İçeriğe geç

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 8 · 23 dk okuma

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 8

Bölüm 8: İnsan ne zaman çaresiz kalır?

Bölüm 8: İnsan ne zaman çaresiz kalır?

Atlas Demirdağ...

İnsanlar için, diğer kavramlar gibi çaresizlik kavramı da farklıydı. Herkesin çaresiz hissettiği, zaaflarının ortaya çıktığı zamanlar vardır. Öyle anlar ki dünyanın en duygusuz insanına bile bir şeyler hissettirirdi. Hoş, zaten kimse o kadar duygusuz olamazdı. Belki duygular bastırılabilir veya kontrol edilebilirdi; fakat hep orada durur, gün yüzüne çıkacağı zamanı beklerdi. Bedaheten ortaya çıkınca da artık kontrol edilen taraf duygular değil, insanlar oluyordu.

Atlas da tam olarak öyle anlardan birini yaşıyordu. Uzun zaman sonra tekrar hissettiği o çaresizlik, kelimelere sığamayacak türdendi. Kelimelere sığamadığı gibi kalbine de sığamıyordu. Bir harabeden farksız olan yüreği zihninin sınırlarını zorluyor, tüm her şeyin gerçek olup olmadığını sorgulatıyordu ona. İlk defa anne ve babasını kaybettiğinde böyle hissetmişti. Şimdi de Helen yüzünden oluyordu.

Kaybediyordu yine birilerini. Helen... En değerlisi ellerinden kayıp gidiyordu ve o, küçücük bir odada sadece öylece durup çaresizce bunu izleyebilmişti.

Helen'in bunu yapacağını öğrendiği anda dur durak bilmeden odada volta atmış, bunu nasıl durduracağını düşünmüştü. Kız kardeşi o gün yeterince kafasına göre hareket etmemiş gibi, üstüne kulaklığı da çıkarmıştı. İletişimin kesilmesiyle Atlas'ın masanın üzerindeki kalemliği öfkeyle devirmesi bir olmuştu. Daha fazlasını yapmak istediyse bile öfkeyle hareket edecek durumda olmadığının bilincinde olarak yapmamayı tercih etti. Helen'i aradı, en azından telefonla ulaşmak için; ama açmıyordu. Kafeye de daha ulaşmamıştı.

Atlas korkusunu ve endişesini gizlemeye, geri plana atmaya çalışsa da pek başarılı olamıyordu. Konu Helen olunca ve hayatı tehlikedeyken bocalıyor, toparlayamıyordu. Helen öyle bir şey yapmıştı ki, hepsinin elini kolunu bağlamıştı.

Atlas bir şeyler olacağını hissetmişti. Helen'in bakışlarından sezebilmişti. Yine de bu duygularını inkâr etmeyi, onu kedince uyarmayı denedi. Ancak her şeyi daha kötü yapmaktan başka bir işe yaramamıştı. Helen'e kızmak istiyordu; ama yapamıyordu. Zaten birazdan kızın geleceği hâlin farkındaydı. Bu yüzden kızamıyordu da. Oysaki sinirlenecek çok sebebi vardı.

Atlas onu korumak için kendi hayatından vazgeçmişken -bunun için Helen'in kızgın olduğunu biliyordu- onun kendi hayatını sırf Atlas'a ders vermek için tehlikeye atmasına kızgındı. Planı tehlikeye sokacak şeyler yapmasına kızgındı. Kafasına göre hareket etti diye kızgındı. Onu anlamadığı için, durmadan Atlas ile kavga ettiği için kızgındı. Atlas'ın otoritesini diğerlerinin yanında sarstığı, sözünü dinlemediği için kızgındı...

Tüm bu şeyleri unutmaya hazırdı; sadece küçük kız kardeşinin yanında olmasını istiyordu. O an başka bir şey umurunda değildi, bir tek Helen'in iyileşmesini, sapasağlam olmasını diliyordu. Helen'in inadıysa tüm bunlara engel olan tek şeydi.

Kulağına dolan bir sesle düşüncelerinden ve korkularından az da olsa sıyrılmayı becerebilmişti. Odanın içinde volta atıp kendi kendine söylenmeyi durdurdu.

"Helen geldi kafeye," dedi Batu sabırsızca, bilgisayar ekranına bakarken. Atlas da masaya ulaşıp diğerleriyle aynı yere baktı. "İyi görünüyor..."

Atlas Helen'i görünce rahat nefes alsa da bunun uzun sürmeyeceğini biliyordu.

"Şimdilik," diye fısıldadı. Çünkü onları neler beklediğini biliyordu.

Elinde tuttuğu telefonun kilidini açıp aceleyle İdil'i aradı. İdil açana kadar yıllar geçmişti sanki. Her saniye diğerinden daha uzundu ve zaman hiç olmadığı kadar yavaş ilerliyordu.

"Niye açmıyor bu kız?"

Öfkeyle telefonu kulağından uzaklaştırdı; fakat İdil'in açtığını fark et-dince tekrar kulağına yaklaştırdı.

"Neredesin?" diye istemsizce bağırdı.

"Trafikteyim! Nerede olacağım? Az kaldı zaten." İdil tatsız bir şekilde konuşmuştu. Atlas'ın ses tonundan hoşlanmadığı belliydi. Normalde konuşmayacağı bir üslupta konuşuyordu, ki kendisi de hoşlanmıyordu bundan. İdil bunu anlamış gibi devam etti:

"Bir şey mi oldu? Niye gerginsin sen?"

"Helen kendine zarar verecek."

"Ne? Nasıl?" diye art arda sorular sorarken arkadan gelen korna sesi de onlara eşlik etmişti.

"Açıklamak için vaktim yok!" Bir gözü monitörde diğer gözü de saatteydi. Bir sürü şey yaşamıştı; fakat hiçbirinde böylesine stresli olmamıştı. Helen'in dediği gibi, kendi hayatıyla kumar bile oynamıştı. Yine de böyle korkmamıştı. "Hemen Hayal ile yer değiştirmelisin. Helen'e müdahale etmek zorunda."

