İçeriğe geç

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 9 · 29 dk okuma

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 9

Bölüm 9: İhanet affedilebilir mi?

Dikkat! Önemli!
Okumadan önce söylemeliyim, bu bölüm beni hiç uğraştırmadığı kadar uğraştırdı. İki kere baştan yazıldı ve bir kere de revize edildi. Bunu yazarken polislere bir kez daha saygı duydum gerçekten. Ozan'ın mesleği yüzünden onun bakış açısını yazmanın farklı bir zorluğu var. Çünkü her yazdığımda mesleğinin detaylarını araştırmam gerekiyor. Bu yüzden polislikle ilgili makaleler, haberler, kitaplar okudum ve üstüne bir sürü bilgilendirici video izledim. Kısacası, elimden geldiğince bu mesleği araştırıp gerçekçi yazmaya çalıştım. Araştırma sonucu bulamadığım, ya da gözden kaçırdığım hatalar olabilir. Büyük ihtimalle polis olmayan biri, doğrusunu yanlışını fark etmez, hatta görmez onları ama ben küçük bir hataya bile tahammül edemediğimden dikkatli yazmaya çalıştım. Çok küçük yanlışlara da (büyük ihtimalle fark edilmeyecek) kurguya hizmet etmesi için dokunmadım. Önceden söylemek istedim. ❤️

Bölüm 9: İhanet affedilebilir mi?

Ozan Yazıcı...

Hayattaki hiçbir şey adil değildi. Hiçbir şey adaletten ve dürüstlükten nasibini almamıştı. Kimse fark etmiyordu ama yalanların ve acıların içinde hayatlar yitip gidiyordu. Daha yaşayamadan ölüyordu insanlar. Her gün, belki de defalarca kendilerini yeni ve salt bir savaşın içinde buluyorlardı.

Ozan da kendini o gün yeni, nasıl savaşılacağını bilmediği bir kavganın içinde bulmuştu. Kendi içinde verdiği bu savaş yiyip bitiriyordu onu. İhanetin ağırlığını ruhunda taşırken bu duygudan kaçmanın bir yolunu aradıysa da bulamamıştı.

Sabahki olaylar kafasını biraz dağıtmış olsa da işe geldikten sonra yine aynı duygu kendini göstermiş, Ozan'a işkence etmeye devam etmişti. Zihninde dönüp duran aynı düşünce, onu tasvip etmediği şeyleri yapmaya itiyordu.

Bunca yıl kardeş dediği adamın aslında ona ihanet ettiğini öğrenmişti. Nasıl canı yanmazdı? Nasıl öfkelenmezdi? Gidip onu öldüresiye dövmek, kardeşinin intikamını almak istiyordu. İçindeki intikam duygusu kendisini bile korkutacak derecedeydi. Tüm iradesini zorluyordu, bir şey yapmamak için. Atlas'a da söz vermişti. Bir şey yapamazdı. Hepsinin zamanı gelecek, demişti ona. Yaptıkları tüm pislikleri ortaya çıkaracağına söz vermişti o da. Ve Atlas'a güvendiği tek konu varsa o da buydu.

Bunca yıl yaptığı bu meslek ona insanlarla ilgili birçok şey öğretmişti. Atlas'ı da bu sayede biraz çözebilmişti. Onun hakkında öğrendiği şeyler fazla değildi; ama oldukça yararlıydı. Zeki bir adamdı, hem de fazla zekiydi. İnsanları manipüle etmekte de oldukça başarılıydı. Hepsinin zayıflıklarını biliyordu ve bunu kullanmaktan da çekinmiyordu. Amacı için her şeyi yapacak türden bir insandı. Böyle insanları iyi tanırdı o. Ozan, onlara potansiyel katil diyordu. Aslında onun için herkes öyleydi. Herkes potansiyel bir katildi, sadece bu içgüdüyü ortaya çıkaracak şeyle karşılaşmamışlardı.

Tabii bunların hepsi Atlas'ın onlara gösterdikleriyle sınırlıydı. Böyle insanlar da oldukça tehlikeli kişilerdi. Kendi zayıflıklarını göstermekten kaçınır, başkalarının zaafları üzerinden oynarlardı. Lâkin bugün kimsenin tahmin etmediği bir şey olmuştu. Atlas kendi zayıflığını gözler önüne sermişti.

Helen'in düşüncesiz hareketi, Ozan'a bir sürü şey göstermişti. Atlas kardeşini her şeyden çok seviyordu ve bu tahmini üzere en büyük zayıflığıydı onun. Aslında tahmin edilebilirdi. Kim kardeşini sevmez ki? Yine de Atlas gibi insanların bazı duyguları körelebilirdi. Anlaşılan Atlas'ta tam tersi olmuştu. Kardeşine karşı çok büyük ve neredeyse tehlikeli türden bir sevgi besliyordu.

Ozan, kendi kardeşi Anıl da yaşasaydı onu öyle mi severdi, diye düşünmeden edememişti. Nasıl bir ilişkiye sahip olurlardı? Anıl'ı son zamanlarında hiç memnun edememişti. Evdeki sorunlar her geçen gün büyürken ikisi de bununla farklı bir şekilde başa çıkmaya çalışmıştı. Sonucuysa hüsran olmuştu.

Daha Anıl çocukken anneleri çekip gitmişti. Sonra babası annesinin derdinden içkiye başlamış, onlarla ilgilenmeyi de bırakmıştı. Bazen oğullarının varlığını unuttuğu bile oluyordu. Eve bile gelmiyordu zaman zaman. İşinden de kovulmuş, iyice dibe batmıştı.

Evin tüm sorumluluğu Ozan'ın omuzlarındaydı; ancak o zaman bile Anıl'ı ihmal etmemeye çalışmıştı. Hatta polis olmak için yatılı olarak okuduğunda bile ilgisi Anıl'ın üstündeydi. Yine de onu memnun edememişti. Kardeşi günden güne daha da değişmiş, agresifleşerek burnunun dikine giden, asi bir çocuk olup çıkmıştı. Araları hep limoni oluyordu. Bir türlü anlaşamıyorlar, hep kavga ediyorlardı.

Ozan bunun sebebini fark ettiğinde birçok şey için artık çok geç kalmıştı. Kardeşi bulaşmaması gereken şeylere ve kişilere bulaşmıştı. Kısacık hayatında en büyük yanlışı yaparak evdeki sorunlardan kaçmanın yolunu uyuşturucuda bulmuştu. İşte her şey de Ozan'ın bunu öğrendiği gece olmuştu.

Dün akşam da bu olayın asıl yüzünü öğrenmişti ve bu, kaldırabileceğinden de ağır bir yüktü. İnsan en yakının ihanetini nasıl kaldırabilirdi ki? Nasıl sakin kalabilirdi? Oysaki Atlas ondan bunu istemişti. Sabırlı olmasını, bir şey yapmamasını. Dün gece Atlas'la konuştuktan sonra biraz da olsa rahatlamıştı ama şu an yanında oturan adam tüm sabrını zorluyordu.

Tüm gün ondan kaçmışken ikisinin birlikte büroya gitmek zorunda olması hiç iyi olmamıştı. Kardeşinin ölümünde parmağı olan bu adamla aynı arabada olmayı bırak, aynı nefesi soludukları için bile onu öldürebilecekken hiçbir şey yapamaması sinirlerini bozuyordu. Susuyor, sadece gerektiğinde kısaca konuşuyordu.

