İçeriğe geç

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 42 · 63 dk okuma

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 42

Bölüm 40: Ölümü kandırabilir miyiz?

Atlas Demirdağ...

Ölüm gibi bir şey oldu...

Ama kimse ölmedi.

İnsanlar hayatları boyunca, bir kez bile olsa ölümle burun buruna gelmişlerdir. Bazıları ölümün kaçınılmaz pençesinden kurtulamamış, bazıları da kurtulup onu bir süreliğine kandırmayı becermişti. Tabii bu, her karşılaşmadan sağ çıkacakları anlamına gelmiyordu. Çünkü herkes, illaki bir gün ölüme yenilirdi.

Bu, Atlas Demirdağ'ın, ölümü ilk kandırışı değildi. Daha önce de kendi hayatıyla kumar oynadığı olmuştu. O kumarı kazansa da sonrasında bunun hiç de iyi bir şey olmadığını fark etmişti. Atlas, her ölümle karşılaştığında kendinden bir şey kaybediyordu. Ruhundan sanki bir parça kopuyordu ve kurtulmak giderek zorlaşıyordu. Son deneyimi de bunu, çok net bir şekilde ona göstermişti.

Atlas'ın bilinci yavaş yavaş yerine gelirken kapalı olan göz kapaklarının ardından beyaz, gür ışığı hissedebilmişti. Etrafı, ilk seslerle kavramaya çalışmıştı ama bu pek işe yaramamıştı. Bulunduğu ortamda düzenli aralıklarla ses çıkaran makineler dışında hiçbir şey duymuyordu.

Gözlerini açmadan önce yavaşça içine çektiği nefes burnunu yakmıştı. Boğazında garip bir karıncalanma vardı. Göz kapaklarını aralamak için büyük bir çaba sarf ederken vücudunda hissetmeye başladığı uyuşukluk ve acı, kısık bir sesle inlemesine neden oldu. Bedeni rahat bir yatakta olduğunu anlasa da ağrıları bu gerçekle ilgilenmiyordu.

Göz kapaklarını hafifçe araladı. Beyaz ışık kirpiklerinin arasından sızıp rahatsız edince gözlerini uzun süre açık tutamamıştı. Kaşları istemsizce çatıldı. Birkaç kez daha gözlerini açmayı deneyerek ışığa alışmaya çalıştı.

Sol omzunda, göğsünde ve karnında hafif bir ağrı vardı. Kolu uyuşmuş gibiydi. Sağ tarafınaysa garip bir ağırlık çökmüştü. Ağırlığın nedenini öğrenmek için başını yavaşça sağına çevirdiğinde kahverengi saçlarla karşılaştı. Kızın sırtı düzenli bir şekilde, nefes alışverişine uygun olarak kalkıp iniyordu. Atlas, avuç içinde kaybolan, onu sımsıkı tutan küçük ellerini de hissedebiliyordu.

Koluna yatan kız kardeşini görmek dudaklarında anında huzur dolu bir gülümsemenin belirmesine neden olmuştu. Kafasını geriye atıp gözlerini kapatırken rahatlamış gibi dışarıya doğru titrek bir nefes verdi. Ağrılarını bir an için tamamen unuttu. Yaşıyordu ve kız kardeşi şu an yanındaydı. Kendisi de buna inanmıyormuş gibi, yaşıyorum, diye sessizce dudaklarını oynattı.

Derin bir nefes almak için göğsünü şişirirken boğazındaki yanma hissi tekrar geri gelmişti. Göğsünde de bir baskı oluşarak nefes aldıktan sonraki rahatlama hissine ulaşmasını engellemişti. Baş dönmesinin geçmesi için bakışlarını birkaç saniye sabit bir şekilde tavana dikti.

Tüm bu yaşananlara bir yanı inanmıyordu. Planı yaparken gerçekten ölebileceği ihtimalini görmezden gelmiş, asla olamazmış gibi düşünerek plandan vazgeçmemişti. Oysaki Hayal'in balkonundayken ölümün soğukluğunu iliklerine kadar hissetmişti. Gerçekten bittiğini sanmıştı. Son gördüğü yüzün Hayal'in yüzü olacağını düşündüğü anlarda aklından söylemek için çok şey geçmişti fakat sadece teşekkür etmeye fırsat bulmuştu.

Hayal ne anlamıştı bilmiyordu fakat o teşekkürün altında yatan neden ilk akla gelen şey değildi. Hayal'e, planına sadık kaldığı için teşekkür etmemişti. Belki kendini kurtarmak için Atlas, Hayal'e onu vurması gerektiğini söylemişti. Ama kastettiği kurtuluş o değildi.

Ölürse intikam planına devam etmek zorunda kalmayacaktı. O katlandığı karmaşık düşüncelerden, planlardan, hayatın tüm yorucu yanlarından kurtulacaktı. Hem kendine hem de etrafındaki insanlara daha fazla zarar vermeyecekti. Ve öleceğine inandığı o anlarda tüm bunlardan onu kurtardığı için Hayal'e teşekkür etmişti. Ama görünen o ki, Atlas yine kurtulamamıştı. Katlanması gereken şeyler bir kabus gibi tekrardan üstüne çökmüştü.

Hayal'in ne hâlde olduğu, aklına gelen ilk şeydi. O an nerede, ne yaptığını çok merak ediyordu. Burada mıydı? Evinde miydi? Helen'e neleri anlatmıştı? Onu vurduğunu ekibe söylemiş miydi? Ondan ne kadar nefret ediyordu? Aklında o kadar fazla soru vardı ki, en kısa sürede cevaplarını öğrenmezse delirebilirdi. Ama en merak ettiği şey o değildi. Hayal'in güvende ve iyi olduğunu bilmesi, ilk önceliğiydi. Onu en son gördüğünde güvendeydi ve bu, genç adam için en önemli şeydi.

Kendinden geçtikten sonra Hayal'in neler yaşadığını sadece tahmin edebilirdi. Atlas'ın öleceğini düşünmüş, katil psikolojisine girmiş olabilirdi. Kızın zaten öyle bir travması varken ona bir yenisini daha yaşatmıştı. Bu da kendinden bir kez daha nefret etmesine neden oluyordu.

Başka bir çıkış yolu bulamadığı için de kendine çok kızıyordu. Hayal'e aynı travmanı yaşatmamak için çok düşünmüştü, hatta bir sürü alternatif plan yapmıştı fakat hiçbiri uyguladığı plan kadar tutarlı değildi. Sadece biri şimdikinden daha iyi olabilirdi, o da Atlas'ın değil, Hayal'in yaralanmasını içeren plandı. Belki ondan daha iyi nişan alıp Hayal'in, kendisi gibi kötü yaralanmasına izin vermez, hayati tehlikesi olmasını engellerdi. Lakin Atlas, Hayal'e silah doğrultup onu yaralayacağına, Hayal'in onu yanlışlıkla öldürmesini tercih ederdi.

Atlas bir an için gözlerini kapatıp gerçekten yaşayıp yaşamadığına emin olmak istedi. İçindeki bir parça, hayata döndüğü için pişmandı. Diğer bir parçasıysa yarım kalan işini tamamlayacağı için memnundu. En önemlisi Helen'i erkenden bırakıp gitmediği için.

Kız kardeşinin yanında oluşunu hayal etmediğine emin olmak için kızın, avucundaki sargılı elini hafifçe sıktı. Gerçekten oradaydı. Yaşadığı için onu mutlu eden tek şey Helen'in varlığıdı.

Helen başını hafifçe hareket ettirdiğinde saçları Atlas'ın kolunu gıdıkladı. Helen'in bir süredir aynı pozisyonda uyuduğunu, kolunun karıncalanmasından anlamıştı. Yine de uyanmaması için kıpırdamamaya çalıştı. Muhtemelen yanından hiç ayrılmamıştı. Kız kardeşinin saçlarını okşamak için büyük bir istek duysa da yaralı omuzu kolunu kaldırmaya izin vermiyordu.

Helen tekrar hareket edince Atlas nefesini tuttu. Kafasını hafifçe kaldırmıştı. Dirseğini yatağa yaslayıp sol eliyle gözlerini ovuşturmaya başladı. Tüm bu süre zarfındaysa Atlas'ın elini asla bırakmamıştı. Hatta daha sıkı tutuyordu. Helen uykulu bir sesle bir şeyler mırıldandığında Atlas gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Yıllar geçse de her uyandığında huysuz huysuz söylenmekten vazgeçmiyordu.

Atlas Helen'in elini hafifçe sıktı. Baş parmağını elinin üstünde gezdirdiğinde Helen duraksamıştı. Elini gözünden çekip bakışlarını birleşen ellerine çevirdi. Havada kalmış kolu yavaş yavaş aşağı indi.

"Günaydın..." Atlas gülümsemeye çalışırken boğazındaki yanma hissini görmezden geldi. Sesi çok boğuk ve hırıltılıydı.

Helen hemen kafasını soluna çevirip Atlas'a baktı. Yüzündeki şaşkınlık ve mutluluk büyürken gözleri dolmuştu. Soluğu kesiliyormuş gibi aniden havayı içine çekti.

"Atlas..." Helen'in titrek fısıltısı neredeyse Atlas'ın gözlerinin dolmasına neden olacaktı. Helen öne atılıp beceriksizce sarılmaya çalışınca Atlas acıyla yüzünü buruşturdu. Acıyan omuzuna rağmen kıza belli etmemeye çalışıp boşta kalan elini Helen'in boynuna sardı. Fakat kız kardeşi anlamış gibi panikle geri çekilip yatakta bulduğu bir boşluğa oturdu. "Özür dilerim... Özür dilerim, canını mı yaktım?"

Atlas'ın dudaklarında silik bir gülümseme belirirken, "Hayır," diye fısıldadı. Helen'in, göğsünde duran yaralı elini tuttu ve kaşlarını kaldırdı. "İyiyim..."

"Çok korktum..." Helen burnunu çekip göz yaşlarını serbest bıraktı. Kafasını aşağı eğip sol elini yüzüne doğru götürürken bir hıçkırık döküldü dudaklarından. Eliyle yüzünü kapatırken Atlas'ın yüzündeki gülümseme silindi. Helen karşısında hıçkırarak ağlarken gözlerinin dolmasını engelleyememişti. Helen uzun zamandır güçlü duruyormuş da şimdi kendisine ağlamaya izin veriyormuş gibiydi. "Sen de gideceksin sandım..."

Atlas onun için zor ve yorucu olmasına rağmen Helen'in bileğini nazikçe tutup elini yüzünden çekti. Baş parmağıyla göz yaşını silerken kız kardeşinin o güzel yüzünü inceledi. Alt dudağı titriyor, durmadan çocuklar gibi burnunu çekiyordu. Islaklık yüzünden kirpikleri birbirine yapışmıştı. Yanakları ve burnu da kızarmıştı.

"Helen'im," diye fısıldarken yüzünü kapatan bir tutam saçı geriye doğru itip yavaşça yanağını okşadı. "Güzel kardeşim benim... henüz hiçbir yere gitmiyorum. Seni bırakmam. Hatırlamıyor musun? Söz vermiştim..."

"Söz vermiştin." Helen dudaklarını büzerken başıyla onayladı. Atlas'ın elini tutup yanağını avucuna iyice bastırdı. "Beni böyle korkuttuğun için sana sonra kızacağım ama."

"Tamam." Atlas kendini tutamayıp burnundan nefes vererek gülerken göğsü hafifçe sarsılmış yüzünü buruşturmasına neden olmuştu.

"N'oldu? İyi misin?" Helen'in yüz ifadesi değişip endişeyle öne eğildi. "Bir yerin mi acıyor?"

"Önemli değil." Atlas boynunu rahatlatmak için boynunu kaldırıp başını yastığa tekrar bıraktı. Bu bile omuzunun sızlaması için yeterli olmuştu. "Acımıyor."

"Doktora haber vereyim en iyisi." Helen Atlas'a inanmamış olacak ki telaşından bir şey kaybetmemişti. "Diğerleri de uyandığını öğrensinler."

"Güzelim, bi' dur ya." Tam kalkacakken Atlas kolunu tutup engelledi. Ani hareket ettiği için omzundaki sızı göğsüne yayıldı. Acının yüzüne yansımaması için dişlerini sıkmış, büyük bir çaba sarfetmişti. "Biraz ağabey kardeş zaman geçirelim. Sonra söyleriz."

Helen oturduğu yere iyice çökerken başıyla onayladı. Yüzünde tatlı bir gülümseme oluşmuştu. Karşısında böyle kızarmış yanaklarla ve ağlamaklı gözlerle durunca Atlas kız kardeşinin küçüklüğünü hatırlamıştı. Onun ağlamasına dayanamadığını bildiğinden Atlas'ın bu açığının üzerine gider, istediğini yaptırırdı.

"Benim çikolatam bu!" Altı yaşındaki Helen, elindeki kırmızı ambalajlı çikolatayı arkasına saklayıp kaşlarını çattı. Ayağının tekinin öfkeyle yere vurdu. "Vermek istemiyorum."

"O senin arkadaşın ama. Seninle oynarken düştü..." Küçük Atlas'ın Helen'i ikna edebileceğine olan güveni iyice yok olmaya başlamıştı. Arkadaşı, onunla oynarken düşüp dizini yaraladığında Atlas Helen'e, onunla çikolatasını paylaşıp mutlu etmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyordu fakat bu işte pek başarılı hissetmiyordu. "Çikolatanı onunla paylaşırsan mutlu olur... Bak, çok üzgün."

"Bana ne?" Helen onlardan bir hayli uzakta, bankta annesinin dizini temizlemeye çalıştığı çocuğa baktı. O da onlara bakıyordu. "Annesi alsın."

"Ama paylaşmak güzeldir..." Atlas ne diyeceğini bilemeyip ebeveynlerinin onlara hep söylediği şeyi tekrarladı.

"Niye?" diye kız kardeşi aniden sorup kaşlarını kaldırdı. Kafasını da öne eğip gözlerini belertti. "Benim olan şeyi niye paylaşayım ki? Çok saçma."

"Çünkü... Çünkü karşındaki mutlu olur." Atlas ne diyeceğini bilemeyip aklına ilk gelen şeyi söyledi. "İnsanları mutlu eder."

"Saçma!" Helen yüz ifadesini korurken omuz silkti. Sesi iyice tizleşmişti. "O zaman da ben mutlu olmayacağım."

"Sen birini mutlu edince mutlu olmuyor musun?"

"Çikolatamı paylaşmaktan niye mutlu olayım?" Helen her şeyi çikolataya bağlamakta ısrarcıydı. Şımarık bir şekilde çenesini kaldırdı. "Hepsi benim ki. Yarısını neden yiyeyim?"

Atlas ağzını açıp Helen'in söylediğinin karşıtı bir şey söylemek istedi ama duraksadı. Kız kardeşinin söylediği şey bir an mantıklı gelmişti fakat aklının bir köşesinde de bunun yanlış olduğuna dair onu rahatsız eden bir düşünce vardı. Ona öğretilen şey, elindeki bir şeyin arkadaşla paylaşılmasının güzel bir şey olduğuydu. Paylaşmamak bencillikti ve bencillik kötü bir şeydi.

"Bir şeyi paylaştıkça çoğalırmış." Atlas aklına gelen ilk şeyi söylemişti ama doğru söylememiş gibiydi. O cümlenin öyle olmadığına emin olsa da söyleyecek bir şey bulamamıştı. Atlas aptalca bir laf ettiğini düşünerek kaşlarını çatsa da kendinden emin duruşundan ödün vermemeye çalıştı. Kız kardeşinin karşısında ağabey gibi görünmek istiyordu. Fakat hiç zaman kaybetmeden Helen onun ağabeylik duruşunu yerle bir edecek o muhteşem soruyu sordu:

"Atlas, sen aptal mısın?" Helen az önceki inatçı bakışları değişmiş, yerini küçümseyici bir ifade almıştı. "Bir şeyi paylaşırsan çoğalmaz ki."