"Tamam, tamam! Elimden geleni yapıyorum. Ama İstanbul trafiğini biliyorsun. Sanırım ileride de bir kaza olmuş. On beş dakikadır buradayım, sıkışıp kaldım. Arabalar ilerlemiyor."

Atlas o an kimseyi umursamadan sesli bir şekilde küfür savurdu.

"Oradan çıkmanın bir yolunu bulmalısın!"

"Ne yapmamı istiyorsun? Arabayı öylece bırakıp gidemem. Adam da iki araba arkamda, bir saniye ayrılmadı peşimden."

"Sen gelmeden Hayal oradan çıkamaz," dedi ve gözlerini kafede oturan Helen'e dikti. Sesi titredi konuşurken:

"Gelmezsen Helen ölecek..."

"Helen ne yaptı ki? Onu durduracak hiçbir şey yok mu?"

"Yok, yaptı yapacağını zaten." Boşta olan elini saçlarına götürerek karıştırdı. Kapatmadan önce, "İdil, elini çabuk tut. Lütfen..." diye son kez rica etti.

"Bu kız delirmiş." Kerem monitöre bakarken mırıldandı. Kaşlarını çatmış, dudaklarını birbirine bastırmıştı. Bir süredir herkesin düşündüğü şeyi söylemişti sonunda. Atlas başka zaman belki bu lafa kızabilirdi ama doğru söylüyordu. Kardeşi delirmişti.

Ozan onlardan biraz uzakta, sırtını duvara yaslamış, kollarını da göğsünde birleştirmişti. Kerem ve Batu'nun omuzları arasından bakıyordu kafenin görüntülerine. Onun da kaşları çatıktı.

Atlas bakışlarını tekrar Helen'e yönlendirdi. Hareketlerini düşünceli bir yüz ifadesiyle izlemeye başladı. Helen'in davranışları kendini açıkça belli ediyordu. Durmadan oturduğu yerde kıpırdıyor, endişeyle etrafı tarıyordu. Rahatsız ve tedirgin olduğu açıkça görünüyordu.

Birkaç saniye sadece düşündü; fakat Helen'i kurtarmak için aklına gelenlerin hiçbiri bir işe yaramıyordu. Hepsi birbirinden imkânsızdı. Tek mantıklı hamle Hayal'in hızlıca müdahale etmesiydi. İdil de gelmediği sürece bu pek mümkün görünmüyordu. Odadaki gerici sessizliği kendisi bozarak Hayal'e seslendi:

"Hayal, orada mısın?"

"Evet," diye kısık bir sesle konuştu kız. "Bekliyorum."

"Helen'in hayatı senin ellerinde." Sesi kendisinin bile beklemediği bir şekilde titremişti. Bunun olmasından nefret ediyordu fakat elinde değildi. Paniğe kapılmamak için kendiyle mücadele veriyordu. "Eğer vaktinde adrenalini vücuduna enjekte etmezsen-"

"Biliyorum," dedi Atlas'ın lafını keserek. "Onu kurtaracağım."

Atlas, Hayal'in sesinde kararlılıkla biraz rahatlamış olsa da içinde bir yerlerde hâlâ onu tüketen bir korku duruyordu. Bu işin sonu kesinlikle kötü bitecekti.

"İdil nerede kaldı?"

Hayal'in sorusuyla gözlerini monitörden çekti ve Batu'ya baktı. Sanki ondan bir cevap bekliyormuş gibi beklentiyle gözlerini ona dikmişti. Ama Batu'nun da ondan bir farkı yoktu.

"Bilmiyorum."

Daha ne kadar beklemeleri gerekiyordu? Helen'in o kadar vakti kalmamıştı. Biraz daha düşünürse çaresizlikten kafayı yiyecekti.

"Atlas..." diye Batu kolundan çekiştirdi Atlas'ı. "Helen iyi değil."

Atlas masaya doğru eğilerek bakışlarını anında ekrana yönlendirmişti. Helen'in anlık kameraya bakmasıyla kalbi tekledi. Sanki karşısındaymış da göz göze gelmişler gibi nefesini tutmuştu. Ama genç kız bakışlarını, kameradan çekerek çantasına yönlendirmişti.

"İlacı mı arıyor?" Ozan uzun zaman sonra konuşmaya karar vermişti. Onun surat ifadesinden de endişeli olduğu görünüyordu. Yaslandığı duvardan en sonunda ayrılabilmişti.

Atlas bakışlarını tekrar kıza yönlendirdi. Helen çantasında bir şey arıyordu. Daha doğrusu aramaya çalışıyordu. Elleri bariz bir şekilde titriyor, aradığı şeyi bulmaya engel oluyordu.

"Bilmiyorum!" dedi yine Atlas, büyük bir öfkeyle. Bu kelime, en nefret ettiği kelimeydi belki de. Atlas, her şeyi bilmek isterdi çünkü. Ve çoğu şeyi bilirdi de. Bir şey bilmemek onun için kabul edilemezdi, buna dayanamazdı. Belirsizlik Atlas için büyük bir kabustan farksızdı. Ve şimdi bu kâbusu yaşıyordu. "Belki de telefonunu arıyordur. Bize ulaşmak için..."

"Bu gelen de kim?" Kerem'in heyecanlı sesi herkesin kapıdaki kişiye bakmasını sağlamıştı. Hayal kılığına girmiş İdil'i görünce Atlas hayatta hiç mutlu olmadığı kadar mutlu olmuştu. Hatta bilgisayardan geçip İdil'e sarılma isteği oluşmuştu içinde.

"İdil bu," diye Batu Atlas'ın yerine konuştu. O da yerinde duramayaraktan oturduğu döner sandalyeyi geri itti ve kendini masadan uzaklaştırıp iki elini de ensesine götürdü.