Arabayı kullanmayı da isteyerek, kafasını meşgul etmeye çalışmıştı. Tabii bu tavırları Doğan'ın gözünden kaçmamıştı. Bir terslik olduğunu görüyordu ama bir şey söylemiyordu. Ozan bunu çok net görüyordu. Hatta bunun için mutluydu da. Yalan uydurmaya hiç hâli yoktu.

"Ozan, kardeşim, sen iyi misin?" Maalesef bu mutluluğu da kısa sürdü. Doğan en sonunda konuşmaya karar vermişti.

Kardeşim, kelimesini duyar duymaz çenesi kasıldı ve direksiyonu daha sıkı tuttu. Öfkeli görünmemek için tüm iradesini topladı. Her ne kadar bakmak istemese de sağında oturmuş Doğan'a hızlı bir bakış attı.

Yeni kesilmiş, dalgalı, koyu kahverengi saçlarını açık camdan içeri sızan rüzgâr dağıtıp savuruyordu. Dudakları düz bir çizgi hâlini almış, kaşları da çatılmıştı. Yüzünde meraklı ve bir o kadar memnuniyetsiz bir ifade vardı.

"İyiyim," diye kestirip attı.

"Bana hiç öyle gelmedi ama."

Sakin ol, diye içinden geçirdi. Resmen sabrını sınıyordu.

"Tüm gün bir gariptin. Doğru düzgün konuşamadık bile. Seni tanımasam benden de Burçin'den de kaçıyorsun derim. O da senin için endişeleniyor."

Burçin... Ona ihanet eden bir diğer arkadaşı. Belki Doğan kadar büyük bir şey yapmamıştı; ama o da kardeşinin soruşturmasını sekteye uğratacak şeyler yapmıştı. Doğan'a o kadar şaşırmış, öfkelenmiş ve kırılmıştı ki Burçin neredeyse umurunda bile olmamıştı.

"İyiyim ben. Zor bir gün geçirdim sadece."

"Anlıyorum," dedi inanmadığını belli eden bir ses tonuyla. Ozan'ın sargılı ellerine baktı. "Ellerine ne oldu? Onu da söylemedin."

Ozan artık kaçamayacağını anlamıştı. Art arda çok fazla şüpheli harekette bulunmuştu. Eskisi gibi olmazsa bir şeyleri açık edebilirdi. Tekrar baktı Doğan'a.

"Dün akşam yanlışlıkla iki tane bardak kırdım," dedi yalandan. "Sonra ayağım kaydı ve camların üzerine düştüm. Ellerim kesildi. Sabah da su tesisatı bozuldu. Berbat bir haldeydim ve duş almak zorunda kaldım tekrar. İşte de can sıkan ufak tefek şeyler olunca..."

Devamını ona bıraktı. Yüzüne baktığında inandığını anlamıştı. Dudaklarında bir gülümseme belirdi.

"Sen de ne şanssız adammışsın be kardeşim. Tüm kazalar seni bulmuş."

Kardeşim lafına takılmadan ufak da olsa gülümsemeye çalıştı. "Öyle..."

"Şimdi anlıyorum. Ben de bunları yaşasam mutsuz olurdum açıkçası."

Ozan bakışlarını kaçırıp tekrar yola baktı. Tek istediği bu arabadan inmekti. Ya da bir olay çıksa güzel olurdu. Kafasını meşgul edebilirdi.

***

İstediği şey gerçekleşirken, keşke başka bir şey dileseydim, diye düşünmüştü. Büroya varır varmaz neredeyse iki hafta önce işlenmiş cinayetin şüphelilerinden üçünün adresi nihayet bulunmuştu. Bir saat sonra düzenlenecek operasyondan önce, bununla ilgili brifing toplantısında, hangi ekibin hangi adrese gidecekleri dosyalar şeklinde iletilmişti.

"Özel Harekât da bize katılacakmış." Doğan yanına gelirken oldukça keyifli görünüyordu. "Uzun zamandır böyle operasyonlara gitmiyorduk."

Ozan sadece kafasını salladı. Ezberlemiş olduğu dosyayı tekrar okumaya koyuldu. Tek istediği Doğan'ın susmasıydı. Aynı ekipten olduğu için onunla gidecekti fakat bu düşünce, onu önceki kadar rahatsız etmiyordu. Kafası en azından başka bir şeyle meşgul olacaktı.

Ozan kafasını kaldırdığında yanlarına gelen Burçin'i görmüştü. Sarı saçlarını her zamanki gibi at kuyruğu yapmıştı. Oldukça gergin görünüyordu. Ozan, onun daha önce böyle operasyonlara fazla katılmadığını hatırladı. Belki de o yüzdendi.

"Yola çıksak iyi olur. Başkomiser de Arda ile gelecek."

Ozan elindeki dosyayı kapatıp Doğan'a uzattı. "Arabayı ben kullanacağım."

Bürodan çıkıp arabaya doğru ilerlerken kafasını planladıkları operasyona vermeye çalışıyordu. Üç farklı adrese, aynı anda operasyon düzenlenecekti. Ve Özel Harekât da yanlarında olacaktı. Hata yapma lüksleri her zamanki gibi yoktu.

Biraz daha sessizce ilerlediler. Burçin öne oturmuş, Doğan'ı da arkaya geçmesi için ikna etmişti. Ama bu, tabii ki Ozan'ın umurunda değildi. Sadece konuşmalarını istemiyordu.

Adrese yaklaştıkça Ozan, Burçin'in iyice gerildiğini gördü. Sık sık dudaklarını ısırıyor, parmaklarıyla oynuyordu. Ozan göz devirdi. Onu sakinleştirmeliydi normalde ama içinden gelmiyordu. Yine de eski Ozan olsa yapardı, diye ona baktı.

"Merak etme," dedi düz bir sesle. "Bir şey olmayacak. Bu kadar gerilme."

Burçin yutkunarak göz ucuyla Ozan'a baktı. Kafasını salladı yavaşça. Buruk bir gülümsemeyle karşılık verdi. Yeni komiser yardımcısı olan Burçin, bu gibi durumlarla yeni yeni karşılaşmaya başlıyordu ve her operasyon onu korkutuyordu. Ozan ona hak vermeden edemedi. Kendisinin ilk dâhil olduğu operasyonda neredeyse korkudan delirecekti. Ama hiçbir şey olmamıştı. Suçluyu tere yağından kıl çeker gibi almışlardı.

Ondan sonrakiler için aynı şeyi söyleyemeyecekti ama. Bazıları yine kolay olurken bazılarında polise mukavemet yüzünden zor olmuştu. Zaten Cinayet Büroda katillerin peşinden koştuklarından böyle durumlarla daha sık karşılaşıyorlardı. Ve neredeyse bunların tamamında Doğan da ona eşlik ediyordu. Burçin ise aralarına yeni katılmıştı. Buna rağmen Doğan ve Ozan ikilisi ile iyi anlaşmış, aralarına girmeyi başarmıştı.

Adrese varmaya az kaldığında arabanın hızını azalttı. Diğer ekiplerin de varmasını beklemeleri gerekiyordu. İki dakika sonra Doğan'a işaret ederek anons geçmesini söyledi.

