İçeriğe geç

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 10 · 28 dk okuma

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 10

Bölüm 10: Yaşadığını nasıl anlarsın?

Bölüm 10: Yaşadığını nasıl anlarsın?

Kerem Durmaz...

Yaşamak uçurum kenarında yürümekten farksızdı. Tek bir yanlış adımla kendini yüksekten düşerken bulabilirdi bir insan. Ama bazı insanlar şanslıydı, uçurumdan düşünce acıları direkt son buluyordu. Bazılarıysa şanssızdı; onların düşmesiyse daha korkunçtu. Yere çakıldıktan sonra ölmezler, yaşamaya devam ederlerdi.

Bunlar dışında başka bir tane daha vardı. Sevdiklerinin o uçurumdan düşmesi ve elinden tutmak isterken arkasında onu iten birinin olması.

Kerem'in tüm hayatı üçüncüsünün üzerine kurulmuştu. Sevdiklerine verilen zararların dışında kendisi de birçok zorlukla baş etmek zorunda kalmıştı. Kerem'in hayatı elinden alınmıştı, onu kaybetmişti. Bazen neden yaşadığını bile unutuyordu.

Neden yaşadığının basit bir cevabı vardı aslında. Fakat kendisine hep hatırlatması gerekiyordu. Ona tek tük iyi gelen -yaşadığını hissettiren- şeyler vardı bu hayatta. Hayattan beklentisinin olmasını sağlayan tek şey anne ve babasıyken ona yaşadığını hissettiren şeylerse soğuk ve acıydı. Bunun ötesi yoktu onun için.

Bunlar Kerem'in hayat mücadelesinde yanında olan iki dosttu. Soğuğu, yüzünü okşayan rüzgârı hissetmeyi severdi. Onu bir nevi canlı tutuyordu. Acıysa ona bir insan olduğunu, yaşadığını hatırlatıyordu. Ona bunu hatırlatacak şeylere şu sıralar fazlasıyla ihtiyaç duymaya başlamıştı, aksi hâlde bir ölüden farksızdı kendi gözünde.

Sokakta dövüşmesinin bir diğer nedeni de buydu belki de. Para dışında orada aldığı darbeler onu hayata bağlıyordu. Acı sandığından daha büyük bir şekilde etkiliyordu onu. Alıştığı, yerini dolduramayacağı bir şey hâline gelmişti onun için.

Önündeki aynaya baktı yorgun gözlerle. Burnuna gelen o rutubetle karışık pas kokusunu umursamamaya çalıştı. Elleriyle lavabonun iki yanından destek alarak duruyordu. Sessizce yüzünü inceledi bir süre.

Dövüştüğü gecenin üzerinden bir gün geçmişti. Dinlenmesine rağmen ağrıları daha da artmıştı. Yüzündeki yaraların bazıları kırmızıdan mavi renge geçmeye başlamıştı bile. Sağ gözünün etrafında, elmacık kemiğinden şakağına kadar yayılmış kırmızı ve daha önceden kalma mavi ve mor renkli çürükler vardı.

Alt dudağı iki yerden patlamıştı. Sol kaşının da dudaklarından farklı bir yanı yoktu. Çenesinin yanında da kocaman bir kızarıklık oluşmuştu. Sol elmacık kemiğinin üzeri de aşınmıştı neredeyse. Elini yaralarında gezdirdi hafiften. Birkaç kez üzerine baskı uygulayıp ne kadar acıdığını kontrol etti. Yeterince acıyordu.

Ama hiç dokunmadan, her kıpırdadığında acıyan başka bir yarası daha vardı. Sağ böbreğinin üzerine yediği yumruk ve tekmelerden sonra ayağa kalkması bile mucizeydi. Kızarıklık ve çürümeye yüz tutmuş derisi belinden karın kaslarına kadar uzanıyordu neredeyse.

Gözlerini çıplak gövdesinde gezdirmeye devam etti. Kolları zaten birçok yerden hasar almıştı. Uzun zamandır göğsünün hemen altında taşıdığı beyaz, soluk renkli bıçak izinin yanında da çürükler oluşmuştu. Gerçekten de berbat haldeydi. Aynada kendisine baktıktan sonra annesinin ona neden bu kadar çok kızgın olduğunu anlamıştı. Dövüşmesini asla istemiyordu zaten ama başka şansları yoktu. Para kazanmak zorundalardı.

Evin tüm yükü onun sırtındaydı. Annesinin başka evlere giderek temizlik yapması da onlara bir yere kadar gelir sağlıyordu. Bu durumda o ailesinin tek geçim kaynağıydı. Babasının felçli olması da işleri onlar için hiç kolaylaştırmıyordu.

Onun ilaçları ve bakımı zaten yüklü bir masraf çıkarıyor, Kerem'i de dövüşerek para kazanma yoluna teşvik ediyordu. Başka hiçbir düzgün iş yapamazdı. Kimse onu işe de almıyordu. Sicilinin olması onu geleceği parlak olan bir eleman gibi göstermiyordu.

Hepsi de o Özbey ailesinin suçuydu. Önce babasının, sonra da onun hayatıyla oynamıştılar. Babasının yüksekten düşerek felçli kalmasından sonra Kerem, asla onun gözünde eski yaşama sevincini görememişti. Annesinin de ondan geri kalır bir yanı yoktu. Kerem'in ailesini dağıtmışlardı. Gerçek anlamda olmasa da hepsinin hayatlarını çaldıklarını çok kolay bir şekilde söyleyebilirdi.

Kerem'in gecesini gündüzüne katarak edindiği mesleğini elinden almış, geleceğini de mahvetmişlerdi. Sırf onlarla uğraşıyor diye suçsuz yere içeride yatmasını sağlamıştılar. Çıktıktan sonra da asla aynı kalamamıştı. Cezaevi sandığından daha fazla etki etmişti ona. Aldığı travmaların üstüne başkaları da eklenmişti.

Tüm bu şeyleri yaşadığı için adalet istiyordu. Ailesine bunu yaşatanlardan intikam almak istiyordu. Onlar sefalet içinde hayatlarını sürdürürken hayatlarını mahveden insanların keyif sürdüğünü bilmek de görmek de istemiyordu. Belki de bu yüzden ta en başından Atlas'ın dediklerine bu kadar hızlı uyum sağlayabilmişti. Öğrendiği şeylerden sonra şüpheleri de doğrulanmış, onları mahvetme fikrine daha da alışmıştı.

Her şeye rağmen bir insanı öldürmek zor geliyordu ona. Daha önce yapmış mıydı? Yapmıştı. Direkt birini öldürmese de birinin ölümünde parmağı vardı, hatta başroldü. Adam pisliğin teki de olsa hâlâ bir şekilde bundan suçluluk duyuyordu. Gözünün kararmasıyla anlık olarak bir hata yapmış, adamın canından olmasını sağlamıştı.

Atlas'ın tanıştıklarında söylediği sözler yankılandı beyninde. Hiçbiriniz masum değilsiniz! İki yıl önce yaptıkların da seni masum yapar mı? Yaptığın o şeyden sonra gelip de bana birinin ölümünde parmağının olmasının sana ters geldiğini söyleyemezsin.

