Sözleri odadaki havayı kuruttu. Geri adım atmamı, özür dilememi bekliyordu.
Hemen lafı yapıştırıp onu bozmak istedim ama sustum. Karşımda dikilen bu adam, televizyonlardaki o havalı dahi şeften çok daha fazlasıydı; karanlık, tekinsiz ve ne yapacağı kestirilemez bir duvar gibiydi.
Bakışlarımı masadaki kaleme indirdim. Kalbimin ritmi düzensizleşti. Kimse bilmiyordu ama Barın Karadağ ismi hayatıma bir başarı hikayesi olarak girmemişti. Yıllar önce, babamın o küçük lokantasının kapısına kilit vurulduğu o yağmurlu gecede, haciz dosyalarının en üstünde duran imzanın sahibiydi o. O geceden sonra babamın uçurum kenarında bulunan arabası ve o kahredici veda notu hayatımızı ikiye böldü. Cesedini bile bize vermeyen o nehir, içimdeki intikamı daha da büyüttü. Şimdi kader beni canavarın tam inine fırlatmıştı ve benim geri basmaya niyetim yoktu.
Çenemi dikleştirdim, çantamın sapını parmak uçlarım beyazlayana kadar sıktım.
"Yarın sabah tam beşte, o mutfakta olacağım Barın Bey," dedim. Sesim mesafeli ve dikti. "Bakalım sizin o çok övündüğünüz krallığınız, benim kalemim karşısında ne kadar dayanabilecek."
Barın’ın dudakları hafifçe kıvrıldı. Karanlık, sessiz bir meydan okumaydı bu. Tekrar cama doğru döndüğünde, benim için geri dönüşü olmayan o cehennem süreci resmen başlamıştı.
Ertesi sabah alarmım 04.15'te çaldığında, odanın içi henüz zifiri karanlıktı. Yataktan kalkarken göğsümün ortasında ağır bir taş varmış gibi nefesim bir an kısa kesildi. Aynadaki uykusuz, solgun yüzüme bakarken ellerimin hafifçe titrediğini fark ettim. "Ben ne yapıyorum?" diye fısıldadım kendime. Gözüm yatağımın kenarındaki komodinin üzerinde duran eski aile fotoğrafına kaydı. Babamın o küçük lokantasının önünde, önlüğüyle gülümsediği son fotoğrafa... Dişlerimi sıktım. Klavyenin başında o kadar büyük konuşmuştum ki, şimdi geri adım atmak sadece kariyerimi değil, gururumu da bitirirdi. Öfkemi bir zırh gibi kuşanıp evden çıktım.
Tam beşe iki kala Mise en Place’ın personel kapısındaydım. İçeri girdiğimde beni karşılayan komi, elime birkaç beden büyük, sert kumaşlı, beyaz bir stajyer önlüğü tutuşturdu. Önlüğü üzerime geçirip o devasa, paslanmaz çelik tezgahlarla dolu mutfağa adım attığımda, içerideki askeri disiplin tenimi ürpertti.
Tezgahın en arkasında, dün ajanstaki o ceketli halinden eser kalmamış Barın dikiliyordu. Üzerinde sıradan, hafifçe solmuş siyah bir tişört vardı ve kollarını yukarı sıyırmıştı. İşte o an gördüm. Sağ bileğinden başlayıp dirseğine doğru bir yılan gibi kıvrılan, yangın dumanı rengindeki o derin, eski yanık izini... Adımlarım istemsizce yavaşladı, gözlerimi o izden alamadım.
Barın kafasını bile kaldırmadan, titizlikle bilediği şef bıçağının namlusuna bakarak saatini kontrol etti.
"Geç kaldın," dedi. Sesi sabahın bu kör saatinde bile pürüzsüz ve pürüzlü bir tondaydı.
"Saatiniz ileri herhalde Barın Bey, tam bendeyim," dedim. Sesimi dik tutmaya çalışsam da bakışlarım hala o kolundaki derin izde asılı kalmıştı.