Doğan da ikiliye baktıktan sonra telsizdeki bas/konuş mandalına basarak kırmızı led ışığın yanmasını bekledi. Hoparlörden çıkan sesten sonra telsizi dudaklarına yaklaştırarak konuştu:

"4544 merkez, 4548 adrese geçiyoruz, bilginize."

"4548 merkez, takip ettim."

"Bu arada," diye aniden konuştu Doğan. "Yakalayacağımız adamların evinden uyuşturucu falan çıkabilir. Biliyorsunuzdur, isimleri madde ticaretinde de geçiyordu." Burçin, tereddütle Ozan'a baktı. O da Ozan'ın hassas noktasını biliyordu. "Ozan... herhangi bir durumda kendini kaybetmemeye çalış."

Ozan cevap vermeyip direksiyonu sıkıca kavrayarak dikiz aynasından sert bir bakış attı sadece ve gaza biraz daha yüklendi. Doğan'a katılmıyordu. Kendisini kaybetmeyecekti. Onun yanında bile kaybetmemişti, böyle bir durumda da kaybetmezdi. Meslekten ihraç olmak gibi bir isteği yoktu.

Sokağa dönmeden durdurdu arabayı. İnmeden önce belindeki silahı, yedek şarjörünü ve kelepçeyi kontrol etti. Tişörtünü silahın üzerine gelecek şekilde düzeltti.

Kapıyı açıp arabadan indiğinde yaptığı ilk şey ortama bir kez daha göz atmak olmuştu. Sokaktan tek tük insan geçiyordu. Fazla kalabalık bir yer değildi. Sokak o kadar pisti ki, nefes alıyor olmaları bile bir mucizeydi. Kanalizasyon kokusu da iki sokak öteden duyulabilecek türdendi.

İnsanları da hiç tekin görünmüyordu. Doğan'a baktı. Onun da yüzünde aynı ifade vardı. Hoşlanmamıştı ortamdan. İkisi de aynı şeyi düşünüyordu.

Polis Özel Harekât ve ekibin diğer üyeleri geldiğinde kendisini daha iyi hissetmişti. Arda ve başkomiserin yanına geçip ikiliden uzaklaştı.

"Nasıl yapılır biliyorsunuz," diye Başkomiser Çetin konuştu. "Önce Özel Harekât girecek. İçeriyi ve etrafı iyice inceledikten sonra tehlike yoksa biz girip arıyoruz."

Hepsi Başkomiseri onaylamıştı. Sırada uygulamak vardı.

Harekatçıların birçoğu evin etrafını sarmış bazıları da önden sessizce bahçeye girmişti. Ekip de aradaki mesafeyi koruyarak arkalarında hareket etmişti. Hepsi ne yapacağını bilerekten nizami ve hızlı adımlarla ilerliyordu.

Kapının yanındaki harekatçı, ilk olarak kapıyı çalıp içeridekilerin teslim olmasını istemişti. Ama Ozan'ın gördüğü kadarıyla kapı açılmamış, tepki bile verilmemişti. İsteği hayata geçmeyince zor kullanmak zorunda kalarak koçbaşıyla kapıyı kırdılar.

Onlar bir hışımla içeri geçerken Ozan, evin arkasında bir hareketlilik olduğunu gördü. Biri, evin penceresinden çıkmış, kaçmaya yeltenmişti fakat yolu yarılamadan bir harekatçı tarafından yakalanmıştı. Ozan, onu yakalayanın kendisi olmasını isterdi ama karışmaması daha doğru olurdu şu an.

Tahmin edilenin aksine, evde tek bir kişi değil üç kişi vardı. Polis Özel Harekât, etrafı kolaçan edip tehlikesiz olduğunu söyleyince cinayetten olanlar da eve girip aramaya başlamışlardı. Ozan da onların arasındaydı.

Suç aleti henüz bulunamamıştı ama yasaklı maddeler bulunmuştu. Polisler gördükleri her deliği arıyor, bir yandan da tutanak tutuyorlardı.

Yere yatırılıp kelepçelenen adamların yanından geçtiğinde onlara vurmamak için kendisini zor tutmuştu. Ozan kısa bir süre için aramayı durdurup pencereden dışarı baktı. Harekatçıların bazıları dışarıdaydı ve çevreyi kontrol ediyorlardı. Başkomiser Çetin de bahçede, onlarlaydı.

Ozan kaşlarını çattı. Burada kesinlikle bir sorun vardı. Eli silahına gitti. Alışkanlığından ödün vermeyerek orada olduğunu bir kez daha kontrol etti. Yanında bir hareketlilik sezdiğinde kafasını kaldırdı. Doğan yanında durmuş, dışarıya bakıyordu.

"Seni rahatsız eden bir şey var."

"Burnuma kötü kokular geliyor," diye itiraf etti.

"Kanalizasyondandır o. Bana da koktu," dedi Doğan gevşek gevşek. Eskiden olsa bu espriye gülebilirdi ama şu an hiç o ruh hâlinde değildi. Öfkeyle bakmakla yetindi sadece.

"Kesinlikle gününde değilsin." Doğan gözlerini devirdi. Her an ihtiyacı olabilir diye eli silahına yakın bir yerde duruyordu. "Şaka bir yana, buralar pek tekin görünmedi bana da."

Haklı olabilirdi. Ortam hiç ama hiç tekin değildi. Bir şeyler olacağı hissiyatı vardı ve genelde de hisleri doğru çıkardı.

Aramaya dönmeden önce bir kez daha pencereden etrafa baktı. Uzakta, sağ çaprazlarında olan kırık dökük evin penceresinin arkasında bir şey gözüne çarptı. Oradan biri geçmiş gibiydi. Gözlerini kısarak öne eğildi istemsizce.

O evde biri vardı. Ama sadece evde de değildi. Karşıdaki yıkılmış duvarların ardında da birinin kafasını görmüştü. Harekatçılar, her yeri aramış olmalıydılar. Yeni gelmiş olabilirler miydi?

Daha ne olduğunu anlamadan ve diğerlerine haber veremeden bir silah sesi duyuldu. Herkes eğilip köşelere çekilerek kendini korumaya çalışırken ikinci bir ses daha duyuldu. Sonra üçüncü ve dördüncü. Saldırı altındaydılar!

"Çekilin!" Ozan bağırarak pencerenin sol tarafına doğru kayarken Doğan'ı da diğer tarafa itmişti. Kurşunlar pencerenin pervazına, yaslandıkları evin duvarına çarparken Ozan da silahını çıkardı.

Evdeki herkes eğilmiş, siper almıştı. Özel Harekât bu duruma anında tepki verip harekete geçmişti. Ozan sesli bir şekilde küfür savurdu. Az önce başkomiserin olduğu yere ateş etmişlerdi. Bunu neredeyse unutuyordu.

"Başkomiserim!" diye bağırdı dışarı doğru. Cevap gecikmemişti.

"İyiyim ben!" Ozan onu göremiyordu ama iyi olduğuna sevindi.

Doğan, "Kaç kişiler?" diye bağırdı o da silahını çıkarırken.

Öğrenmek pek mümkün değildi bu durumda. Her yerden silah sesleri geliyor, kimin kime ateş ettiğini anlamak güçleşiyordu. Sadece silahların sesini ayırt etmek oluyordu ki o da ne tür bir silah kullanıldığını belli ediyordu.

