Bugün asıl büyük gündü. Düğün günü.
Sabah her zamanki rutinleri bitirdikten sonra hazırlanmaya geçmiştik. Kuaföre gidildikten sonra gelin alma olacağı için eve geri döndük.
Sıla ciddi anlamda bir prenses gibi olmuştu. Saçları salık bir model çalışılmıştı. Gelinliği dün giydiği kıyafete kıyasla daha az kabarıktı. Her yeri parlıyordu ve ağır olduğu dışarıdan bile anlaşılıyordu. Ama hem çok yakışmıştı hem de Sıla çok beğenmişti.
Makyajı da ne çok abartılı ne de çok sade kalmıştı. Yakın akrabalar eve gelmeye başladığında bahçeyi onlara açmıştık.Kucağımdaki Farah kalabalıktan ve her gelenin sevmeyi istemesinden aşırı bunalmıştı ve ağlıyordu. Yanımdan geçen Mert'i tutup durdurdum.
"Mert dur. Farah içeride çok bunaldı. Benim işim var.Al bahçeye çıkart Ahmet oradaydı." dediğimde memnuniyetle Farah'ı aldı ve bahçeye geçti. Makyajımı kontrol edip Sıla'nın yanına geçtim. Bugün düne kıyasla daha panikti.
"Heh, Feride makyajımda bir bozulma yok değil mi?" kuaförden sonra çekime gidip gelmişlerdi. Farah bugün huzursuz olduğu için ben gidememiştim.
"Yok güzelim, gayet güzelsin." dediğimde derin bir nefes aldı. "Oh, tamam." Odadaki diğer kızlara baktım. Hepsi hazırdı. Benim elbisem lila rengindeydi.Yaka kısımında beyaz çiçekler vardı ve omzu açık bir modeldi. Belden oturtmalı eteği ise uzundu ama ayaklarıma dolanacak kadar değildi.
Ayrıca kolumu çıkarttığımda Farah'ı çok rahat emzirebiliyordum.
Kızlarla beraber Sıla'yla ilgilenmeye başladık. Her şeyi mükemmel gözüküyordu.
İçeri annesi geldiğinde ona fırsat verdik. Önce sarıldılar. Sonra annesi çantasından bir kutu çıkarttı.
"O gün geldi küçük hanım." dediğinde Sıla'nın gülümsediğini gördüm. Tekrar gözlerim kutuya döndü.
"Çocukluğundan beri benden almak için kırk takla attığın o broşu sonunda alabilirsin." dediğinde kutudan güzel incili bir broştu bu. İnciler çiçek demeti gibi dağılırken incilerin sapı ve onları bir arada tutan kısım pırlantadandı.
Sıla gözleri parlayarak broşa bakıyordu. Annesi yakasına takarken, "Anneannenden bana, benden de sana kaldı, sen de kızına takarsın." dediğinde gülümsedim. Bana kayınvalidesinin taktığı gerdanlığı, kızına ise kendi annesinin taktığı broşu hediye etmişti. Sıla elini öptüğünde tekrar sarıldılar. İkisi de kendini zor tutuyordu. Başlamıştı bizim mesai.
"Anne kuşağı kim takacak?" diye sordum. Korkuyordum çünkü Ahmet takarken ne yaşanacaktı kestiremiyordum.
"Babası takar. Olmazsa Ahmet." dediğinde başımı salladım. Annesi makyajını düzeltmek için aynaya döndüğünde Sıla da gözlerini kuruluyordu. Dışarıdan korna sesleri ve davul zurna çalmaya başladığında önce gelişlerini izledik.
Onlar kapının önünden bahçeye geçtiklerinde oynamaya başladılar. Çekmeceden çıkarttığım kırmızı duvağı başına örttüğümde ağlamamak için nefesimi tutuyordum. İçeri babası, annesi ve en son kucağında Farah'la Ahmet girdiğinde ardından Mert ve diğer yakınlarımız girdi. Babasının elinde kırmızı bir kurdele vardı. O an gelmişti. Önce annesinin elini öptü ve tekrar sarıldılar. Sonra abisi yanına geldiğinde duvağın altından ona baktığını fark ettim. Gözlerim dolmuş, taşmıştı bile. Farah'ı kucağıma aldım. Ahmet elini öptürmek yerine tutup sarıldığında odadaki herkes kaçamak bakışlar atıyordu. Çünkü herkesin gözü yaşlıydı. Başımı camdan dışarı çevirirken gözlerimi kuruladım. İkisi ayrıldığında sıra o büyük andaydı.