Barın aniden kafasını kaldırdı. Kömür karası gözleri doğrudan benim gözlerime dikildi. Nereye baktığımı fark ettiği an, sert bir reaksiyonla tişörtünün kolunu aşağı indirerek o izi gizledi. Yüz hatları daha da gerilmişti. Arkasındaki devasa kasaları işaret etti; içi çuval çuval soğanla doluyordu.
"Brunoise," dedi sadece. "Milimetrik küpler. Tek bir tanesinin boyutu diğerini tutmazsa, o çuvalı çöpe atar, baştan başlattırım. Başla."
Bıçağı kavradım. İlk bir saat inatla, o kibirli bakışların altında ezilmemek için direndim. Ancak üçüncü saate girdiğimizde mutfak benim için tam bir kabusa dönüştü. Soğan gazından gözlerim kıpkırmızı olmuştu, yanaklarımdan süzülen yaşları durduramıyordum. Ama asıl acı sağ elimdeydi; sürekli aynı ritimle bıçak sallamaktan başparmağımın kenarı su toplamış, etim feci şekilde sızlamaya başlamıştı. Bıçak elimde gitgide ağırlaştı.
Gözümdeki yaşları silmek için saniyelik bir an dikkatim dağıldı. Metalin o soğuk, keskin yüzeyini tenimde hissettim. Küçük bir sızıntı, ardından beyaz kesme tahtasının üzerine damlayan parlak bir kırmızılık... Dudaklarımdan küçük bir acı çığlığı kaçıverdi. Bıçağı elimden düşürdüm, metalin tezgaha çarpma sesi mutfakta yankılandı. Başımı hemen öne eğdim, gözümden kaçan o yaşın kanayan parmağıma düşmesini izledim. Ağladığımı görmesini, o "klavye delikanlısı" suçlamasını haklı çıkarmasını istemiyordum.
Ayak sesleri yaklaştı. Tam önümde durdu. Alaycı bir gülüş ya da "bırak git" demesini beklerken, mutfaktaki o uğultu bir anlığına kesildi.
Barın hiçbir şey söylemedi. Sert, nasırlı eliyle bileğimden tuttu ve beni tezgahın yanındaki küçük tabureye doğru çekti. Tezgahın altından ilk yardım kutusunu çıkardı. Yanıma oturduğunda, aramızdaki o gerilim bir anlığına şekil değiştirdi; bu romantik bir yakınlık değildi, bir ustanın hata yapan hırslı bir çırağa gösterdiği o mesafeli, cezalandırıcı ama adil reaksiyondu.
Pamuğu yaramın üzerine bastırdığında acıyla irkildim, elimi çekmeye çalıştım ama bileğimi daha da sıkı kavradı.
"Dur," dedi. Sesi dümdüzdü, bir robot kadar duygusuz.
Gözleri sadece parmağımdaydı. O kadar mekanik ve o kadar dikkatli sarıyordu ki yaramı, içimdeki panik yerini tuhaf bir sessizliğe bıraktı. Yüzündeki o yakınlıkta fark ettim; gözlerinin altı çökmüştü, günlerdir uyumamış gibi bitkin bir havası vardı. O narsist adamın arkasındaki o insani çatlağı ilk kez o an gördüm. Sargı bezini dişleriyle koparıp parmağıma sabitledi. Ne süslü bir cümle kurdu ne de teselli etti. Kutuyu hızla kapatıp ayağa kalktı, o buz gibi maskesini yeniden yüzüne geçirdi.
"Temizle burayı," dedi arkasını dönerken. "Ve kalan soğanları bitir."
Sargılı parmağıma baktım. İçimdeki o her cümleye hazır cevap veren, alaycı kadın ilk kez tamamen susmuştu. Barın Karadağ sadece kibirli bir şef değildi; o kolundaki gizemli yanık iziyle, o gözlerindeki karanlık yorgunlukla çözülmesi gereken çok daha tehlikeli bir bilmeceydi. Ve ben, o bilmecenin tam ortasına düşmüştüm.
—————————————————————————————————
Selamlarrr nasılsınız? 🙃Umarım iyisinizdiiirrr 🫶🏼 💕
Eleştiri ve önerilerinize tamamen açığım, bunları benimle paylaşırsanız sevinirim.