Doğru söylüyordu. Masum değildi, asla da olmamıştı. Özellikle cezaevinde yaptığı hatalar, verdiği kararlar sırtında taşıdığı bir yükten başka bir şey değildi şimdi. Yine de buna rağmen istiyordu. Düşmanlarını mahvetmek, ne pahasına olursa olsun onların yok olduğunu görmekten başka bir şey arzulamıyordu. O, her şeye rağmen adalet istiyordu.

Annesinin sesi yine her zaman olduğu gibi yine onu en karanlık düşüncelerinden uyandırmıştı. Hafifçe irkilirken hâlâ banyoda, aynanın önünde durduğunu fark etti. Kapının arkasından astığı eski ama yeni yıkanmış olan gri tişörtünü aldı ve yaralarının acımasına rağmen giymeyi başardı.

Elinde olsa yine dövüşür, yaralarını umursamazdı ama şimdi basit hareketler yapmaktan bile aciz gibiydi. Kapıyı açarak çıktı ve iki adımda salona geçti. Zaten evde her yere gitmek için iki adım atmak kafiydi. Gecekondudan hallice, küçük bir evleri vardı. Eskiydi ama iş görüyordu.

Karşısındaki duvarın köşesinde bulunan koltukta her zamanki gibi babası yatıyordu. Bacakları battaniye ile örtülmüştü. Annesi de yanında oturarak ona bir şeyler yedirmeye çalışıyordu. Bu görüntü karşısında her defasında kalbi parçalanıyormuş gibi hissediyordu.

"Günaydın," dedi pürüzlü sesiyle. Boğazında hafiften bir yanma hissetti. Uzun zamandır konuşmamış gibi kelimeler yakmıştı boğazını.

Annesiyle babası göz ucu ona bakıp tekrar önlerine döndüler. Babası yanındaki pencereden dışarı bakarken annesi de elindeki yemeye bakmıştı. Yine Kerem'in yüzüne bakmıyorlardı.

"Günaydın," dedi annesi hoşnutsuzlukla. Babasıysa hiçbir şey söylemedi. Normalde buna alışması gerekiyordu. Dövüşten eve geldiğinde ne annesi ne de babası onun yüzüne bakardı. Annesi yine yufka yürekliydi. Onunla konuşur, şefkatle yaklaşırdı her şeye rağmen. Babasıysa tam tersiydi. Oldukça katıydı bu konuda. Oğlunun böyle dövüşmesini ve kendini hırpalamasını istemiyordu.

Annesi peçeteyi babasının eline tutuşturup yanından ayrılırken kapı pervazında durmuş Kerem'e baktı ve hemen yanı başlarındaki küçük masayı gösterdi.

"Hadi geç otur masaya. Kahvaltı yap."

Kerem kapının önünden çekilip annesine geçmesi için yol verdi. Gözlerindeki asla kaybolmayacak olan o hüzün Kerem'i bir kez daha yıkarken bakışlarını ondan çekti ve önüne dönerek babasına baktı.

Yavaş adımlarla yanına ulaştığında koltuğun boş olan bir köşesine oturdu. Yara bere dolu elini babasının koluna dokundurdu.

"Baba," dedi sesinin tonunu ayarlamaya çalışarak. Ama sesi kısık çıkmıştı. Adam bakışlarını camdan çekmeden kolunu oğlunun elinden kurtardı.

Kerem'in omuzları düşerken bakışlarını kaçırdı. "Bugün de mi konuşmayacaksın benimle?"

Sustu. Cevap vermedi. Kerem bir şeyler söylemek istedi ama sonra vazgeçti. Son yaşananlardan sonra iyice küsmüştü ona. İki gündür hiçbir şekilde onunla konuşmamıştı. Basit bir dövüşmeye bile kızan adam onun bulaştığı işleri öğrense herhalde kalpten giderdi.

"Eve yüzün gözün kan içinde gelmediğin zaman seninle konuşur." Annesinin sesi arkadan duyulmuştu. Kerem kafasını çevirdi. Elindeki çayı masaya bırakmıştı. Kapıya yaslanarak kollarını göğsünde birleştirdi.

Kerem kafasını usulca salladı. Anlıyordu onları, oğullarına bir zarar gelmesinden, bir şey olmasından korkuyorlardı. Fakat onun da elinden bir şey gelmiyordu. Elinde kalan tek şey bu sokak dövüşüydü. Onu da bırakamazdı öylece.

"Pekâlâ," dedi ve yerinden kalktı. Son kez babasına baktı ama adam, inat etmiş gibi ufak bir bakış bile atmadı oğluna.

"Hadi gel kahvaltı yap." Kadın yanından geçerek sandalyelerden birine oturdu. "Her an bayılacak gibi duruyorsun."

Kerem de kapının hemen yanındaki sandalyeye kuruldu. Çatalını ufak bir peynir dilimine sapladı. Yavaş yavaş yerken aklı tamamen farklı yerlerdeydi. Ara sıra da annesine ve babasına kaçamak bakışlar atıyordu.

"Bir doktora görünmen gerek." En sonunda kadın konuşmuştu. Gözleri oğlunun yaralarında dolaşıp duruyordu. Kerem onun içten içe nasıl üzüldüğünü görse de elinden bir şey gelmiyordu.

"Gerek yok, anne. İyiyim ben." Cümleleri sarf ettikten sonra aklına Helen geldi. İlk tanıştıkları gün ona da aynı bunları söylemişti.

Kerem, onu ne kadar gıcık ettiği aklına gelince istemeden de olsa öfkeyle kaşlarını çattı. O kızda hoşuna gitmeyen bir şey vardı. Ya da birçok şey. İlk görüşten hoşlanmamıştı ondan. Kerem, ona olan bakışlarında bir aşağılama sezmişti.

"Bu böyle olmaz, oğlum." Kadının titrek sesi Kerem'in dikkatini çekmişti. "Ne doğru dürüst yemek yiyorsun ne uyuyorsun ne eve geliyorsun. Tüm gün dışarılardasın, o sokak serserileriyle kavga ediyorsun. Yüzün gözün hep morluklarla dolu. Üstün başın hep kan içinde. Kimlere bulaştığını da bilmiyorum. Ödüm kopuyor başına bir şey gelecek diye." Kafasını çevirip felçli eşine baktı. "Ödümüz kopuyor. Senin için endişelenip duruyoruz. Birileri seni öldürecek de pis sokaklardan birinden bulacağız diye korkmadığımız tek bir an bile yok."

"Anne..."

"Biz seni sokakta itle uğursuzla kavga et diye yetiştirmedik."

"Anne, anlıyorum seni. Benim için endişeleniyorsunuz ama merak etmeyin. Ben kendimi gayet iyi koruyorum." Uzanıp memnuniyetsiz bir ifadeyle ona bakan annesinin ellerini tuttu. "Bugün de bir doktora görünürüm. İçin rahat olsun. Hem sadece bir kez eve gelmedim. Onu da haber vermiştim, arkadaşımdaydım."