İdil, önce çaktırmadan hızlıca etrafı taramıştı. Sonra doğrudan kimseye ehemmiyet vermeden, ona önceden tarif edilmiş yere doğu hızlı adımlarla ilerledi. İdil Helen'i gördü mü bilmiyordu ama Helen'in onu görmediği kesindi. Genç kızın şansına kimse de onu fark etmemişti. Çoğunun dikkati öksürük krizine girmiş Helen'deydi çünkü.

"Hayal!" diye aniden aklına geldi.

"Biliyorum, duydum."

"Helen çok kötü!"

"Yetişeceğim, merak etme."

Arkadan bir kadın sesi, "Geldim," dediğinde. Atlas derin bir nefes aldı. Konuşan kadın İdil'den başkası değildi. Kurtulacak, diye düşündü. Bir şey olmayacaktı küçük kız kardeşine.

"Çabuk olun," diye son kez telaşlı bir şekilde konuşup gözlerini Helen'e dikti. Ona baktıkça kalbi acıyordu. Kardeşinin hissettiklerini hissediyordu. Nefes alamamasını, soluğunun kesilmesini... Kardeşi her öksürdüğünde sanki kendi göğsünde hissediyordu o sarsıntıyı.

Atlas alışkın değildi Helen'i bu şekilde görmeye. Kız kardeşi ondan bile daha güçlü olmuştu hep. Şimdiyse gözlerinin önünde zayıflıyordu ve Atlas ona hiçbir şekilde yardım edemiyordu. Oysaki yanında olduğunu ve iyileşeceğini söylemek için o an her şeyini verebilirdi.

Helen daha fazla bekleyememiş olacak ki çantasına uzanmıştı. Neyi aradığını o an anlamış gibi Atlas'ın hissettiği paniği Ozan dile getirdi.

"Ne yapıyor o?" Kafasını kaldırıp Atlas'a baktı.

"İlacını arıyor..."

"Ama kendisi kullanamaz! Hayal'in yapması gerekmiyor mu?"

"Öyle, ama..." dedi Atlas zar zor duyulacak bir sesle. Ozan haklıydı, Hayal yapmak zorundaydı. Yani planın tehlikede olduğunun farkındaydı ama orada ölecek olan da kız kardeşiydi. Kulaklığı çıkardığı için iletişim de kuramıyorlardı. "İdil'i görmemiş olmalı. Geldiğini bilmiyor muhtemelen. O yüzden kullanmak istiyor."

"Bu kız ne halt yemeye burnunun dikine gitti ki?" Ozan iyice sesini yükseltmişti. O da diğerleri gibi yerinde duramıyordu. "Yaparken ne düşünüyordu? Hayır, kendini fazla mı akıllı sanıyor bu?"

Atlas artık sinirlerine hâkim olamayıp, "Bana bak, doğru konuş!" diyerek işaret parmağıyla onu gösterdi.

"Kesin şunu!" diye Batu bağırdı ikisine de. "Görmüyor musunuz Helen'in hâlini?"

Atlas daha fazla üstelemedi konuyu ama unutmuş da sayılmazdı. Öfkeden alev almış gözleriyle son kez Ozan'a bakıp ekrana çevirdi kafasını. Gördüğü şeyle donup kaldı. Helen oto enjektörü kutusundan çıkarmaya çalışırken yere düşürmüştü ve onu yerden almak için zar zor ayağa kalkmıştı. Yanına gelen garson bir şeyler söylerken kız onu hiç dinlemiyordu.

Zaten ne olduysa o zaman oldu. Helen ilaca uzanır uzanmaz kendini tutamayıp yere düşmüştü. En dehşet verici şey ise kafasını sandalyeye çarpması olmuştu ki, Atlas için o an zaman durmuştu. Hipnoz olmuş gibi yerde zar zor hareket eden küçük bedene bakıyorken diğerleri de bu olaya birbirinden farklı tepkiler vermiştiler.

Batu direkt kafasını çevirmiş, ekrana bakmayı reddetmişti. Kerem birkaç adım gerileyip her duygunun olduğu o gözlerini Atlas'a çevirmişti. Ozan ise ellerini boynuna götürerek arkasını döndü. Hiçbiri Atlas dışında monitöre bakmak istememişti.

Helen yerde öylece yatıyordu ve sadece anafilaksi ile yetinmeyip kafasını da çarpmıştı. Atlas'ın vücudu sinirden ve korkudan kasılırken kendini toplamaya çalıştı. Atlas'ın kalbi paramparça olup gözleri dolarken bir türlü düşüncelerini bir araya getiremiyordu. Helen'i o vaziyette görmek dağıtmıştı Atlas'ı ve bu çok kötü bir olaydı. Yutkundu zorlukla. Şimdi dağılamazdı. Helen için güçlü olmalıydı. Ölemezdi, ölmemeliydi!

"Hayal!" diye öyle bir bağırdı ki neredeyse tüm evde sesi yankılanmıştı. "Neredesin? Hayal!"

Her şey şimdiye çok yolunda gidiyormuş gibi yeni bir terslik daha olmuştu. Kızlardan cevap yoktu. Bağırmadan önce kulaklıkta duyduğu kızların konuşmaları aniden garip bir sesle kesilmişti. Kulağını tırmalayacak türden sesler de gelmeye başlayınca da Atlas tüm öfkesini kulaklıktan çıkararak karşı duvara fırlattı.

"Ben gidiyorum!" dediği anda Batu'nun ayağa kalkıp onu doğru atılması ve sonra Atlas'ın kendi durumunu fark ederek durması bir olmuştu. Kerem ve Ozan da buna karışmak ister gibi hareketlenmişlerdi; fakat Atlas durunca hepsi durmuştu. "Gidemem ki! Nasıl gideyim?"