Babası yanına geldiğinde belinden kurdeleyi üç kez geçirip bağladı ve açtı. En sonunda bağladığında Sıla babasının da elini öptü ve sarıldılar. Evet şu an herkes ağlıyordu.
Ayrıldıklarında Sıla bana doğru geldi. Tekrar sarıldık. "Seni çok seviyorum Feroşum. Abime mukayyet ol tamam mı?" dediğinde içimden bir şeyler koptuğunu hissettim. "Ben de seni çok seviyorum. Aklın kalmasın." dedim.
Ayrıldığımızda Ahmet yanına geçip kolunu uzattı. Makyajını hızlıca kontrol ettim ve koluna girdi. Hepimiz peşinden aşağı indik. Erkek tarafı dışarıda oynarken kız tarafı içeride ağlamaktan perişan olmuştu. Anneannesinin ve babannesinin tansiyonu oynamıştı.
Dışarı çıktık. Ahmet Sıla'nın duvağını açıp alnından öptükten sonra duvağını kapattı.Berkay ikisinin yanına geldiğinde Ahmet'le tokalaştılar. Sıla Ahmet'e baktığında, Berkay elini uzatmıştı. Ahmet önce eline baktı. Sonra elini tuttuğu Sıla'nın eline bir öpücük bırakıp başını Berkay'a çevirdi.
"Sıla bize Allah'ın emanetiydi, bana ise anne babamın emaneti. Ben ona nasıl gözüm gibi baktıysam, gözümden sakındıysam sen de öyle olacaksın. Eğer kardeşimin gözüne senin yüzünden yaş, ayağına senin yüzünden taş değerse, kılına zarar gelirse, karşında bambaşka bir Ahmet bulursun. Onu sana vermiyorum, emanet ediyorum. Emanetime gözün gibi bak Berkay,o ne olursa olsun benim kardeşim." dediğinde Berkay başını salladı. Ahmet elindeki Sıla'nın elini Berkay'ın eline bıraktı. Alkışlar koparken, davulcu davula vururken tokmak benim beynimde çalıyormuş gibiydi. Arabaya bindiler ve biz ise arkalarından bakıp el salladık. Araba yola çıktığında kız tarafı da arabalara binmeye başlamıştı. Çok uzun bir konvoy oluşmuştu. Ahmet araba çıktığı gibi koşarak içeri geçtiği için Farah'ı anneme verdim.
Koşarak peşinden gittiğimde odaya geçtiğini gördüm. Yanına gittiğimde sonunda cidden rahatlayarak ağladığını gördüm. Yatağa oturmuş, başını ellerine yaslamıştı.
"Ahmet." diyerek yanına gittim ve ellerini tutup yüzünden çektim "Bana bak." dediğimde gözlerini açtı. Gözlerini kuruladım ve doğrulup sarıldım. "Tamam sakin ol." dediğimde derin bir nefes aldığını hissettim.
"Çok zordu Feride. Orada kurşun yesem daha az canım acırdı. Ben bu kadar zor olacağını tahmin etmemiştim." dediğinde daha sıkı sarıldım. Biraz sakinleştiğinde elini yüzünü yıkadı ve yola çıktık. Salona vardığımızda hızlıca Sıla'nın yanına geçtim.
"Abim nasıl?" dedi beni görür görmez. "İyi yavrum iyi. Sen ana odaklan." dedim saçlarını okşayıp düzeltirken.
Sonunda düğün başlamıştı. Klasik giriş dansı, ardından toplu dans edildi. Toplu dansın sonunda Berkay, Sıla'yı Ahmet'e uzatırken ben de yerimi Sıla'ya verdim.
İkisi önce sarılıp sonra uzaklaştılar ve çalan zeybek müziğiyle zeybek oynamaya başladılar. İkisi aşırı güzel bir görüntü veriyordu.