Kadın kaşlarını çattı. "O arkadaşın da eminim sokaktandır. Kim bilir ne işler karıştırıyordur."

Kerem kafasını iki yana salladı hızlıca. "Emin ol, o arkadaşımın sokaklarla hiçbir alakası yok."

Kadın buna pek inanmış görünmüyordu. Kerem devam etti.

"Sizin içiniz rahat olsun. Öyle şeyler de düşünmeyin. Beni öldürebilecek bir düşman edinmedim daha." Yalan söylüyordu. Bir sürü düşmanı vardı; sokaklardan, hapisten. Ne zaman karşılaşacağını bilmediği bir ton düşman edinmişti ama korkmuyordu hiçbirinden. Şu sıralar ölmeye de niyeti yoktu zaten. Bazı kişilerle hesaplaşmadan olmaz, diye düşündü. "Ve söz veriyorum, sizin için öyle ortamlardan uzak durmaya çalışacağım."

Annesinin az da olsa rahatladığını görmüştü ama babasına bakmaya cesareti yoktu. Söz vermesinin işe yaradığını görmek onu da rahatlatmıştı. Yine de sözünü tutabilecek miydi bilmiyordu. Atlas'ın onu bulaştırdığı iş çok kötü olabilirdi ancak diğerinden daha güvenli olduğu kesindi. Ve gördüğü kadarıyla yapacakları şeyler tek bir şeyle sınırlı kalmayacaktı.

Atlas büyük bir imparatorluğu yok etmeye çalışıyordu, bir hayatı almak, işlerin sadece ufak bir kısmı olmalıydı. Zaten bunu Atlas da söylemişti. Cinayete ortak olmak sadece ilk adımdı. Devamıysa çok daha zor ve riskli olacaktı. Kerem bu planlara katılmayı her şeye rağmen istiyordu, vazgeçmeye de hiç niyeti yoktu.

"Benim gitmem gerekiyor," dedi ayağa kalkarak.

"Nereye?" annesinin telaşlı sesine aldırış etmemeye çalıştı.

"Oldukça güvenli olan bir arkadaşımla buluşmalıyım. Sonra da istediğin gibi doktora görünürüm."

Doktor lafından sonra itiraz edecekse bile etmedi. "Bu hâlinle çıkmanı hiç istemiyorum ama."

"Sorun değil, canım yanmıyor." Bir yalan daha söylemişti. Acıyordu. Hem de hiç acımadığı kadar. Kadına yaklaşarak yanağından öptü. "Akşam görüşürüz, anne."

Telefonu alıp çıkmadan önce babasına da kısa, mahcup bir bakış attı. Kısa sürede aralarının düzelmesini umdu. Evden dışarıya adımını atar atmaz güneş gözlerini almıştı. Güneşi kesinlikle sevmiyordu. Sıcaklığı da sevmezdi zaten. Şimdiden güneşin teninde bıraktığı sıcaklık onu rahatsız etmeye başlamıştı bile.

Her zaman gittiği yoldan ilerlerken Atlas'ın evine nasıl gideceğini düşündü. Dün, sözleşmelerine rağmen gitmemişti. O hâldeyken gitmesi de pek mümkün değildi. Haber de vermemişti ona, zaten Atlas'ın onun nasıl bir durumda olduğundan haberi olduğuna emindi. Kerem'i arayıp rahatsız etmediği için de minnettardı. Ama bir yandan da evinin bu kadar uzakta olmasından dolayı ona lanetler yağdırmıştı.

***

Evin kahverengi kapısına varır varmaz içinde garip bir rahatlama hissiyatı oluştu. Sanki yıllardır burada, o kişilerle yaşıyor gibiydi. Ama bunun saçma bir his olduğunu biliyordu. Dört gündür tanıdığı insanlara bu kadar çabuk alışmak normal değildi. Belki de hepsi birbirine benzediği içindi tüm bunlar. Acı insanları yakınlaştırırdı.

Kapıyı çalar çalmaz anında açıldı. Atlas Demirdağ suratında garip bir ifadeyle ona bakıyordu. Kerem'in hâlini görünce onu baştan ayağa inceleme gereği duymuş olacak ki bakışlarını ağır ağır onun üzerinde gezdirdi. Şaşırmamış gibiydi. Normalde onu görenler hayrete düşerdi. Atlas ise bunu bekliyormuş gibi sakindi.

Az önceki Kerem'in anlamlandıramadığı surat ifadesi silinmiş yerini eğlenceli bir ifade almıştı. Kerem kaşlarını çattı. Burada eğlenecek ne vardı?

Kerem de aynı onun gibi yaparak Atlas'ı inceledi. Siyah bir eşofman takımı giymişti. Düz, koyu kahverengi saçları da her zamanki gibi arkaya doğru taranmıştı. Ev hali bile Kerem'den daha iyi görünüyordu.

Mavinin en açık tonu olan gözleri en sonunda Kerem'in gözlerine sabitlendi. Dudağının sağ kenarı hafifçe yukarı doğru kıvrıldı.

"Tahmin ettiğimden daha fazla hırpalanmışsın."

Kerem gözlerini devirdi. "Sana layık olamadığım için affet."

Atlas önünden çekilirken Kerem de içeri geçti. En son toplantı yaptıkları büyük, beyaz masayı es geçerek salona geçti.

"Rakibin çok güçlüydü." Atlas arkasından gelirken konuştu. Sesinde garip bir tını vardı. Rakibini bilmesine nedense hiç şaşırmamıştı. "Yine de iyi dayanmış gibisin."

Atlas'a dönüp kibirle gülümsedi. "Düşündüğün kadar zayıf birisi değilim."

"Zayıf olduğunu düşünseydim burada olmazdın."

Kerem tek kaşını kaldırarak ona baktı ama hiçbir şey söylemedi. Atlas'ın kendine özgü kalın ve pürüzlü sesindeki o ciddi tını ilgisini çekmişti. Konu kurduğu ekip ve yaptığı planlar olduğunda hep aynı ses tonuyla konuşuyordu. Bu Atlas'ta yakalayabildiği nadir özelliklerden biriydi.

"Bu arada şu sokak dövüşlerine biraz ara versen iyi olur."

Kerem kaşlarını çatarak ona baktı. Bugün herkes anlaşmış gibi aynı şeyi söylüyordu ve bu giderek tatsız bir hâl almaya başlamıştı.

"Nedenmiş o?"

"Çünkü bana canlı lazımsın. Ve yürüyebiliyor olmanı tercih ederim."

"Doğru ya," dedi ellerini pantolonunun cebine sokarken, "birkaç gün sonra bir katile eşlik edip onun şoförlüğünü yapacağımı unutmuşum."

Atlas kollarını göğsünde kenetleyip Kerem'in alaycı yüzüne kısa bir bakış attı. "Hatırlaman güzel. Tekrar unutmamaya çalış."

Kerem göz devirerek bakışlarını ondan çekti. Atlas da yanından sıyrılarak sehpanın üzerindeki dosyalardan -içinde ne olduğuyla ilgili hiçbir fikri yoktu- birini alarak karşısındaki beyaz koltuğa oturdu. Fazla meşgul görünüyordu.