Atlas o an ne hissedeceğini bilemiyordu. Kız kardeşinin bu düz mantığı onu güldürebilirdi normalde ama ondan önce hakaret etmesi -Helen'in uymadığı ve evdeki en önemli yasaklardan biriydi- Atlas'ın gülme isteğini yok etmişti. O kadar rahatsız olmuştu ki, Atlas kız kardeşinin inatla ona ismiyle seslenmesine bile yeterince gıcık olamamıştı.

Atlas'ın arkadaşlarından büyük kardeş olanların küçük kardeşleri onlara ağabey diye seslendiğinden Atlas da hep buna özenmişti. Helen'in de onu öyle görüp hitap etmesini istese de Helen, ona Atlas demeye devam ediyordu. Anne ve babası da dâhil, Atlas'a ağabey demesi için kimse onu ikna edememişti. Üstelik bunun Atlas'ı nasıl gıcık ettiğini görünce de normalden daha fazla ismini söylemeye başlamıştı.

"Peki sen bencil biri misin, Helen?" Atlas az önceki hakarete hiç alınmamışçasına kollarını göğsünde birleştirdi. Kız kardeşi onu suçluyormuş gibi anlamasın diye rastgele bir soruymuş gibi sakin bir şekilde sormuştu. "Ben senin öyle olduğunu düşünmüyorum. Sen arkadaşlarına yardım edersin. Etmez misin?"

Helen kafasını hafifçe aşağı eğse de gözlerini Atlas'tan ayırmadı. Kaşlarının arası kırışmış, dudaklarını büzmüştü. Atlas'ın ne yapmaya çalıştığını anlamak istediği barizdi ama bir yandan da sözleri onu etkilemiş gibi yanakları hafif kızarmıştı.

"Ederim," dedi tereddütle. Bunun sonunun çikolatayı vermesiyle sonuçlanacağını biliyor gibiydi.

"Değil mi?" Atlas ona içten bir gülümseme sundu. "Benim kardeşim arkadaşlarına yardım eder hep. İyi biridir o."

Helen alt dudağını sallayıp memnuniyetsiz bir şekilde arkasına sakladığı çikolatayı öne getirdi. Bakışları bir Atlas'a bir çikolataya kayıyordu. İç çekip ofladıktan sonra topukları üstünde sola dönüp az önce birlikte oynadığı, annesi bir yerlere gittiği için artık yalnız olan arkadaşının yanına gitmek için hareketlendi.

Helen'in elini kolunu agresifçe sallayıp arada sırada yerdeki taşları tekmelemesini izlerken Atlas da onu peşinden gidiyordu. Arkadaşının yanına varınca Atlas aralarındaki mesafeyi fazla kapatmadan durdu. Helen'i duyabilecek kadar yakındı şimdi.

"Dizin nasıl oldu, Yusuf?" Helen tişörtünün uçlarını çekerken mırıldandı. Çocuğa kaçamak bakışlar atarken durmadan sağa sola sallanıyordu. "İyi misin?"

"İyiyim." Yusuf kafasını sallarken dizine gelen kahverengi şortunun cebine baş parmağını sokarak yırtmaya çalışır gibi aşağı doğru çekiştirdi. Helen'e bakarken gözleri aydınlanmıştı sanki.

"Çok acıyor mu?" Helen küçük işaret parmağıyla dizini gösterdi.

"Yo..." Yusuf kafasını abartı bir biçimde sağa sola sallarken kelimeyi olabildiğince uzattı. Daha cesur görünmek ister gibi dikeldi. "Hiç acımadı."

"Öyle mi?" Helen inanmayarak baktı. Ters taktığı beyaz şapkasının kafasını iyice oturmasını sağlamak ister gibi üstünden bastırdı ama yine yamuk durmuştu. "Ama az önce ağlıyordun."

"Hiç de bile!" Yusuf kaşlarını çatıp Helen'in söylediklerine alınmış gibi kollarını göğsünde kenetledi. Atlas, Helen'in bu tavrına iç çekerek göz devirdi. Kız kardeşinin insanları –özellikle erkekleri- bir lafıyla bozmakta üstüne yoktu. "Ağlamıyordum."

Yusuf kafasını çevirip yana baktı. Yere ulaşmayan ayaklarını sallamaya başlamıştı. Helen yana kayıp elindeki çikolatayı ona uzattı. Diğer elini arkasına götürmüş, ayakkabısının ucuyla kumda iz bırakıyordu. Her an kaçıp gidecekmiş gibi yan duruyordu.

"Al," dedi emir verir gibi. Atlas avuç içini alnına vurdu. Aynı ailede büyümelerine rağmen Helen nasıl bu kadar hırçın ve haşin olabiliyordu? "Senin olsun. En sevdiğin."

Çocuğun bakışları çikolatayla Helen arasında gidip geliyordu. Ne olduğunu anlamamış gibi gözleri boş bakıyordu. Yusuf almayınca Helen kaşlarını çatarak elini sabırsızca biraz daha öne uzattı ve çenesiyle çikolatayı gösterdi.

"Alsana."

"İstemiyorum," diye tavırlı bir şekilde konuştu.

Helen'in yüzü düştü. Kolunu indirirken, "Al işte," diyerek hızla çocuğun kucağına bıraktı ve geri kaçtı. "Mutlu olursun..."

Helen Yusuf'un bir şey söylemesine izin vermeden arkasını dönüp Atlas'a doğru koşar adım geldi. Utanmış gibi yanakları kızarmıştı. Gözleri de her an ağlayacakmış gibi dolu doluydu. Ağabeyine bakmadan yanından geçip gitti.

Atlas onun adımlarından ve yüzüne bakmayışından kızgın olduğunu hemen anlamıştı. İkisi de kızın arkasından bakakaldı. Yusuf çikolatayı sıkı sıkı tutup yanına elinde bir su şişesiyle gelen annesini bile umursamadan, utangaç bir gülümsemeyle bakarken; Atlas Helen'i istemediği bir şeye zorlayıp üzdüğü için pişmanlıkla bakıyordu.

Atlas kız kardeşini bahçede, uzun salıncaklarında otururken bulmuştu. Yarım saat önce ters olan beyaz şapkasını bu sefer doğru takmıştı. Yüzünü, daha doğrusu, ağladığını gizlemek için şapkanın ön kısmını iyice eğmişti. Sol bacağını kendine çekmiş, sağ bacağını sarkıtmıştı.

"Hey!" diye Atlas kızın bacağını dürttü. "Küs müyüz?"

"Hayır." Helen kafasını iki yana sallasa da Atlas'a bakmıyordu.

"Çikolatanı verdiğin için üzgün müsün gerçekten?" Atlas, şapkasını işaret parmağıyla yukarı ittirip Helen'in yüzünü açığa çıkardı. "Nasıl da mutlu oldu, görmedin mi?"

"Gördüm." Helen kısa cevaplar vermekte ısrarcı gibiydi.

"Peki bu hoşuna gitmedi mi?"

"Gitti." Kız kardeşi bu gerçeği kabul etmek istemiyormuş gibi sessizce cevaplamıştı. Parmağını avuç içinde gezdirdi.

"O zaman neden üzgünsün?"

"Çünkü bana yalan söyledin." Helen en sonunda sesini yükselterek Atlas'a baktı. Kaşları çatılmış, yanakları kızarmıştı. "Hani paylaşınca çoğalırdı? Hâlâ çikolatam yok."

Atlas kahkaha atmamak için zor tuttu kendini. Yanaklarının içini ısırırken kolunu Helen'in omuzuna attı ve kendisine çekti.

"Yalan söylediğimi kim söyledi?" Atlas cebinden aynı çikolatadan iki tane çıkarıp Helen'in gözünün önünde salladı. Kız kardeşinin dudaklarından hayret nidası dökülürken gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Sol bacağını da aşağı sarkıtarak ağabeyine döndü. Atlas'ın koluysa hâlâ Helen'in omuzundaydı. "Gördün mü? Çoğalmış."

Helen elini uzatıp çikolataları alırken parlayan gülüşü Atlas için her şeye bedeldi. Helen öne atılıp kollarını Atlas'ın gövdesine sararken başını göğsüne yasladı. Atlas bu sefer kahkahasını tutmadı ve kız kardeşine karşılık verdi.

"Seni çok seviyorum!" Atlas'ın nefes almasını engelleyecek kadar onu kollarıyla sıkmaya başlamıştı. Atlas ise bundan pek şikâyetçi değildi. Helen'in sevgisini göstermesi nadir görülen bir olaydı. Çikolata için bile olsa kardeşinden böyle bir şey duymak onu mutlu etmişti.

"Ben de seni."

Helen geri çekilip çikolatalardan birini ona uzattı. Bu sefer hiç tereddüt etmemişti. "Al."

"Niye?" Atlas gözlerini kısarak ona baktı, sağ eli hâlâ omuzundayken.

"Paylaşıyorum işte!" Helen hırçın bir ses tonuyla konuştu. "Sen diyordun ya."

"Eğer yine sana çikolata alacağımı düşünüyorsan yanılıyorsun, kardeşim." Atlas şapkasının üst kısmına hızlıca vurarak yüzüne düşmesini sağladı.

"Hey!" Helen kıkırdayıp şapkasını tekrar kaldırdı. Saçı da iyice dağılmıştı. Yanağına yapışan bir tutam saçı beceriksizce geriye itti. Kafasını tüm vücudu hareket edecek şekilde iki yana sallayıp, "Düşünmüyordum, hayır," diye yapmacık bir şekilde kelimeleri uzattı.

"Eminim öyledir."

Helen sırıtırken Atlas'ın omzundan destek alıp yükseldi ve ağabeyinin yanağına hızlı bir öpücük kondurdu. Geriye kayıp sırtını salıncağa yasladığında ayakları yere değmediğinden havada asılı kalmıştı. Tekrar çikolatayı Atlas'a uzattı.

"Hadi al. Birlikte yiyelim. Sen de mutlu olursun!"

Atlas bu sefer hiçbir şey söylemeden kabul etti. İkisi de aynı anda açıp ısırırken Helen oldukça keyifli görünüyordu. O günden itibaren Helen'in sevgisini gösterme şekli, o kişiye çikolata vermek olmuştu.

"Yusuf da çok mutlu oldu."

Atlas onu onaylar tarzda mırıldanıp kız kardeşine anlamlı bir şekilde baktı. Sırıtırken çikolatasından da bir parça koparmıştı. O günden sonra birlikte oynadıkları bir sabah, Yusuf Helen'e aynı çikolatadan alıp vermişti. O hediyeden sonra da Yusuf, Helen'in ilk aşkı olmaya aday olmuştu. Tabii sonrasında çocuğun ailesinin başka bir yere taşınması bu ikilinin yollarını çabuk ayrılmasına neden oldu.

"Atlas..." Helen'in çekingen sesi Atlas'ın tekrar ona odaklanmasını sağlamıştı. Elini tutup kucağına doğru çekti. "Biliyorum, şu an konuşacak hâlde değilsin..."

"Helen, şimdi olmaz." Atlas kız kardeşinin ne soracağını anlayıp onu durdurmuştu. Başlarına gelen şeyleri anlatacak kadar kendisini güçlü hissetmiyordu. "Bunun için çok güçsüz hissediyorum."

Helen'in omuzları düştü. Yüzünde hayal kırıklığıyla şaşkınlık arasında, Atlas'ın anlamlandıramadığı bir ifade vardı. Atlas anlatmadığı için olamazdı bu ifade. Kız kardeşi zaten bunu tahmin etmeliydi. Onun şaşırdığı başka bir şeydi.

"Evet, doğru. Anlıyorum." Helen hafifçe gülümseyip kucağındaki elini sıktı. "Haklısın."

"Kendime geleyim... anlatacağım." Helen olanları ne kadar merak etse de -Atlas onun nasıl meraklı olduğunu biliyordu- kafasını sallayıp tekrar gülümsedi. Atlas o zaman Helen'in olayların ne kadarına hâkim olduğunu öğrenmek istedi. Ve tabii suç ortağının da nerede olduğu merak ettiği konular arasındaydı. "Hayal sana anlatmadı mı?"

"O senden daha ketum." Helen'in sesinde alaycı bir tını vardı. Bu kadar karanlıkta kalmaktan hoşlanmadığı açıktı. "Birkaç şey söyledi sadece."

"Şimdi nerede?" Atlas, her ne kadar Hayal'in Helen'e söylediği birkaç şeye takılıp onların ne olduğunu öğrenmek istese de Hayal ile konuşmak önceliğiydi.

"Birkaç saat öncesine kadar buradaydı." Helen yüzüne düşen bir saç tutamını kulağının arkasına sıkıştırdı. Şimdi sesinde kaygı vardı. Hayal için endişelenmiş gibiydi ve bu endişe, bulaşıcıydı. Artık Atlas'ın da aklı Hayal'de kalmıştı. "Eve gidip üstünü değiştirmesi için zar zor ikna ettik... Biraz dinlenmesi gerekiyordu. Yanından hiç ayrılmadı."

Tabii ki ayrılmamıştı. Atlas Hayal'i, onu terk etmeyi aklından bile geçirmeyeceğini bilecek kadar iyi tanıyordu. Fakat bir an için de olsa Atlas onun gidebileceğinden şüphe ettiğini itiraf etmeliydi. Çünkü son yaşanılanlardan sonra Hayal'in sınırlarını zorlamış olmaktan korkuyordu. Belki de, başlarım böyle plana, deyip terk etmişti orayı. Bunu yapmış olsaydı bile Atlas ona kızamazdı. Kızdan nasıl bir muamele görürse görsün kabulüydü. Her türlü kötü tepkiyi hak ediyordu.

Aklında bir sürü soru vardı: Celal denen pislik yaşıyor muydu? Atlas, uyanana kadar neler yaşandığını bilmek istiyordu. Hayal ne yapmıştı? İfade verip şikâyetçi olmuş muydu? Tarihten haberi olmasa da avukatla konuşmuş olmalıydı şimdiye.

Ekibin geri kalanının ne yaptığını ne tepki verdiğini de delicesine merak ediyordu. Batu yıkılmıştı muhtemelen. Ne kadar üzüldüğünü tahmin edebiliyordu. İdil'in de onun gibi sarsılacağına emindi ama o, kendisini diğerlerinden daha fazla kontrol edebiliyordu.

Ve tabii ki ekip dışında Atlas için, Hayal'in nasıl olduğu da en önemli konulardan biriydi. En çok merak ettiği soruyu sordu:

"Hayal'in durumu nasıldı?"

"Berbat hâldeydi. Sarsılmıştı..." Helen sıkıntıyla iç çekip kafasını iki yana salladı. Transa geçmiş gibi gözlerini Atlas'ın göğsüne dikti. "Çok fazla kan vardı üstünde. Onların hepsinin sana ait olduğu düşüncesi..."

Helen'in gözleri tekrar dolarken Atlas tekrar kızın yüzüne uzanıp yanağını okşadı. "Tamam. Geçti."

"Geçmiyor, Atlas." Helen içinde tutamadığı öfkeyle karışık korkuyu bastırmadı. Atlas'ın elini yüzünden çekip kolunu indirdi. "Kan kaybından şoka girmişsin... Bunca risk, bizim için bile fazla. Nasıl göründüğünden haberin var mı?"

Atlas kaşlarını çatmadan edemedi. Risk derken neyi kastediyordu? Genel mi konuşmuştu yoksa Hayal ona anlatmış mıydı? Atlas hemen anlatacağını düşünmemişti. Atlas, Helen'in yüzünü biraz daha inceledikten sonra genel konuştuğunu anladı. Hayal ona yaptıkları planı ve Atlas'ı nasıl vurduğunu anlatsaydı Helen karşısında bu kadar sakin kalamazdı. Bu yüzden Atlas da sustu, bunu açıklamanın daha zamanı gelmemişti.

"Nasıl görünüyorum?" diye dalgaya almaya çalıştı. Ama vücudundaki acıyan yaraların ona gerçekten de iyi bir durumda olmadığını söylüyordu. Garip bir şekilde ağrıları daha da artmaya başlamıştı. "Yeni ameliyattan çıkmış gibi mi?"

