Bölüm 39: Aile sadece kan bağıyla mı olur?
Ozan Yazıcı...
İnsanlar arkadaşlarından ailesi gibi bahseder çoğu zaman. Normalde aile kan bağıyla oluşurken arkadaşlara, ailem dedirtecek ne gibi bir bağ oluşabilirdi ki? Ya da nasıl bir aile, kan bağına sahip olmasına rağmen, arkadaşlığın gerisinde kalabilirdi?
Bununla ilgili bir sürü soru sorulabilirdi. Beli cevapları vardı, belki de yoktu. Ama bir soru daha vardı, ki bu soru diğerlerinden daha düşündürücüydü. Hiç aile kavramını anlamamış biri için herhangi bir arkadaş nasıl aile olabilirdi?
Ozan da ailenin ne demek olduğunu pek bilmiyordu. Bir aileyi aile yapan şey neydi ki? Bir evin içinde yaşamak mı? Bunu bir süre yapmış, sonra da dağılmışlardı. Aynı evin içinde yaşamak pek onlara göre değildi.
Belki de birbirlerine destek olmaları gerekiyordu? Ozan'ın ailesinde kendisi dışında kimsenin bir başarısı olmamıştı, her başarısı da terk edilmekle ödüllendirilmişti. Üniversiteyi kazandığında annesi yoktu, polis akademisine başladığında babası ölmüştü, gerçek bir polis olduğunda da kardeşini kaybetmişti. Her başarısı, aile fertlerinin gidişiyle gölgelenmişti. Ve her gidiş, Ozan'ın omzuna farklı bir yük bırakmıştı.
Sırf bu yüzden aile kavramını sevmiyordu. Ozan için örnek, aile olmayı başaramamış bu insanlar olduğu için sevecek bir yanını bulamamıştı. Biri yanında aile olmaktan bahsedince de o adama gıcık oluyordu. Bir keresinde Doğan da böyle bir şey söylemişti ona. Neredeyse aile gibiyiz artık, demişti. Ozan da ilk kez o lafa inanmıştı. Tabii o zamanlar gerçek arkadaş olduklarını düşünüyordu. Şimdi hatırladığındaysa o anı sadece midesini bulandırıyordu.
Ozan'ın aklında hiç olmadığı kadar düşünce dolaşıyordu. Doğan'ın o evde ne işi olduğunu dünden beri düşünüp duruyordu. Bir yandan Atlas'ın son durumunu merak ediyor, bir diğer yandan da Batu'nun göreve gitmesinden dolayı endişeleniyordu. Kendi çıktığı görev için endişelenmeye fırsatı bile olmamıştı. En son çıktığı görev, Ozan açısından felaketle sonuçlanmışken üstelik.
Bu düşünceler arasında en çok kafa yorduğu Atlas ve Batu'ydu. Batu'nun, uyuşturucunun dâhil olduğu bir göreve gitmesini hiç desteklememişti. Gitmesinde bir sorun yokmuş gibi davransa da içten içe kaygılanıyordu. Eski bağımlılar için maddeye bu kadar yakın olmak kötü sonuçlar doğurabilirdi çünkü. Üstelik Batu, Atlas için korkmuşken kendisini sakinleştirecek bir şey arayabilirdi. Tek güvencesi, Kerem'in onun yanında olmasıydı.
Bir diğer önemli konu da Atlas'ın durumuydu. Ona bir şey olursa ne olacaktı? Onca plan, onca yaşanılanlar bir hiç uğruna mı planlanmış ve yaşanmış olacaktı? Ozan bunun cevabını çok merak etse de sorduğu an ters tepmişti. İdil, sanki Ozan onu öldürmeye çalışmış gibi bir tepki vermişti. Ve hâlâ da Ozan'a karşı tavrı sürüyordu.
