İstanbul’un en prestijli caddelerinden birinde, dışarıdan son derece sade ama kapısından içeri adım attığınızda sizi başka bir dünyaya götüren o loş ışıklı restorandaydım: Mise en Place. Haftalar öncesinden rezervasyon yaptırmak gerekiyordu ama bir yemek eleştirmeni ve gastronomi yazarıysanız, kapılar size bir şekilde açılırdı. Tabii, gerçek kimliğinizi gizlediğiniz sürece.
Üzerimdeki siyah elbiseyi düzelterek köşedeki masama geçtim. Garsonun getirdiği menüyü incelerken yüzümde hafif bir tebessüm vardı. Şehrin dahi çocuğu, ödüllü Baş Şef Barın Karadağ’ın aylardır üzerinde çalıştığı ve "Kökler" adını verdiği yeni imza menüsünü denemek için buradaydım. Sosyal medya, bu adamın mutfaktaki dehasını öven paylaşımlarla yıkılıyordu. Ama benim için önemli olan reklamlar değil, tabağın önüme geldiği an hissettirdikleriydi.
İlk üç tabak fena değildi. Teknik kusursuzdu ama bir şeyler eksikti: Ruh...
Sıra ana yemeğe, Barın Şef’in en çok övündüğü, özel bir şarap sosuyla marine edilmiş kuzu sırtına geldiğinde derin bir nefes aldım. Çatalımla eti hafifçe yokladım, ardından ilk lokmayı ağzıma attım. O an kaşlarım hafifçe çatıldı.
Evet, et lokum gibiydi. Fakat o çok övülen sos... Ekşi maya kıvamı gibi damakta ağır bir tat bırakıyor, etin kendi lezzetini tamamen gömüyordu. Barın Şef, tabağa kendi imzasını atmak isterken, yemeğin dengesini kendi egosuyla bozmuştu. Kesinlikle abartıldığı kadar yoktu.
Hesabı ödeyip restorandan çıktığımda kafamda cümleler çoktan uçuşmaya başlamıştı. Eve gelir gelmez bilgisayarımın başına geçtim ve "Mutfakta Bir Diktatör: Kökler Menüsü Gerçekten Kusursuz mu?" başlığı altında yazımı yazmaya başladım.
"Barın Karadağ’ın yeni imza menüsü, teknik açıdan bir gövde gösterisi gibi dursa da aslında şefin kendi egolarının tabakta ete kemiğe bürünmüş hali. Özellikle o çok övülen ana yemeğin sosu, o kadar dengesiz ve baskın ki, sanki tabak size 'Beni ye' demiyor da, 'Bakın ben ne kadar karmaşık bir sos yaptım' diye bağırıyor. Sosun kıvamı, şefin şişirilmiş egosu kadar ağır. Gastronomi bir sanat ise, bu tabak sanat değil, sadece pahalı bir kibir gösterisi."
Yazıyı kendi blogumda ve yüz binlerce takipçili sosyal medya hesabımdan paylaştığımda saat gece yarısını geçiyordu. Telefonumu sessize alıp uykuya daldım.
Ertesi sabah telefonumun durmaksızın titreyen sesiyle uyandım. Ekrana baktığımda onlarca bildirim ve bağlı olduğum dijital ajansın başkanı Aslı Hanım’dan gelen beş cevapsız arama gördüm. Mesaj kutum patlıyordu. Yazım internette viral olmuş, gastronomi dünyası birbirine girmişti.
Tam Aslı Hanım’ı aramak üzereydim ki, telefon tekrar çaldı. Açtım.
"Lalin! Derhal ajansa geliyorsun," dedi Aslı Hanım, sesi her zamankinden daha gergindi. "Acele et, çok büyük bir kriz var."
"Aslı Hanım, sadece dürüst bir eleştiri yazdım—"
"Lalin, tartışacak durumda değiliz. O eleştirdiğin restoranın ve menünün ana sponsoru, bizim ajansın en büyük kreatif ortağı holding! Ve şu an holdingin yönetim kurulu odasında biri seninle tanışmak için bekliyor."
Telefon yüzüme kapandı.
Yarım saat sonra üzerimde kot pantolonum ve aceleyle giydiğim beyaz ceketimle ajansın üst katındaki toplantı odasının kapısındaydım. Derin bir nefes alıp kapıyı açtım.
İçeride Aslı Hanım gergin bir şekilde ayakta duruyordu. Masanın başında, arkası kapıya dönük şekilde dışarıyı izleyen, uzun boylu, siyah saçlı bir adam vardı. Üzerinde televizyon programlarında ya da dergilerde gördüğüm o jilet gibi şef ceketlerinden biri yoktu; siyah, sade bir tişört ve kollarını hafifçe yukarı kıvırdığı siyah bir spor ceket giymişti. Ama odadaki o baskın enerjisi kapıdan girdiğim an beni çarptı.
"Lalin Hanım da geldi," dedi Aslı Hanım çekinerek.
Adam ağır adımlarla arkasını döndü. Keskin yüz hatları, hafif kirli sakalları ve kömür karası gözleriyle doğrudan bana baktı. Gözlerinde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu; sadece buz gibi bir öfke dalgası yayılıyordu. Bu, Barın Karadağ’ın ta kendisiydi.
Masaya doğru yürüdü, üzerinde benim yazımın çıktısının bulunduğu tableti aldı ve sertçe masanın ortasına bıraktı.
"Demek benim sosumun kıvamı, egom kadar ağır, öyle mi?" diye sordu. Sesi o kadar kısık ve derinden geliyordu ki, odadaki havayı kuruttu.
Geri adım atmadım. Çenemi dikleştirdim. "Ben sadece bir eleştirmen olarak gördüğümü ve tattığımı yazdım, Barın Bey. Kimsenin ismine göre torpil geçmem." Kendini ne sanıyorduki bu adam.
Barın hafifçe gülümsedi ama bu kesinlikle sıcak bir gülümseme değildi. Masaya iki eliyle yaslanarak bana doğru eğildi. Aramızda sadece birkaç santim kalmıştı.
"O zaman sana harika bir haberim var, Lalin Hanım," dedi, gözlerini gözlerimden ayırmadan. "Madem o keskin kaleminle mutfaktan, suların kıvamından, dengeden bu kadar iyi anlıyorsun... Ajansınla olan sözleşmene yeni bir madde eklettirdim. Önümüzdeki üç ay boyunca, o çok eleştirdiğin mutfakta, benim altımda stajyer olarak çalışacaksın. Eğer o beğenmediğin sosları kendin yapmayı becerebilirsen, yazını kaldırıp kaldırmamak sana kalmış. Ama eğer ilk haftadan ağlayarak kaçarsan..."
Durdu, yüzünde karanlık bir memnuniyet belirdi.
"...o çok güvendiğin kalemini de, kariyerini de kendi ellerimle bitiririm. Şimdi söyle bakalım eleştirmen hanım: sadece klavye başında mı cesursun, yoksa o mutfağın sıcağına dayanacak yüreğin var mı?"






