İçeriğe geç

ATEŞ VE GURUR

Bölüm 4 · 4 dk okuma

ATEŞ VE GURUR

Bölüm 4

4. BÖLÜM: Ateş Hattı

Salon şefinin kurşun gibi ağır sözleri mutfağın tam ortasına düştüğünde, zaman bir anlığına durdu. Ajansın bağlı olduğu holdingin yönetim kurulu başkanı ve beni sabahın köründe buraya fırlatan Aslı Hanım dışarıdaydı. Yetmezmiş gibi, yanlarında küresel gastronomi ağının en büyük yabancı yatırımcılarından biri vardı ve dün gece klavyemin başında acımasızca infaz ettiğim o imza tabağını istiyorlardı. Kuzu sırtı ve o ruhsuz dediğim sos...

Barın yavaşça arkasını döndü. Kömür karası gözleri, mutfaktaki kalabalığı bir sis bulutu gibi yarıp doğrudan beni buldu. Adımları ağır, sakin ama bir o kadar da tehlikeliydi. Tam önümde durdu.

"Sosu sen geçireceksin ocağa," dedi. Sesi o kadar kısık ve derindendi ki mutfaktaki diğer aşçıların duyması imkansızdı.

"Anlamadım?" dedim, sesime dikkat ederek. "Ben daha stajyerim. Dışarıdaki masanın kim olduğunu duydunuz, sosa benim dokunmam delilik olur." Yani ne bekliyordu benden?

Barın hafifçe öne doğru eğildi, o kapkara gözlerini gözlerime öyle bir kenetledi ki bakışlarının ağırlığı altında ezildiğimi hissettim. Dudakları alaycı bir kibirle yukarı kıvrıldı ama bu kez o her zamanki kusursuz kontrolü yoktu. Çenesindeki bir kasın seğirdiğini, holding adını duyduğundan beri gerildiğini fark ettim. O çok övündüğü şef, dışarıdaki paralı adamlardan içten içe tiksiniyor gibiydi.

"Dün gece o masada oturup ahkam keserken stajyer değildin ama Eleştirmen Hanım," dedi, fısıldarken. "Bu sosa 'ruhu yok' diye yazan sensin. Madem o keskin kaleminle benim tabağımı devirmeye cüret ettin, şimdi o tabağa o ruhu koyacaksın. Yatırımcı o tabağı beğenmezse sadece benim restoranım değil, senin ajansın da batar. Şimdi geç ocağın başına."

Çenemi dikleştirdim, gözlerindeki o yangına düz bir bakışla karşılık verdim.

"Eğer o masa o sosu beğenirse, kibirleneceğiniz bir krallığınız kalmayacak Barın Bey," dedim, sesimdeki o mesafeli soğukluğu koruyarak. "Çünkü o tabağı kurtaran benim kalemim, yani benim ruhum olacak. Ve ben dün eleştirmendim. İşimi yaptım."

Barın cevap vermedi. Arkasını dönüp mutfağa seslendi: "Kuzu sırtı ocakta, sos bende!"

Mise en Place’ın mutfağında askeri bir senkronizasyon başladı. Barın, etleri hazırlarken bir an için maşayı elinden düşürdü. Metal tezgahtan çıkan o yüksek sesle mutfaktaki komilerden biri irkildi. Barın'ın ilk kez bu kadar gergin olduğunu görmek içimdeki o yenilmez şef imajını biraz olsun kırmıştı. O da bir insandı ve şu an ellerimiz birbirine mahkumdu.

Ben ise tamamen tencerenin içindeki o girdaba odaklandım. Bileğimi dairesel hareketlerle sallarken, sosun o kadife gibi parlamaya başladığını gördüm. Koyu bordo, pürüzsüz ve dünkünden çok daha derin bir renk... Başarmıştım. Sos tam anlamıyla dengeye kavuşmuştu.

Barın tencerenin yanına geldi, parmağının ucuyla sostan çok az alıp tadına baktı. Yüzündeki narsist maske tamamen donmuştu. Eti yerleştirdi, kaşığın arkasıyla sosu tabağa öyle bir estetikle yaydı ki tabak bir modern sanat eserine döndü.