Adamları görmek için kafasını biraz kaldırarak omzuna doğru çevirdi. Yıkılmış, kırmızı kiremitli duvara bakmaya çalıştı. Şimdilik sadece dört kişi saymıştı. Fakat daha fazlası olabilirdi. Evin diğer tarafında da kesin başkaları vardı.

"Pencerelerden uzak dur!" diye bağırdı. Tam da o sırada Doğan'ın kafasının yanında, bir parça cam kalmış pencerenin o kısmına da mermi gelmiş, onu da kırmıştı. Cam parçalarından biri gözünün hemen altında, çıkık elmacık kemiğinin üstünde ufak bir kesik açmıştı. Kendi yanındaki pencereden hızlıca kafasını ve kolunu çıkardı ve üç el ateş etti.

"Geldiler işte. Hamdi Baba bizi sizin elinize bırakmaz." Hemen yanı başında, dizleri üzerine çöken suçluya ve aynı zamanda torbacıya büyük bir nefretle baktı.

"Başlatma lan babana! Bi' de seninle mi uğraşacağım?" Ozan silahın kabzasını adamın kafasına geçirdi sertçe. Aslında bunu yapması pek de doğru değildi ama o an umurunda olmamıştı. Adam yere yığılırken Ozan tekrar çatışmaya odaklandı.

Dört bir yandan kurşun yağıyordu üstlerine. Kendileriyse zar zor dışarıdakilere karşılık verebilmişlerdi. Doğan da karşılık vermeye başarmıştı ama işler hiç iyi gitmiyordu. Tahminen dışarıda sadece onların olduğu kısımda altıya yakın kişi vardı.

Ozan uzakta, büyükçe bir taşın arkasında saklanan kişiye kafasını çıkarıp yine ateş etti. Onu kolundan vurmuştu.

"Ne alemdesin?" diye bağırdı sesini Doğan'a duyurmak için. Kurşun sesleri yüzünden zar zor işitiyorlardı birbirlerini.

"Ben iyiyim ama mermilerim bitmek üzere." Yanında bulunan pencereden dışarıya doğru nişan alıp onlara yaklaşan bir kişiyi, ayağının yanında bir yerlere vurarak yavaşlattı. Tam da o sırada uyuşturucu satıcılarından biri yersiz bir cesaretle ayaklanarak Doğan'ın olduğu taraftaki kapıya doğru atıldı.

"Dur!" diye ikaz etmesine rağmen durmadığında Ozan ilk uyarı ateşi olarak ayağının tam yanına, durmadığındaysa zor kullanmak zorunda kalarak adamın sol bacağına nişan alıp son mermisini de böyle harcamıştı.

"Güzel atış." Doğan yerde acıyla bağıran adama baktı. Ama yüzünde söylediklerinin tam tersi ifade vardı. Ozan ona neden öyle baktığını biliyordu. Silahtan çıkan ve bir canlıya isabet eden her kurşun için sorumlu tutulacaktı. Başı ağrıyabilirdi ama üstüne kurşunlar yağarken bunu düşünmek istemedi. Ozan silahındaki boş şarjörü çıkardı ve yerine yenisini taktı.

Kafasını çıkarıp ateş edecekken bir tane kurşun doğrudan yanından geçerek pencere pervazına saplanmıştı. Tehlikenin geçtiğini varsayarak saklandığı yerden yavaşça çıktı ve hedef küçülterek eğilip göz ucuyla dışarı baktı. Yandaki yıkılmış evin arkasına saklanan birileri vardı ve durmadan ateş ediyordu. Eve yağmur gibi yağan kurşunlar Ozan'ı tekrar saklanmak zorunda bırakmıştı.

Dışarıdan Burçin'in ve Arda'nın sesini duyduğunda rahat nefes aldı. Onların da iyi olduğunu bilmek güzeldi. Bağırıp bir şeyler söylüyorlardı. Silah sesleri iyice çoğaldı.

Bir destek ekibi daha geldiğinde avantaj onlara geçmişti. Gelen destek ekibi, harekatçılara yardım ederek birkaç saniye içerisinde birçoğunu etkisiz hâle getirmeyi başarmıştı. Ozan ve Doğan da bu ekibe içeriden yardım ederek işlerini kolaylaştırmışlardı.

Silah sesleri başladığı gibi bitmişti. Suçluların birçoğu yakalanıp kelepçelenmişti bile. Bazıları da vurulduğu için acıyla bağırarak yerde yatıyordu.

Çatışma bittiğinde dışarıdaki suçluları, gelen ekibe bırakmışlardı. Doğan ve Ozan da içeridekilerin durumuna baktı. Ozan'ın yanı başında, yerde hâlsizce uzanan adam, kafasını tutarak acıyla inliyordu. Yüzü gözü kanlar içindeydi. Az önce fazla sert vurmuş olmalıydı ama hiç umurunda olmadı.

Az önce kaçmaya yeltenen; ama Ozan'ın silahından nasibini alan adam ise kapının yanında acı içinde kıvranıyordu.

"Ambulansı çağırsak iyi olacak."

Doğan telsize uzanıp ambulans için anons geçerken Ozan, odanın dışına göz attı.

"Umarım bizden biri vurulmamıştır," diye iç çekti Doğan. Vurulan adama baktı. Kafasını iki yana salladı. "Bu yüzden sana soruşturma açacaklardır. Biliyorsun, değil mi?"

Ozan fütursuzca omuz silkti. "Suçlu bulunmam."

"Yine gittiğimiz yere kaos götürdük."

Ozan sesin geldiği yöne çevirdi bakışlarını. Burçin gelmişti. Üzerindeki kıyafetler az önceki çatışma yüzünden bayağı bir kirlenmişti.

"Her zamanki hâlimiz kızım," diyerek Doğan kendi silahını kılıfına soktu. Ozan'a da az önce çatışmadan çıkmamışlar gibi pişkin pişkin baktı. Yerde kafasını tutan adama yaklaştı. "Sen de ne zırladın ya. Kalk, kalk!"

Adamı yakasından tuttuğu gibi kaldırdı ve duvarın köşesine itti. Ozan bu konuşmalara katılmadan silahını kılıfına geri sokarak pencereden dışarı baktı. Birkaç dakika önce boş ve ıssız olan sokak şimdi polis kaynıyordu. Etraftan suçlu topluyorlardı. Dışarıdaki birkaç polis memuru arkadaş ve ekip arkadaşlarından olan Arda içeri girdi.

Arda, Doğan ve Ozan'a doğru yöneldiğinde diğerleri suçlularla ilgilendi. Ekip arkadaşı, ikisini de hızlıca inceledi. "İyisiniz değil mi? Bir şey olmadı?"

"İyiyiz biz."

Ozan Arda'nın koluna hafifçe iki kez vurdu. "Eyvallah kardeşim, iyiyiz."

Arda iyi biriydi. En azından Ozan'a kazık atmamıştı. Dosyada onun adı kirli işlerin içinde geçmemişti. Bu da ona saygı duyması için yeterliydi. Şu ortamda da muhatap olabileceği tek kişiydi. Şimdilik güveniyordu ona.

Ozan daha fazla bu evde durmak istemedi. Biraz hava almaya ihtiyacı vardı. Diğerleri de istememiş olacak ki onunla çıktılar.

"Yine ölmedik." Doğan yine pişkinliğini koruyarak sırıttı.

"Çok garip," dedi Burçin. "Resmen tuzaktı bu."