Evin boş olduğuna o zaman dikkat edebilmişti anca. Ev oldukça sessizdi. Atlas'a döndü.

"Herkes nerede?"

"Sadece Helen ve Batu var. Onlar da aşağıdalar."

"Aşağıda derken?"

"Aşağıda, spor salonundalar. Antrenman yapıyorlar."

Kerem'in kaşları hayretle yukarı kalktı. "Spor salonu mu? Evin spor salonu mu var?"

Atlas onun bu şaşkınlığından çok memnunmuş gibi gülümsedi. "Mutfağa git. Sağ tarafta en köşede duran dolabın kapağını aç. Onun bir kapı olduğunu göreceksin. Oradan da aşağı in."

"Sen ciddi misin?"

"Evet, niye? Orası bodrum gibiydi. Ben de spor salonu yaptım."

"Evde sinema falan da var mı?"

Soluğunu sıkıntıyla dışarı verdi. "Onu henüz yaptırmadım."

Atlas'ın spor salonu konusunda ciddi görünmesine rağmen Kerem hâlâ inanamıyordu ona. Onunla dalga geçiyormuş gibi hissediyordu. Atlas, Kerem'in inanmadığını fark ettiğinde gözlerini devirdi ve eliyle mutfağı gösterdi.

"Git de kendin bak."

Kerem kuşkulu gözlerle ona baktı ve merakına yenik düşerek mutfağa doğru ilerledi. Orada hiçbir şey görmeyeceğini, Atlas'ın da arkasından kıs kıs güleceğini düşündü. Ama öyle olmamıştı. Kapıyı açtığında direkt aşağıya inen bir merdivenle karşılaşmıştı.

Haklıydı. Kapıyı açar açmaz yukarıya gelen seslerden aşağıda birilerinin kavga ettiğini anlamıştı. Tahmin etmesi zor olmamıştı, alışkın olduğu seslerdi. Sokakta dövüşürken duyduğu seslerden farklı değildi. Merakı giderek büyürken aşağıda Batu ve Helen'in gerçekten kavga ediyor olma ihtimalini düşündü.

Sola doğru kıvrılan merdivenlerden sabit bir hızla indi. Aşağıda gördüğü manzaraysa gerçekten de şaşırtıcıydı. Oda geniş ve oldukça ferahtı. Onun durduğu yerin karanlık olmasına rağmen odanın ışıklandırılması çok iyiydi.

Normal bir spor salonundan daha küçüktü ama iş görürdü. Odanın bir bölümü tamamen spor için gerekli olan malzeme ve makinelerle donatılmıştı. Diğer tarafta, yere de tetami minderler serilmiş ve dövüş antrenmanları için alan yaratılmıştı.

Tam da şimdi, Helen ve Batu o alanın hakkını ziyadesiyle veriyordu. Kerem'in kaşları yukarı kalkarken gözleri de hayretle büyümüştü. İkisinin de ellerinde dövüş sanatlarında kullanılan uzun birer ahşap sopa vardı. Sanki arkadaş değil de kırk yıllık düşmandılar. Baskın olmak, birbirlerini alt etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı.

Sokak dövüşleri gibi değildi bu. Daha farklıydı ve kabul etmeliydi; bunun seyir zevki daha yüksekti. Sokak dövüşlerinin kaotik tarzından eser yoktu. İkisinin de hareketleri seri, kontrollü ve oldukça da gösterişliydi. Belirli bir ritimle hareket ediyormuş gibiydiler.

Helen gelen saldırıyı, kendi sopasını kafasının üzerine kaldırarak karşılayıp itti. Batu eski hâlini alırken Helen hızlı bir atak yaptı. Batu anında karşılık vererek yana doğru kaçtı ve sopasıyla Helen'i hedef aldı. Genç kız eğilerek kurtulmayı başarmıştı. Elindekini de Batu'nun böğrüne doğru savurmaktan çekinmedi. Artistik bir hareketle yana doğru takla atarak kurtuldu.

Pekâlâ, bunu beklemiyordu işte. Batu onun gözünde şu an gördüklerinden tamamen farklıydı. Onun böyle dövüşebildiğini tahmin bile edemezdi. Onu sıradan, sıska, bilgisayar dehası ve fiziksel kavgadan kaçınan biri gibi tanımıştı hep. Aslında bir nevi öyleydi hâlâ. Dövüşebilmesine rağmen bilgisayar başında olmayı tercih ediyordu. Dünden bir önceki gece de kandan korktuğunu gördükten sonra onun saha adamı olmadığını net bir şekilde anlamıştı.

Bir sonraki hamle Batu'dan geldi. Bir boşluk bularak Helen'e oldukça yaklaşmıştı. Helen de bunu anında fark etmiş olacak ki sola kaçarak etrafında dönmüş ve Batu'nun sırtına önce dirseğini sonra yumruğunun yumuşak kısmını geçirerek öne doğru sendelemesine neden olmuştu.

Kerem onu takdir etmekten kendini alamıyordu. Onu sevmiyor veya hoşlanmıyor olabilirdi fakat iyi dövüştüğü gerçeğini de reddedemezdi.

Helen'in dudaklarından kahkahaya benzer bir ses çıktı. "Bana karşı bir şansın olmadığını asla kabullenmeyeceksin, değil mi?"

Batu toparlanmış, ona doğru dönmüştü bile. Hatta gardını bile almıştı. İkisinin de soluğu şaşırılacak derecede normaldi.

"Biliyorsun, sana o zevki tattırmam."

"Sonda yenildiğinde yüzünün alacağı ifadeyi şimdiden görebiliyorum," dedi sırıtırken. "Alışkanlık oldu."

Batu bunun üzerine hiçbir şey söylemeyip hamle yaptı. Helen hiç duraksamadan tüm hamleleri karşıladı. İki tahtanın birbirine değerken çıkardığı sesler tüm odaya yayılmıştı. En son Helen, Batu'nun elindeki sopaya güçlü bir darbe indirerek elinin boşa çıkmasını sağladı. Batu sopayı düşürmese de afallamıştı. Genç kız onun toparlamasına izin vermeden karşıdan önce göğsüne sonra da bileğine tekme attı. Batu, geriye doğru sendelerken elindeki ahşap sopayı da düşürmüştü.

Helen'in dudaklarında beliren kendini beğenmiş gülümseme büyürken sopanın bir ucunu, savunmasız kalan Batu'nun çenesinin altına doğrulttu. Genç adamın işi bitmişti. Neden bilmiyordu ama bu çok hoşuna gitti. Kerem aniden aptalca sırıttığını fark ederek yüzüne ciddi bir ifade yerleştirdi.

"Sana söylemiştim," dedi Helen nefes nefeseyken. Göğsü bir inip bir kalkıyordu. Batu'nun da ondan farklı bir yanı yoktu. "Hep kaybeden olmak nasıl bir duygu?"

