İçeriğe geç

ATEŞ VE GURUR

Bölüm 3 · 6 dk okuma

ATEŞ VE GURUR

Bölüm 3

3. BÖLÜM: Kusursuz Denge

Mutfaktaki devasa duvar saatinin her bir tik takı, paslanmaz çelik tezgahların üzerinde adeta kemiklerime batan birer iğne gibi yankılanıyordu. Saat 17.30’u gösteriyordu. Akşam servisinin başlamasına tam yarım saat vardı ve mutfaktaki o gergin bekleyiş, havadaki nemi bile ağırlaştırıyordu. Etrafımdaki aşçılar, komiler ve istasyon şefleri kendi alanlarında sessizce, adeta birer robot gibi hareket ediyordu. Kimse birbirinin yüzüne bakmıyordu, kimse fuzuli tek bir kelime etmiyordu. Burası Barın Karadağ’ın krallığıydı ve bu krallıkta hata yapmanın bedelini herkes çok iyi biliyordu.

Ben ise sos istasyonunun başındaydım. Önümdeki dev bakır tencereye bakarken nefesimin gitgide düzensizleştiğini hissediyordum. Dün gece o lüks restoran masasında oturup, elimde şarap kadehiyle 'Bu sos egoyla yapılmış, çok dengesiz' diye klavyede ahkam kesmek ne kadar kolaydı. Şimdi ise o eleştirdiğim sosun malzemeleri önümde duruyordu ve ben hayatımda ilk defa bu kadar büyük ölçekli bir mutfağın sıcağıyla yüzleşiyordum. Parmaklarımdaki o sargı bezinin sertliği, bıçağı her kavradığımda parmağımın etine batıyor, bana nerede olduğumu ve buraya neden geldiğimi hatırlatıyordu.

Buradasın çünkü babanın lokantasının kapısına kilit vuran o adamdan hesap sormak zorundasın, diye geçirdim içimden. Gözlerimi kapatıp o yağmurlu geceyi hatırlamaya çalıştım ama önümden yükselen şarap sosunun o ekşi, keskin kokusu zihnimi bulandırdı. Tencerenin içindeki sıvı gitgide koyulaşıyor, kenarları yanmaya başlıyordu. İçimde ilk defa o tanıdık, beni felç eden panik büyümeye başladı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Hangi ara ateşi bu kadar açmıştım? Ne zaman eklemeliydim o soğuk tereyağını? Kendime ne kadar 'Sen güçlüsün' desem de, mutfak denilen bu cehennem şu an benim bütün zırhlarımı eritip atıyordu. Nefret ettiğim adamın elleri altında her şeyin mahvolma fikri gururumu çiğniyordu.

"Malzemeyi yakıyorsun."

Ses, tam arkamdan geldi. Kısık, pürüzlü ve o bildiğim buz gibi tonuyla.

İrkildim. Barın’ın adımlarını duymamıştım bile. Adam adeta mutfakta bir gölge gibi hareket ediyordu. Sırtım, onun geniş göğsüne neredeyse değecek kadar yakındı. Mutfağın o ağır, yanık yağ ve et kokusunu tamamen bastıran o yoğun, odunsu parfümü burnuma doldu. Bu koku dün ajanstaki o kibirli adamın kokusuydu ama şu an arkamda duran güç çok daha tekinsizdi.

Elindeki o koca şef bıçağını tezgaha bırakıp bana doğru bir adım daha attı. Elimi hemen tencereden çekmek, ondan uzaklaşmak istedim ama izin vermedi. Nasırlı ve mutfağım sıvaklığını almış eli aniden uzandı. Benim o yaralı, sargılı sağ elimi kavradı.

Elinin sıcaklığı sargı bezinin üzerinden bile tenimi kor gibi yakarken, gözlerimi hızla yan tarafa, parlak çelik duvara kaçırdım. Kalbimin ritmi kontrolden çıkmıştı. Göğüs kafesim daralıyor, nefes alamıyordum. Bu kesinlikle ucuz bir aşk romanındaki o romantik çekimlerden değildi; bu, köşeye sıkışmış bir avın, avcısının pençesindeki o saf korkusuydu. Adam beni kelimenin tam anlamıyla fiziksel olarak teslim almıştı. Kendi alanımda, benim acizliğimi yüzüme vuruyordu. Eliyle elimi yönlendirerek sos kaşığını kavrayışımı düzeltti. Parmaklarının baskısı canımı yakmıyordu ama o kadar sıkıydı ki, kaçışımın olmadığını fısıldıyordu.

"Bırakın, kendim yapabilirim," dedim. Sesimi dik tutmaya, o dünkü eleştirmen Lalin gibi tınlamaya çalışsam da boğazım kupkuru olmuştu ve sesim feci şekilde titremişti.

Barın elini çekmedi. Aksine, parmaklarını elimin üzerinde biraz daha sabitledi. Bakışları benim yüzümde bile değildi, tamamen tencerenin içindeki o girdaba odaklanmıştı.

"Kesme," dedi. Sesi dümdüz, bir emir kipi kadar netti. "Bak. Bileğini kasıyorsun. Klavyeyle yazı yazmıyorsun burada, sosa yön veriyorsun. Yavaşça çevir."

İçimden ona avazım çıktığı kadar bağırmak, sen kimsin de bana ne yapacağımı söylüyorsun demek geçiyordu. Ama mantığım bana susmamı emretti. Eğer şimdi burada bir arıza çıkarırsam, haklıyken haksız duruma düşecektim. Bileğimi serbest bıraktım ve kendimi onun o sert yönlendirmesine teslim ettim. Onun eliyle benim elim tencerenin içinde ağır, ritmik daireler çizmeye başladı.