Elinin kolunun bağlı olması öfke dışında bir şey getirmiyordu ona. Resmen tıkılıp kalmıştı orada. Giderse tüm plan suya düşerdi. Helen'in yaşayacağı vardıysa da şüphe uyandırdıktan sonra bir anlamı kalmayacaktı. Ama ölecek, dedi zihnindeki ses. Gidersem de bir işe yaramayacak, yetişemem ki, diye cevap verdi kendine. Elini koyu saçlarına daldırarak çekiştire çekiştire geriye itti.

Batu, gitmeyeceğini anlayınca rahat bir nefes almıştı. "Kontrolü kaybederiz, sen de böyle yaparsan."

Atlas delici bakışlarını karşısındaki endişeli adama çevirdi. Batu'ya hak veriyordu. Doğruyu söylüyordu. Kendisini kontrol altına alması gerekiyordu. Korkuyu geri itmeye çalıştı. Her şey yoluna girecekti, sadece sakin olması gerekiyordu.

Kerem'in sesini duyduğunda irkilerek şaşkınca gözlerini kırpıştırdı. Gözleri bu durumun karşısında fal taşı gibi açıldı. Atlas'ın gitmeye niyetlenmesiyle hepsinin dikkati ona yönelmişti az önce, Helen'e bakmamıştı kimse.

"Yetişmiş." Bakışlarını hızlıca ekranda gezdiren Kerem'e baktı. Yetişmiş mi? Hayal'i mi kastediyordu? Atlas hızlıca Batu'nun yanından sıyrılarak bilgisayarlara yöneldi.

Gördüğü görüntü, şimdiye kadar aldığı en rahat nefesin sebebi olmuştu. Boğazındaki kuruluk çekildi, göğsündeki sızı da geçip gitmişti. Resmen üzerinden bir yük kalkmıştı. Herhalde saatlerce ağırlıklı taşısaydı bu denli yorulmazdı.

Hayal kıyafetlerini değiştirmiş ve vaktinde -belki biraz geç- gelerek müdahale etmişti. Kendini kaybetmeden mekandaki tüm kontrolü eline almış, yerdeki iğneyi alarak doğrudan Helen'in bacağına saplamıştı. Yapması gerekeni yaparak on saniyeye yakın bir süre öylece bekledi. Enjektörü çıkardıktan sonra da iğne yaptığı yeri ovmaya başladı. Yaparken hiç tereddüt etmemişti, işini büyük bir ustalıkla yapmıştı. Helen'in etrafındaki herkesi uzaklaştırmayı da başarmıştı neredeyse.

İlacı kullandıktan sonra birine bir şeyler söyledi, genç garson elini cebine götürerek telefon çıkardı. Ambulansı arayacaktı büyük ihtimalle.

Biraz daha eğildi Atlas. Helen'i daha iyi görebilmek için gözlerini de kıstı. Cansız bir şekilde yerde yatması kalbini sıkıştırıyordu. Küçücük bir kıpırdama belirtisi görmek isteyerek gözlerini ayırmadan bilgisayar ekranına baktı. Göğsü hareket etmişti sanki; fakat bunu görmek istediği için mi görmüştü emin değildi.

Hayal kafasını kaldırarak kafenin duvarlarını inceledi. Kamerayı arıyor... Atlas da doğruldu. Arada kamera olmasına rağmen, Hayal ile göz göze geldi. Genç kızın bakışlarında sakinlik vardı. Hatta dünkü ve sabahki tavırlarından eser yoktu; oldukça soğukkanlı ve korkusuz görünüyordu. Belki de ona gereken şey buydu. Hayat kurtarırken ve mesele sağlık olduğunda Hayal, gözünü karartıyordu. Bu kanıya vardığında Atlas'ın dudaklarında kendisinin bile fark etmediği ve dışarıdan neredeyse hiç belli olmayan bir gülümseme belirdi.

Büyük bir tehlike geçmişti. Genç kızın bakışlarından bunu anlıyordu. Ambulans gelmek üzereydi ve Helen, tamamen kurtulacaktı. Hayal yetişip Helen'i kurtardığında -şimdilik öyle görünüyordu- odadaki herkes tuttuğu nefesi bırakmıştı Kerem gözlerini kapatarak kafasını geriye attı ve sertçe yutkundu. Batu kulağındaki kulaklığı çıkarırken Ozan da sırtını duvara yaslamış, aynı Kerem gibi gözlerini kapatarak eliyle alnını sıvazlamıştı. Kısacası, hepsi dâhil olmadıkları bir aksiyon yüzünden yorgun düşmüştü. İleride Helen'i onların gazabından koruması gerekecekti. Ama önce kendisi ondan hesap sormalıydı.

Batu Atlas'ın önünden geçerek koltuğuna oturmak istediğinde Atlas onu omzundan tek eliyle tutarak fazla sert olmayacak bir biçimde az önce durduğu yere geri itti.

"Çekil şuradan." Kendisini koltuğa bırakırken Batu'nun da göz devirdiğini ve odanın diğer tarafındaki kahverengi deri koltuklardan birine oturduğunu gördü. Umursamamıştı. Adrenalin hâlâ damarlarında dolaşıyordu. Birkaç dakikada her türlü duyguyu hissetmişti. Bacakları onu taşıyamayacak dereceye gelmişti hatta.

"Bu hep böyle mi olacak?"

Atlas kulağına dolan bir sesle kafasını kaldırdı ve hemen yanı başında duran Ozan'a baktı. Tek kaşını kaldırıp döner koltuğu ona doğru çevirdi ve geriye yaslandı.

"Anlamadım?"

"Diyorum ki hep böyle mi olacak? Birileri hep ölüm tehlikesi mi geçirecek?"

"Bu sadece Helen'in kafasına göre planladığı bir şeydi." Kaşlarını çatarak ayağa kalktı ve tam önünde durdu. "Böyle bir şeye ben izin vermedim. Benim planımla hiçbir ilgisi yoktu, sen de gördün."