"Gönder," dedi salon şefine.

Hiç beklemediğimiz bir şey oldu; tabak çıktıktan iki dakika sonra salon şefi kapıyı açtı: "Şef, yabancı yatırımcı yemeğe dokunmadan önce sizi ve sosu hazırlayan ekibi bizzat masada görmek istiyor. Tadımı yanınızda yapacakmış."

Barın bana döndü, elindeki bezi tezgaha fırlattı. Gözlerinde tuhaf, kabullenilmemiş bir öfke vardı.

"Önlüğünü düzelt," dedi emir veren bir tonla. "Benimle salona geliyorsun."

"Ben gelmesem? Benim işim mutfakta bitti," dedim, o holding patronunun karşısına stajyer olarak dikilme fikri içimi kemirirken.

Barın durmadı. Adım attı, aramızdaki mesafeyi tamamen sıfırlayarak yaralı olan sağ bileğimi sıkıca kavradı.

"Sosu sen yaptın Eleştirmen Hanım," dedi, nefesi yüzümü yalayıp geçerken. "O tadımı bizzat gözlerinle göreceksin."

Mutfak kapısı açılıp salonun o loş, lüks atmosferine adım attığımızda, restoranın en görkemli VIP masasına doğru ilerledik. Masada Aslı Hanım, kır saçlı, oldukça pahalı takımlı holding yönetim kurulu başkanı ve yabancı ortak oturuyordu. Aslı Hanım, Barın’ın arkasında beni o leke içindeki beyaz önlükle görünce şokla elindeki şarap kadehini masaya bıraktı.

Yabancı yatırımcı, önündeki tabaktan dumanı tüten kuzu etini kesti, titizlikle sosa buladı ve ağzına götürdü. O saniyeler benim için bir ömür gibi uzadı. Adam lokmayı çiğnerken gözlerini kapattı, yüzünde derin bir hayranlık belirdi.

"Güzel..." dedi İngilizce aksanıyla, gözlerini açıp doğrudan Barın’a bakarak. "Şef Barın, dün gece okuduğum o berbat eleştiri yazısı tam bir fiyaskoymuş. Özellikle sos beklediğimden çok daha dengeli." Ben yaptım ondandır diyemedim tabii.

Barın nezaketle adamın övgüsünü kabul ederken, "Teşekkürler, ama bu sos için yardım aldım." diyerek beni öne doğru çekti.

İşte o an, holding yönetim kurulu başkanının gözleri doğrudan benim gözlerime dikildi. Adamın yüzündeki o sahte iş adamı gülücüğü bir anda silindi. Bakışları buz kesti, alnındaki çizgiler derinleşti. Beni tanımıştı.

Gözlerindeki o gölgeli pırıltıyı gördüğüm an, zihnimde şimşekler çaktı. Yıllar öncesine, o yağmurlu geceye döndüm. Babamın lokantasının kapısına o dev kilit vurulurken, haciz memurlarının arkasında, lüks arabasının içinden dükkanımızın yok oluşunu izleyen o soğuk adam... Barın’ın arkasındaki o asıl karanlık güç, babamın hayatını mahveden, bizi o borç batağına saplayıp babamı ortadan kaybolmaya zorlayan o büyük el tam karşımda dikiliyordu!

Bedenim baştan aşağı buz kesti. Barın, yanındaki bu adamın benim üzerimdeki o ezici, karanlık gölgesinden tamamen habersizce ikimize bakıyordu.

Masadaki o ölümcül sessizliği bozan, holding başkanının o buz gibi, tehditkar sesi oldu. Gözlerini benden ayırmadan hafifçe öne doğru eğildi:

"Demek bizim küçük Lalin... Büyümüş de mutfaklarda oyun oynamaya başlamış," dedi, sesindeki o gizli zehri kelimelerin arasına akıtarak. "Babanın nerede olduğunu merak ediyordum ben de."

Bölüm sonu

2 yorum