"Hayır." Helen hâlâ öfkesini koruyordu. "Ölüp de geri gelmiş gibi. Biriyle mi dövüştün yoksa orduyla mı savaştın belli değil."

"Zorlu bir mücadeleydi," diye hırıltılı bir sesle konuştu. Boğazında garip bir rahatsızlık vardı. Öksürmek istiyordu ama yaparsa göğsünün ne kadar acıtacağını bildiği için yapmamaya çalışıyordu.

"Dalga geçmeyi kes." Helen, Atlas'ın bu şekilde alay etmesine gıcık kaptığı belliydi. Ama Atlas böyle yapmasaydı Helen'in ekstra ciddi hâliyle konuşmak zorunda kalırdı ve kız kardeşinin o hâli hiç çekilmiyordu. "Her yerinde kesikler var. Yüzünde yumruk izlerinden yer kalmamış..."

"Kerem'e özendim." Helen'i delirteceğini bile bile, o anki hâline yakışmayacak şekilde pişkince sırıttı.

Helen nefesini öfkeyle dışarı verip ayağa kalktı. "Şu an yaralı olmasan var ya, seni boğardım."

"Tamam tamam." Atlas uzaklaşmaması için elini tuttu ve içten bir şekilde gülümsedi. Hafifçe çekiştirerek tekrar yanına oturmasını sağlamıştı. Bu basit hareket bile tüm göğsünün acıyla yanmasına neden oldu. "Sadece düşündüğün kadar kötü olmadığımı anlamanı istiyorum."

"Beni böyle sakinleştiremezsin." Helen eskisine nazaran daha yumuşak bir sesle konuşmuştu. Fakat Atlas onun hâlâ kızgın olduğunu görebiliyordu. Sadece kendisini tutmaya çalışıyordu. "Bana neler olduğunu söyleyerek sakinleştirebilirsin anca."

Helen'in düşündüğünün aksine, bunu yapmanın onu çıldırtacağını bildiği için kızın dediğini görmezden geldi. Başka bir konu açmalıydı. Dikkatini başka bir yere çekmeliydi.

"Önce sen bana söyle." Atlas kendini tutamayıp hafifçe öksürdüğünde omzundaki sızı göğsüne bıçak saplanmış gibi hissetmesine neden olmuştu. Dişlerini sıkarken es verdi. Helen bunu fark edip panikleyecekken Atlas elini kaldırıp onu durdurdu ve hiçbir şey olmamış gibi devam etti: "Celal'in durumu nasıl? En son o da benden farksız değildi."

"O hâlâ yoğun bakımda." Helen'in vücudu anında gerildi. Sesindeki sertlik ve soğukluk Atlas'a, Helen'in elinde fırsat olsa onu öldüreceğini düşündürtmüştü. "Durumu kritikmiş. Fazla bir şey bilmiyorum."

Atlas bir kez daha katil olacağını bile bile onun hemen ölmesini istiyordu. Aldığı her nefes boşunaydı. Hayal'e yaptığı tüm şeylerden sonra onun, Orhan Özbey'e kalmadan geberip gitmesini istiyordu. Tekrar katil olması ya da her şeyin planlandığı gibi gitmesi umurunda değildi.

"Onunla dövüştüğüne hâlâ inanamıyorum Üstelik seni nasıl vurabildi?" Helen'in öfkeli ve imalı sesi Atlas'ın dikkatini çekti. Helen'in, onu Celal'in vurduğunu sanmasına şaşırmamıştı. Kim Hayal'in Atlas'ı vurabileceğini düşünürdü ki? "Aklım almıyor bir türlü. Ama merak ettiğim başka bir şey daha var. Seni öldürmek için ateş ettiyse nasıl oldu da ıskaladı?"

Atlas bu sorulardan herhangi birine yanıt veremezdi o an. O evde olan şeyler, bir süre daha sır olarak kalmalıydı. Hem herkese tek tek anlatmak istemiyordu hem de bunu yapacak gücü kendisinde bulamıyordu. Hayal de Atlas da yaşanılanları önce kendileri konuşmalıydı.

"Ekip ne alemde?" diye tekrar konuyu değiştirdi. Ekibin ne yaptığı Celal'den daha fazla ilgisini çekiyordu şu an.

Helen sanki daha önce hiç ekip diye bir şey duymamışçasına kaşlarını çattı. "Ekip de ne demek?" diye sorsaydı Atlas şaşırmazdı. Yüzünde bir aydınlanma ifadesi oluşurken kafasını iki yana salladı.

"Ben bilmiyorum," diye mırıldandı, tereddüt ederek. Gerçekten de unutmuş gibiydi onları. Kendisi de unuttuğu için şaşkındı.

"Ne zamandır buradasın?"

"Bilmiyorum tam olarak." Helen sağındaki pencereden dışarı baktı. Uzun zamandır saatin kaç olduğuyla ilgilenmiyordu muhtemelen. "Günlerdir buradaymışım gibi hissediyorum..."

Atlas da pencere tarafa baktı. Jaluzi olmasına rağmen güneşin içeriyi aydınlatan ışığı öğle olduğunu söylüyordu. Helen Atlas'ın yüzündeki ifadeyi görüp ne düşündüğünü anlayarak açıkladı:

"Yoğun bakımdan bu sabah çıktın ama."

Atlas hayal meyal bir şeyler hatırlıyordu. Bu, hastanede ilk uyanışı değildi. Yoğun bakımdayken bir kez gözünü açmıştı ama uyanık kalması uzun sürmemişti. Belki de sadece rüya görmüştü. Tamamen emin olamıyordu.

"Bunca zamandır ekipten haberin yok mu?" Atlas, tam olarak ne kadar vakit söz konusuydu bilmiyordu; fakat paniklemişti. Kısa bir süre olmadığı aşikârdı çünkü. Ekibi başıboş bırakmış olamazlardı. Üstelik en son, İdil ile Batu göreve gitmiş ve yeni bilgiler bulmuştular. Onlara birlikte bakacaklardı güya; ama Celal faktörü buna engel olmuştu. "Göreve çıkmışlardı. Yapmamız gereken şeyler vardı."

"Haftalardır burada değilsin. Sakin ol." Helen, ağabeyinin paniğini görünce kalkmaya yelteneceğinden korkarak koluna dokundu. "İki günde en fazla ne olabilir?"

"Söz konusu, bizim ekip, Helen." Kız kardeşinin karşısında, daha otorite sahibi biriymiş gibi durmak isterdi fakat üstüne çöken ağırlık buna engel oldu. Zihni bulanmaya başlamıştı. Kelimeleri doğru telaffuz ettiğinden bile emin değildi. "Başlarını derde sokmak iki saatlerini alır."

"Eminim başlarının çaresine bakarlar." Helen'in sesi rahatlatıcı olsa da Atlas'ın paniğinden bir şey alıp götürmemişti. "Hepsi yetişkin insanlar."

"Niyazi nerede? Onun da mı haberi yok?" Atlas Niyazi'nin ekibi kendi hâline bırakacağını sanmıyordu. O da Atlas kadar kontrol manyağıydı. Liderliği Atlas'a bıraksa da kontrolü tamamen bırakamazdı.

"Niyazi neyle uğraşacağını şaşırdı artık." Helen sıkıntıyla nefesini dışarı verdi. Sağ elindeki sargının üzerinde baş parmağını gezdirdi. "Senin vurulma haberin yayılır yayılmaz her şey birbirine girdi. Şirket bir yandan, gazeteciler bir yandan, ifade almak isteyen polisler bir yandan... Yanına uğraması bile bi' mucize. Yani ekibi kontrol edecek zamanı olduğunu sanmıyorum."

"Şirkette ne olmuş ki?" Atlas daha oturduğu yerden neler olduğunu öğrenmeye çalışırken konulara yetişemeyip yorulmuştu. Niyazi'nin durumunun iç açıcı olmadığını anlaması uzun sürmemişti. Bunları atlatınca Niyazi'den azar yiyeceğine emindi.

"İş yaptığımız firmalar neler olduğunu öğrenmeye çalışıyorlar." Helen memnuniyetsizliğini belli ederek göz devirdi. "Ters bir durumda ortaklığı bitirmek isteyeceklerdir..."

"Saçmalık." Atlas kaşlarını çatarken nefesini sertçe dışarı verdi, ki çok yanlış bir karardı. Omuzundaki sızı artmıştı. "Onları ilgilendiren bir şey değil."

"Niyazi de zaten halletmek için sürekli firmalarla falan görüşüyor." Atlas, Helen'in sesinde suçluluk duygusu sezmişti. Niyazi'ye bu süreçte yardım etmediği için kendisini kötü hissetmiş olmalıydı. Sesini biraz kısarak Atlas'a yaklaştı. "Şirkette de bazı işler aksıyor. İnsanlar garip bir şekilde korkmaya başladı. Önce Faruk öldü, sonra sen yaralandın... Çok endişeliler."

İşler, Atlas'ın tahmininden daha fazla karışmıştı. Gerçi Atlas'ın asıl planında vurulmak yoktu. Anlık bir kararla böyle bir işe kalkışmışlardı. Gerçek plana göre hareket etselerdi her şey kontrolü altında olacaktı. Bu saçmalıkların hiçbiri yaşanmayacaktı. Ama gel gör ki, kendisi de dâhil tüm ekibin yaptığı hatalar, işleri bu noktaya getirmişti.

"Buradan çıksam bile Niyazi'nin elinden kurtulamayacağım." Atlas tatsız bir ifadeyle yakındı. "Zaten normalde bile şirket işlerini halletmediğim için kızıyordu. Şimdi öfkeden deliye dönmüştür."

"Merak etme, o kadar öfkeli değil... Hem sana hiçbir zaman fazla kızmaz, biliyorsun," diye acı acı gülümsedi. Bir yandan da Atlas'ın, Niyazi'nin öfkesinden çekinmesinden zevk alıyor gibiydi. Tabii ilk kez Niyazi'nin sinirlenmesinin kaynağı kendisi olmadığı için de seviniyor olabilirdi. "Kimse onu benim kadar çıldırtamaz."

"Doğru." Atlas gülümsemeden edemedi. Çok doğru bir noktaya parmak basmıştı. Helen ve Niyazi'nin acı tatlı ilişkisi, bir sır değildi. Helen'in başına buyruk, hırçın ve asi hareketleri Niyazi tarafından çoğu zaman hoş karşılanmıyordu. Geçmişteki kavgalarının konusu da hep Helen'in fevriliği üzerineydi. Helen'in yedi yıl önceki hâline nazaran şimdi daha temkinli olmasını sağlayabilse de hâlâ anlaşamadıkları ortadaydı. Atlas ara sıra onun, bazı şeyleri sırf Niyazi delirsin diye bilerek yaptığını bile düşünüyordu.

"Senin için çok endişelendi ama." Helen kafasını yana eğip Atlas'ın elini tuttu. "O da az önce çıktı. Uyanmanı bekledi aslında. İşi çıkınca gitmek zorunda kaldı."

"Tahmin edebiliyorum." Atlas başını yavaşça salladı. Aklına tekrardan ekip arkadaşları geldiğindeyse istemsizce kaşlarını çatmıştı. "Yine de ekibi kontrol etmemesi çok garip."

"Söyledim işte." Helen bu konudan sıkıldığını belli ederek ofladı. "Önceliği onlar değil. Hem ben orada değilim hem de İdil onlarla. Bu yüzden güvende olduklarını düşünüyordur."

"İdil'i de karıştıracak bir şey bulurlar onlar."

Atlas ortalığı karıştırmakta ve başlarına dert açmakta ekibine çok güveniyordu. İdil ve Batu'nun, görevden döndükten sonra buldukları şeyler, onları başka herhangi bir görev için harekete geçirmiş olabilirdi. En aklı başındaymış gibi görünen Ozan ve İdil'in bile karşı koyamayacağı ipuçları vardı. Özellikle konu uyuşturucuysa Ozan'ı durdurup akıllıca hareket etmesine bir tek Atlas sebep olabilirdi. İdil birçok yönden Atlas'a benzese de o bile üç deliyle aynı anda mücadele edemezdi. Başlarını derde sokmaması için onları ikna edemediğinden peşlerinden gitme olasılığı daha yüksekti.

"Daha yeni kendine geldin," diye durum değerlendirmesi yaptı. Kaşları çatılırken hoşnutsuzluğunu dile getirme gereği duydu: "İntikam planını artık bi' kenara bırakır mısın? Biraz da kendini düşün. Bir şey olsaydı haberimiz olurdu. Demek ki her şey yolunda."

"Eve gidip kontrol eder misin?" Atlas'ın sorusu Helen'in boş boş bakmasına neden olmuştu.

"Sen ciddi misin? Seni bırakacağımı düşünmüyorsun herhalde?"

"Uyandım işte. İyiyim." Atlas evdeki durumdan haber almazsa kafasında daha fazla senaryo kurup delirecekti. En kısa sürede bilgi almalıydı. "Sadece onları kontrol etmeni istediğim için de söylemiyorum. Çok yorgun görünüyorsun. Gidip dinlenmeni istiyorum."

"Ben iyiyim. Dinlenmeye ihtiyacım yok."

"Genelde daha iyi yalan söylerdin." Atlas hafifçe gülümseyip kızın elini sıktı. "Gidip dinlen, lütfen. Yoksa aklım sende kalacak."

"Asıl gidersem benim aklım sende kalacak." Helen üste çıkmakta ısrarcıydı.

"Bak, muhtemelen bir süre yatağa hapsolacağım." Atlas bu durumdan hoşlanmasa da gerçek buydu. Nefes alırken bile bu kadar güçlük çekiyorken ayağa kalkmak, şu an için imkânsız gibi bir şeydi. "Birileri işlerin başına geçmeli. Her anlamda... Bu yüzden senin sağlıklı hâline ihtiyacım var."

Hem şirketin hem de ekibin yönetilmesi gerekiyordu. Atlas bu hâldeyken bunu yapabilecek iki kişi vardı. Niyazi ikisini de halledebilirdi fakat hem Helen bu süre zarfında kendisini göstermeliydi hem de Niyazi yeterince yoğundu.

Atlas Helen'e birçok şeyi söylemese de planla ilgili Atlas'tan sonra en fazla şey bilen kişiydi kendisi. Niyazi bile bir süre sonra arka planda kalmıştı. Helen zaman zaman fevri çıkışlara sahip olsa da en az Atlas kadar iyi liderlik yapabilirdi.

"Birinin ekibe yol göstermesi gerek." Atlas, Helen'i gitmesi için cesaretlendirmeye çalıştı. Helen'in hep kendisi gibi baş konumda olmak istediğini biliyordu. Şimdi bu onun için bir fırsattı. "Bizden birinin her şeyin başında olması gerek."

"Onlara yol gösterecek en son kişi bile değilim." Helen, Atlas'ı şaşırtarak geri adım atmıştı. Hep Atlas gibi her şeyi bilmek, tüm plana hâkim olmak isterdi. Şimdiyse bir önemi yokmuş gibi konuşuyordu. "Bunu Niyazi yapabilir."

"İçlerinden birinin olması daha iyi olur diye düşünüyorum," diyerek gözlerini kıstı. Atlas kız kardeşinin geriye çekilmesinden hoşlanmamıştı. Üstelik konuşmak onu fazlasıyla yorduğu için de sinirlenmeye başlıyordu. Daha önce kendisin hiç bu kadar güçsüz hissetmemişti. "Niyazi şirketle ilgilenmeli. Hem Rüzgar'la aralarının kötü olduğunu biliyorsun."

Helen'in omuzları düşerken bakışlarını kaçırdı. Rüzgar'ın ismi geçince duraksamıştı. Sertçe yutkunup elini geri çekti. Kendisini Atlas'tan uzaklaştırmaya çalıştı.

"Celal'in öğrenmesine biz neden olmuşuz." Helen'in suçluluk dolu sesi Atlas'ı tatmin etmişti. O ikisine daha sonra kızmayı düşünüyordu ama Helen'in pişman oluşu, hatasını anladığını gösteriyordu. Bundan önce yaptığı yüzden fazla hata gibi... "Bunun üzerine de ekibe liderlik etmemi mi istiyorsun?"