"Evet, belki sen planlamadın; fakat bu da bir sorun... Birincisi, bunu senin planlamamış olman ileride başımıza böyle şeylerin gelmeyeceğinin garantisini vermiyor," diyerek dik dik Atlas'a bakmıştı. Bu laflardan sonra genç adam, göz devirmemek için kendini zor tuttu. "İkincisi, daha kız kardeşin seni dinlemiyor. Biz neden dinleyelim? O senin planlarını sorguluyor. Biz neden sorgulamayalım ki?"

Çenesi kasıldı. Korktuğu başına gelmişti. Dünden beri kurduğu tüm otorite tek bir hatayla sarsılmıştı. Helen ona sandığından ve istediğinden çok daha büyük zararlar vermişti. Her şeye rağmen yine kendini gösterebilirdi fakat bir kez darbe almıştı artık. İkinci kez aynı düzeni sağlamak zor olabilirdi.

"Helen sadece bana kendince ders vermek istedi ve bir yanlış yaptı. Eminim yaptığı yanlışı anlamıştır da." Sesi sandığından da düz ve duygulardan arındırılmış çıkmıştı. "O kadar. Bu seni ilgilendirmeyen bir konu. Diğer meseleye de gelirsek," diyerek bir adım yaklaştı. Ozan, birkaç santim Atlas'tan kısaydı ve ona yaklaştıkça bu boy farkı iyice ortaya çıkmıştı. Erkekler arasında zaten en kısa Ozan'dı. Başka zaman göze batmayan boyu şimdi gözler önündeydi.

"Ne sanıyorsun ki? Her şey güllük gülistanlık mı olacaktı? Aniden gelişen olaylar olabilir, hayatımız tehlikeye girebilir. Bunlar şu durumda en olağan şeyler. Elimden geldiğince böyle durumlara az düşmemizi sağlayacağım; ama olmayacak demek değil."

"Bunları tahmin etmemiş gibi konuşuyorsun." En sonunda Kerem de karışmıştı işin içine. Kollarını göğsünde birleştirmiş, kaşları çatık bir şekilde ona dönmüştü. "Üstelik polissin. Hayati tehlikenin büyük olduğu gözle görülür bir gerçek."

"Başından okay, demeyecektin o zaman... hayatın için korkuyorsan." Batu ayağa kalkarak onlara yaklaştı. Aniden üstüne gelen üç kişiyi görünce Ozan anlık olarak afalladı; fakat kendine gelmesi uzun sürmemişti.

"Korkmuyorum ben. Ölmek, korktuğum en son şey bile değil."

Doğru söylüyordu. Atlas bunu gayet iyi biliyordu. Ozan'ın kaybedecek hiçbir şeyi kalmamıştı bu hayatta. Hayatını kaybetmişti zaten o. İkinci kez kaybedemezdi.

"O zaman bu çıkışın ne alaka?"

"Kendisi için korkmuyor," dedi Atlas, kendisinden bile beklenmedik bir şekilde. Fark etmeden zihni kendi kendine durumu analiz etmiş, söylemek için sözcükleri doğrudan dudaklarına yönlendirmişti. Bu Ozan'ın da dikkatini çekmiş, ona şaşkın şaşkın bakmasını sağlamıştı. "Korktuğu şey sizsiniz. Size zarar gelmesi... ya da masum insanlara."

Ozan sadece baktı; hiçbir şey söylemeden, hiç hareket etmeden. Gözlerinin en derinlerinde hayret vardı. Çünkü doğruyu söylemişti. Ozan ile ilgili öğrendiği şeylerden bu sadece birisiydi. Onun bu şaşkın bakışları Atlas'ı tatmin etmeye yetiyordu fakat yüzünde bir mimik bile oynamamıştı.

"Sen..." diye fısıldadı. Atlas az önceki tepkisizliğini koruyamadı ve göz devirerek alayla gülümsedi. Geri geri giderek ondan da uzaklaşmıştı.

"Hâlâ anlamadınız mı?" diye kollarını iki yana açtı. "Sizinle ilgili her şeyi biliyorum."

İşaret parmağıyla onları gösterdi. "Ne hissettiğinizi..." aynı parmağını yavaşça şakağına götürüp iki kez dokundu, "ne düşündüğünüzü... her şeyi."

Odada çok kısa bir sessizlik hâkim oldu. Bunu ilk bozan şey ise mesaj sesiydi. Atlas cebinden telefonu çıkarıp ekrana baktı. Sonra karşısında duran üç kişiye. Dudaklarında birçok anlama gelebilecek bir gülümseme belirdi.

"Şimdi benim sıram."

***

Acil servise geldiğinde içinde anlamlandıramadığı bir heyecan oluşmuştu. İyi olduğunu bilmesine rağmen yine de endişeliydi. Büyük ihtimalle de bu duygu yaşadığı sürece onu takip edecekti, hatta daha da katlanarak artacaktı. Hayatına aldığı bu yeni insanlar için daha şimdiden endişeleniyordu, ileride artık ne hissederdi, bilemiyordu.

Müşahede odasına doğru yöneldiğinde -bunu da Hayal söylemişti- gözleri hızlıca etrafta gezdi. Koridorda oturmuş bekleyen hasta yakınlarının yüzlerini tek tek inceledi. Hayal'i görmeyi umuyordu. Onu karşılayacağını söylemişti; fakat ortalıkta yoktu.

Koridorun sonuna varmaya az kalmış önündeki otomatik kapı açılmış Hayal ve bir hemşire dışarı çıkmıştı. Atlas istemsizce gülümsedi. Hemşire yoluna devam ederken Hayal olduğu yerde durmuştu. Birini arıyormuş gibi etrafı süzdü. Genç adamla göz göze geldiğinde derin bir nefes aldı.