"Katılıyorum." Doğan elini az önce kesilen yanağına götürdü. İnce çizikten kan sızmış, çenesine doğru yol çizmişti. Parmaklarına bulaşan kana baktığında göz devirdi. "Operasyon yapacağımızı nasıl öğrendiler ki?"

Ozan, buna şaşırmıştı işte. Doğan'ın parmağı olabileceğini düşünmüştü ama sonra hemen yargılamamaya karar verdi. Bunun belki de Orhan Özbey ile bir ilgisi yoktu. Her suç da ona bağlanacak değildi.

"Yüzün kanıyor," dedi Burçin, Doğan'a bakarken.

"Küçük bir çizik. Boş ver"

Ozan, konuyu tamamen değişti. "Bu arada, Hamdi diye birini tanıyor musunuz?"

"Hamdi mi?" Arda kaşlarını çatarak Ozan'a baktı. Biraz düşündükten sonra, "Hamdi Kalyoncu mu?" dedi.

"Soyadını bilmiyorum..."

"Bana neden zengin, holding sahibi birinin ismi gibi geldi bu?" Doğan yapmacık bir şekilde güldü. Burçin de göz ucu ona bakmakla yetindi. Arda ve Ozan ise ona hiç aldırış etmemişti.

"Kim ki bu Hamdi?" diye bir soru yöneltti Burçin meraklı bir tavır takınırken.

"Evet, zengin ancak holding sahibi değil. Uyuşturucu baronu. Ben narkotikteyken çok aramıştık. Ele geçiremedik adamı, sonra da ortadan kayboldu."

"O Hamdi bu Hamdi mi yani?" Ozan'ın sorusuna cevap olarak sadece omuz silkti.

"Bilmiyorum. Ama tahminim o yönde." Kollarını göğsünde birleştirerek polislerin götürmüş olduğu torbacılara baktı. "Adamları konuştururuz artık."

Ozan kafasını salladı. Hamdi Kalyoncu ismini not aldı. Belki de Atlas kim olduğunu bilirdi.

Gelen ambulansların sesiyle düşüncelerden sıyrıldı. Sağlık ekipleri hızlıca arabalardan inerek yaralılara müdahale etmeye başladı.

"Bugünü de bir şekilde atlattık," dedi Doğan. "Devamını büroda konuşuruz."

Hepsinden önce harekete geçip yanlarından sıyrıldı ve sokağa doğru ilerledi. Arda, Başkomiserin yanına giderek onunla konuşurken Burçin ve Ozan, Doğan'ın peşinden gittiler. Ozan içgüdüsel olarak etrafa baktığında gözüne sol tarafta bir hareketlilik takıldı.

Beyaz, enkazdan farksız olan bir evin döküntülerinin arasında pusuya yatan biri vardı ve silahı, diğerlerinden sıyrılarak daha önde hareket eden Doğan'a yönelterek nişan almaya çalışıyordu. Ozan olduğu yerde kaldı. Burçin ondan daha önde hareket ettiğinden fark etmedi bile durduğunu.

Beş saniye... hayatının en zor kararlarından birini vermek için sadece beş saniye...

Ozan aklının durduğunu sanıyordu; ama hiç olmadığı kadar hızlı çalışıyordu aslında. Zihninden o beş saniyede onlarca düşünce geçti. Kararlar aldı, vazgeçti. Hangisinin doğru olduğuna bir türlü karar veremedi.

O silahtan çıkacak kurşun Doğan'ı öldürebilir, Ozan'ı da büyük bir yükten kurtarabilirdi. Arkadaşının ihanetini öğrendikten sonra hep bunu istemedi mi zaten? Onu öldürmek, kardeşinin intikamını almak... Ona ihanet etmişti, kardeşinin ölmesine neden olmuştu. Ölmeyi hak ediyordu. Etmiyor muydu? Onun ölümünde parmağı vardı. Bu haksızlık değil miydi? Peki kardeşi bunu ister miydi?

Tek yapması gereken o suçluyu görmemiş gibi davranmaktı. O silahın önüne geçmemekti. Ölüp gidecekti Doğan, intikamını da almış olacaktı böylece. Elini kirletmeden.

Dünyadan bir pislik eksilecekti işte. Daha fazla kötülük yapamayacaktı. İnsanlara zarar veremeyecekti. Ama bir yandan da onunla geçirdiği zamanları düşünüyordu. Harika bir ikiliydiler. Birlikte vaka çözmüş, suçluları yakalamışlardı. Ozan'ın hep arkasını kollamıştı. Hep en iyi arkadaşı olmuştu. Onu ölümden bile kurtarmıştı. Bunları sadece görev icabı yapamazdı. Ozan'a sırlarını bile anlatmıştı. Onca sene, samimi olmadığı tek bir an bile mi yoktu yani? Buna inanmıyordu.

Bu, dünyanın en uzun beş saniyesi olabilirdi. Tüm bu düşünceler zihninde dönüp dururken vücudu kendi kararını vermiş gibi harekete geçti.

"Dikkat et!" diye bağırdı ve Doğan'a doğru koştu. Üstüne atlamasıyla adamın silahının patlaması bir olmuştu. Arkadan Burçin ve Arda onların isimlerini haykırırken ikisi de sertçe zemine düştü. Ozan hiç vakit kaybetmeden toparlandı ve hızla tek dizinin üstünde yükselerek arkasını döndü. Yerden kalkıp silahını çıkarıp kurdu ve koşan suçluyu nişan aldı ama tetiği çekmesine gerek kalmadı, harekatçılardan biri onu etkisiz hâle getirmişti bile. Birkaç polis ona doğru koşarken Ozan, Doğan'a döndü.

"Ozan! Doğan!" Burçin yanlarına gelerek şok ve korkuyla onlara baktı.

"İyi misiniz, oğlum?" Arda ile Başkomiser Çetin de peşinden gelmişti.

Doğan dirseklerinden yardım alarak zar zor doğruldu. Onun da yüzünde şaşkınlık vardı. Kurşun doğrudan yanlarından geçmişti.

"İyi misin sen?" diye sordu nefes nefeseyken. Omzuna dokundu Doğan'ın. "Bir yerine bir şey olmadı, değil mi?"

"Hayır, olmadı. Ben iyiyim."

Burçin Ozan'a baktı endişeyle. "Asıl sana sormalı. Sen iyi misin?"

Ozan kafasını hafifçe salladı ve ayağa kalktı. Silahını kılıfına yerleştirirken Doğan'a da elini uzatarak yerden kaldırdı.

"İyiyim ben de. Kurşun kimseye isabet etmedi, geçip gitti."

"Eee... şey," diye Doğan araya girmeye çalıştı. Gözleri Ozan'ın sol koluna sabitlenmişti. "Pek geçip gitmiş denemez."

"Ne?" Ozan kaşlarını çattı. Ne demek istiyordu? Diğerleri de anlamamış gibilerdi. Doğan'ın bakışlarını takip ederek Ozan'ın koluna baktıklarında yüzlerinde endişe ifadesi oluşmuştu. Ozan da ne olduğunu anlamayarak onlar gibi kendi koluna bakmıştı. Gördüğü manzara afallamasına neden oldu.