"Hatanı anladıysan..."

"Sorun da bu değil mi?" Helen buz gibi bir sesle konuştuğunda Atlas, onun kendisine kızdığını anlamıştı. Bu seferki suçluluk duygusu çok daha büyüktü. Hatasının kabullenemiyordu. "Her defasında hata yapıp duruyorum, Atlas. Bir daha yapmayacağım desem de bir şey değişmiyor."

"Hepimiz hata yapıyoruz."

"Sen yapmıyorsun." Helen hiç beklemeden ona yanıt verirken tekrar onunla göz teması kurmuştu.

"Bu hâlde olmam, benim hatam." Atlas bu sohbetten hoşlanmamıştı. Kız kardeşinin bu depresif hâlini de hiç sevmemişti. Onun kararlı ve hırslı hâline ihtiyacı vardı. "O gece bir sürü hata yaptım."

"Bana kendimi iyi hissettirmeye çalışıyorsun." Helen kafasını iki yana sallayıp ayağa kalktı. "Ama ikimiz de fazla sorumluluk sahibi olmadığımı biliyoruz. Senin yerini alamam ben..."

Teselli cümleleri veya onu iyi hissettirecek bir laf duymak istemiyordu. Atlas ne derse desin kızı düşüncelerinden vazgeçiremeyeceğini anlamıştı. Helen'i tanıdığı için bunu kendisinin aşmalı olduğunu biliyordu.

"Senin için ekibi kontrol ederim," diyerek solundaki koltuktan çantasını alıp tekrar Atlas'a döndü, "ama onları yönetmemi isteme benden."

"Peki." Atlas kafasını sallayarak içten bir şekilde gülümsedi. "Yine de... bir şey olursa harika bir şekilde idare edeceğine eminim. Belki çoğu zaman kendine zarar veriyorsun ama kriz anlarını ne kadar iyi yönettiğini biliyorum."

Helen hafifçe kafasını eğerken sargılı elini kaldırdı. "Kesinlikle çok iyi yönetiyorum."

"Ben de," deyip bakışlarıyla sargılı omzunu gösterdi. Atlas'ın sırıtışı büyürken Helen buna kayıtsız kalamadı. Kız kardeşi de karşılık vererek ufak çaplı, kendine özgü bir kahkaha attı. Ruh hâli tamamen düzelmese de en azından daha az depresifti.

"Şimdi gidiyorum ama geri geleceğim." Helen yatağa yaklaşarak Atlas'a doğru eğildi. Ağabeyinin saçlarını özenle geriye doğru iterken açıkta kalan alnını öptü. Fazla geri çekilmeden fısıldadı: "Çabuk iyileşsen iyi olur. O manyakları fazla idare edebileceğimi sanmıyorum."

"Sözünü dinlemezlerse dövmekte serbestsin."

Helen tekrar aynı şekilde gülerken birkaç adım geri gitti. Çıkmadan önce Atlas'a son kez dinlenmesi için uyarıda bulunmuştu. Atlas da aynı şekilde karşılık vermişti.

Atlas odada yalnız kaldığında vücudundaki ağrılar tekrar nüks etmişti. Ya da Helen ile konuştuğu için dikkate alıp umursamamıştı. Şimdiyse acı dışında bir şey hissetmiyordu. Ağrıyı azaltacağını düşünerek hafifçe kıpırdanıp doğrulmaya çalıştı fakat anında çok kötü bir fikir olduğunu anladı. Omuzundan başlayan ağrı, göğüs kafesine yayıldı. Kaskatı kesilirken elinde olmadan dişlerini sıkıp acıyla inledi. Bir anlık gafletle de derin bir nefes alıp ağrıyı ikiye katlamıştı.

Durumu çok vahimdi. Basit bir hareket, tekrar vurulmuş kadar canını yakıyordu. Kısa sürede iyileşmesi olası değildi. Muhtemelen en az iki hafta doğru düzgün hareket etmeyecekti. Bu da tüm planları aksatabilirdi. Tabii ekip, bu süre zarfında onun boşluğunu doldurabilirse ve başlarını normalden daha fazla belaya sokmazlarsa planları değiştirmek zorunda kalmayabilirlerdi.

Atlas daha yeni uyanmış olsa da oldukça yorgun düşmüştü. Göz kapakları ağırlaşıyordu. Bu isteğe karşı koymayıp gözlerini kapattı. Uyursa daha iyi hissedebileceğini düşünerek uyumaya çalıştı. On dakika bile geçmeden, ağrılarına rağmen uykuya dalabilmişti.

***

Atlas üçüncü kez uyandığında -ikincisinde hemşirelerle ve doktorla konuşmuştu- yanında Helen yoktu. Kız kardeşi yerini başka birine bırakmıştı; Atlas'ın en çok görmek istediği bir diğer kişiye, Hayal'e.

Genç kız, Atlas'ın sağındaki koltuğun köşesine oturmuş, uyukluyordu. Dirseğini kolçağa dayamış, şakağını yumruk şeklinde sıktığı eline yaslamıştı. Bir iki kere, anlık uykuya daldığı için düşecek gibi olmuş, irkilerek eski pozisyonuna geri dönmüştü. Gözlerini açmamakta da ısrarcıydı. Atlas gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Ses çıkarmadan bir süre daha kızın bu hâlini izledi.

Son gördüğündeki hâlinden çok daha iyi durumdaydı şimdi. Kabarmış saçlarını, ensesinde gelişine toplamıştı. Tokadan kurtulup yüzüne değen küçük tutamları umursamadığı açıktı. Üstünü de değiştirmiş, duş almıştı. En son, kızı o gece görmüştü ve bayılana kadar, giysilerinin mahvoluşuna şahit olmuştu. Hayal, o kıyafetlerini muhtemelen direkt çöpe atmıştı.

Bitkin ve çökmüş gibi durmasına rağmen canlı görünüyordu. Cildi parlıyordu sanki. Hayal'i son kez kanlar içinde, saçı başı dağılmış bir şekilde gördükten sonra bu hâli rüya gibiydi. Atlas daha beteriyle karşılaşacağından korkmuştu. Helen'in Hayal için söylediklerinden sonra Atlas elinde olmadan endişelenmişti. Ama şimdi, Hayal'in tahmin ettiğinden daha iyi bir durumda olduğunu görünce rahatlamıştı. Belki de Helen, Atlas'ın uyandığını ona söylemişti. Bu yüzden de Atlas'ın beklediğinden daha dinç görünüyordu.

Hayal kafasını kaldıracağını gösteren işaretleri gördüğünde Atlas bir an için uyuma taklidi yapmayı düşündü ama son anda vazgeçti. Hayal'i izlemeye devam ederken genç kız kafasını kaldırdı. Atlas'ın uyandığını fark etmedi ilk. Doğrudan yatağa bakıyordu. Birkaç saniye sonra derin bir nefes alırken hafifçe soluna çevirdi kafasını. Göz göze geldiklerinde Hayal aldığı nefesi vermeyi unuttu.

Şaşkınlık tüm çehresine yayılmıştı. Atlas hafifçe gülümseyip, "Merhaba," diye hırıltılı bir sesle fısıldadı.

Hayal dudaklarını aralasa da bir şey söylememişti. Nefesini yavaşça dışarı verirken ayağa kalktı. Mutlulukla parlayan gözleriyse Atlas'ınkilere kenetlenmişti. Omuzlarının gergin duruşu bozuldu.

"Uyanmışsın." Şoku üstünden attıktan sonra çabucak öne çıktı. "İyi misin?"

Atlas iyi olduğunu söylemek istese de Hayal izin vermedi. Fazla ilerleyemeden kız dizini koltuğun önündeki sehpaya çarptı. Acıyla inleyip dizini tutsa da önünü kesmesine izin vermeyip Atlas'ın yanına geldi.

"Yavaş..." diye yüzünü buruşturdu Atlas. Bir an için kendi durumunu unutup hafifçe doğrulmaya çalıştı "İyi misin?"

Atlas için milimetrik bir değişimdi ama acılı bir sürece dönüşmüştü. Omuzuna ve göğsüne, bıçak saplayıp çevirmişler gibi bir acı yayıldı. Eski pozisyonuna geri dönerken Hayal'e çaktırmak istemedi ama genç kız fark etmişti.

"N'apıyorsun? Kalkma." Hayal'in sesindeki panik kendi acısını ona unutturmuş gibiydi. Elini Atlas'ın koluna koyup tekrar kalkmaya çalışırsa diye önlem aldı. "Hareket etmemelisin..."

"İyiyim," dedi nefes almaya çalışırken. Sabit durunca acı biraz hafiflemişti. Gözleriyle kızın bacağını işaret etti. "Sen iyi misin?"

Hayal dikeldi, onaylayarak kafasını salladı. Hâlâ Atlas'a bir mucizeymiş gibi bakıyordu. Ama ufaktan bir mahcubiyet ve utanç da vardı. "Ufak bir kaza sadece. Acımadı."

Atlas da Hayal de yalan söylediğini biliyordu. Tabii ki acıtmıştı. O gece de aynı bu şekilde dizini sehpaya çarpmış, Atlas'ın dikkatinin dağılmasına neden olan en büyük etkenlerden biri olmuştu. Her şey o kazayla başlamıştı zaten. Hayal'i artık sehpalardan uzak tutmak gerekiyordu.

"Gerçekten uyandın." Hayal'in sesindeki rahatlama Atlas'ın dikkatinden kaçmadı. "Helen söylemişti ama..."

Hayal aniden sustu. Lafını yarıda kesip dudaklarını birbirine bastırdı. Gözlerini kaçırırken sertçe yutkundu. Atlas onun devamında ne söylemek istediğini anlamıştı. Helen söylemişti ama uyanacağını düşünmemiştim. Ya da öleceğini sanmıştım da diyebilirdi.

"Nasıl hissediyorsun?" Hayal konuyu değiştirmeye çalıştı. Öne ufak bir adım daha attı.

"Fena değil." Kesinlikle berbat hissediyordu. Şimdiye kadar en güçsüz hissettiği andı. "Daha iyi hissettiğim anlar olmuştu."

"Yavaş yavaş iyileşeceksin." Hayal motivasyon konuşması yapacakmış gibi lafa girdi. "Bir süre böyle olacak."

Atlas yüzünü buruşturdu. Bu berbat bir motivasyon konuşmasıydı. "Buraya tıkılıp kalacağımı bilmek hiç yardımcı olmuyor," dedi huysuzca.

"Ölmenden ya da sakat kalmandan daha iyidir." Genç kız kaşlarını çatarken ses tonunu yükseltmişti. Hayal de en az Batu kadar iyiydi moral vermekte. Yüz ifadesi yumuşarken bir kez daha konuyu değiştirdi: "Bir şeye ihtiyacın var mı? Yerin rahat mı?"

"Sorun yok."

Hayal kafasını sallarken yine gözlerini kaçırmıştı. Atlas'a bakamıyormuş gibiydi. Suratındaki ifadeden Atlas'ın bu hâlde oluş nedenini, kendisi olarak gördüğünü anlamamak imkânsızdı. Hâlâ o tetiği çektiği için pişmanlık duyuyor olmalıydı. Helen'den sonra, Hayal de kendisini suçluyordu. Oysaki en büyük suçlu, Atlas'ın kendisiydi.

"Sen nasılsın?" Atlas, Hayal yaklaşınca yüzünü daha iyi inceleme fırsatı buldu. Beyaz teni hâlâ çok güzel olsa da yaraları saklamamıştı. O gece tek hırpalanan Atlas değildi. Hayal de büyük bir mücadele vermişti.

"İyiyim." Hayal'in zayıf çıkan sesi söylediklerinin doğru olmadığını gösteriyordu. Atlas da hâlini görüyordu zaten. Sağ şakağında morarmaya başlayan bir yara vardı. Saçıyla kapatmaya çalışsa da görünüyordu. Celal'in, onu yakaladığında silahının çarptığı yerdi orası.

Atlas aynı o geceki gibi öfkeyle dolup taştı. Ona zarar gelmeyeceğine dair verdiği sözü tutamaması aklına geldikçe delirecek gibi oluyordu. Üstelik bu, tek yarası da değildi. Elinde, Helen'inki gibi bir sargı vardı. Hayal'in, Celal'in kafasında vazoyu parçalarken elini kestiğini hatırlıyordu. Hastanede sarmış olmalılardı.

"Özür dilerim," dedi aniden. Hayal'in yüzündeki ifade değişti. Neyden bahsettiğini anlamamış gibi kaşlarını çattı. "Sana bunları yaşattığım için özür dilerim, Hayal. Seni-"

"Bir daha hiç uyanamayacaksın sanmıştım," diye Atlas'ın lafını bölüp itiraf etti. Gözlerini sımsıkı yumdu. Tekrar açtığındaysa gözlerinde yaşlar parlamıştı. Ağlamamak için direniyordu. "Öleceksin sandım..."

"Biliyor musun? Ben de bir ara öyle sandım." Atlas şimdiye kadar ki en anlayışlı ve duygu dolu sesiyle konuşmuştu. Silik bir gülümseme yayıldı dudaklarına. "Ama yaşıyorum..."

"Bunu yaptığıma hâlâ inanamıyorum." Hayal'in kırılgan sesi, Atlas'ın varla yok arası gülümsemesini soldurdu. "Bu delilikti... Resmen hayatın üzerine kumar oynadın."

"Bunu yapacağımı önceden söylemiştim." Atlas elinde olmadan acımasız tarafını tekrar gün yüzüne çıkardı. Hayal ile ilgili bir konu olmadığında nazik veya yumuşak olmak zorunda hissetmiyordu.

"Bunun delilik olmadığını söyleyemezsin ama." Hayal her ne kadar kızgın görünmeye de çalışsa yaptığı şeyin dehşetinden kurtulamadığı açıkça görünüyordu. "Sana bir şey olacak diye çok korktum. Diğerlerine... Helen'e ne diyecektim? Atlas'ı ben öldürdüm mü? Helen'in yüzüne bakamıyorum ya ben."

Atlas'ın yüzündeki sert ifade kayboldu. Hayal'i zor bir durumda bıraktığının zaten farkındaydı ama onu ve diğerlerini korumak için yapmıştı. Tabii kendi yarattığı tehlikeden korumuş olması da üste çıkmak için ona hiç yardımcı olmuyordu. Bu yüzden o konuya girmemeye karar verdi.

"Konuştuğumuzda söylemediğini fark ettim." Atlas'ın boğuk sesinde suçluluk vardı. Hayal'in yüzünde bir anlığına panik duygusu göründü. Helen'e söylediğini sanmıştı. "Söylemedim ben de..."

"Doğru." Hayal rahatlarken kafasını salladı. "Söyleseydin benimle o kadar sakin konuşmazdı zaten."

"Merak etme," diye kızı rahatlatmaya çalıştı. Ama Hayal'in duruşu hâlâ çok gergindi. "Zamanı geldiğinde söyleriz. Düşündüğün kadar sert bir tepki vereceğini zannetmiyorum."

"Sen kız kardeşini tanıdığına emin misin?" Hayal kinayeyle konuştuğunda Atlas alay edercesine gülümsedi. "Helen'den bahsediyoruz."

"Sana sert bir tepki vermeyecektir."

"Sana mı kızacak?" diye Hayal, gözlerini kısarak sordu.

"O hep bana kızar."

"Seni vuran benim." Genç kız inatla kendisini suçla çıkarmaya çalışıyordu. "Bu hâlde olmanın tek nedeni benim."

"Seni buna mecbur bırakan da benim." Atlas artık kimsenin kendini suçlamasını istemiyordu. Bu yüzden Hayal'in dikkatini çekecek kadar sert bir ses tonuyla devam etti: "Kendini suçlama artık. Konu kapandı..."

"Öyle kolay değil." Hayal Atlas'ın ses tonundan hoşlanmamıştı. "O tetiği ben çektim! Ben yaptım! Beni mecbur bırakıp bırakmaman önemli değil ki... Yapmayabilirdim ama yaptım. Birini vurmayı becerdim."