En sonda büyük bir alkış koptu. Ve asıl eğlence başladığında herkes eğlenmeye başlamıştı. Ben ara sıra piste veda etmek zorunda kalsam da annem sayesinde Farah'ta aklım kalmadan eğlenebilmiştim.
Düğün sonunda salonun önünde bir tur daha vedalaştık. Bu sefer kimse ağlamadı. Sıla'ya sarıldığımda, "Sabahın köründe arayacağım." dedim ve güldüm. "Telefonu kapatacağım, iyi hatırlattın." dediğinde güldüm.
"Güle güle güzelim." dedim ayrıldığımda. En sonunda eve gelebilmiştik. Ahmet ve babası vedalaşmadan bu yana ruh gibiydi. Annesinin yanına yaklaştım.
"Bunları nasıl kendine getireceğiz?" dediğimde, "İkisinin de aklında aynı senaryo var ama ağızlarını açamıyorlar. Yapacak bir şey yok. Sıla balayından dönene kadar kocana ulaşamayacaksın gibi." dedi. İstemsiz gülmüştüm. "Umarım bir sorun olmaz. Hem Sıla'da hem de Ahmet de." dediğimde neyi kast ettiğimi anlamıştı.
"Olmaz olmaz, hadi çay koy sen gel, içelim." dediğinde başımı salladım. Çay suyunu koyup dolaptan atıştırmalık bir şeyler çıkarttım. Kimse yemek istememişti.
Çayı demleyip atıştırmalıklarla ikram ettiğimde daha şimdiden Sıla'nın yokluğunu hissetmiştim. Normalde o çayları dağıtırken ben atıştırmalıkları servis ederdim. Canım görümcem neredesin? Neyse..
Farah çoktan uyumuştu. Rahatla çayımızı içtikten sonra mutfağı toparladım. Pelin abla iki gündür yoktu.
Odaya çıktığımda Ahmet balkonda sigara içiyordu. Farah'ı hızlıca kontrol edip tekrar odaya döndüm. Tam sigarası yeni bitmiş, bir diğerini yakacakken sigarayı parmaklarının arasından alıp karton kutuya koydum. Ne yaptığımı anlamaya çalışır gibi bana bakıyordu.
"Yeter, çok içtin bugün." dediğimde, "İçtiğimde kafam rahatlıyor." dedi. "Ama zararlı." dedim.
"Bugünlük." dediğinde kaşlarım hayır anlamında kaldırdım. "Olmaz." dizine oturduğumda eli belimi buldu. "Ben genç yaşta kocasız kalmak istemiyorum." dedim gülerek. O da tebessüm ettiğinde yeni traş olmuş yanaklarında parmaklarımı gezdirdim. Diğer elim ensesindeydi.
"Ne düşünüyorsun?" dedim. Gözleri hala deniz manzarasındayken. "Sence?" dedi.
Boğazımı temizlerken, "O ikisinin özeli, düşünmemen lazım." dediğimde, "O öyle olmuyor işte. Bu gece ilk geceleri." dedi. Yahu, bize ne be adam!
"Tövbe tövbe!" dedim sesim abartı efekt uygulanmış gibi çıkmıştı. "Ne tövbe tövbe, yalan mı? Ulan hala anlamıyorum. Ne ara bu zamana geldik?" dediğinde göz devirdim.
"Aşkım biz Sıla'yla aynı yaştayız ve benim çocuğum var. Bilmem anlatabiliyor muyum?" dediğimde "İşin garibi o ya, senin için bunu düşündüğümde çok normal geliyor. Ama Sıla için düşündüğümde Sıla çok küçükmüş gibi geliyor." dediğinde istemsizce güldüm.
"Sana öyle geliyor. Kardeşin çünkü, bebekliğini gördün, çocukluğunu gördün, bir yerden sonra sen büyüttün hatta." dediğimde başını salladı. Yine tam sigaraya uzandığında elini tutup durdurdum. Bu Sıla için kendimi kaçıncı feda edişimdi bilmiyordum ama elinden tutup kaldırdığımda, "Aklını uyuşturmak için sigaraya ihtiyacın yok. Ben ne güne duruyorum?" dedim gülümseyerek.
Elinden çekerek odamıza geçtim ve camı kapattım.