"Gerçekten benimle hiç konuşmayacak mısın?" Ozan sağında oturan İdil'e kaçamak bir bakış atıp arabayı kırmızı ışıkta durdurdu. Genç kız rahatsızca yerinde kıpırdanıp Ozan'a şöyle bir göz attı. Yüzündeki ifadeden cevabı anlamak Ozan için hiç de zor olmamıştı.
"Anlaşıldı..." diye mırıldandı. İç çekip evdeyken çok fazla ileri gidip gitmediğini düşündü. Olaylara çok gerçekçi yaklaşıyor diye onu boşu boşuna suçladıklarını düşünmüştü ilk; ama sonrasında haklı olduklarını anlamıştı. Özellikle Batu'nun ağlamasına neden olduğunu fark ettiğinde çok pişman olmuştu. Atlas ile diğerlerinden daha az bağı olması, onların hislerini görmezden geleceği anlamına gelmiyordu. Bu yüzden bir özür borçluymuş gibi hissediyordu.
"Bak, ben de önemsiyorum, tamam mı?" Ozan arabayı tekrar çalıştırırken İdil'e çevirmişti gözlerini. Önüne döndüğünde İdil'in başını hareket ettirmeden göz ucu ona baktığını sezdi. "Evde söylediklerimden sonra duygusuz biriymişim gibi gelebilir sana ama ben de endişeliyim. Cidden... Atlas'a bir şey olacak diye korkmuyor değilim. Sadece o an... bilemiyorum işte. Fazla gerçekçi bir gözle baktım galiba."
"Ozan!" İdil lafını bölerek nefesini sertçe dışarı verdi. Artık somurtmuyor, memnuniyetsizliğini daha az belli ediyordu. "Şu an özür dilemeye mi çalışıyorsun?"
Ozan dudaklarını birbirine bastırıp yola odaklandı. Böyle sesli söylenmesi hoşuna gitmemişti. İlk başta amacı o olsa da şimdi İdil söyleyince bu onu rahatsız etmişti.
"Yani," diye kelimeyi uzatarak geveledi. "Yanlış zamanlama diyelim. O haberi aldıktan hemen sonra söylememeliydim. Kusura bakma..."
"Peki." İdil burnundan nefes vererek alayla güldü. "Teşekkür ederim."
Ozan kaşlarını çatarak kıza hızlı bir bakış attı. "Neden teşekkür ediyorsun ki?"
İdil'in dudaklarında silik bir gülümseme belirmişti. Gözlerini sokak lambalarıyla aydınlatılan yola çevirdi. Omuzlarını yavaşça kaldırıp indirdi.
"Özür dileyenlere... ya da özür dilemeye çalışanlara," diye imalı bir şekilde konuşmaya başladı, "hep teşekkür ederek karşılık veririm. 'Önemli değil' veya 'sorun değil' gibi lafların içi boş bence."
"Neden peki?" Ozan direksiyonu sola kırarken kızın ne demeye çalıştığını anlamaya çalışıyordu. Ozan'ın daha önce hiç kafa yormadığı bir şeydi.
"İnsanlar için önemli olmayan hiçbir şey onları üzmez, sorun oluşturmaz, özür de gerektirmez bence." İdil'in sesi fazla düşünceliydi. Yeşil gözleri ışıkların altında parlıyordu.
Ozan kızın söylediklerine hak vermeden edemedi. Bir nevi doğruydu. İnsanlar önemsediği şeylere üzülür, önemsediği kişilere kırılırdı. Bu yüzden özür beklerlerdi. Özürden sonra, önemli değil, demeleri de saçmaydı bir yerde.
"Doğru," dedi, mırıldanarak. Arabayı bir kez daha kırmızı ışıkta durdururken gözlerini İdil'e dikti. "Ee? Aramız iyi mi artık?"
"Zaten iyiydi." İdil hafifçe gülümseyip Ozan'a döndü. Gülümsemesi çabuk solmuştu ama. Gözleri odağını kaybetmiş gibi direksiyonun üzerinde durdu. "Sadece... Atlas'ı düşünmeden edemiyorum. Bu yüzden bu kadar sessizim. Senle bir ilgisi yoktu yani."