Batu gülümseyerek bir Helen'e bir sopaya baktı. Kerem bu ifadeyi biliyordu. Kerem kollarını göğsünde kavuşturarak karanlığın içinden onları daha rahat izleyebileceği bir pozisyon sağladı kendine.

Batu elinin tersiyle sopayı büyük bir hızla itmiş ve dönerek kızın eline bir tekme savurmuştu. Elinden kayıp giden tahta Helen'i şaşırtmış da olsa bunu belli etmemiş anında toparlanarak saldırıya karşılık vermişti. Ona doğru savrulan yumrukları savuşturarak kendi yumruk yaptığı elinin üst kısmını Batu'nun çenesine indirdi.

Kerem neredeyse kahkaha atacaktı. Neden bu kadar eğlendiğini bilmiyordu ama resmen terapi gibi gelmişti ona. Neredeyse kendisi dövüştüğünde attığı stresi atmıştı burada da.

Batu Helen'in bileğini tuttuğu gibi kendine çekti ve döndürerek sırtını kendi göğsüne yasladı. Bir kolu da kızın boynuna dolanmıştı. Batu, Helen'in kulağına bir şey söylemişti ama Kerem duyamamıştı. Sırtları ona dönük olduğundan yüz ifadelerini de göremiyordu. Yerinde kıpırdanarak biraz öne çıktı.

Helen yerinde duramayıp dirseğini Batu'nun karnına geçirdi ve bir bacağını Batu'nun ayaklarının arkasına götürdü. Kendini geriye atmıştı. Batu'yla birlikte yere düşerken altta kaldığından dolayı en büyük hasarı genç adam almıştı. Helen dirseğini bu sefer de Batu'nun göğsüne geçirdi. Hız kaybetmeden oğlanın kollarından kurtuldu. Ama Batu fazla uzaklaşmasına izin vermeden Helen'in bacağına çelme takarak yere düşmesini sağladı.

Batu yerden kalkıp kızın yanına varamadan göğsüne bir tekme daha yemiş geriye doğru düşmüştü. Bir anda ikisi de durdu. Anlaşmış gibi yerden kalkmadan gülmeye başladılar. Bir an bu durumu kıskandığını hissetti. Onun günlük yaşamında hiç böyle eğlendiği bir arkadaşı olmamıştı. Eskiden olmuşsa bile artık hatırlayamıyordu.

Helen doğrulurken gözleri kapıya kaydı. Kerem'le göz göze gelirken yüzünden şaşkınlık dalgası geçti. "Kerem?"

Batu da dirsekleri üzerinde doğrularak önce Helen'e sonra onun baktığı yere baktı. O da aynı şekilde şaşırmıştı. Kerem saçma bir şekilde suçüstü yakalanmış gibi yerinde rahatsızca kıpırdandı. Az önce iyi görebilmek için öne çıktığında karanlıktan sıyrılmış olmalıydı. Helen yerden kalkarken bakışlarını Kerem'den ayırmadı.

"Ne zaman geldin?"

"Eee, şey. Biraz önce." Kerem neredeyse kendine küfredecekti. İnsanlarla daha sık iletişimde olmalıydı. Aslında bu iletişim kurma konusunda ne kadar gerilediği düşünülürse bu da iyi bir başlangıç sayılabilirdi. "Atlas burada olduğunuzu söyledi."

Batu da ayağa kalkarak Helen'in yanında durdu. "Gelsene," diyerek gelmesi için işaret etti ve ellerini beline koydu.

Kerem ne yapacağını bilemez hâlde öne çıkarken rahat olduğunu göstermeye çalıştı. Bakışlarını etrafta gezdirirken ortamı daha iyi inceleme fırsatı bulmuştu.

"Senin yüzüne ne oldu?" Batu'nun surat ifadesi her şeyi özetliyordu. Yüzünü buruşturmuş, hayretle ona bakıyordu. Helen ise sadece kaşlarını çatmıştı. Bakışlarını yüzünde bulunan tüm yaralarda gezdirdi.

"Önemli bir şey değil," diye kestirip attı.

"Emin misin? Buradan öyle görünmüyor pek." Ağır ağır konuşmuştu. Sanki kelimeleri seçmekte zorluk yaşıyordu. Helen'e dönerek kısık sesle ve İngilizce bir şey sordu. Helen de Kerem'e dönerek onu küçümseyen bir bakış attı.

"Sokak dövüşçüsü," dedi kollarını göğsünde birleştirerek.

"Evet, doğru. Sokak dövüşçüsü." Kıza, Kerem'in ne iş yaptığını sormuş olmalıydı. "Bu yüzden bu hâldesin o zaman."

Kerem buna cevap vermemiş, sadece pis pis bakmakla yetinmişti. Batu da bunu bir uyarı olarak almış olacak ki sustu. Arkasındaki duvara monte edilmiş saate baktı.

"Ben gitsem iyi olur. Atlas'ı yakalamalıyım çıkmadan." Helen'in at kuyruğu şeklinde topladığı saçlarına hafifçe vurdu ve gülümsedi. "Görüşürüz."

Yanlarından ayrıldıktan sonra ortama garip bir sessizlik çökmüştü. Ne Helen konuşuyordu ne de Kerem. Orada öylece durmuş birbirlerine bakıyorlardı. En sonunda bu sessizliği bozmaya Helen karar verdi.

"Dün neden gelmediğin anlaşıldı." Ondan biraz uzaklaşırken eline sardığı siyah sargıları açarak düzeltti ve tekrar eline sarmaya başladı. "Ayakta olman bile bir mucize."

"Dün çok mu bekledin beni?" Kerem'in dudaklarında beliren arsız gülüş büyüdü. Helen ona kısa bir bakış attı.

"Evet, keşke daha önceden söyleseydin." Kerem şaşkınlıkla ona baktı. Söylediklerinde samimi olması genç adamı afallatmıştı. "Gelmeyeceğini bilseydim daha erken sevinirdim."

Helen'in yüzünde kendine özgü olan o sinir bozucu gülüş belirdi. Kerem de az önceki afallamadan dolayı kendine kızdı. Ama sonra geçip gitmişti bu his. O da kıza aynısını tanıştıkları gün yapmıştı sonuçta. Aynı Helen gibi sırıttı.

"Şımarıklık ve bencillik dışında başka meziyetlerinin olduğunu bilmiyordum." Kerem sesini oldukça sabit tutmaya çalıştı. Az önce Batu ile olan antrenmanlarına gönderme yaptığını anlamış gibi Helen kafasını kaldırdı. Diğer elindeki sargıyı düzeltirken gözlerini kısarak ona baktı.

"Şımarıklık ve bencillik mi? Pardon da neyimi gördün de bunları söylüyorsun?" Sargıyı eline sarıp bitirdikten sonra dik dik Kerem'e baktı.

"İki gün önce sırf Atlas'a bir şey kanıtlayıp ondan intikam almak için sağlığınla oynadın ve planı tehlikeye attın. Herkesi tehlikeye attın." Kerem omuz silkerken ona yaklaştı. "Bence bu yeterince bencilce."

