındı. "O kız gerçekten tehlikeli Sirius."
"Sana söylemiştim," dedi Sirius gülerek. "Evans’a benzemez. Roxy seni tek bir kelimesiyle un ufak eder. Hem baksana, Evan’la gayet takılıyorlar. Bulaşmaya değmez."
James cevap vermedi. Zihninde hâlâ Roxanne’in o son sözleri yankılanıyordu: 'Sırf o sana baksın diye bana bağırman bile ne kadar çaresizce bir dikkat çekme çabasıydı...'
James Potter, hayatında ilk defa bir kızın karşısında bu kadar çaresiz ve kelimesiz kaldığını hissetti. Ve işin en kötü yanı... bu durumdan ne kadar nefret etse de, o yeşil gözlerin ona bir kez daha öyle bakmasını istemekten kendini alamıyordu.