Sabahın ilk ışıkları odama dolduğunda, gözlerimi açtım ve sarayın sessizliğini hissettim. Gece boyunca uykusuz kalmıştım; kalbim hâlâ hızlı hızlı atıyor, içimde garip bir boşluk vardı. Taht artık benimdi, ama bu gücü nasıl kullanacağımı bilmiyordum. Kesita hâlâ yanımdaydı, ama ikimiz de sessizdik; kelimeler gereksizdi, çünkü ikimiz de birbirimizin ne hissettiğini biliyorduk. Saroe, sessiz ve tetikte bir şekilde koridorlarda dolaşıyordu. Sarayın taş duvarları, görkeminden çok korku yayıyordu artık. İlk toplantıya gitmeden önce kendi kendime durumu özetledim: halk bana güvenmeli, danışmanlar ve generallerle birlikte doğru kararlar almalıyım… ama ben ne yapacağımı tam olarak bilmiyordum. “Tamam Katel,” dedim kendi kendime, “ne kadar beceriksiz olursan ol, şimdi lider sensin.” Bu cesaret verici bir söz değildi, ama en azından kendimi motive etmeye çalışıyordum. Büyük salonun kapısını açtığımda danışmanlar, generaller ve sarayın ileri gelenleri hazır bekliyordu. Gözleri üzerimdeydi ve ben bir an için kendimi kaybettim. Derin bir nefes aldım ve “Şey… Sardebian halkı, işte… yani…” diyerek başladım. Bir saniye durakladım ve kelimeleri aradım. Herkesin gözleri bana kilitlenmişti. Kesita yanımda hafifçe başını salladı, “Devam et, Katel,” dedi. O an fark ettim ki, tahtta olmanın göründüğü kadar kolay olmadığını anlamamıştım. Alkışlar beklemiyordum, ama sessizlik de bir baskı yaratıyordu. Toplantı boyunca danışmanlar çeşitli konuları anlattı: halkın güvenliği, krallığın finansal durumu, gizli düşmanlar… Ama ben çoğu detayı kaçırıyor, bazılarını yanlış anlıyor ya da kendi kafamdan uyduruyordum. Bir noktada, danışmanlardan biri bana bir plan sundu; ben yanlışlıkla başka bir tarih söyledim ve toplantıdaki bazı kişiler yüzünü buruşturdu. Kesita gözleriyle bana işaret verdi, ama ben sadece gülümsedim ve “Tamam, evet, evet, anladım,” dedim. İçimde küçük bir panik dalgası vardı, ama kimse fark etmemeliydi. Toplantı bitiminde, Saroe yanımıza geldi. “Prenses Katel,” dedi ciddi bir sesle, “gece devriyelerinde olağan dışı hareketlilik gözlemledik. Bir gölge, sarayın kuzey kanadında izleniyor. Tek başına değil, birkaç kişiyle birlikte.” Ben yanlışlıkla “Ah, evet… belki de bir şeyler yapmalıyız… sanırım,” gibi bir cevap verdim. Kesita gözlerini devirdi ama sessizce bana destek olmaya çalıştı. Saroe derin bir nefes aldı ve sadece başını salladı. İşte bu, benim tahtta ilk beceriksizliğimdi; tehlikeyi ciddiye alırken bile doğru kelimeleri bulamıyordum. O akşam, Kesita ile birlikte kuzey kanadına doğru sessizce ilerledik. Koridorlar karanlıktı ve taş zemin adımlarımızı yankılıyordu. Ben bir an için kendi kendime düşündüm: “Ya bir şey olursa? Ya düşmanlar daha güçlü çıkarsa?” Ama o sırada adımlarım hızlandı, ve yanlışlıkla bir vazo devirdim. Ses tüm koridorda yankılandı. Kesita yüzünü buruşturdu ve “Katel! Sessiz ol!” dedi. İçimde bir utanç dalgası yükseldi; tahtın sahibi olmama rağmen hâlâ her şeyden ürküyordum. Bir köşede gölgeyi fark ettik. Saldırgan hızlı hareket ediyordu. Kesita bana işaret verdi, ama ben yanlışlıkla bir tabureye takıldım ve yere düştüm. Saldırgan dönüp bakarken ben kendimi toparlamaya çalıştım, ama bu sırada Kesita saldırıyı savuşturdu ve gölgeyi yere indirdi. Ben yanına yaklaştım ve “Şey… tamam, tamam… şimdi ne yapıyoruz?” dedim. Kesita başını salladı, “Sen sadece bekle, ben hallederim,” dedi. O an anladım ki, tahtta olmak sadece güç değil, beceri ve deneyim gerektiriyordu; ve ben henüz bunlara sahip değildim. Ertesi gün, danışmanlarla strateji toplantısı yaptık. Ben çoğu detayı karıştırıyor, bazılarını yanlış not alıyor ve bazılarını tamamen unutuyordum. Generaller beni ciddiye almıyor gibi görünüyordu; Kesita sürekli yanımda, bana hatırlatmalar yapıyordu. “Katel, dikkat et, bu önemli,” diye fısıldıyor, ben ise “Tamam, tamam… sanırım anladım,” diyordum. İçimde hem utanma hem de korku vardı. Tahtın sorumluluğu sadece güç değil, her hareketin sonuçlarını önceden hesaplamayı gerektiriyordu; ben ise hâlâ acemiydim. Akşamüstü, halkı selamlamak için balkonuma çıktım. İnsanlar aşağıda toplanmış, sessizce beni izliyorlardı. Ben ilk başta ne söyleyeceğimi unuttum ve birkaç saniye durakladım. Sonra kelimeleri buldum ama yanlış sıra ile söyledim. Alkışlar geldi, ama bazı kişiler güldü. Kesita bana bakıp gözlerini devirdi, ama ben sadece gülümsedim ve “Evet, evet… her şey yolunda,” dedim. İçimde hem korku hem de utanç vardı; tahtta olmanın göründüğü kadar kolay olmadığını anladım. O gece, sarayın karanlık koridorlarında sessizce yürüdüm. Gölgeyle karşılaştığımız adam hâlâ aklımdaydı. Kesita sürekli “Dikkat et!” diyordu, ama ben bir kez daha düşme tehlikesi atlattım ve neredeyse gizli bir geçidi yanlışlıkla açıyordum. Saroe bana sinirlenmeden sadece gözlerini devirdi. İçimde bir kararlılık doğsa da, gerçek şu ki hâlâ çok acemiydim. Tahtın sorumluluğu ağırdı ve bunu taşıyacak yetenekten yoksundum. Oda kapısına geldiğimde, babamın sözlerini hatırladım: “Güç, merhametle birleşmediği sürece yıkıcı olur, Katel.” Ama artık sadece merhamet yetmiyordu; beceri ve strateji de gerekiyordu. İçimde hem korku hem de kararlılık vardı. Tahtın karanlık yükü ağırdı, ama ben onu taşımalıyım. Hatalarımı görmezden gelmeyecek düşmanlar vardı ve halkın güvenini kazanmak için beceriksizliğimi gizlemeliydim. Ve o an anladım: tahta geçmek, sadece unvan almak değil; acemilikle ve korkuyla yüzleşmek demekti. Karanlık yılların gölgesi hâlâ uzaktaydı ve ben, Sardebian tahtının acemi sahibi olarak, hem krallığı hem de kendi hayatımı korumak zorundaydım.
Bölüm 3
Becereksiz Kraliçe