Atlas ona yaklaştığında Hayal de birkaç adım öne çıktı. Lütfen rol yapmayı unutma, diye geçirdi içinden. Etrafta kızı takip eden biri yoktu, gelirken görmemişti; ama tedbiri elden bırakmak da istemiyordu. Hayal'i yalnız bıraktığını sanmıyordu, bu yüzden hastanenin bahçesinde, hatta içinde bile olabilirdi. Kız onu tanıdığını ifşa etseydi tüm her şey boşuna yaşanmış olacaktı.

"Atlas Bey?" Hayal ona çekingen tavırlarla yaklaştığında Atlas neredeyse gülecekti. Oyunculuğunu biraz daha geliştirmesi gerekiyordu. Başkaları için tatmin edici olsa da Atlas için hâlâ yetersizdi. Zaten Atlas gibi mükemmeliyetçi biri için çoğu şey yetersizdi. Yine de mutluydu, Hayal bir yanlış yapmamıştı.

"Hayal Hanım?" Genç adam kaşlarını kaldırarak beklentiyle ona baktı.

"Evet," dedi kafasını sallayarak. "Ben de sizi bekliyordum. Kız kardeşiniz içeride."

"Durumu... iyi mi?"

"Şu an gayet iyi. Müşahede odasına aldılar zaten." Arkasındaki kapıya kısa bir bakış attı.

Atlas usulca kafasını sallarken yutkundu. Oyunculuğu bir kenara bıraktı. "Her şey için teşekkür ederim. Yaptıklarınız benim için çok önemliydi," dedi tüm içtenliğiyle Hayal'e bakarken.

Hayal kaşlarını şaşkınlıkla çattı bir anlığına. Sonra toparlanarak hafifçe gülümsedi ve kesinlikle sahte değildi. "Rica ederim, kim olsa aynısını yapardı."

"Siz buradan ayrılmayın lütfen." Atlas odaya yönelmeden önce kıza son bir talimat verdi.

"Zaten Helen'i bırakmayı düşünmüyorum."

Atlas kafasını hafifçe eğdi. Sonra arkasını dönüp doğrudan kardeşine kavuşmak için odaya yöneldi. Birkaç tane sedye vardı içeride. Hepsi de doluydu. Bazılarının yanında da bir tane hasta yakını duruyordu. Hemşire ve doktorlar da ortalıkta gezerek hastaların nasıl olduklarına bakıyorlardı.

Genç adamın hedefi sadece kardeşiydi. Ve daha üçüncü saniyede bakışları onu bulmuştu. Helen'i gördüğü an gözleri parlamıştı resmen. Yüzüne yayılan gülümsemeden bile haberi olmamıştı. Sabahtan beri hiç nefes almamış gibi derin bir nefes aldı.

Hiç vakit kaybetmeden doğrudan sedyeye yöneltti adımlarını. Helen birkaç adım sonra anca fark edebilmişti onu. Dudaklarında buruk bir gülümseme yer edindi. Yaptıklarının yanlış olduğunu anlamış, diye düşündü Atlas. Zaten hiçbirinin bir önemi kalmamıştı. Önemli olan Helen'in hayatta olmasıydı.

Yanına varır varmaz ilk işi sedyenin boş bir köşesine oturarak ona sarılmak olmuştu. Kardeşinin yaşaması ve ona sarılabilmesinin mutluluğu sabahtan beri kasılan vücudunu rahatlatmıştı. Tüm endişe ve korku uçup gitti.

"Atlas ben..."

"Tamam, sus. Bir şey deme," diye fısıldayarak sözünü kesti kızın. Kardeşini biraz daha kendine çekerek yüzünü saçlarına gömdü. "Seni kaybedeceğimi sandım. Delirdim..."

"Biliyorum." Sesindeki suçluluğu hissedebiliyordu Atlas. Omuzlarından tutarak geri çekildi. Yüzünü inceledi, önüne düşen aynı Atlas'ınki gibi koyu kahverengi olan saçlarını geriye itti. Alnındaki üstü kapatılmış yarayı gördüğünde yüzünde tekrar endişe ifadesi belirdi. "Üzgünüm, sana bunları yaşatmak istemezdim."

Atlas kaşlarını çatarak, "Öyle mi? İsteyerek yaptığına emindim oysaki," diye fısıldadı. Birileri onlarla ilgileniyor mu diye kontrol etti. Ulu orta konuşmak oldukça riskliydi. Yanlarındaki iki sedye perdeyle ayrılmıştı onlardan; fakat duyulmayacağı anlamına gelmiyordu. Zaten sağ taraftaki sedye boştu. Sol tarafta da bir hasta tek başına uyuyordu. Az önce gördüğü kadarıyla, en azından yalnız olduklarını söyleyebilirdi.

Helen'e durmasını söyleyip ayakucundaki perdeyi de ayağa kalkarak çekti. Artık tamamen izole olmuşlardı. Yine de fısıldayarak konuşmayı ihmal etmediler.

"Şimdi konuş," dedi alçak sesle. Helen göz devirirken geriye yaslandı. Atlas da geçip yerine oturmuştu.

"Tamam, kabul ediyorum. Ben kaşındım, bilerek yaptım. Seni korkutmak istedim..."

"İyi halt ettin!"

Helen bir kez daha göz devirirken devam etti konuşmasına:

"Ama sen de bunu hak ettin! Sana anlatmaya çalıştım, anlamadın. Belki ipin ucu biraz kaçtı..."

"Biraz mı?" diye alayla güldü.

"Az, çok... fark etmez. Sonuç itibariyle senin suçundu."

Atlas'ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Kız kardeşi yıllardır yapmadığı şımarıklığı şimdi yapmaya karar vermiş gibi davranıyordu. Helen, küçük bir kız çocuğundan farksızdı şu an.

"Bu nasıl benim suçum olabilir, Helen?" diye çıkıştı. "Kafana göre hareket eden, beni umursamayan sensin."