"Bence anlamadığın şeylere burnunu sokmamalısın." Helen de ona yaklaşarak karşısında durdu. "O Atlas ve benim aramdaydı. Seni ilgilendirmez."

"Ama ucu hepimize dokunacaktı. Planı mahvedecektin."

"Planı hemen de benimsemişsin."

"Çıkarlarım var diyelim."

"Kimin yok ki," dedi ve çenesini biraz daha kaldırdı. Bakışlarını tekrar yüzündeki yaralarda gezdirdi. "Yakından daha da kötü görünüyorsun."

"İltifat etmekte üstüne yok."

Helen kıkırdamaya benzer bir ses çıkardı. Kafasını yana eğip gözlerini kıstı. "Kim yapmışsa ellerine sağlık. Güzel işçilik."

Kerem normalde böyle laflardan hazzetmese de o an sadece gülmüştü. Kız fazla gıcıktı belki ama espri anlayışları ve alaycı tavırları neredeyse aynıydı.

Bu şekilde insanlarla daha rahat iletişim kurduğunu fark etti o an. Helen'in yanında garip bir şekilde rahattı. Konuşmakta zorluk çekmiyordu. En azından birbirlerine karşı iğneleyici tavırları onda bir rahatlamaya sebep olmuştu.

"Sen bi' de benim işçiliğimi gör."

"Ah, siz erkekler. Egolarınızı illa tatmin etmelisiniz."

"Ego tatmini falan değil bu." Kerem kaşlarını çattı. "Gerçek. Hem dövüşü ben kazandım."

Helen küçük çaplı bir kahkaha attı. "Bu hâlinle daha çok kaybedenlere benziyorsun."

Genç adam kızın bu alaycı tavırları karşısında sadece göz devirdi. "Diğerini görseydin böyle söylemezdin."

Helen inanmamış gibi baktı ona. Arkasını dönüp Kerem'den uzaklaşırken elini havada rastgele salladı.

"Senin daha beter hâlin ölmek zaten." Tokasından kurtulmuş, yüzüne düşen saçlarını geri itmişti. Saçlarını tekrar toplamak için ellerini kaldırınca siyah sporcu sütyeninin açıkta bıraktığı kısımda Helen'in belirgin karın kasları olduğunu gördü. Bu oldukça şaşırtıcı bir görüntüydü işte. Ne zamandan beri antrenman yapıyor acaba, diye düşünmeden edemedi.

Birden nereye baktığını ve neler düşündüğünü fark edip hızla bakışlarını çekti, başka bir yere bakmaya çalıştı. İki gün önce kafasını sandalyeye çarpıp aldığı yaraya takıldı gözleri. Üstü kapatılmıştı. Helen eliyle Kerem'i gösterdi. "Dokunsam bayılacak gibisin."

Kerem bir saat önce annesinin ona söylediği sözleri hatırlamıştı. O da aynı Helen gibi konuşmuştu.

"Ben gayet iyiyim," dedi kelimelerin üzerine bastırarak. "Şu hâlimle bile seni haklarım."

Helen son cümleyi duyar duymaz durdu. Sırtını dikleştirdi, tek kaşını kaldırarak ona küçümseyen bir bakış attı. Kızın sadece lafları değil bakışları da sinir bozucuydu.

"Bu bir meydan okuma mı?"

Aslında dövüşmek istemiyordu. Dövüşebileceğini söylemesine rağmen bundan emin değildi. Düşünce olarak kendini buna hazırlasa da vücudunun izin vereceğini sanmıyordu. Ama şu anda zayıf görünmek istemiyordu. Kerem'in dudaklarında kibirli bir gülümseme belirdi.

"Belki de öyledir."

"Yapmamanı öneririm." Kerem, onun sesinin tınısından eğlendiğini görebiliyordu ama görünüşü oldukça ciddiydi. "Bayılacak gibi duruyorsun dediğimde ciddiydim."

"İyiyim dedim ya. Dövüşebilirim."

"Haksız rekabet olur." Helen gözlerini devirerek kollarını önünde birleştirdi. "Ben avantajlıyım. Bu şekilde kazansam bile tatmin olmam."

Haksız rekabet konusunda haklıydı. Kerem'in vücudu berbat bir hâldeydi. Her yanı ağrıyordu. Şimdi bir dövüşe girse yere yığılıp kalabilirdi. Beyni tüm bunları doğrulasa da gururu buna engel oluyordu. En başından meydan okur gibi konuşmamalıydı. O zaman belki yan çizmek için şansı olabilirdi. Şimdi bundan vazgeçmek zayıf biri olduğu izlenimi yaratacaktı. Damarına basmalıydı. Kerem elini kıvırcık saçlarında gezdirerek alayla güldü.

"Galiba korktun."

Helen'in biçimli dudaklarından bir kahkaha daha koptu. "Beni kışkırtmaya çalışıyorsun. Yapma."

"Hayır, olanı söylüyorum. Benimle karşılaşmaya korkuyorsun resmen."

Helen durdu, cevap vermedi. Sabit bir yüz ifadesiyle genç adama baktı. Aklında bir şeyleri ölçüp tartıyordu. O an Atlas'a bir hayli benzediğini fark etti. En büyük fark gözlerdeydi. Atlas'ın mavinin en açık tonu olan gözleri ne kadar soğuk bakıyorsa Helen'in kahverengi gözleri de bir o kadar sıcak bakıyordu. Sanki gözlerinde insanları diri diri yakacak türden alevler vardı.

"Peki," dedi en sonunda. Sesi oldukça gergin ve ciddiydi. Omuz silkti. "Kapışalım. Ama seni bu minderlere gömdüğümde, o zavallı erkeklik gururuna bunu yediremediğin için gelip de bana, ben yaralıydım, diye sakın sızlanmaya kalkma."

Kerem göğsünde bir sıcaklığın yükseldiğini hissetti. Çenesi kasıldı, gözlerini kızdan ayırmadı. Öfkesini bastırmaya çalışarak kafasını yana eğdi ve gülümsedi.

"Öyle bir şey olmayacağına emin olabilirsin." Öne doğru çıktı ve minderlerin üzerindeki Helen'in yanına gitti. "Çünkü zaten ben kazanacağım."

Helen'in dudaklarında anlık kurnaz bir gülümseme belirdi. Kerem'in bunu görmesi de anlık olmuştu, çünkü Helen saldırıya geçmişti bile. Birdenbire ve beklenmedik olmasına rağmen ilk yumruktan sola doğru kayarak kurtulmuştu ama ikincisinden kurtulmakta o kadar şanslı olamamıştı.

Çenesine aldığı darbeyle afallasa da karnına yediği dizle iki büklüm oldu. Bu onu kendine getirmişti. Belki de onu hafife almamalıydı.

Helen ona acımış gibi başka bir hamle yapmadı ve biraz geri çekildi. Kerem bunu fırsat bilerek doğruldu ve kıza doğru bir tekme savurdu. Birinciyi koluyla engelledi. Ama önden gelen tekmeyi zamanında engelleyemedi ve karnını tutarak geriye sendeledi.