İşte o an, hayatımın en büyük iç çatışmalarından birini yaşadım. Bu adamdan nefret ediyordum. Babamın meslek hayatını bitiren, bizi o borç batağına saplayan adamın ta kendisiydi. Ama mutfaktaki bu hastalıklı titizliğine, tencerenin içindeki o sıvıya bir canlıymış gibi saygı duymasına içten içe hayran kalıyordum. İşine olan amansız dehasını kendi gözlerimle görmek beni kahrediyordu. Bir insan hem bu kadar kusursuz bir sanatçı hem de bu kadar acımasız bir canavar nasıl olabiliyordu?

Mutfaktaki o kaotik sıcaklığın ve aşçıların uğultusunun içinde sadece sosun tıkırtısı ve ikimizin düzensiz nefesi kaldı. Barın o kadar yakındı ki, nefesinin saçlarımın arasından geçip boynuma değdiğini hissedebiliyordum. Gözlerimi kapatmamak için kendimi zorladım. Birkaç saniye sonra, tenceredeki o dengesiz, topaklanmaya yüz tutmuş ağır sosun rengi bir anda değişti. Sıvı parladı, kadife gibi koyu bordo bir kıvama döndü. Kusursuzdu. Dün gece o masada oturup "ruhu eksik" diye gömdüğüm o tabağın sosu, şu an benim ellerimin altında, onun gücüyle yeniden doğmuştu. Denge kurulmuştu ve nefret ettiğim bu adamın bunu başarmasından nefret etmiştim.

Barın elini aniden elimden çekti. O sıcaklık bir anda yok olduğunda, mutfağın o cehennem sıcağında tuhaf bir şekilde üşüdüğümü hissettim. Bu histen nefret ederek hemen kendimi toparladım ve bir adım geri çekildim. Araya yine o aşılmaz, buz gibi mesafe girdi. Barın, sostan parmağının ucuyla çok az bir parça alıp tadına baktı. Duraksadı. Sos tenceresine, ardından benim sargılı parmaklarıma baktı. İnanmak istemez gibi parmağının ucuyla sostan bir kez daha aldı, ikinci kez tadına baktı. Kömür karası gözlerinde saniyelik bir şaşkınlık dalgası geçti. Benim o acemi ama sezgisel dokunuşumun sosa kattığı o farklı, yeni dengeyi fark etmişti. Bir an için bana bakıp bir şey söyleyecek gibi oldu. Belki de bir takdir cümlesi...

Hadi, dedim içimden, söyle. Beğendiğini itiraf et.

Ama öyle yapmadı. Yüzündeki o sert, narsist maskeyi saniyeler içinde yeniden yüzüne geçirdi.

"Olmuş," dedi sadece. Sesi her zamankinden daha derinden gelmişti. Başını bile kaldırmadan, az önce bıraktığı şef bıçağını eline alarak arkasını döndü. "İstasyonu temizle."

Mutfak dilinde istasyon, çalıştığın tezgah demekti. İşin bittiği an arkanda tek bir leke, tek bir kirli kap bile bırakmamalısın kuralını bana o iki kelimelik soğuk emriyle hatırlatıyordu. Beni yine küçümsemiş, stajyer yerime geri fırlatmıştı.

Pis kibirli pislik, diye söylendim içimden. Önlüğümün kenarıyla alnımdaki teri silerken önümdeki kirli sos kaplarını toplamaya başladım. Tam tezgahı silmek için bezi elime almıştım ki, mutfağın o ağır metal kapısı büyük bir gürültüyle açıldı.

İçeri giren ayak seslerinin hızı mutfaktaki tüm ritmi bozdu. Salon şefi nefes nefese, yüzü kireç gibi beyazlamış bir şekilde içeri daldı. Gözleri korkuyla büyümüştü. Mutfaktaki o çıt çıkmayan askeri sessizlik, bu ani girişle bir anda daha da ağırlaştı. İstasyonlardaki aşçılar ellerindeki bıçakları, maşaları indirip kapıya döndü. Herkes Barın’ın reaksiyonunu bekliyordu.

"Şef," dedi salon şefi, sesi titreyerek ve boğazını temizlemeye çalışarak. "Büyük bir kriz var. Ajansın bağlı olduğu holding yönetim kurulu başkanı ve Aslı Hanım salonda. Rezervasyonsuz geldiler. Yanlarında uluslararası gastronomi ağının en büyük yabancı yatırımcısı var ve doğrudan sizin dün gece eleştirilen o imza tabağınızı, Kökler menüsünün kuzu sırtını istiyorlar. Özellikle sosu kontrol edeceklerini söylediler."

Salondaki o kriz mutfağın ortasına bir bomba gibi düştü. Aslı Hanım ve holding patronu oradaydı. Yani benim dün geceki yazımla hayatını riske attığım o dev ortaklık ve o ortaklığın gözünü boyamaya çalıştığı o küresel yatırımcı, şu an dışarıdaki masada oturuyordu. Ve benden o sosu tekrar yapmamı isteyeceklerdi.

Barın’ın adımları bıçak gibi kesildi. Sırtı bana dönüktü ama omuzlarının gerildiğini görebiliyordum. Yavaşça arkasını döndü. Kömür karası gözleri, mutfaktaki o panik içindeki kalabalığın arasından sıyrılıp doğrudan beni buldu. Gözlerini gözlerime dikti. Bakışlarında ilk defa o çözemediğim; hem tehlikeli, hem hesap soran hem de karanlık bir meydan okuma pırıltısı vardı. Sanki bana, yazdığın o kelimelerin arkasında durma sırası şimdi sende diyordu.

——————————————————————————————

Bölüm sonu

5 yorum