Helen göğsünde birleştirdiği kollarını açarak, "Beni korumak için geride tutmasaydın sen de. Hep kendini feda etmekten bahsedip durmasaydın bunu yapmazdım," diye bilmiş bilmiş konuştu öne eğilerek. Sesi titredi. "Sen bu kaybetme duygusunu sadece bir kez tattın. Ama ben... ben her gün, neredeyse her dakika. Ne kadar zor, sen de gördün."

Atlas gözlerini kaçırarak derin bir nefes aldı. Helen'in nasıl hissettiğinin farkındaydı, nasıl acı verici bir şey olduğunu biliyordu; fakat tüm bunlardan sonra kardeşinin güzel bir hayat yaşamasını istiyordu. Aslında hayatının güzel olup olmayacağını bilmiyordu, sadece yaşamasına, hayatta kalmasına ihtiyacı vardı. Belki Atlas için üzülecekti, bir süre yas tutacaktı; ama yaşayacaktı işte. Kardeş acısıyla kendisi yaşayamazdı, Helen'i ise o şekilde yaşatmaya çalışacaktı. Belki de bencillikti bu veya korkaklık. Ancak vazgeçemiyordu.

"Peki," dedi titrek bir sesle. "Anlıyorum, anladım."

"Öyle mi? Bana söz ver o zaman."

Kaşlarını çattı. "Ne sözü?"

"Bir tehlike olduğunda beni geride tutmayacaksın. O işi en iyi yapacak kişi bensem, ben yapacağım. Geri planda kalmam."

Atlas sağına soluna baktı rahatsız olmuş gibi. Söz vermek istemiyordu. "Bunları daha sonra konuşalım, şimdi-"

"Hayır!" diye sözünü kesti Helen. "Konuşmamız gerekmiyor. Sadece söz ver bana, o yeter."

"Helen..."

"Söz ver. Yoksa yine yaparım."

Atlas'ın gözleri büyürken hayretle kız kardeşine baktı. Yüzünde hiçbir mimik kıpırdamamıştı. Oldukça ciddi duruyordu. Resmen sınanıyordu. Hiç mi ders almamıştı yaptıklarından?

"Beni tehdit mi ediyorsun?"

"Evet!" dedi kız, büyük bir kararlılıkla. Genç adam inkâr etmesini beklemişti fakat içten içe de olayların bu yere geleceğini biliyordu.

"Bu haksızlık."

"Aynı senin yaptıkların gibi. Şimdi söz ver."

Atlas sustu. Tek kelime etmeden öylece durup kıza baktı. Böyle kaçabileceğini düşünmesi çok gülünçtü belki; ama yapıyordu. İkisi de inadından vazgeçecek gibi durmuyordu. Bunun sonu da hiç iyi bitmeyecekti. Zaten Helen ile Atlas'ın aralarındaki ilişki ve diyaloglar normal ağabey kardeş ilişkisinden çok daha anormaldi. İyi bitmesini beklemek saçma olurdu.

"Biraz daha söz vermemekte ısrar edersen bir neşter alıp kendime saplayacağım."

Atlas'ın dudaklarından küçük bir kahkaha koptu. Sonra hastanede olduğunu hatırlayınca gülüşünü kontrol altına almaya çalıştı. Helen ise hâlâ ciddi ifadesini koruyordu.

"Ben gayet ciddiyim yalnız." Şımarık bir kız çocuğu edasıyla konuştu kız kardeşi. Atlas hiçbir şekilde ciddiye alamıyordu onu.

"Hadi yap!" diye ayağa kalktı aniden.

"Ne?" Helen şaşkınlığını gizleyememişti. Kaşlarını çatarak Atlas'a baktı.

Ellini rastgele havada sallayıp, "Hadi git yap. Yap da ben bi' göreyim. Bakalım nasıl kendini kesiyorsun?"

Helen'in şaşkın bakışlarının yerini öfke aldı. Atlas onun en sevmediği şeylerden birini yapıyordu. Onu ciddiye almayarak alay ediyordu ve bu, Helen'i çıldırtmaya yeter de artardı. Ve gerçekten de bunu sevmediğini kanıtlayan bir şey yaptı. Olduğu yerde hızla doğruldu.

"Peki!" diyerek damar yolu açmak için kullanılan, elinin üstündeki intrakete uzandığında Atlas durumun ciddiyetini anladı. Gözleri hayretle açılırken kız iğneyi sabitleyen flastere ulaşamadan bileğini tutarak onu durdurdu.

"Tamam! Tamam, söz veriyorum!" diye kendinden bile beklenmedik bir şekilde telaşla konuştu. "Lanet gitsin ya! Tamam, söz veriyorum. Yeter ki artık dur!"

Helen'in manyaklığı hâlâ üzerindeydi anlaşılan. Ve ne kadar ileri gidebileceğini sadece Atlas biliyordu. Demek ki bugünkü olaydan sonra Helen dersini almamıştı. Hâlâ ölüme kafa tutuyordu. Atlas artık belki de milyoncu kez kendisi için not aldı: Helen'i kızdırma!

Kızın yüzünde memnunluk ifadesi belirirken geriye yaslandı. Atlas'ın kız kardeşini o an boğmak istemesi normal miydi? O da doğrulurken gözlerini kısarak Helen'e baktı.

"Eve gidelim, seni dayak manyağı yapacağım," diyerek işaret parmağını kıza doğru salladı. Helen pişkin pişkin gülmeye devam ederken Atlas da gülümsemeden edemedi. İkisi de biliyordu öyle bir şeyin olmayacağını. Birbirlerine fazla sataşsalar da asla ciddi ciddi, o şekilde kavga ettikleri görülmemişti. Zaten kardeşinin kılına bile zarar veremezdi o.

Kafasını iki yana sallarken göz devirdi. "Manyak geri zekâlı."