Kerem bir an için pişmanlık duydu. Fazla mı sert oldu, diye düşündü. Helen, gücünü onun aksine kontrollü kullanıyordu. Az önce Batu ile dövüştüklerinde bunu fark etmişti. Kerem'in aksine ona karşı yaptığı hamlelerde de gerçek bir güç emaresi yoktu.

Az önce, Batu ve Helen birbirlerine zarar vermeden antrenman yapmışlardı ama şimdi Kerem arasında olan şey biraz daha farklıydı. Genç adam gücünü kontrol etmeyi bilmiyordu. Şimdiye kadar hep en güçlü darbeleri indirmek için saldırmıştı rakiplerine. Gerçek dövüşte de zaten bu gerekirdi fakat şimdi bu antrenman tadında bir dövüştü ve zarar vermemesi gerekirdi; ama Kerem güç kontrolünden tamamen acizdi. Helen'e zarar vermek istememesine rağmen bunu nasıl yapacağını bilemiyordu.

Helen hiçbir şey olmamış gibi öne çıktı ve yine iddialı bir yumruk savurdu. Kerem bundan eğilerek kaçtı ve kızın böğrüne doğru yumruk attı. Ama bu yumruktan ziyade daha çok itmek gibiydi. Yana doğru düşecek gibi olsa da dengesini korumayı başardı.

Helen Kerem'in beklemediği bir hızla ona yaklaşarak bir tekme attı kafasına doğru, Kerem kollarını kaldırıp onu engellemekle meşgulken Helen anlık olarak zıplayarak döndü ve tekmesini genç adamın göğsüne savurdu. Bunu beklemeyen Kerem hem afallamış hem de dengesini kaybederek geri geri gitmişti.

Helen'i küçümsememeliydim!

Kolları, göğsü ve sırtı inanılamaz bir şekilde ağrıyordu. İki gün önceki dövüşte böğrüne yediği yumrukların acısını hiç düşünmemeye çalıştı. Korumak istediği tek bölgeydi. Duruşundan Helen'in bunu anlamamasını umdu.

Ama anlamıştı. Ufak bir yanlış yapmış, gözleri Kerem'in zayıf noktasına kaymıştı. Akıllı kız! Oraya ulaşmaya çalışacaktı. Buna izin veremezdi. Kafasına yapılan hamleden geriye eğilerek kurtuldu. Kızın sol kolunu sol eliyle yakalayıp kendine çekti ve kızı döndürerek diğer kolunu da tuttu. Az önce Batu ile dövüşürken olduğu gibi şimdi de Helen'in sırtı Kerem'in göğsüne denk gelmişti. Kerem kızın iki kolunu da X şeklinde göğsünde birleştirmiş, kendine doğru bastırmıştı.

Helen Kerem'in kollarında debelenip kurtulmaya çalıştıysa da başarılı olamamıştı. Kerem onu biraz daha kendine doğru bastırırken Helen durdu. Kafasını geriye doğru atıp Kerem'in boynuyla omzunun birleştiği yere yasladı kafasını. Kerem bu ani yakınlaşmadan dolayı bocalasa da bunu hiçbir şekilde kıza belli etmedi. Afallayıp bırakacak olsa kız onu anında yere sererdi.

Helen'in gözleri tavana bakarken göğsü hızla inip kalkıyor, nefesini düzenlemeye çalışıyordu. Kerem'in de ondan geri kalır bir yanı yoktu. Onun da biraz soluklanmaya ihtiyacı vardı. İkisi de sırılsıklamdı. Kerem'in bakışları kızın nemli boynuna kaydı. Helen gözlerini tavandan çekerek Kerem'e bakmıştı. Genç adam da bakışlarını ona yönlendirdi.

"Fazla kontrolsüzsün," diye fısıldadı kız. Kerem kızın nefesinin çenesine çarptığını hissetti. "Düşünmeden karşılık veriyor gibisin."

"Sen de fazla kontrollüsün." Gözlerini kızdan ayırmadan sertçe yutkundu ve belli belirsiz sırıttı. "Fazla düşünüyorsun. Sokakta öyle bir şansın yok."

Helen'in bakışları Kerem'in gözlerinden önce dudaklarına sonra da yere kaydı. Aynı Kerem gibi gülümsedi. "Neyse ki sokakta değiliz."

Göz açıp kapayana kadar Helen Kerem'in ayağına basmış kafasını geri yatırarak da çenesine kafa atmıştı. Kerem kollarını istemsiz gevşetirken Helen anında kollarından kurtulmuşu.

Hızlı toparladı. Tek bir adımla Helen'e yaklaşıp onun saldırmasına izin vermeden yandan yumruk savurdu ama Helen kolunu yakalayarak bacağını kaldırdı ve dizini Kerem'in göğsüne geçirdi. Vücudundaki ağrılar hareketini kısıtlıyor ve onun yavaş hareket etmesine neden oluyordu. Zaten ufak ve hızlı olan Helen'e ekstra avantaj sağlıyordu.

Genç kız onun kolunu bırakmadan geriye doğru büktü ve diz boşluğuna tekme attı. Tek dizi üzerine çökerken kız kolunu bıraktı ve diğer tekmesini sırtına geçirdi. Kerem öne doğru savrulurken yere düşmemek için ellerinden destek almak zorunda kalmıştı. Dizleri özerinde doğrulurken arkasını döndü. Nefes nefese kalmışlardı.

Kerem'in tüm vücudu yanıyordu. Ağrısı dinmiş olan yaralar da tekrar ağrımaya başlamıştı. Vücuduna birkaç çürük daha eklendiğine de emindi. Zar zor ayağa kalktı. Tek kelime etmemeye çalıştı, kendisi kaşınmıştı. Sonuna kadar katlanmak zorundaydı.

"Pes et, Kerem." Helen hâlâ onu dövüşten caydırmaya çalışıyordu ama Kerem'in hiç öyle bir niyeti yoktu. Tam da Helen'in dövüş stilini çözmüşken olmazdı.

"Hayır, ben daha yeni başlıyorum."

Helen kafasını iki yana sallayıp güldü. Yumruklarını kaldırarak gardını aldı. Kerem de aynısını yaparak kızın yapacağı hamleleri tahmin etmeye çalıştı. Aslında daha ilk başta çözmüştü onu ama fark etmemişti. Helen'in olayı tekmeydi. Genelde üst vücuda saldırıyordu. Dikkat dağıtan yumruklardan sonra tekmelerle rakibi yere seriyordu. Keskin, düzenli ve oldukça da kontrollü. Tek yapması gereken düzenini bozmaktı.

Helen tam da genç adamın tahmin ettiği gibi önce yumruklarını savurdu. Kerem büyük bir ustalıkla onları savuşturdu. Helen tekme atmak için ayağını kaldırdığında vücudundaki ağrılarını umursamadan eğildi ve karnına ona dengesini kaybettirecek sertlikte bir tekme attı. Sonra da dizlerini kırarak iyice eğildi ve etrafında dönerek Helen'in ayağına çelme taktı. Genç kızın bunu beklemediği ortadaydı. Zaten ilk tekmeden sona bocalamış olan genç kız, ikinci hamleyi görememiş, hazırlıksız yakalanmıştı.