"Baskı altındaydın." Atlas Hayal'in enerjisi ve sabırsızlığına karşı oldukça temkinli ve sakin bir sesle konuşmuştu. Gerçi, enerjik olması imkânsızdı. Düşüncelerini toparlamak bile işkenceydi. "İnsanlar baskı altında çok fazla şey yapabilir."

Hayal kafasını iki yana sallarken, "Sen beni anlamıyorsun," diye mırıldandı. "Nasıl hissettirdiğini bilmiyorsun. Seni yanlışlıkla öldürmüş olma düşüncesi... Deliriyordum."

"Seni anlıyorum, Hayal."

"Bir şey anladığın yok. O korkuyu ben yaşadım, sen değil." Hayal sertçe nefesini dışarı verdi. O kadar öfkelenmişti ki, Atlas sağlıklı olsaydı Hayal ona birkaç tane yumruk atabilirdi. "Kime anlatıyorum ya... Senin korktuğun bir şey var mı ki?"

"Tabii ki var." Atlas Hayal'in küçümseyici tavrını görmezden geldi. "Ben hep korkarım."

"Ne?" Hayal hazırlıksız yakalanmıştı. Atlas'ın bir şeyden korkuyor olma ihtimali onu epey bi' şaşırtmıştı.

"Ben hep korkarım," diye tekrar etti, ne kadar yorucu da olsa. "Hayatım boyunca korkularım oldu. Çünkü onlardan kurtulamazsın, Hayal."

"Yaptığın şeyleri düşününce... korktuğuna pek inanmıyorum." Hayal kollarını göğsünde kenetledi. Konuşmadan hoşlanmadığı barizdi.

"Sen korkmadığımı sanıyorsun ama ben, sadece korkuyu nasıl kullanacağımı biliyorum." Atlas Hayal'i zorla inandırmaya çalışmıyordu ama hakkında böyle düşünmesi hoşuna gitmemişti. Atlas'ın robot olduğunu falan düşünüyor olmalıydı. "Bu benim tetikte olmamı sağlıyor."

Hayal cevap vermeyip gözlerini kaçırdı. Büyük ihtimalle Atlas'ın söyledikleri hâlâ inandırıcı gelmiyordu. Ama kollarını çözmüş daha az agresif görünüyordu.

"O gece çok korktum, Hayal." Atlas itiraflarına birini daha eklese de Hayal'in ona sonrasında hoş görüyle yaklaşmasını istemiyordu. Hayal'in daha fazla manipüle olmasını sağlayacak şeyler söylemek istemiyordu. Onu yeterince kandırmıştı. Tek istediği, gerçeği söylemekti.

"Seni vurmamı istediğinde çok cesurdun ama."

"Kendim için korktuğumu söylemedim." Atlas kendinden emin ve dürüst görünmeye çalıştı. Tabii ne kadar başardığı muammaydı. Her sarf ettiği cümlede daha da güçsüz düşüyordu. Belki de bu konuyu konuşmanın yeri burası değildi. "Sana bir şey olacak diye korktum..."

Hayal'in yüzünde sadece Atlas'ın dikkat edebileceği değişiklikler oluşmuştu. Gözleri biraz daha açılmış ve parlamıştı. Dudaklarının kenarları gülümseyecekmiş gibi gerilse de genç kız kendisini durdurabilmişti.

"Bence artık dinlenmelisin." Hayal, yataktan uzaklaşmasa da yana doğru kaydı. Atlas'ın hâlsiz olduğunu fark etmişti. Bu konuşmalar, onu sandığından daha fazla yoruyordu. "Ben çıkayım, sen de uyumaya çalış."

Hayal kapıya doğru gitmek için hareketlense de arkasını döner dönmez durmak zorunda kaldı. Tüm vücudu kaskatı kesilmişti. Birkaç saniyelik bir afallama sonrası kendine gelerek ürkek bir şekilde önce kafasını, sonra tüm vücudunu çevirdi. Yüzündeki şaşkınlık giderek büyüdü. Gözleri yavaşça birbirine kenetlenmiş ellerine kaydı. Sertçe yutkunurken hiç kıpırdamadan bakışlarını Atlas'ın gözlerine çevirdi.

Atlas hiç düşünmeden, neden yaptığını bilmeden, anlık bir içgüdüyle Hayal'in elini tutmuş, gitmesine izin vermemişti. Hayal'in şaşkın ve ürkek bakışlarından sonra elini geri çekmeyi düşündü fakat yapmadı. Hayal'in de çekilmesini istemiyordu.

O gece yaralıyken, Hayal'in dokunma engelini aştıklarını sanıyordu. Atlas, kucağında acı çekerken kendisine sarıldığında ya da Hayal'in göz yaşlarını sildiğinde kızın artık onun dokunuşlarından çekinmeyeceğini düşünmüştü. Şu anki yüz ifadesiyse onu korkutuyordu. Yine Atlas'tan çekiniyor muydu?

"Teşekkür ederim," dedi elini bırakmadan, aradaki gerginliği bozmaya çalışarak. Neyi kastettiğini anlamasını bekledi.

Hayal kısa bir süre yanıt vermeden sadece Atlas'ın suratına baktı. Bakışlarındaki çekingenlik aynıydı ama genç adam umutluydu. Onu umutlandıran tek şey de Hayal'in hâlâ geri çekilmemiş olmasıydı.

"Daha önce de teşekkür etmiştin." Hayal dudağını ısırırken kendini toparlamaya çalışmıştı. Atlas'ın teşekkür etme sebebini anlamış gibiydi.

"Çok daha fazlasını hak ediyorsun, Hayal..." Kızın elini çekmemesi Atlas'ı cesaretlendirdi. Baş parmağını, Hayal'in elinin üstünde yavaşça gezdirdi. Hayal'in gözleri bir kez daha ellerine kaymıştı. "Gerçekten çok cesurdun. Belki öyle hissetmiyorsun ama hepimizi kurtardın."

Hayal kafasını kaldırıp acıyla karışık alayla baktı. "Seni vurarak mı yaptım bunu?"

"Tam da beni vurarak yaptın."

"Ölüyordun, Atlas." Hayal sesini yükseltmesine rağmen elini çekmeye çalışmadı. Hatta hafifçe sıkarak karşılık bile vermişti. Muhtemelen farkına varmamıştı yaptığı şeyin.

"Ölmedim."

"Ölebilirdin."

"Ölseydim de sorun değildi." Atlas temkinli ve nazik tavrını korurken parmaklarını gevşetti. Ama bir yandan da baş parmağıyla elini okşamaya devam ediyordu. Çok sıcak ve yumuşaktı, ki bu ara sıra Atlas'ın dikkatini dağıtıyordu. "Belki vicdan yapardın, belki çok korkunç hissederdin ama hâlâ doğru şeyi yapmış olurdun."

Atlas'ın tüm dikkati ellerindeydi. Hayal'in de dikkati orada olacak ki, Atlas kısa bir süre es vermesine rağmen araya girmemişti. Söyleyeceklerinden önce, son kez Hayal'in elini sıktı ve yavaşça bıraktı.

"Benim gibi bir pisliği dünyadan temizleyerek insanlığa çok şey kazandırırdın, doğrusu."

Hayal'in eli, Atlas'ın hâlâ tutmasını istiyormuş gibi bir süre aynı pozisyonda kalmıştı. Atlas'ın dediği şeyi kavradığında başını anında kaldırdı. Yüz ifadesinden, kafasının karıştığını anlamak zor değildi. Duruşunu değiştirip tüm vücuduyla ona döndü.

"Kendinden neden bu kadar çok nefret ediyorsun?"

Atlas bakışlarını ondan çekerken, "Etmemek için bir sebep görmüyorum," diye yanıtladı.

"Bizi kurtarmak için vurulmayı göze aldın." Hayal çok önemli bir şey söylüyormuş gibi kelimeleri tek tek vurguladı. Atlas'ın bakış açısına girmek için kafasını hafifçe sağa eğmişti. "Beni o adamın eline bırakmamak için yaralı hâlinle sonuna kadar savaştın. Bunlar, bir pisliğin yapacağı şeylere hiç benzemiyor..."

"Seni, beni vurmaya zorladım..." Atlas yaşanılan şeylerin Hayal'in gözünden bu şekilde göründüğünü bilmiyordu. Atlas'ı suçlaması gerekirdi ama o bunu yapmıyordu. Aksine, Atlas'ı kendisine karşı koruyordu. "Travmalarını tetikleyeceğini bildiğim hâlde bunu yaptım. O gece tek yara alan da ben olmadım, Hayal..."

"Gördüğün gibi iyiyim." Hayal kollarını önünde kenetledi. Çenesini kaldırırken meydan okuyan gözlerle Atlas'ı süzdü. "Üstesinden gelebilirim. Sandığından daha güçlüyüm."

"Hayır..." diye Atlas kafasını yavaşça iki yana salladı. Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluşmuştu. "Sen çok daha güçlüsün. Ama bu, benim yaptığım kötülükleri aklamanın, doğru olduğu anlamına gelmiyor."

"Ben yaptıklarının doğru olduğunu savunmuyorum!" Hayal kollarını çözerek sinirle savurdu. Az önceki sakin hâllerinden eser yoktu şimdi. Atlas Hayal'i yine çileden çıkarmıştı. "Kendinden bu kadar nefret etmenin doğru olmadığını söylüyorum sadece. Yaptığın iyilikleri görmezden geliyorsun... Kendini dünyanın en kötü insanı gibi yargılıyorsun ama değilsin."

"Çünkü öyleyim ve sen, son olayların şokundan doğru bir yargıya varamıyorsun." Atlas hiç beklemeden cevap verdi.

Bayılmadan önce ona değer verdiğini, şimdi de onu korumak istediğini söylediği için yaptığı kötülükleri görmezden gelemezdi. Bunun doğru olmadığına emindi. Hayal, Atlas'ı anladığını düşünüp, gerçekte kim olduğunu biliyorum, düzeltebilirim, tarzı bir düşünceyi sahiplenmeye başladıysa, buna kendi iyiliği için hemen son vermeliydi.

"Seni kurtardım diye aniden iyi birine dönüşmüşüm gibi davranıyorsun. Ben bunu hak etmiyorum, Hayal... Senin iyi niyetini hak etmiyorum." Hayal'in çatılan kaşlarına ve öfkeli bakışlarına hiç aldırış etmeden alayla gülümsedi ve göz devirdi. "Adama söylediğim şeyleri doğru çıkaracaksın neredeyse."

"Kes şunu!" diye sesini yükseltti. Artık Atlas'ın hasta yatağında olduğunu bile düşünemeyecek derecede öfkeyle doluydu. Atlas'ın iması onu delirtmişti anlaşılan. "Beni birçok kez manipüle ettiğini zaten biliyorum. O kadar gerçekçi oynuyorsun ki şimdiye kadar yaptıklarının hangisinin gerçek hangisinin sahte olduğunu bile söyleyemem."

Atlas ağzını açıp inkâr edecekken Hayal onu tek bir bakışıyla durdurdu. Genç adamın kızın sesini bastıracak gücü bile yoktu. Bu yüzden konuşmasına devam etti:

"Ama o gece yaşanılanların hepsi, gözümün önünde oldu. Evet, bana bunu zorla yaptırdığın için çok ama çok öfkeliyim. Neredeyse seni öldürüyordum. Büyük ihtimalle kabuslarıma girecek ve bir süre atlatamayacağım," diye Atlas'ın onun lafını keseceğinden korkarak bir çırpıda söyledi. Duraksadığında garip bir şekilde gözleri parlamıştı. Siniri bir an için geçmiş gibi oldu. "Ama hayattayım, Atlas. Bunu da sana borçluyum. Beni kurtarmak için adama söylediğin yalanların altında yatan gerçekleri gördüm. Bana değer verdiğini itiraf ettin."

Atlas canını daha fazla yakmamak için sakince nefesini dışarı verip başını çevirdi. Gözlerini duvardaki televizyona dikti. Hayal gördüğü şeyleri doğru anlasa da yanlış bir sonuca varmıştı. Evet, Atlas ona değer veriyordu, zarar görmesini istemiyordu, onu yaralıyken bile korumuştu ve muhtemelen korumaya da devam edecekti; fakat çıkarları için hareket eden de dikkatsiz davranan da herkesi tehlikeye atan ve bu hâlde olmalarına neden olan da Atlas'tı. Hayal'in bu gerçeği de diğerlerinin yanına eklemesi gerekiyordu.

Hayal kendi içindeki iyiliği Atlas'ta görüyormuş gibi davranamazdı, ondan etkilenemezdi. Hatta bir gün olur da işler değişir, Atlas yolundan şaşarak Hayal'den gerçekten etkilenmeye başlarsa o zaman bile Hayal ona karşılık vermemeliydi. Bu yapacağı en büyük hata olurdu.

"Şeytana karşı çıkıyorsun diye iyi biri olduğunu düşünme sakın..." Atlas gözlerini duvardan çekmeden, kelimeleri bir yerden okuyormuş gibi mırıldandı. Bakışları tekrar Hayal'i buldu "Bunu sen söylemiştin. Şimdi bu lafı, ben sana hatırlatıyorum. Çünkü sana değer verdiğimi söyleyip birkaç iyilik yaptım diye aniden iyi biri olmuyorum."

"İyi biri olduğunu zaten söylemiyorum." Hayal bıkkın bir şekilde iç çekti. "Ama düşündüğün kadar kötü de değilsin."

"Hayır, Hayal... çok daha kötüsüyüm." Atlas'ın kaşları havalandı. Gözlerini kızdan hiç çekmedi. Hayal'in düşüncelerini değiştirmeliydi. Gerekirse olayları biraz çarpıtabilirdi de. Sonuçta en iyi yaptığı şeylerden biriydi.

"Çıkarlarım için yapmayacağım şey yok. Kendimi vurdurmam da plan içindi zaten." Dudağının kenarı kendini beğenmiş bir ifadeyle yukarı doğru kıvrıldı. "Celal'e söylediklerimde de doğruluk payı vardı... Sana bir şey olmasına izin veremezdim. Çünkü sen masumsun ve orada yaralansaydın bunun tek suçlusu ben olacaktım. Ve ben, suçlu olmak istemedim. Yani hep kendimi düşündüm."

Hayal sinir krizi geçiriyormuş gibi gülerken, "Kimi kandırmaya çalışıyorsun? Beni mi kendini mi?" diye sordu. Bu sefer şaşırma sırası Atlas'taydı. Hayal'in sesi soğuk ve kontrollüydü. Hiç de Atlas'ın beklediği gibi söylediklerine alınmış gibi değildi. Bu ses tonu ve kararlılık Atlas'a kendisini hatırlatmıştı.

"Seni baş düşmanına götürmesine bile razı oldun. Tüm planı yok saymaya da hazırdın. Şimdi gelip de bana, tüm olanları kafamda kurmuşum gibi davranamazsın!" Hayal bir adım öne çıktı ve açığını yakalamış gibi Atlas'la alay edercesine gülümsedi. "Ne yapmaya çalıştığını biliyorum... Ama maalesef işe yaramayacak. Aksini düşünmemi sağlayamayacaksın, Atlas."

"Hata yapıyorsun, Hayal," diye mırıldandı zor duyulacak bir sesle.

"Muhtemelen..." Aynı şekilde Hayal de kaşlarını kaldırarak karşılık vermişti. Gözleri genç adamın tüm yüzünde gezdi. Yüz ifadesindeki kararlılıksa hiç değişmiyordu.

Atlas'la bir süre daha meydan okuyan bakışlarla birbirlerine baktılar. İlk kez Hayal geri adım atmamakta kararlı görünüyordu. Hatta şu an Atlas'tan bile kararlıydı, ki genç adamın hayret ettiği şey bu değildi. Hayal'in Atlas'ın yapmak istediği şeyi anlaması daha şaşırtıcıydı. Onu kendisinden uzaklaştırmak istediğini anlamıştı. Hatta Hayal'in, kendisi için en iyi seçeneğin, ondan uzak durmak olduğunu bildiğine de emindi Atlas. Peki neden inatla inkâr ediyordu? Gerçekleri görüyordu ama Atlas'ın iyiliklerine odaklanmayı tercih ediyordu. Bu hiç akıllıca bir hareket değildi... Belki de Atlas'ın asla olamayacağı kadar duygusal bir bakış açısına sahipti ama yine de bu, akıllıca olmadığı gerçeğini değiştirmiyordu.