"Hadi ya," diye dalga geçer gibi baktı, İdil'in keyfini az da olsa geri getirmek adına. "Keşke daha önce söyleseydin."
"Ha yani kabalık ettiğin için özür dilemeyi düşünmüyordun?" İdil'in hafif kızarık dudaklarında silik bir tebessüm göründü. Başarılı olmuş gibiydi, İdil'in yüzü artık asık değildi.
"Yani." Ozan ilk heceyi biraz uzatıp muzip bir ifadeyle kıza baktı.
Genç kız gözlerini devirip sırıtırken önüne dönmüştü. Bakışlarını yanlarında duran arabalara yönlendirdiğinde Ozan onun yüzündeki gülüşün tekrar silindiğini fark etti. Kaşlarını çatmadan edemedi. Yine Atlas'ı düşünüyordu muhtemelen.
"Atlas'a çok değer veriyorsun, değil mi?" Ozan gözlerini kısıp bakışlarını İdil'in üstünde kısa bir süre gezdirdi.
"Tabii ki değer veriyorum." İdil Ozan çok saçma bir şey sormuş gibi yüzünü buruşturmuştu.
"Hayır, öyle değil." Ozan yeşil ışığın yandığını fark edince gaza bastı. Bir yandan da yanlış yöne sapmamak için navigasyona bakıyordu. "Atlas'ın senin için farklı bir yanı var sanki."
"Onu uzun zamandır tanıyorum." İdil kollarını göğsünde kenetleyip koltuğa iyice yayıldı. "Çocukluğumuzdan beri."
Ozan'ın kaşları şaşkınlıkla havalandı. Birbirlerini uzun zamandır tanıdıklarının farkındaydı ama bu kadar uzun olduğunu tahmin etmemişti. Daha farklı bir senaryo düşünmüştü onlar için. Çocukluk arkadaşı olmaları, beklediği cevap değildi.
"Peki... şey. Hep arkadaşın mıydı?" Ozan ihtiyatlı davranmaya çalıştı. Tekrar İdil'in gazabına uğramak istemiyordu fakat onlar arasında ne olduğunu da merak ediyordu. Birbirlerinin yanında çok rahat oldukları ortadaydı. Bazen birbirlerinin laflarını da tamamlıyorlardı. Hatta Ozan tek bir bakışla bile anlaşabildiklerini fark etmişti. Vücut dillerinden bir yakınlıkları olduğu da barizdi. "Yani sadece arkadaş?"
İdil Ozan tarafa bakmamıştı. Kemeri, göğüs kısmından çekiştirip oynadı. Ozan ilk bu soruları sorduğu için kızacağını zannetmişti ama kızgın görünmüyordu. Hatta düşünceliydi.
"Hep arkadaştık," diye zayıf bir sesle yanıtladı. "Yani en azından çoğu zaman... Arkadaşız."
"Ha, anladım..." Ozan dirseğini cama yaslayıp eliyle kısa saçlarını öne doğru yatırdı. Hiçbir şey anlamamıştı. Şimdi arkadaşlar mıydı yoksa değiller miydi? Belki de bir zamanlar aralarında bir şey olmuş sonra da yapamamışlardı. İdil'in hüzünlü sesi Ozan'ın yeni teoriler üretmesine neden oluyordu. "Eskiden bir şeyler olmuş o zaman?"
"Çok uzun zaman önceydi." İdil hızlıca yanıtladığında Ozan onun bu sorulardan kaçmaya çalıştığını hissetti. "Şimdi sadece arkadaşım... Çok değer verdiğim bir arkadaşım. Artık aramızda öyle bir şey yok."
"Anladım." Ozan direksiyonu beyaz bir arabanın önüne kırıp sağ şeride geçti. "Peki Atlas eskiden de böyle miydi?"