Küfredecekken durdu. Ceketinin ve tişörtünün bir kısmı parçalanmıştı ve tamamen kanla kaplanmıştı. Acısıysa daha yeni yeni gelmeye başlıyordu. Sağ elini hızlıca yarasının üzerine bastırdı. Acı giderek yayılırken vurulduğunda nasıl hissetmediğini düşündü. Adrenalin yüzünden olmalıydı. Nabzı bu kadar yükselmişken ve ölüm tehlikesi geçirirken bu gayet doğaldı aslında.

"Dur bi' yaraya bakayım." Başkomiser, Ozan'ın yanına gelip Doğan ile arasına girdi ve Ozan'ın elini tutarak yaranın üzerinden çekti. Kan yüzünden pek bir şey belli olmuyordu; ama göründüğü kadarıyla sıyırmıştı sadece. O, da aynı fikirde olacak ki o da aynısını söyledi.

"Sıyırmış sadece. Hastaneye gitsen iyi olur. Önemli bir şey de olabilir," dedi.

Ozan kafasını salladı. "Öyle yapacağım."

Arda Doğan'a döndü. "Sen de bir doktora görün. Kafanı çarptın galiba. Kötü düştünüz. Şu yüzündeki yaraya da baktır."

Kötü düştünüz lafından sonra ensesinde bir acı hissetti. Kafasını da mı çarpmıştı? Düştüğünde sırtüstü döndüğünü hatırlıyordu. O sırada taşlardan birine çarpmış olmalıydı. Kolunun acısının yanında hiçbir şeydi ama o da sızlıyordu.

"Ben seni götüreyim mi?" diye sordu Burçin Ozan'a. Cevap vermeye kalmadan Doğan konuştu.

"Ben... ben götürürüm. Yakınlarda bir hastane var. Uzun sürmez."

Ozan itiraz etmek istedi; ama sonra vazgeçti. Onun için kurşunun önüne atlamıştı zaten. Götürmesini mi engelleyecekti? Bir an içinde suçluluk duygusu oluştu. Kardeşine ihanet ediyormuş gibi hissetti.

"Hadi gel," diye Doğan sağlam koluna dokundu Ozan'ın. Diğerlerinin yanından uzaklaşırken durdurdu onu.

"Ben... teşekkür ederim. Hayatımı kurtardın."

Ozan kısa bir bakış attı ona.

"Önemli değil... Sen de aynısını yapardın," deyip durdu. Sonra da imalı bir şekilde, "Değil mi?" diye ekledi. Elini acıyan yarasına biraz daha bastırdı.

Doğan kafasını aşağı yukarı salladı hızlıca. "Tabii ki de yapardım. O da soru mu?"

"İyi o zaman," dedi ve alayla kolunu gösterdi. "Beni belki öyle bir durumdan kurtarırsın. Ama şimdi de kan kaybından öldürmezsen sevinirim."

Doğan aniden yarayı hatırlamış gibi irkildi. "Hadi gidelim, ne duruyoruz?"

***

Kahverengi, büyük kapının önünde birkaç saniye durdu çalmadan önce. Kafası dağılmışken tekrar o eve girip de olanları hatırlamak istemiyordu. Bugün yaşadığı şeyler her ne kadar kötü olsa da iyi gelmişti. Uyuşturucu şebekesiyle ilgili çok fazla şey öğrenemeseler de birkaç önemli bilgiye ulaşmışlardı ifade alma sırasında. Bu da Ozan için başlı başına mutluluk sebebiydi. Hatta bu şebekeyi çökertmekte narkotikle birlikte çalışacaklarını öğrenmişti.

Ozan orada olmasa da sorguda olan her şeyi Arda anlatmıştı ona. Ozan orada olmayı isterdi; fakat yaralandığı için hastanede geçirmişti o zamanı. Sonrasında da eve göndermişlerdi zaten. Bir de şu soruşturma vardı...

Kapının açılmasıyla Ozan irkilerek geri çekildi. Evin içinden gelen ışık gözlerini aldı. Uzun süredir karanlıkta durmaktan gözleri ışığı yadırgamıştı bir anlık. Birkaç saniye sonra görüşü netleştiğinde karşısındakinin Atlas'tan başkası olmadığını gördü. Elinde de bir kupa tutuyordu.

"Seviyorsan açıl bence."

Ozan kaşlarını çatarak, "Ne? Anlamadım," diye sorgulayan gözlerle baktı.

"İki saattir burada durmuş kapıyla kesişiyorsunuz," dedi ve eliyle içeriyi gösterdi. "Biz de aramızda karar vermeye çalışıyoruz, hoşlanıyor musun hoşlanmıyor musun diye."

Ozan bu alaycı laflar karşısında başka zaman olsa öfkelenebilirdi; ama şu an hiç hâli yoktu. Kendini fazla yorgun hissediyordu. Bu yüzden sadece göz devirdi.

Atlas onu dikkatli bir şekilde incelediğinde kan lekeleriyle kaplı tişörtünde gözleri bir süre takılı kaldı. Alelacele geldiğinden üstünü değişememiş, hastaneden direkt çıkıp gelmişti.

"Hadi geç içeri," dedi en sonunda. Atlas önünden çekilerek ona geçmesi için yol verdi. Ozan eve girdiğinde Atlas da kapıyı kapatarak peşinden geldi.

Ozan dün akşam buraya nasıl geldiğini hatırladığında neredeyse gülecekti. Saatler sonra aynı eve tamamen farklı duygularla gelmişti. Hâlâ güven sorunları vardı. Bir gündür tanıdığı insanlara öyle anında güvenecek kadar salak değildi; ama bu ortama karşı içinde oluşan tanıdıklık hissiyatı da görmezden gelinecek gibi değildi. Sanki onları yıllardır tanıyordu. Fakat bu duygu onun için sadece saçmalıktan ibaretti.

Dün gece oturdukları beyaz masayı es geçerek herkesin toplandığı salona ulaştı. Evi daha önce incelemeye pek fırsatı olmamıştı. Hatta hiç önemsememişti bile. Şimdi incelediğindeyse hayran olmuştu. Ev gerçekten de çok şık ve güzeldi.

Beyaz, gri ve kahverenginin uyumu baz alınarak döşenmişti. Duvarlar ve koltuklar beyazdı. Sadece yanlarda duran iki tane koltuk ve halı gri tonlarındaydı. Ortadaki fazla büyük olmayan sehpa ise koltuklardaki yastıklar gibi kahverengiydi. Duvarlara monte edilen lambalar da avizeyle takımdı.

Odada onun dışında dört kişi vardı. Helen televizyonun karşısındaki koltuğun bir köşesine oturmuş telefonuyla ilgileniyordu. Kerem de aynı koltuğun diğer köşesine oturmuştu. Bacağını da sabırsızca hareket ettirirken gözlerini kırpmadan yerdeki halıya bakıyordu.

Batu umursamaz bir tavırla oturmuş telefonda oyun oynuyordu, ki arkası Ozan'a dönük olduğu için bunu net bir şekilde görebilmişti.

Sağ tarafta büyük ekran bir televizyon vardı ve ekranda da Hayal vardı.

"Hayal?" diye sordu, şaşkınlığını gizlemeyerek.

"N'aber?" Genç kız ona bıkkın bir yüz ifadesiyle baktı. Gözleri ünitenin üstüne, televizyonun yanındaki dizüstü bilgisayara kaydı. Hayal onları oradan görüyordu muhtemelen.

"Biraz garip oldu, biliyorum. Ama bugünlük böyle olmak zorundaydı. Hayal gelemeyecekti." Atlas hemen açıklamıştı. "Takip meseleleri falan..."