Gözünü ilk çeken Atlas oldu. Tüm bu şeyler onu fazla yoruyordu. Geçirdiği tüm olumlu ve olumsuz hisler zaten zayıf olan vücudunun hâlsizleşmesine neden olmuştu. Üstelik bu konuları konuşmak istemiyordu artık. Ama nasıl oluyorsa Hayal ile hep bu konularda kendisini tartışırken buluyordu ve bundan çok sıkılmıştı.

Hem Hayal'in değişken tavırları da Atlas'a hiç yardımcı olmuyordu. Hayal ona dengesiz demişti ama kendisi Atlas'tan daha beterdi. Genç kız, Atlas'ta denge diye bir şey bırakmamıştı. On beş dakika önce karşısında ağlayan kız, şimdi dimdik, kendinden taviz vermeden karşısında durabiliyordu. Belki de Atlas onu bu hâle getirmişti.

"Ben gitsem iyi olur." Hayal'in sesini tekrar duyduğunda önce gözlerini sonra kafasını çevirdi. Yanağına değen bir tutam saçı kulağının arkasına sıkıştırdı. "Toprak Bey'le görüşmeliyim."

Atlas kaşlarını çatarken, "Toprak Bey?" diye sorguladı. Sonra Kerem'in bahsettiği avukat olacağı aklına geldi. "Ha... şu avukat." Bu yorgunluk zihnini bulandırıyordu anlaşılan. Önceleri hemen anlardı, şimdiyse birkaç saniye sonra anca algılayabiliyordu.

Başka önemli bir konu daha aklına geldiğinde Atlas bir küfür mırıldandı. Uyanmasından uzun bir süre geçmesine rağmen neler olduğunu daha öğrenememişti bile. Tek bildiği, şirketin karıştığı ve haber olduklarıydı. Kendinden geçtikten sonra sürecin nasıl geliştiğini bilmiyordu. Aklına soracak bir sürü soru gelmişti: Hayal'in ifadesini almışlar mıydı? Ne söylemişti? Atlas'ın dediği gibi mi anlatmıştı yoksa bir hata yapmış mıydı?

Bu kadar dikkatsizlik çok fazlaydı. Hayal'in durumunu merak ederken ve kavga ederlerken, planlarının nasıl işlediğini sormayı unutmuştu. Bu, Atlas'ın yapacağı bir hata değildi. Bir an önce iyileşse iyi olurdu, çünkü bu sersemlik hâline katlanması imkânsızdı. Acilen eski sağlığına kavuşmalıydı.

"Sen ifade verdin mi?" Atlas, sesindeki merakı ve telaşı saklamadı. Hayal yerinde rahatsızca kıpırdanırken Atlas kızın verdiği tepkiden korkmaya başlamıştı. "Polislere ne söyledin?"

"Söylememi istediğin şeyleri söyledim." Hayal kollarını vücuduna dolayıp iç çekti. "Celal'in zorla eve girdiğini, kendinde olmadığını, bize saldırdığını, Orhan diye birinden bahsettiğini söyledim."

"Ve?" diye Atlas kaşlarını kaldırıp devam etmesini istedi. "Sonra?"

"Evde yaşadıklarımızı anlattım işte." Hayal bir an önce bu konuyu kapatmak istiyormuş gibi hızlı konuşuyordu. "Nasıl dövüştüğünüzü, beni korumaya çalıştığını..."

"Silaha dokunduğunu söyledin mi?" Atlas Hayal'in lafını bölerek aklına takılan sorulardan birini sordu. "Bu önemli bir detay. Silahta parmak izini bulacaklardır."

Hayal kafasını sallarken, "Evet," diye mırıldandı. "Celal seni döverken silahı aldığımı, onu tehdit ettiğimi söyledim."

Atlas kaşlarını çatarken yüzünü buruşturdu. Hayal'e hiç hoş olmayan bir bakış attı. "Döverken mi? Bunun doğru bir kelime seçimi olduğundan emin değilim."

Hayal gözlerini kırpıştırarak, "gerçekten mi?" der gibi baktı. Dudaklarında hafif bir oynama olurken Atlas, onun gülmemek için kendisini zor tuttuğunu anlamıştı. Belki onca şey arasında buna takılması komik ve anlamsızdı ama dayak yemiş gibi gösterilen o değildi. Üstelik, Atlas Celal'in kendisine vurmasına izin vermişken.

"Buradan bakınca," diye lafa girerken, Atlas'ı baştan aşağı yargılayıcı bir yüz ifadesiyle süzdü, "çok doğru bir kelime seçimiymiş gibi geliyor."

"Bana vurmasına ben izin verdim. Bize saldırdığı açıkça belli olsun diye." Hayal'in eğlenen suratını görünce morali iyice bozulmuştu. Atlas'ın bu kadar güçsüz olduğunu mu sanıyordu? "Başlarda onunla gerçekten dövüşmedim bile." Genç adamın dudaklarında kibirli bir gülümseme belirdi. "Yoksa karşımda şansı olabileceğini mi sanıyorsun?"

"İnanamıyorum ya," diye Hayal, burnundan nefes vererek alay edercesine güldü. "Genellemek gibi olmasın ama siz erkekler neden bu konuları hep gurur meselesine dönüştürüyorsunuz?"

"Gurur meselesine dönüştürmüyorum," dedi sertçe. "Yanlış anlaşılmayı düzeltiyorum."

"Polise gerçeğini anlatmamı istemezdin diye tahmin ediyorum?" Hayal tek kaşını kaldırıp son zamanlarda hep yaptığı gibi meydan okurcasına Atlas'a dikti gözlerini. "Sonuçta o dayağı bu yüzden yemedin mi? Bize saldırdığı belli olsun diye?"

Pekâlâ, kız onu çok güzel bir yerden yakalamıştı. Dayak yediği noktayı vurgulaması hoşuna gitmese de doğruyu söylüyordu. Bu yüzden Celal'in yumruklarının çoğunu engellememiş, fazla karşılık vermemişti. Ancak Atlas dövülmüş biri gibi tanımlanmak istemiyordu, özellikle bunu bilerek yapmışken. Hayal, Celal'in saldırdığını ya da dövüştüklerini diyebilirdi sonuçta. Ama Atlas'ı kızdıran şey, tam olarak bu da değildi. Polislere ne söylediği çok da umurunda değildi ama bunu söyleyen kişinin gerçekten öyle düşünüp düşünmediği umurundaydı.

"Her neyse... Polise başka ne anlattın?" Atlas az önceki konunun üstünde fazla durmak istemiyordu. Bu tartışma için yeterince enerjik de hissetmiyordu. "Beni vuranın, Celal olduğunu söyledin herhâlde."

"Evet," diye fısıldadı. Hikâyenin bu kısmı onu bariz bir şekilde rahatsız ediyordu. Az önceki küstah tavırlar yok olmuştu. "Ama ufak bir değişiklik yaptım."

Atlas, "Ne?" diye doğrulmaya çalıştığında göğsüne saplanan ağrı, onu tekrar yatağa mıhladı. Kafasını geriye atıp acıyla inledi.

"Hey, sakin ol!" Hayal öne çıkıp elini uzatarak durdurmaya çalıştı. Buna gerek yoktu, çünkü zaten kıpırdayamıyordu.

"Değişiklik yaptım, derken?" Atlas ağrısı olmasına rağmen sorusunu sormaktan vazgeçmedi.

"Önce bir dinle. İşimize yarayabilir diye düşündüm. Büyük bir değişiklik değil." Hayal anında kendini savunmaya geçmişti. Tavırları çekingen olmasına rağmen doğru şeyi yaptığına emin gibiydi. "Sen bana zarar gelmesi durumunda Özbey'in Celal'i yaşatmayacağını söylemiştin."

"Evet?"

"Ben de o an Celal'in aslında beni hedef aldığını ama senin önüme geçtiğini söyledim." Hayal gözlerini kaçırıp baş parmağıyla kesilmiş ve sarılmış avucuna dokundu. "Özbey bunu öğrenirse Celal'in fazla şansı kalmaz diye düşündüm. İstediğini daha kolay elde edersin..."

Atlas'ın gözleri kısılırken kaşları istemsizce çatıldı. Bu beklediği bir cevap değildi. Bir kez daha Atlas'ı şaşırtmayı başarmıştı. Söyledikleri oldukça mantıklıydı, ki Atlas'ın daha fazla zamanı ve gücü olsaydı bunu da planlayıp ona bayılmadan önce kendisi söylerdi. Ama ne yazık ki, vurulduktan sonra tüm kapasitesiyle düşünememişti.

Hayal'in planı benimseyip bunu düşünmesiyse çok daha iyiydi. Hep Hayal'in ekipten uzaklaşmak isteyeceğinden, planın bir parçası olmak istemeyeceğinden korkmuştu fakat bu, onlardan biri olduğunu kabullenmeye başladığı anlamına geliyordu. Üstelik yanlış olduğunu bile bile Orhan'ın Celal'i ortadan kaldırmasını o da içten içe istiyordu. Atlas bunu Hayal'in bakışlarında görebiliyordu. Sesli bir şekilde söylemese de Atlas'ın istediği şeyi kolayca elde etmesine yardım etmesi bunu gösteriyordu.

"Güzel," diye fısıldadı hâlâ cevap vermediğini hatırladığında. "İyi yapmışsın. Doğru bir hamle."

Hayal gözlerini kaçırıp gülümsediğinde Atlas da gülümsediğini fark etti. Kızın bakışları tüm odada gezerken elini saçlarına götürüp onu rahatsız eden bir tutamı, parmak uçlarıyla kulağının arkasına doğru taradı. Atlas, araları tam düzelmiş, kavga etmeye bir süre ara vermişken ortamı tekrar germek istemese de aklına bir soru takılmıştı. Hayal'i rahatsız edebilecek bir soruydu ama Atlas çok merak ediyordu.

"Benim gitmem gerek artık." Hayal ondan önce davranarak Atlas'ın soru sorma girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasına neden oldu. Belki de sormaması daha iyiydi. "Toprak Bey beklemesin."

Atlas yavaşça kafasını salladı. "Tamam."

Hayal koltuktan çantasını ve hırkasını alırken, "Buralarda olacağım," dedi, kulağa hoş gelen bir ses tonuyla. Dudaklarında belli belirsiz bir gülüş peyda oldu. "Bu akşamki refakatçin benim."

"Öyle mi?" Atlas kızın kapıya doğru ilerlemesini izlerken oldukça gerçek bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Desene çabuk iyileşeceğim."

***

Hayal gittikten sonra uyumayı denedi ama ne kadar yorgun olursa olsun başaramadı. Bünyesi bu kadar uykuya alışık değildi. Bir iki saatlik uykunun bile yettiği o insanlardandı. Üstelik, tüm gün uyumuştu ve onu kontrol etmeye gelen hemşire de işini yapıp yemeğini verdikten sonra uyumasına imkân yoktu. Tabii şimdi tekrardan uyuyamamasının nedenlerinden biri de zihninin sürekli çalışıyor olmasıydı.

Hayal gittiğinden beri aklındaki çarklar durmadan dönüyordu. Öğrendiği şeyler ve tüm olasılıklar, Atlas'ın yeni alternatif planlar kurmasına neden olmuştu. Asıl amaçtan şaşmasalar da çıkan ufak tefek sorunları halletmek gerekiyordu. Bu da yapılması gereken yeni şeyler demekti.

Önceliği, ekibin ne hâlde olduğunu öğrenmekti. Helen gideli uzun zaman olmuştu. Ondan bir haber bekliyordu ancak kız kardeşinin onu bilgilendirmek gibi bir gayesi olmadığı ortadaydı. Hayal akşam geri döndüğünde ondan Helen'i aramasını istemeyi aklının bir köşesine not etti.

Bir diğer önceliği Niyazi'den şirketle alakalı bilgi almaktı. Özbey'in herhangi bir atağa geçip geçmediğini öğrenmek planlarını daha hızlı ve kusursuz yapmasına neden olurdu. Şimdi kör gibi hareket ediyor, varsayımlar üzerinden planlar tasarlıyordu.

Nelerin değişip nelerin değişmediğini acilen öğrenmeliydi. Düğün gününe de az kalmıştı. Buradan ne zaman çıkacağı da belli değildi. Şu anki durumunu göz önünde bulundurduğunda malum tarihten birkaç gün önce çıkacağını varsayıyordu. Bu da işleri zorlaştıracaktı tabii. Daha İdil ve Batu'nun çıktığı görevden ne gibi ipuçları bulduklarını da bilmiyordu. Bu da planları değiştirecek türden detaylardı.

Atlas yine aklının derinliklerinde kaybolmuşken büyük bir gürültü onu düşüncelerden uyandırdı. Odanın kapısı hızla açılırken Atlas kafasını kaldırıp gelen kişiye baktı.

"Hayal? Ne işin var burada?" Atlas kaşlarını çatarak sağ tarafındaki duvardan asılı duran saate baktı. Daha gideli on beş dakika bile olmamıştı. "Görüşme başka bir zamana mı ertelendi?"

Atlas tekrar bakışlarını ona çevirdiğinde Hayal'in nefes nefese kalmış bir şekilde kapattığı kapıya yaslandığını fark etti. Yüzünde panik ve korku vardı. Atlas, onun kendisini duyduğundan bile şüpheliydi. Sanki biri onu kovalamış da kendini odaya zar zor atmıştı. Atlas kızın bu hâlini görünce endişeyle doğrulmaya çalıştı. Acıya rağmen az da olsa başarabilmişti, ki aslında pek de bir değişiklik olmamıştı.

"Hayal, n'oldu?" Genç kız kapıdan uzaklaşıp panikle Atlas'a doğru gelirken Atlas ağrısı olduğunu belli etmemeye çalıştı. Tekrardan kendini yatağa bırakmak zorunda kalmıştı. "Niye bu hâldesin?"

"İyisin, değil mi?" Hayal gözlerini hızlıca Atlas'ın üstünde gezdirdi. Sanki aniden vücudunda yeni bir yara oluşacakmış gibi dikkatle onu inceliyordu. "Şüpheli biri odaya girdi mi hiç? Ya da biri sana bir şey verdi mi?"

"Hayır... Bir tek hemşire." Atlas bu sorgudan hoşlanmamıştı. Bu soruların altında yatan neden de neydi? Genelde böyle sorular sormak Atlas'ın tarzıydı. Hayal'in yüzünde oluşan rahatlama, Atlas'ı biraz daha meraklandırmıştı. "Anlamıyorum. Nereye varmaya çalışıyorsun? Bu hâlin ne?"

Hayal onu duymamış gibi gözlerini kapatıp rahat bir nefes aldı. "Sana bir şey olacak diye çok korktum."

Hayal, kesinlikle Atlas'ın sabrını sınıyordu. Ne olduğunu söylememekle birlikte Atlas'ın merakını körükleyecek yorumlarda bulunuyordu. Genç adam gözlerini kısarak kızı süzdü. Sorularına yanıt vermemesi onu çıkarım yapmaya zorluyordu.

Atlas fark ettiği şeyle neredeyse sesli bir şekilde küfredecekti. Gözleri büyürken Hayal'in tedirgin ve huzursuzluk nedeninin düşündüğü şey olma ihtimalini ölçüp biçti.

"Burada, değil mi?" diye fısıldadı. Sesindeki kini saklama gereği duymamıştı. Hemen odaya dalacakmış gibi gözleri kapıya çevirdi. "Orhan burada..."