İdil kafasını soluna çevirip kaşlarını çatarak, "Nasıl yani?" diye sordu.
"İşte... ailesini kaybetmeden önce de böyle manyak ve soğukkanlı biri mıydı?" Ozan yine merakına yenik düşmüştü. Atlas'ın kendisini yaralayabilecek kadar deli olduğunu öğrendiğinde -teorinin ne kadar doğru olduğunu bilmese de- onunla ilgili daha fazla bilgi edinme içgüdüsü oluşmuştu. Karşısındaki bir suçlu olunca Ozan'ın polis yanı devreye giriyordu.
"Tatlı bir çocuktu," dedi özlem dolu bir sesle. Eski zamanları özlemişti belli ki. "Herkes onu çok severdi. Çok kibardı bir kere. Tam bir centilmen."
Ozan yavaşça kafasını salladı. Cama yasladığı kolunu kaldırmadan elini dudaklarına götürdü. "Demek ki sonradan potansiyel katil gibi ortalarda dolaşmaya başladı."
Ozan'ın laflarından sonra İdil ona dönüp şaşkın bakışlar eşliğinde güldü. Sanki söyledikleri çok komikti. Genç kız kafasını iki yana sallayıp Ozan'a aynı düz ifadeyle baktı.
"Potansiyel katil mi?" diye sordu, saçının bir tutamını kulağının arkasına sıkıştırırken. "O da nereden çıktı?"
"Uzun zamandır bu işin içindeyim, İdil. Katiller, cinayetler..." Ozan çok sıradan şeylermiş gibi omuz silkti. Doğrudan söylemese de aklındakileri, ima etmeden duramadı. "Tecrübeliyim yani. Bir şeyler var..."
"Tamam, Atlas biraz değişik biri. Soğukkanlı... ve tehlikeli hareketleri de var belki ama katil değil."
"Nasıl bu kadar emin olabilirsin?" Ozan İdil'in kendinden emin laflarının arkasında hafif bir güvensizlik sezmişti sanki. Bunun üzerine gitmek için belki iyi bir zaman değildi ancak bundan başka fırsatı olmayabilirdi.
"Çünkü onu çocukluğumuzdan beri tanıyorum." İdil bu sohbetten kesinlikle hoşlanmamıştı. Kaşlarının arası kırıştı. "Ailesini kaybettikten sonra değişti, evet. Kabul ediyorum ama asla sınırı geçmedi. Kimseyi öldürmedi."
"Ama planladığı oldu." Ozan'ın geri çekilmeye hiç niyeti yoktu. "Planlamak da onu masum biri yapmaz ki. Şirketteki adamın ölümünü bayağı bayağı düzenledi. Bu onu teknik olarak katil yapar."
"Öyle mi?" diye İdil tehlikeli bir sesle sordu. Ozan bundan sonra gelecek lafın onun için iyi olmayacağını fark etmişti fakat çok geçti. İdil golü atmıştı. "O zaman sen de katilsin. O adamın ölmesine göz yumdun."
Ozan ne söyleyeceğini bilmeden ağzını açtı fakat anında geri kapattı. Çünkü gerçekten söyleyecek bir şeyi yoktu. Ama söyleyeceği bir şeyin olmama nedeni, İdil'in onu o göz yumduğu cinayete göre köşeye sıkıştırması değildi, Ozan'ın o olaydan çok daha önce katil olmasıydı. Ozan katil olduğunu zaten inkâr etmiyordu, kabullenmişti. Lakin o olaya özgü değildi bu.
"Kabul ediyorum onu," dedi sertçe yutkunurken. Gözlerini yoldan hiç ayırmadan devam etti: "Kendimi bunun için asla affetmeyeceğim de... Ama benim Atlas için dediğim şey sadece planlamakla alakalı bir şey değildi. Gerçek bir katil olması da ihtimaller dâhilinde."
İdil'in yüzündeki ciddiyet Ozan'a bir an için yanlış yaptığını düşündürttü. Gözleri hayret ve sinirle açılmıştı. Ozan'ın dediklerini algılayamıyormuş gibiydi.