Bu her zamanki hakaret sözlerinden sonra Helen kendini tutamayıp kıkırdadı. Atlas tekrar yanına oturduğunda saç diplerinin hemen yanındaki yaraya gözleri takıldı. Yüzü asıldı anında. Dikiş atılmıştı Hayal'in dediğine göre. Uzanarak saçlarını çekti kızın yüzünden. Kulağının arkasına sıkıştırdı.

"Acıyor mu?" diye sordu şefkatle.

Helen omuz silkerken kafasını iki yana salladı. "Hayır, iyiyim. Sadece üzerine bastırınca acıyor."

"Beni dinlemezsen bak böyle olur işte."

"Yine başlama lütfen. Daha ne kadar söyleneceksin?" Helen oflayarak bakışlarını kaçırdı. Birkaç kez öksürmeyi de ihmal etmedi.

"Nasıl söylenmeyeyim? Ölüyordun!"

"Ama ölmedim."

Sesinin tonunu alçaltarak, "Ya plan işe yaramasaydı?" diye sordu öne eğilirken. "Ya Hayal yetişemeseydi? Ki yetişemiyordu. Kulaklığı da çıkardın, telefonunu yanına almamışsın. Neredeyse seni kaybediyorduk.

Helen rahatsız edici bir rahatlıkla gülümsedi.

"Sonuçta işe yaradı. Hatta çok da iyi oldu. Hayal ile çok güzel bir bağ kuracağız. Plan mükemmel işliyor."

"Ben de diyorum ki, ya bunun tam tersi olsaydı?"

"Muhtemelen ufak bir sorunumuz olurdu," dedi umursamazca.

"Ölmen gibi mi?"

"Evet, ufak bir sorun işte."

Helen'in bu kadar umursamaz görünmesi Atlas'ı iyiden iyiye sinirlendiriyordu. Herkesin yüreği ağzına gelmişken şimdi karşısına geçmiş, ölümünden ufak bir sorunmuş gibi bahsetmesi kesinlikle çok sinir bozucuydu.

"Üstelik kafanı da yardın." Elliyle alnını gösterdi. "Üç tane dikiş atmışlar."

"Yok artık Atlas." Helen gülerek abisine baktı. "İstersen bi' de kafan kopup kafede kaldı, de. Beynim de akmıştır falan."

"Yok beynin akmadı," dedi Atlas yalancı bir ciddiyetle. "Çünkü yoktu. İşte, kendince planlar yaparken çıkarmışsın. Bulunamadı."

Helen gülümsemeyi kesip gözlerini kısarak Atlas'a baktığında gülme sırası ona geçmişti. Kabul ediyordu, her ağabey kardeş ilişkisinde olduğu gibi ona böyle laf sokarak eğlenmeyi çok seviyordu. Helen de pek sevmemiş olacak ki, ayağını kaldırıp dizini Atlas'ın beline geçirdi.

"Git şuradan. İstemiyorum seni."

Atlas'ın gülüşü büyürken daha fazla dayak yememek için ayağa kalktı. "Zaten ben de gidecektim. Diğerlerine haber verip Hayal'in de yanına gitmeliyim. Onu da sorgulamam gerek."

"Amaç benim onunla arkadaş olmamdı. Ama gördüğüm kadarıyla sen benden daha hızlı çıktın."

"Fazla konuşma sen." Yüzündeki alaycı ve imalı gülümseme Atlas'ın hoşuna gitmemişti. "Hadi, ben gidiyorum. Bak, saçma sapan bir şey yapma, bu sefer seni ben öldürürüm. Yine geleceğim."

Perdeyi çekip çıktığında son bir kez kız kardeşine baktı. Uslu duracağını umut ederek müşahede odasında çıktı ve gözleriyle etrafı taradı. Hayal yine ortalıktan kaybolmuştu. Ekipteki kızlarda mı sorun vardı, yoksa Atlas'ta mı? Kesinlikle bugün sabır diye bir şey bırakmamışlardı onda.

"Atlas Bey? Galiba beni arıyorsunuz." Arkadan gelen bir sesle dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. Sesin sahibi olan Hayal'e döndü.

"Ah, kesinlikle. Neyse ki fazla aramak zorunda kalmadım."

Hayal konuyu değiştirerek, "Umarım Helen daha iyidir," diye Helen için endişelendiğini dile getirdi.

"Çok iyi hem de. Bir daha yaptıklarınız için teşekkür ederim."

"Rica ederim, ne demek."

"Ve müsaadeniz olursa size bir kahve ısmarlamak isterim. Teşekkür kahvesi." Beklentiyle kıza baktı. Kabul etmesinin sinyallerini verirken Hayal'in yanlış anlamamasını umdu.

"Tamam, pekâlâ. Madem bu kadar ısrar ediyorsunuz... Neden olmasın?"

Atlas gülümseyerek öne geçmesi için eliyle koridoru gösterdi. Hayal de ona karşılık vererek birkaç adım önüne geçti. Genç adam ona yetişmeye çalışırken telefonunun zil sesiyle adımlarını yavaşlatmak zorunda kalmıştı.

Batu arıyor...

Atlas kaşlarını çatarak iki saniye sadece telefon ekranına baktı. Helen için aramış olmalıydı. Ama içinden bir ses kötü bir şey olduğunu söylüyordu. Hayal de onun gelmediğini görünce durmuştu. Ne oldu, der gibi merakla ona bakıyordu. Atlas kıza kısa bir bakış atıp telefonu açtı.

"Atlas!" diye Batu endişeli ve telaş dolu bir sesle konuştu. "Büyük bir sorunumuz olabilir."

"Olabilir derken?" Atlas'ın sabrı tükenmek üzereydi artık. Bir gün için yeterince sorunla uğraşmıştılar zaten, yenisine hiç gerek yoktu. "Ne oldu yine?!"

"Hayal'in peşindeki adam var ya..."

"Ee?"

"Şu an İdil'i takip ediyor!"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.