Hayal kafasını sallarken alt dudağını ısırdı. Hayal'in yüzündeki endişe çizgileri derinleşirken Atlas her zamanki gibi düşünmeye başladı. Celal'i ortadan kaldırmaya mı gelmişti? Ama o elini kirletmezdi, kirli işlerini başkalarına yaptırırdı. Belki de bu, onun kalkıp buralara kadar gelme zahmetine girmesine neden olacak kadar önemli bir olaydı ve işin halledildiğinden emin olmak istiyordu.

"Buraya gelecek sandım." Hayal'in sesinde saf bir korku vardı. Atlas için gerçekten endişelenmişti. "Sen burada böyle savunmasızken sana bir şey yapabilirdi."

"Merak etme," diye yatıştırıcı bir ses tonuyla konuşmaya çalıştı. Hayal'in onu bu kadar düşünmesi neredeyse gülümsemesine neden olacaktı. Tabii Orhan ile aynı binada olma gerçeği onu yeterince germeseydi gülümseyebilirdi. "Benim peşimde değildir."

Aslında bundan emin değildi. Onun peşinde de olabilirdi. Ama asıl hedefinin Celal olduğundan emindi. Atlas'ı da ortadan kaldırabilir miydi? Yapabilirdi ama bunu Hayal'in bilip telaşlanmasına hiç lüzum yoktu.

"Seni sevmediğini ikimiz de biliyoruz ama." Hayal Atlas'ın rahatmış gibi görünmesinden hoşlanmamıştı anlaşılan. "Ya bunu fırsat bilip saldırsaydı sana?"

Atlas elinde olmadan göz devirdi. "Seni kurtaran kişiyim, unuttun mu? Orhan bundan memnundur muhtemelen."

"Ya da tam tersini düşünüyordur. Bana yakın olmandan hoşlanmamıştır." Hayal zıt bir görüş öne sürerken Atlas onun haklı olduğu noktalar olduğunu görüyordu ama kızı korkutmak istemiyordu. Gerçek şu ki Atlas'ı öldürmeyi düşünüyorsa en iyi fırsat buydu. Neredeyse tamamen savunmasızken yapmak en mantıklısıydı. "Burada yalnız kalamazsın. Hiç güvenli değil."

"Hayal," diye nazik bir ses tonuyla konuşmaya başladı. "Bana bir şey yapmak isterse, emin ol, sen de bunu engelleyemezsin."

Hayal Atlas'ın onu küçümsemesinden rahatsız olmuş gibi yerinde rahatsızca kıpırdandı. Kollarını, kendisini Atlas'tan uzaklaştırmak ister gibi göğsünde kenetledi.

"Hastane benim alanım, unuttun mu? Onları durduracak bir şey illaki bulurdum." Hayal çenesini hafifçe kaldırıp dik dik Atlas'a baktı. "En azından seni, senden daha iyi korurum."

Atlas Orhan'ın hastanedeki varlığına rağmen burnundan nefes vererek alay edercesine gülümseyip, "Kahramanım," diye buğulu bir sesle mırıldandı.

Hayal'i hazırlıksız yakalamıştı. Birleştirdiği kollarını çözüp şaşkın bir yüz ifadesiyle Atlas'a baktı. Sonra göz devirerek tebessüm etti.

"Sen dalga geç... Ama bu ciddi bir konu." Atlas'ın değil de Hayal'in ciddi durması oldukça garip bir durumdu. Belki de hastane ortamı Atlas'a pek yaramamıştı. "Niyazi Bey bu duruma el atmalı."

Atlas, Niyazi'nin bir Bey oluşunu başka bir zaman duysaydı gülebilirdi ancak böyle küçük bir detaya takılamayacak kadar gergin bir andı.

"Niyazi Bey'i bulabilirsen söylersin."

"Bana cevap verir." Atlas'ın kinayeli sesi, belli ki Hayal'in umurunda olmamıştı. "Özbey'i görünce ona mesaj attım."

"Ciddi olamazsın?"

"Ne?" diye hemen omuzlarını kaldırarak savunmaya geçti. "Tehlikede olabilirsin. Şüpheli bir durumda kendisine bildirmemi istemişti."

"Bakıyorum da yokluğumda arkadaş olmuşsunuz."

Hayal ağzını açıp bir şey diyecekken kapı çaldı. Kız irkilip arkasını dönerken Atlas'ın gözleri direkt kahverengi kapıyı buldu. Hayal tekrar Atlas'a baktığında göz göze geldiler. İkisinin de aklından aynı şey geçiyordu.

Atlas, kızın kafasını iki yana sallayıp onaylamamasına rağmen, "Gelin," diyerek Hayal'den önce davrandı. Hayal'e kalsaydı hâlâ kapıyla bakışıyor olurlardı.

Kapı yavaşça açıldı, Orhan Özbey'in çehresi göründü. "Gelebilir miyim?"

Sesi Atlas'ın hatırladığı gibiydi: Kaba ve gür. Basit bir sorusunda bile hem otoriter tavrını korumuştu hem samimiymiş gibi konuşmuştu. Atlas onun gerçekte kim olduğunu bilmeseydi, onu idolü hâline bile getirebilirdi.

"Tabii ki." Atlas şaşırmış gibi kaşlarını kaldırıp gülümsedi. Hareket ettirebildiği sağ eliyle odayı gösterdi. Yine ona nazik davranmaya başlamak oldukça zordu. Hatta işkenceydi. "Buyurun lütfen. Kusura bakmayın, kalkamıyorum." Orhan elini sallayıp bunun önemli olmadığını belirttiğinde Atlas devam etti: "Sizi burada görmeyi hiç beklemiyordum doğrusu."

Gerçekten de beklemiyordu. En azından uyandığı ilk gün beklemiyordu. Sonrasında göreceğinden emin olsa da şu an görmemeyi tercih ederdi. Üstelik, daha Niyazi'yi bile görmemişken, onunla konuşmamışken.

"Hastaneye iki ayda bir kontrole gelirim." Orhan içeri geçip doğrudan Atlas'ın ayak ucunda, karşısında durdu. Görünüşünde bir şey değişmemişti. Yeterince yaşlı olmasına rağmen oldukça fitti ve mağrur bir duruşu vardı. Uzun kırlaşmış saçları ve sakalları en dikkat çeken özelliğiydi. Kahverengi gözlerindeki kurnaz bakışları fark etmemek mümkün değildi. Dudaklarında, ustaca kamufle olunmuş sinsi bir gülümseme vardı.

"Olanları duymuştum. Sizin de burada olduğunuzu öğrenince gelip ziyaret edeyim dedim." Sesi o kadar kontrollüydü ki Atlas onu tanımasa inanırdı.

"Çok teşekkür ederim." Atlas çok büyük bir jest yapmış gibi minnetle baktı. Elinde olsa hemen öldüreceği adama minnetle bakmak onu fazlasıyla zorluyordu. Ama sakin kalmalıydı. Kalp atışlarının hızlanmasına izin veremezdi, özellikle bunu gösteren bir makineye bağlı olduğunda.

Orhan'ın gözleri bir an için Hayal'e kaymıştı. Atlas da genç kıza baktığında onun öz güvenli bir şekilde durmaya çalıştığını gördü. Makineye bağlı olan Hayal olsaydı şu an büyük ihtimalle kalp atışı iki yüzlere çıkardı.

"Ama kusuruma bakmayın lütfen," diye kollarını iki yana açıp sonra hızlıca parmaklarını önünde birleştirdi. Orhan, tekrar bakışlarını Atlas'a çevirdiğinde yüzüne samimiyetsiz bir tebessüm yerleşti. "Ziyareti planlamadığım için eli boş geldim."

"Hiç önemli değil." Bu sefer konuşan Hayal'di. Sesinde hafif bir tereddüt vardı ama bunu çok güzel cesaretine yedirmişti. Elini Atlas'ın sağlam omuzuna koyarken Orhan'la göz temasını kesmemişti. Özbey'in gözleriyse Atlas'ın omuzundaki eldeydi. Atlas da oraya bakmamak için kendisini zor tutmuştu. "Zaten odaya pek bir şey sokmaya izin yok. Yine de teşekkürler."

Atlas da Hayal'in dediklerinin üstüne hafifçe gülümseyip baş haraketliyle teşekkür etti. Özbey de hiç istemese bile -Atlas'ın gördüğü kadarıyla- nezaketen tebessüm etti. Gözleri Hayal'in alnına takıldığında dudaklarındaki gülümseme soldu. Gözleri yavaşça sargılı eline kaydığında sakladığı öfkeyi Atlas fark etmişti. Konuyu değiştirecekmiş gibi derin bir nefes aldı ve Atlas'a döndü.

"Hatırlatmak hiç istemezdim; lakin sizin de son zamanlarda başınıza gelmeyen şey kalmadı." Orhan'ın sesinde ima var mıydı yok muydu bilmiyordu ama bunun bir ağız araması olduğunu anlamamak aptallık olurdu. "Önce seri katil, sonra bu olay... Ucuz atlatmışsınız."

"Öyle." Atlas kaşlarını kaldırıp dudaklarını birbirine bastırdı. "Neyse ki hayatta kalmayı başardım."

"Çok şanslısınız." Özbey'in gözleri Atlas'ın yarasına kaydı. "Kalbinize yakın bir yere denk gelmiş kurşun."

Atlas Hayal'in rahatsız olduğunu anında hissetmişti. Yarasından her bahsedişlerinde geriliyordu. Atlas'ın omuzunu hafifçe sıkmıştı. Atlas'a destek oluyormuş gibi görünse de aslında kendine dayanak noktası arıyordu.

"Kesinlikle. Çok şanslıyım." Atlas da en az Orhan kadar iyi saklıyordu duygularını. Herhangi yersiz bir mimik bile işleri batırabilirdi. Hayal'in de yüzünü görmek isterdi ama durduğu açı yüzünden sık sık kafasını kaldırıp kıza bakamıyordu. Sadece onun da iyi idare ettiğini ummaktan başka bir şey yapamazdı.

"Size saldıran kişi sizin kadar şanslı değilmiş ama." Orhan'ın sesi değişmese de kafasını hafifçe eğmiş, merakını saklamaya çalışmıştı. Konuyu çok ustaca istediği yere çekmişti. "Komada olduğunu duydum."

"Evet..." Hayal tekrar konuşma kararı almıştı. Ama sesi çok soğuk ve mesafeliydi. "Umarım kurtulur da hapse girer."

Orhan'ın kaşları havalanırken Atlas neredeyse gülecekti. Hayal kesinlikle Atlas'tan birkaç şey kapmıştı. Celal'in ölmesini o da Atlas kadar istiyordu fakat Orhan'a bu isteğini belli edemezdi.

"Ama ölürse de başınız belaya girebilir, değil mi?" Orhan gözlerini Hayal'den çekip Atlas'a yönlendirdi. Onları çok umursuyormuş gibi sesine endişe katmıştı. "Polislerle uğraşmak zorunda kalırsınız."

"Bu bir meşru müdafaaydı, Orhan Bey." Hayal Atlas'a izin vermeyip tekrar konuştu.

"Yine de başınızı ağrıtacaktır."

"Hiç sorun değil," diye Hayal, Orhan'ın devam etmesini yine beklemedi. "Korkacak bir şeyimiz yok."

"Tabii ki... Tabii ki öyledir." Orhan Özbey hemen ellerini kaldırıp onları suçlamadığını belli etmeye çalıştı. Hayal'in ani çıkışı onu hem şaşırtmış hem de afallamasına neden olmuştu. Atlas duygularını kontrol etmiyor olsaydı kıza gururla bakardı. Kaç kişi Orhan Özbey'in böyle sersemlemesine neden olabilirdi ki? "Ben sadece, bi' şeye ihtiyacınız olursa yardım etmeye hazır olduğumu söylemek istemiştim."

"Teşekkür ederiz... Çok incesiniz, Orhan Bey. Ama merak etmeyin." Bakışlarını kaldırdığında kızın sahte ve samimiyetsiz gülümsemesiyle karşılaştı. Sahte olduğunu saklama gereği bile duymuyordu. İlk randevularında, karşılaştıklarında da aynı şekilde, ondan rahatsız olduğunu belli ederek bakmıştı Orhan'a. Ama Özbey'in Hayal'e zaafı, bunu görmezden gelmesine neden oluyordu, kız da bunu anlayarak o zaafı kullanıyordu.

Atlas da Hayal gibi duygularını belli etmekte özgür olmak isterdi ama ailesinden öldüresiye nefret eden bu kişiye herhangi bir ters hareketi planlarını mahvederdi.

"Evet, Hayal haklı." Atlas artık araya girmek zorunda hissetmişti kendisini. Bir yerden sonra sanki odada sadece ikisi varmış gibi konuşmaya başlamışlardı, ki bu Atlas'ı rahatsız etmişti. "Tüm deliller bizim lehimize zaten. Yine de çok teşekkür ederiz."

Orhan yapmacık bir gülümsemeyle ikiliye baktı ve kafasını hafifçe eğerek teşekkürlere karşılık verdi. Fakat bundan memnun değildi. İkinci kez onlara bir şey teklif ediyordu ve karşılık alamıyordu. İlkinde iş teklifiyle gelmişti ama Atlas geri dönüş yapmamıştı.

Delici bakışları hâlâ Atlas'ın üzerindeyken, "Umarım bir an önce iyileşirsin, Atlas," diye ifadesiz bir ses tonuyla konuştu. Atlas onun aniden sen diye hitap etmesini garipsese de belli etmedi, sadece tebessüm etti. "Kendine dikkat etsen iyi olur. Tehlikenin nereden geleceği hiç belli olmuyor."

Atlas gülümsemeye devam etse de gerilmişti. Orhan onu gizlice tehdit mi etmişti yoksa lafın gelişi mi söylemişti? Bunu düşünmeye vakit bulamadan odanın kapısı çaldı ve üçü de anında oraya baktı. Atlas için bu büyük bir fırsata dönüştü. Çünkü kalp atışları elinde olmadan hızlanmıştı ve Orhan'ın bunu fark etmesine hiç gerek yoktu. Bu süre zarfında kendisini toparlamalıydı.

Kimsenin komut vermemesine rağmen kapı açıldığındaysa gelen kişiyle ilgilenmeyip bu ikinci şansını da Hayal'e bakmak için harcadı. Genç kız da ona bakıyordu. Bakışları buluştuğunda gözlerinin ardındaki endişeyi gördü. Hayal de onunla aynı düşünceleri paylaşıyordu.

"Efendim," diye gelen kişi odadaki birine hitap ettiğinde Atlas bakışlarını kapıya çevirdi.

Adam, tamamen içeri girmemişti. Kapı aralığında durmuş, Orhan'a bakıyordu. Odada başkalarının da olduğu aklına gelmiş gibi başını çevirip odaya göz attığında, Atlas onun yüzünü net bir şekilde görebilmişti. Kim olduğunu kesinlikle biliyordu. Ufak bir kafa hareketiyle selam verip gözlerini kaçırdı. Ama öncesinde birkaç saniye Hayal'in üstünde bakışları oyalanmıştı. Çekingen tavırlarla tekrar Orhan'a döndü.

"Hadi gel buraya," diye Orhan gülümserken eliyle işaret ederek içeri girmesini istedi. Çocuk önce tereddüt etti sonra emirlere karşı gelemeyeceğini anlamış gibi içeri geçti.

"Şey... dediğinizi yaptık biz. Şoför de hazır. Ne zaman isterseniz gidebiliriz."

Atlas elinde olmadan kaşlarını çattı. Durumu garipsemeden edememişti. Çocuğun sözlerine mi yoksa tavırlarına mı takılacağını bilemiyordu. İkisi de oldukça ilginçti. Üstelik Orhan'ın istediği şey neydi de yapmışlardı? Atlas'ın aklına bir şey gelmişti fakat bu kadar erken olacağını tahmin etmemişti.

"Ne güzel." Orhan çocuğa yaklaşırken sırıttı. Vücudunun her santimi gerilmişti. Özbey başını çevirip önce Hayal'e sonra Atlas'a baktı. "Sizi torunumla tanıştırayım... Barlas."