Anladığını belli ederek kafa salladı. Diğerlerine baktı. Hepsinin gözleri onun üzerindeydi. Batu hariç. Hâlâ oyunla ilgileniyordu. Ekranda "Game Over" yazısı belirdiğinde, "Ah be," diyerek ayağa kalktı. Artık tüm bakışlar Batu'ya yönelmişti. Hiçbirine aldırış etmeden telefonu cebine koydu.

Batu dönmeye yeltenirken Helen onu durdurmaya çalıştı. Ama pek bir işe yaramadı.

"Batu bakma..."

"Hey, nasıl gidi- Oh My God!" hâl hatır soracakken gördüğü manzarayla irkilerek arkasını dönmesi bir olmuştu.

Ozan şaşkın bakışlarla etrafa bakarken ne yaptığını anlamaya çalışıyordu. Helen ve Atlas sadece gülmüştü. Kerem de Ozan gibi anlamsızca Batu'ya bakıyordu.

"Neden? Neden hep kanlar içinde oluyorsun?"

"Sen kandan mı korkuyorsun?" diye Kerem alay edercesine sordu.

"Korkmak değil!" Ozan'a kısa bir bakış attı. "Sadece hoşlanmıyorum, o kadar."

"Her neyse, hadi herkes otursun." Atlas yine araya girerek konuyu değiştirmişti. Nereden çıkardığını bilmediği bir siyah tişört uzattı ona. Onu ne ara getirmişti? "Sen de üstünü değiş, giy bunu. Üstündekini de çöpe at."

Kafasıyla merdivenlerin altındaki odayı işaret etti.

"Eyvallah," deyip tişörtü ondan alarak oraya yöneldi Ozan. Hızlıca üstünü değişirken çıkardığı tişörtü Atlas'ın dediği gibi buruşturup çöpe attı.

Tekrar oraya döndüğünde herkes bakışlarını ona yönlendirdi. Hepsinin düşündüğü soruyu Helen sordu.

"Koluna n'oldu?"

"Kurşun sıyırdı," diyerek kestirip attı. Helen de fazla soru sormamıştı ama Atlas devam ettirmişti.

"Büyük bir çatışmaydı herhalde."

"Öyleydi..."

"Ama tebrik ederim. Yakalamışsınız suçluları. Hem de onlara destek olan çete üyelerini."

"Evet," diye kafasını salladı. Sonra fark ettiği şeyle kafasını kaldırdı. "Sen nereden biliyorsun?"

Atlas'ın dudaklarında kibirli bir gülümseme belirdi. Elindeki kupayı dudaklarına götürerek kahveden -kokusu tüm odaya yayılmıştı- bir yudum aldı.

"Dur tahmin edeyim, hakkımızda her şeyi biliyorsun."

Atlas'ın kaşları beğeniyle yukarı doğru kalktı. "Çabuk öğreniyorsun. Ama onun dışında da... adresleri söyleyen bendim. Yani, bir nevi... Biliyor olmam normal."

"Ne?" Ozan hayretle genç adama baktı. Şimdi tüm parçalar yerine oturmuştu. Aniden bulunan üç adres tesadüf olamazdı.

"Buna ihtiyacın vardı," dedi ortada sıra dışı bir şey yokmuş gibi. Atlas Batu'nun oturduğu koltuğun kolçağına oturdu. Kahvesinden bir yudum daha aldı. "Yapmak için bir sürü sebebim vardı aslında."

"İhtiyacım mı vardı? Hangi sebeplermiş bunlar?"

"Mesela, kendinde değildin. Seni bir silkelemek lazımdı. Kendine gelmeliydin." Ozan itiraz edecek gibi olduğunda devam etti. "Şimdi hiç itiraz etme! Kendinde olmadığını sen de gayet iyi biliyorsun."

"Beni çatışmaya sokarak mı beni kendime getirdin?"

"Birincisi, çatışma olacağını bilmiyordum. O kadarını bu kadar kısa süre içerisinde ayarlayamam. Ben sadece operasyon yapılması için adres bilgilerini verdim. İkincisi, kendine getirmedim mi?" diye güldü. Ozan buna bir şey diyemedi. "Sen böyle şeyleri seviyorsun. Aksiyon, hareketlilik... tam sana göre. Sıradan bir hayat senin ilgini çekmiyor. Görev adamısın."

Devamını getirmek için hiç acele etmedi. Ozan da araya girmedi. Dediklerini duymak istiyordu. Onun hakkındaki düşüncelerini çok merak ediyordu.

"Üçüncüsü, bu basit bir operasyon da değil. Uyuşturucu da işin içinde ve bu da seni rahatlatmak için birebir. Bi' de bu operasyondan başarılı ayrıldın... Bana keyif almadığını söyleyemezsin."

Ozan kaşlarını kaldırarak hafifçe güldü ve koltukta geriye yaslandı. "Evet, söyleyemem."

Atlas da güldü. Ama Batu bu muhabbetten oldukça rahatsız görünüyordu.

"Bizim yaptığımız şeyin önemini ve senin misyonunun ne olduğunu sana hatırlatacak bir şeydi bu. Yapmam için tek başına bile yeterli bir sebepti."

"Ee? Başka?"

"Başka..." diyerek uzattı son heceyi. "Bugün Doğan'a ve Burçin'e nasıl tavır takınacağını gayet iyi biliyordum. Onlara karşı çok öfkeliydin, dün de seni zar zor ikna ettim. Onların gözünde bir günde değişmiş biri olacaktın. Bu da çok şüpheli davranışlar."

"Evet de operasyon ne alaka?"

"Senden şüphelenmeye başlamadan onların bu düşüncesini yok etmeye çalıştım. Bunu da sadece sizi tehlikeli bir durumun içine sokarak yapabilirdim." Dudaklarını büzerek omuz silkti. Bunların hepsi çok basit şeylermiş gibi konuşuyordu. "Eski günlerdeki gibi çalışacaktınız. Diğerleri de onlara karşı özel bir tavır takınmadıklarına emin olacaklardı."

"Bunların hepsini..." diye Ozan konuşmaya başlasa da devamını getiremedi. Atlas'ın zeki olduğunu biliyordu ama bunca şeyi planlamak ve eksiksiz çalışması olacak iş değildi. Üstelik Helen yüzünden o kadar dağılmışken mi yapmıştı bunları? Biraz da şanstı...

Ozan şimdi onun kendini beğenmiş gülümsemesini göreceğini sandı; fakat öyle olmadı.

"Sen daha fazlasını yaptın hatta," diyerek bakışlarıyla kolunu gösterdi. "Çatışmaya girip onu kurtardın. Şimdi hiç şüphe kalmaz ortada ve evet, ne yaptığını da öğrendim. Üstelik sana sabah konuştuğumuz ölüm tehlikesinin de her zaman olduğunu gösterdim. Senin mesleğin bu. Meslek dışında, günlük hayatımızda da hep ölüm tehlikesi atlatıyoruz. Yani olası bir şey."

Tekrar bir yudum içti kahveden. İşaret parmağını kaldırdı bir şey hatırlamış gibi. "Ha bi' de benim de işime yaradı bu. Yani bizim."

"Nasıl işimize yaradı?" Bu sefer soruyu Kerem sormuştu.