Helen havada bir saniye kadar asılı kalırken büyük bir gürültüyle sırt üstü düşmüştü.

"Ah!" Helen acıyla inledi. Kerem büyük bir pişmanlıkla doğrulurken gözlerinde korku vardı. Helen yerde kıvranarak yüzünü buruşturmuş, elini boynuna doğru götürmüştü.

"Helen!" Kerem yanına giderek diz çöktü. Kız ona cevap vermediğinde içinden okkalı bir küfür savurdu. "Helen, iyi misin? Ben... ben böyle olacağını düşünmemiştim."

Kız büyük bir sinirle ona baktı. Öfkeli görünse bile Kerem onun acı çektiğini görebiliyordu. Böyle sert düşeceğini tahmin etmemişti. Helen derin nefesler alırken karın kasları kasılıyor, az önce tekme attığı yerdeki kızarıklık gittikçe daha belirgin olmaya başlıyordu. Kerem pişmanlıkla ona baktı. Helen bir şey söylemeyince üzerine doğru eğilerek neresinin acıdığını öğrenmeye çalıştı.

Hata yaptığını geç fark etmişti. Paniğe kapılıp kendini savunmasız bırakmıştı ve bu, büyük bir hataydı. Helen ondan tabii ki de bunun intikamını almıştı. Kızın üzerine eğilir eğilmez Kerem'i kendine çekip dizini doğrudan daha önce gözüne kestirdiği, genç adamın korumaya çalıştığı noktasına geçirmişti.

Sağ tarafına aldığı darbeyle tüm vücudu aniden felç olmuş gibi kasıldı, kıpırdayamadı. Aynı yere belki de ellinci kez darbe alıyordu ve artık acı başka bir seviyeye ulaşmıştı.

Kendini tutamadı. Acı dolu bir inlemeyle sola doğru devrilirken ağrı belinden tüm vücuduna yayıldı. Kalçasından sırtına doğru yükselen ağrıyla gözleri kararırken arka plandaki sesleri de dinleyemez oldu. Duysa da bir anlam çıkaramıyordu. Tek bildiği Helen'in bir şeyler söylediğiydi.

Gözlerini tekrar açtığında kafasının üzerinde olan gür ışık gözlerini aldı. Yanı başında biri olduğunu gördü, ki bu Helen'den başkası olamazdı. Parmaklarını bedeninde hissettiğinde ürperdi fakat acı yüzünden tepki veremedi. Neler olduğunu anlamıyor, anlasa da önemseyemiyordu.

Elini acıyan yere götürdüğünde eli, Helen'in sargılı eline çarptı. Tişörtünü sıyırmaya çalışıyordu. O sırada ona engel olamadı. Acısı bir nebze bile olsa azalınca zihni biraz daha berraklaştı. Kafasını kaldırıp kıza baktığında yüzündeki dehşet ve şaşkınlık ifadesini gördü.

Yarayı görmüş...

Kerem güçlükle yutkunurken kafasını geriye attı.

"Kerem..." Helen'in sesi her zamankinden daha zayıf çıkmıştı. "Bu? Ne diyeceğimi bilmiyorum."

Kıza hak veriyordu. Kim olsa aynı tepkiyi gösterirdi zaten. Kız hâlâ şaşkınlığı üzerinden atamamıştı. Helen'in parmakları yaranın üzerinde gezerken Kerem ürperdi.

"Ben çok üzgünüm. Bilseydim yapmazdım, özür dilerim." Sesindeki pişmanlık, Kerem'i onun gerçekten samimi olduğuna inandırmıştı. "Bu kadar kötü olduğunu tahmin etmemiştim."

"Sorun değil," dedi dişlerinin arasında, kafasını kaldırmaya çalışırken. Yüzünde acı dolu ama alaycı bir gülümseme belirdi. "Sanırım ikimizin de elinin ayarı yok. Ya da ayağımızın."

Helen buna gülerken Kerem, zorlanarak da olsa konuşmaya devam etti. "Ben de üzgünüm bu arada. Öyle düşeceğini..."

Helen kafasını iki yana sallayıp güldü. "Sorun değil. Ama takdir etmeliyim, güzel hareketti."

"Biliyorum."

Helen gözlerini devirip güldü. "Sadece birkaç dakika için anlaşamaz mıyız?"

"Sanmıyorum." Kerem kafasını geriye yatırırken Helen'in parmaklarının yine teninde dolaştığını hissetti. Kafasını kaldırarak ona baktı.

"Doktora görünmelisin." Dudaklarını birbirine bastırmış kaşlarını çatmıştı. Kafasını iki yana salladı. "Bu hâlinle benimle dövüştüğüne inanamıyorum."

"Güzel idare ediyordum aslında."

Helen ona, yok artık, der gibi baktı. Bir şey söylemedi ve Kerem'in tişörtünü kavradı. Diğer yaralara da bakmak için tişörtü yukarı sıyırmak isterken Kerem aniden bileğini yakaladı. Helen şaşkınlıkla kafasını kaldırdı.

"Dur," dedi Kerem, kısık ama sert bir sesle. Biraz iyi anlaşıp güldüler diye diğer yaralarına bakacağı anlamına gelmiyordu. Kerem kaşlarını çatarken Helen bakışlarını onun gözlerinden ayırmadı.

Helen tişörtün ucunu bırakmıştı ama Kerem kızın bileğini tutmaya devam ediyordu. Helen kolunu hafifçe kaldırırken Kerem'in eli kızın bileğinden avucuna doğru kaydı. Tutmaya devam ettiğini görünce elini çekti hızlıca. Bugün onunla yeterince fiziksel temasta bulunmuştu zaten.

Helen hızlıca toparlanıp ayağa kalktı. "Kalkabilecek misin?"

Kerem bir elini beline götürmüş, diğer eliyle yerden destek alarak kalkmıştı. Ağzını açıp bir şey söyleyecekken araya başkası girdi.

"Helen!" Atlas kapının yanında durmuş ikisine bakıyordu. Ev hâlinden eser yoktu. Üzerine tam oturan, gri bir takım elbise giymişti. Şekil verilmiş saçları geriye taranmıştı. Kısacası oldukça bakımlı görünüyordu. Büyük ihtimalle işe gidecekti.

"Senin çıkman lazım. Hayal ile buluşacaksın. Unutmadın herhalde."

Elleri cebindeydi ve sakin bakışları ikisinin üzerinde gidip geliyordu. Otoriter sesi tüm odaya yayılmıştı.

"Unutmadım," dedi Helen bıkkınlıkla. "Şimdi hazırlanmaya gidiyordum."

"Güzel."

Helen Kerem'e kısa bir bakış atıp yanından ayrılırken Atlas yana kayarak ona yol vermişti. Bu sefer Atlas'ın o soğuk bakışları Kerem'i buldu.

"Sen de benimle gel." Sesi itiraz kabul etmiyordu. "Konuşmamız gereken şeyler var."

Bölüm sonu

1 yorum