Orhan elini, torunun omzuna atıp önce sıkıp sonra sıvazlarken çocuğun irkilmesi Atlas'ın gözünden kaçmamıştı. Orhan'a kaçamak bir bakış atıp karşısındaki Atlas ve Hayal'e gülümsemeye çalıştı. Atlas onu daha önce görse de şimdi kanlı canlı inceleme fırsatı bulmuştu.

Oldukça gençti, yirmilerinin başındaydı. Fazla uzun boylu değildi, muhtemelen de Atlas'tan kısaydı. Yapılı olmasa da sporla ilgilenen biriydi. Açık renk gözlere ve çok düzgün bir burna sahipti. Yüzünde kusur bulmak pek mümkün değildi. Tek kusuru patlak olan dudağıydı ki o bile kusur sayılamayacak kadar küçük bir detaydı.

Dedesi gibi dik durmaya çalışsa da üstündeki gerginlik gözle görülür seviyedeydi. Özellikle Orhan ona dokunur dokunmaz omuzlarındaki gerginlik artmıştı. Zaten dedesiyle sizli bizli konuşmasından ve ona, diğer çalışanlarından bir farkı yokmuşçasına efendim diye hitap etmesinden normal bir dede torun ilişkisine sahip olmadıklarını anlamıştı.

"Bunlar da Hayal ve Atlas," diye bu sefer de onları tanıttı. Barlas silik bir gülümsemeyle birkaç saniyeliğine Atlas'a baksa da bakışları hemen Hayal'e kaydı. Onda çok değişik bir şey görmüş gibi gözlerini kıza dikti.

"Memnun oldum." Barlas en sonunda konuşmuştu. Sesi fazla kalın olmasa da derindi. Olabildiğince duygusuz görünmeye çalışıyordu.

"Biz de memnun olduk." Hayal ikisinin de yerine cevaplamıştı. Atlas bundan memnundu çünkü bugün yeterince konuştuğunu hissediyordu. Çok yorulmuştu ve bu tanışma faslına, Atlas'ın gelecekte işine yarama ihtimali olmasaydı, bir dakika bile katlanabileceğini sanmıyordu. Tanışmak için pek de doğru bir zaman gibi gelmemişti Atlas'a.

Barlas kafasını hafifçe eğdi. Bakışları daha da derinleşmişti. Müzede bir tabloyu inceler gibi hiçbir tepki vermeden Hayal'i inceliyordu. İşin garip yanı, Atlas'ı bu bakışları rahatsız etmesine rağmen çocuğun suratında art niyetli bir şey göremiyordu. Hatta gözlerinde zekâ parıltıları vardı.

"Barlas gelecekte muhtemelen yerimi alacak olan torunum." Orhan gururla konuşurken Barlas aynı heyecanı onunla paylaşmıyordu. Ailesindeki saygı anlayışıyla ilgili olarak mı fazla sessizdi yoksa dedesinden korktuğu için mi sessizdi, daha Atlas çözememişti. Ama Barlas'ta kesinlikle çözmek istediği bir gizem vardı. Daha öncesinden onun hakkında sahip olduğu bilgiler bile şu anda onunla ilgili hislerini ve içgüdülerini gideremiyordu.

Çocuk Orhan'a kısa bir bakış atıp saygıyla gülümsedi. Ancak gülümsemesi erken silinmişti. Bakışlarını yere çevirdi. Fazla muhatap olmayı istemiyordu belli ki. Orhan'ın kamufle olmuş sinsi gülümsemesi ve kurnaz bakışları Atlas'ın üzerinde durdu.

"Barlas'a seni hep örnek gösteriyorum... Bu genç yaşında koca bir şirketi tek başına idare ediyorsun sonuçta."

Atlas başka durumlar altında buna kahkahalar atarak gülerdi. Orhan'ın konuyu nereye getireceğini tahmin edebiliyordu. Üstelik, Atlas o koca şirketi tek başına idare etmiyordu. Ve Orhan, bunu çok iyi biliyordu. Atlas'ı takdir ediyormuş gibi göstererek ondan bir şey isteyecekti.

"Tek başına idare ettiğim söylenemez." Atlas kendisini zorlayarak gülümsedi. Gerginlik seviyesi hat safhalardaydı artık. "Yine de sizin beni böyle görmeniz benim için çok özel. Onur duydum..."

"Hak ediyorsun bu lafları." Özbey o kadar samimi konuşmuştu ki bir an Atlas, gerçek sanacaktı. Bu rol yapma yeteneği kesinlikle takdir edilmeliydi. "Bir gün olur da birlikte iş yaparsak Barlas'ın da senden bir şeyler kapmasını çok isterim."

İşte şimdi yakaladım seni, diye düşündü Atlas. Orhan Özbey'in gerçek amacı buydu. Barlas veya Atlas'tan öğrenecekleri, umurunda değildi. Amacı şirketti, birlikte çalışmak istiyordu. Çok zekice bir hareketti ve çok iyi bir şekilde bu isteğini kamufle etmişti. Atlas'ın onay vermesi yeterdi, istediği her şeyi elde etmeye. Şirkete tamamen sahip olurdu ve Atlas'ı yakınına alıp bir tehdit oluşturma riskini yok ederdi.

Atlas cevap veremeden hafif aralık olan kapı açıldı ve içeri tüm ihtişamıyla Niyazi girdi. Gözlerindeki sert ifade ve kararlılıkla tüm odayı süzdü. Bakışları ilk Atlas'ın ve Hayal'in üzerinde iki saniyeye kadar oyalanıp, iyi olduğuna karar verdikten sonra biraz bile olsa yumuşaması, Atlas'ın yorgunluğunu gidermesi için yeterli olmuştu.

"Orhan?" Niyazi odadaki tehdidi anında algılamıştı. Sesindeki tehlikeli tını ve kendinden emin gülümsemesi Atlas'ın gözlerini ondan ayıramamasına neden oldu.

"Niyazi?" Orhan elini Barlas'ın omuzundan çekti. Çenesini kaldırıp en az Niyazi kadar öz güvenli bir şekilde karşılık vermişti.

"Bu ne hoş bir sürpriz böyle."

"Buralardaydım, uğrayayım dedim." Orhan rahat bir şekilde ellerini ceplerine yerleştirdi.

"Yoksa artık hastanelerde mi takılmaya başladın, Orhan?" Niyazi'nin dudağının köşesi yukarı doğru kıvrıldı. Tek kaşını kaldırıp baştan ayağa onu süzdü. İkisi de kesinlikle birbirinden hoşlanmıyordu. Ayrıca, bunu saklama gereği de duymuyordular. İkisinin arasındaki gerginlik gözle görülür bir seviyeye ulaşmıştı artık.

"Kontrollerim için uğramıştım." Orhan da ona aynı tarifeyi uyguladı. Ama Niyazi kadar sert bir tavır takınmamıştı. Ellerini iki yana açıp gülerken, "E yaşlandık be Niyazi," dedi alayla. "Sana da tavsiye ederim."

Barlas geri adım atıp aralarından çekildi. Dedesine meydan okuyan adama meraklı gözlerle bakıyordu. Orhan'a hızlı bir bakış attıktan sonra -Orhan onunla hiç ilgilenmiyordu- Atlas'a döndü. Çocuğun gözlerinde derin bir şeyler vardı. Atlas'ın zihnini okumaya çalışır gibi dikkatle ona bakıyordu. Ona bir şey mi anlatmaya çalışıyordu yoksa meydan mı okuyordu, genç adam bir türlü anlamıyordu. İlk kez bir bakışın ne anlama geldiğini kestirememişti.

Barlas gözlerini ondan çektiğinde Atlas, Hayal'e baktı. Onun tüm bu olanları fark etmediğini gördü. Dikkati birbirlerini her an boğazlamaya hazır olan ikilideydi. Yüz hatları gerilmişti. Öfkelendiği barizdi.

Atlas da normalde öfkeli olmalıydı. Hatta ailesinin katili bu odadayken başka hiçbir şeyi umursamayıp ona dikkat etmeliydi ama çok fena başı dönmeye başlamıştı. Nefes alışverişi de ağırlaşmıştı. Göğsü ağrıyordu. Yaralı vücudu daha fazla dramayı kaldıracak hâlde değildi.

"Konuşmanızı bölmek istemezdim ama burada bir hasta olduğunun farkında mısınız?" Hayal'in sesini yükseltmesiyle odadaki herkes ona dönmüştü. O ise kararlılığından ödün vermeden karşısında duraksayan iki koca adamı tek tek inceledi. Hâli olsaydı, Atlas buna gülerdi. Hayal'in hemşire tarafı ağır basmıştı anlaşılan. "Yanlış anlamanızı istemem ama kurallar gereği aynı anda sadece üç ziyaretçi odada bulunabilir."

Hayal kollarını göğsünde kenetledi. Yaşanan hiçbir şey değil de Hayal'i kızdıran şeyin sağlık ve hastane kuralları olması çok özeldi. Atlas, Hayal'in ortaya çıkan bu öz güvenli hâllerine bayıldığını itiraf etmeliydi.

"Bense bu odada dört ziyaretçi görüyorum. Hepinizin buraya girmesine de nasıl izin verdiler, anlamış değilim." Hayal ima dolu bakışlarını doğrudan Orhan'a yönlendirmişti. Niyazi'ye dönerken kafasıyla yanı başındaki Atlas'ı gösterdi. "Hastayı yoruyorsunuz."

Ne demek istediklerini anlamaları için tek kaşını kaldırıp beklentiyle üçlüye baktı. Bir tek, odadan açık açık kovulmadıkları kalmıştı.

"Doğru... Biz gidelim artık." Özbey ilk harekete geçen kişi oldu. "Malum, hasta ziyaretinin kısası makbuldür."

Ellerini ceplerinden çıkararak, solunda, arka tarafta duran Barlas'a işaret ettiğinde Hayal, Atlas'a dönmüştü. Kız hâlâ sinirliydi. Kaşları çatıktı ve hafif kızarmıştı.

Onca olaya rağmen Atlas'ın yüzüne silik bir gülümseme yerleşirken, "Kahramanım," diye Hayal'in anlayabileceği şekilde dudaklarını oynattı.

Hayal bundan hiç hoşlanmamış gibi göz devirip önüne dönse de dudaklarının gerildiği ve neredeyse gülmek üzere olduğu, Atlas'ın gözünden kaçmamıştı. O sırada Orhan dönüp Atlas'a ve Hayal'e baktı. Bu bakış, Atlas'ın tekrar gerilmesi için yeterliydi.

Son kez kafasıyla selam verirken, "Sonra görüşürüz..." dedi. Atlas mecburen hafifçe gülümsedi. Hayal de ayak uydurmaya çalıştı. Orhan çıkmadan önce Niyazi'ye anlamlı bir şekilde bakıp sırıtmıştı.

Barlas dedesinin peşinden kapıya doğru ilerlerken başını Atlas'la Hayal'e doğru çevirse de onlara bakmadı. Sanki biri bu isteğine mani olmuştu.

Odadan çıktıkları sırada Hayal derin bir nefes verip omuzlarını düşürdü. Niyazi'yse hâlâ kapıya bakarken sesli bir küfür savurdu. Sonra ortamda Hayal'in olduğunu hatırlayarak ona dönüp mahcup bir ifadeyle baktı.

"Kusura bakma. Kendimi tutamadım."

Bu, Hayal'in pek umurunda olmamıştı. Niyazi'nin olduğu tarafa doğru yavaş adımlarla giderken sanki her an geri dönecekmişler gibi korkuyla kapıya baktı. Arkasını dönüp önce Niyazi'ye sonra Atlas'a göz attı.

"Biz az önce ne yaşadık ya?" Sanki Orhan'a kafa tutan, onları kovan o değilmişçesine yaşananlara şaşırıyordu. "Korkudan bayılacaktım."

"Korkudan bayılacak mıydın?" Atlas şaşkınlığını gizleyemedi. "Muhteşemdin, Hayal. Orhan Özbey'i azarlayıp kovabilen tek kişisin herhâlde."

"Bilinçli bir şekilde yaptığım söylenemez doğrusu..." diye Hayal derin derin nefes alırken mırıldanıp bir kez daha kapıya baktı. Her an kriz geçirecek gibiydi. "Bana karşı hassas oluşunu kullanıyordum sadece."

"Yine de harikaydı." Niyazi de Atlas'a katıldı. Üstündeki ceketi çıkarıp koltuğa fırlattı. Gömleğinin kol düğmelerini çözüp agresifçe yukarı katlamaya başlamıştı. "Defolup gitti en azından... Bu böyle olmaz. Sen haklıydın, Atlas burada çok savunmasız."

Atlas bir şey söylemek isterdi ama eski coşkusunu kaybetmişti. Baş düşmanının odada olmasının getirdiği adrenalin ve heyecan geri çekildikçe bedenindeki ağrılar kendini göstermeye başlamıştı.

"Oğlum, sen iyi misin? Kendini nasıl hissediyorsun?" Niyazi'nin sesini duyunca ona dönmüştü ama bir şey söyleyemedi. Baş dönmesine mide bulantısı eşlik etmeye başlamıştı. Konuşursa kusar diye ağzını kapalı tutmayı tercih etti. Atlas gözlerini kapatırken suratındaki yaraları görmezden gelerek yüzünü buruşturdu.

"Atlas, iyi misin?" Hayal'in sesi yakınlarından bir yerden gelmişti. Kolunda elini hissettiğinde gözlerini açtı. Kız üzerine eğilmiş, Atlas'ı kontrol etmeye başlamıştı.

"İyiyim..." dedi zar zor. "Sadece başım dönüyor."

"Ameliyat sonrası böyle şeyler olabilir." Hayal onu rahatlatmak ister gibi baş parmağıyla kolunu okşadı. "Hem çok yoruldun bugün."

"Ben gidip doktorla konuşacağım." Niyazi'nin endişeli sesi Atlas'ın ona bakmasına neden oldu. "Sen biraz dinlenmeye çalış."

Kapıdan çıktıktan sonra Atlas tekrar gözlerini kapattı. Sadece soluğuna odaklanmaya çalıştı. Hayal'in kolundaki eli, Atlas'ın avuçlarına doğru kaymıştı. Elini sıkıca tutarken Atlas rahatladığını hissetti. Vücudu gevşemişti...

...Birkaç saat sonra uyandığında gece yarısını geçmişti. En azından Atlas öyle tahmin ediyordu. Hayal çoktan elini bırakmış, pencerenin yanına geçmişti. Kısık bir sesle telefonla konuşuyordu. Atlas meraklı bakışlarını ona yöneltirken konuşmanın sonuna yetiştiğini anladı. Hayal telefondaki kişiyle vedalaştıktan sonra iç çekip pencere pervazına yaslandı. İyi bir haber almamış gibi görünüyordu. Atlas haberin ekiple alakalı olup olmadığını merak etti.

"Kötü bir haber mi?" Hayal irkilerek arkasını dönerken Atlas kızı korkuttuğu için pişman oldu. "Özür dilerim, korkutmak istememiştim."

"Sorun değil," diyerek kollarını göğsünün altında birleştirdi. Tekrar pervaza yaslanırken bu sefer yüzü Atlas'a dönüktü. Ama oda karanlık olduğu için kızın yüz ifadesini sadece dışarıdan gelen ışık sayesinde görebiliyordu.

"Ee? Kötü haber mi?" diye Atlas tekrar etti.

"Son zamanlarda iyi haber aldığımız mı var?" Hayal soruya soruyla cevap verme oyununu sevmişe benziyordu. Hiçbir sorusuna direkt cevap vermiyordu.

"Ekip mi?" Atlas ne kadar istese de bu sefer doğrulmak gibi bir hataya düşmedi.

"Hayır..." Hayal derin bir nefes aldı. "Onlardan da bir haber var da asıl konu başka."

"Neymiş asıl konu?" Artık bu oyundan sıkılmaya başlamıştı. Atlas istediği cevabı, beş soru önce almış olmalıydı.

"Celal," dedi sadece. Atlas'ın, üstündeki baskı uygulayan bakışlarının değişmediğini gördüğünde devam etti:

"Celal öldü."

Ve bölüm bitti...

Bölüm sonu

11 yorum