"Uyuşturucu satıcıları Özbey'in adamlarından. Yani en azından o ekibin başındaki Hamdi pisliği onun adamı," dedi Kerem'e bakarak. Sonra Ozan'a çevirdi gözlerini. "Basit torbacılar Özbey'e çalıştıklarını bile bilmiyorlardır. Sorguda da en fazla Hamdi'nin adı geçmiştir."

Ozan şaşkınlıkla, "Öyle... Hamdi dediğin bu şahıs, Hamdi Kalyoncu mu?" diye sordu.

Atlas işaret parmağıyla onu gösterip gülümseyerek, "Ta kendisi," deyip doğrulamıştı.

Uzun zamandır konuşmayan Hayal, en sonunda fikir bildirmek için ağzını açmıştı. "Bu Hamdi bizim işimize mi yarıyor yani? Onu bulmamız mı gerek?"

Atlas kafasını salladı bilgisayardaki kıza bakarak. "Ama önce, ilk işimiz benim sözde sağ kolum olan adamı ortadan kaldırmak. Gerisini ben, sonra size söyleyeceğim zaten."

Cinayet işleyeceğini herkes unutmuştu sanki. Aniden hatırlayınca olayın gerçekliğinin farkına varmış gibi sessizleşmiştiler.

"Ben bir şeyi kafamda oturtamadım." Kerem koltuğun ucuna doğru kaydı. Öne doğru eğilerek dirseklerini dizlerine yasladı. "Ozan'a arkadaşlarının ihanet ettiğini biliyoruz. Bu da onların Orhan Özbey'e çalıştığını gösterir... Bu Hamdi ve ona çalışan kişilerin de patronu Orhan'sa bugünkü çatışmada birbirlerine kurşun sıktıkları anlamına mı geliyor?"

Atlas kafasını usulca salladı.

"Öyle oldu. Az önce dediğim gibi. Suçlular, sadece piyon. Bahse girerim Orhan Özbey hiçbirini tanımıyordur bile. Sadece onun işini yapan gözden çıkarması kolay olan kişiler. Bu da Doğan için hiçbir sorun teşkil etmiyor. Doğan'ı da orada tanıyan yoktur diye düşünüyorum. Orada başkası olsa belki o zaman işler değişirdi."

İkinci bir sessizlik daha olmuştu. Bunların hepsi oldukça mantıklıydı, bu yüzden daha fazla sorgulamadı.

"Pekâlâ," dedi Ozan sessizliği bölerek. "Benim konum bittiyse sabah olanları konuşalım mı?"

Helen göz devirirken Hayal rahatsızca kıpırdandı yerinde. Aslında bunun tam tersi olması gerekiyordu. Ozan bakışlarını ilk Helen'e yönlendirdi.

"Sen başlamak ister misin? Çünkü neredeyse bir çuval inciri berbat ediyordun."

Atlas elindeki kupayı sehpaya koyarken ayağa kalktı ve iki elini kaldırarak araya girdi. "Burada araya gireceğim."

"Kardeşin diye koruma. Yaptığı..."

"Yanlıştı. Evet, biliyoruz. O da kabul etti," diyerek tehditkâr bir bakış attı kıza. "Değil mi? Bir daha yapmayacak."

Helen itiraz edecek gibi olmuştu ama etmedi. "Sen bana o konuda söz verdiğin için... hayır, yapmayacağım."

"Güzel, bu halloldu zaten." Atlas Hayal'e döndü. "Asıl sen bana anlat. Kulaklığa ne oldu? Niye iletişim kesildi son anda?"

Hayal'in yanakları kızardı ve bakışlarını kaçırdı. Cılız bir sesle konuştu:

"Biz kıyafetlerimizi değişirken yanlışlıkla kulağımdan çıktı... Sonra da tutayım derken tuvalete uçtu..."

Oda bir anlığına tamamen sessizliğe gömüldü. Kimseden çıt çıkmadı. Hepsi söylenen şeyi algılamaya çalışmıştı. Sonra herkes aniden gülmeye başladı. Sadece Atlas şaşkın bakışlarla kıza bakıyordu. Yüzünde resmen, bu kadar da beceriksiz olunmaz, ifadesi vardı. Az önce kalktığı yere tekrar oturdu ve o da güldü.

"Muhteşem bir ekibiz, gerçekten." Sehpadaki kahvesine uzandı. "Özellikle de kızlarımız. Biri şoka girmek için yer fıstığı yer, üstüne kendisini neşterle kesmeye çalışır, diğeri giyinirken kulaklığı tuvalete düşürür. Biri peşindeki adamdan kurtulmak için onu İstanbul turuna çıkarır..."

Ozan sonuncusunu ve neşter konusunu anlamadığından dolayı gülüşünü bastırmaya çalışarak, "Neşter mi? İstanbul turu ne alaka?" diye sordu.

Atlas elini havada salladı boş ver derecesinde. "Uzun hikâye."

Birden Kerem ayağa kalkarak, "Benim gitmem gerek," dedi ve telefon ekranına baktı. "Başka bir şey yoksa gidiyorum. İşim var."

"Gidebilirsin. Ama yarın uğrasan iyi olur. Eğitim var, biliyorsun."

Batu olduğu yerde sızlanırken -anlaşılan eğitim her neyse pek sevmiyordu- Kerem kafasını salladı.

"Hadi görüşürüz." Kapıya doğru yönelirken Atlas arkasından bağırdı:

"Bol şans! İhtiyacın olacak bu akşam."

Kerem arkasını dönerek ona baktı. İkisi arasında sessiz bir diyalog geçmişti sanki. Kerem en sonunda küstahça güldü. Neden bahsettikleri hakkında hiçbir fikrinin olmaması aşırı sinirlerini bozmuştu Ozan'ın.

"Karşı tarafın daha fazla ihtiyacı olacak," diyerek göz kırptı ve arkasını dönerek çekip gitti.

"Bu eğitim meselesi ne? Neyin eğitimi?" diye sordu Ozan.

Atlas yine alaycı bir ifade takındı suratına. "Bazılarınızın bazı şeyleri öğrenmesi gerek," dedi ve göz ucu Hayal'e baktı. "Mesela Hayal dövüşmeyi öğrenmeli..."

Kız bir şeyler mırıldandı ama pek takmadı.

"Anladım. Benim gelmem şart mı?"

"Aslında gelsen iyi olur. Belki sen de bir şeyler gösterirsin. Birbirimizin yeteneklerini bilelim. Tabii kolunu zorlamadan..."

"Tamam o zaman, gelmeye çalışırım."

"Burada kalabilirsin aslında." Ozan itiraz edecekken Atlas izin vermedi. "İşe buradan gidersin."

"Biliyor musun, hiç itiraz edecek hâlim yok."

Atlas oturduğu yerden kalkarken güldü.

"Devamını yarın konuşuruz o zaman," dedi Hayal. "Ben de gidiyorum. Görüşürüz."

Cevap beklemeden direkt laptopunu kapattı. Artık kızı nasıl yordularsa anında kaçmak istemişti.

"Aslında yarınla ilgili bir plan yapalım diyecektim... fakat herkes dağıldı. İsterseniz siz de odalarınıza gidin," dedi Atlas, elini son kalan üçlüye doğru sallarken. Onlardan cevap beklemeden adımlarını merdivenlere yönlendirdi. "İyi geceler..."

Bölüm sonu

1 yorum