"Sen ciddi misin?" İdil, Ozan'a sakin kalmaya çalışırken dik dik baktı. "Bunları neye dayanarak söylüyorsun?"
"Atlas'ın tavırlarına... hâl ve hareketlerine dayanarak." Ozan parmaklarıyla sabırsızca ritim tutmaya başladı. Önündeki arabalar da bir yandan ilerlemiyor, gerilen ortamı biraz daha geriyordu. "Şüpheli hareketleri var. Sen de fark etmişsindir."
"Yanılıyorsun," dedi düz bir ifadeyle. Az önceki inadından bir şeyler kaybetmişti ama. Sesi zayıf çıkmıştı. O da tereddüt ediyordu muhtemelen.
"Mesela Bekir'e n'oldu?" Ozan koyu mavi gözlerini kızın yeşillerine dikti. Tek kaşını kaldırıp ondan yanıt bekledi. "Hiç öğrenemedik. Her lafı açıldığında geriliyor, sorulardan kaçıyor. Kimseye bir şey de söylemedi. Sence de garip değil mi?"
"Atlas'ın işleri karmaşıktır." İdil nefesini yavaşça dışarı verdi. Sakin olmaya çalışıyordu. Ozan, İdil'in onu mu yoksa kendisini mi inandırmaya çalıştığını anlamadı. "Hep garip davranır zaten. Atlas bu sonuçta, akıl sır ermez yaptıklarına."
"İşim gereği ben de çok fazla garip insan tanıdım, İdil." Ozan da sesinin sakin çıkmasına özen gösterdi. İma ettiği şey İdil'i kızdırabilirdi. "İllaki bir yerde çizgiyi aşıyorlar. Tecrübelerime göre de sonları hiç iyi olmuyor..."
Ozan daha açık konuşmak isterdi fakat yaparsa İdil'e onu arabadan aşağı atması için fırsat verirdi. Hem çok değer verdiği Atlas o hâldeyken onunla ilgili düşüncelerini tüm çıplaklığıyla söylerse kız cinayet bile işleyebilirdi.
Ozan'ın analizlerine göre, tüm gariplikleri ve manyaklıkları dışında Atlas sabırlıydı, hatta korkulacak derecede sabırlıydı. Ozan bu denli sabırlı olan insanlardan korkardı. Onların içinde biriktirdikleri öfke ve kinin dışa vurumu, çok yıkıcı olurdu. Zaten Atlas'ı tanıdığından beri yıkıcı olmayan bir planının olduğunu görmemişti. Hatta tahminleri doğruysa son planında hayatını bile riske atarak kendini vurdurmuştu. Ozan'a göre de böyle düşünce tarzına sahip olan Atlas türünden insanların sonu ya hapishanedir ya da tımarhane. Tabii o zamana kadar kafalarına sıkmıyorlarsa...
"Atlas çizgiyi aşmadı, kimseyi öldürmedi." İdil kafasını iki yana sallayıp Ozan'ı ikna etmek ister gibi kelimelerin üstüne bastırarak konuşmuştu. "Onun bir canavar olduğunu düşünmüyorum..."
"Birini seviyorsan onun kötü olduğunu kabul etmezsin." Ozan arabayı sokağın köşesine park edip gözlerini İdil'in parlayan gözlerine dikti.
"Ben Atlas'a güvenmeyi tercih ediyorum." İdil'in az önceki öz güvenli sesi şimdi daha da tereddütlüydü. Şüphe tohumları çoktan kalbinde yeşermişti ama kabul etmiyordu. Atlas'a kondurmuyordu.
"Bu bir tercih meselesi mi yani?" diye Ozan tek kaşını kaldırarak sordu. "Sen de gerçekten güvenmiyorsun, değil mi?"
İdil cevap vermedi. Başını sağa çevirip camdan dışarı baktı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Sinirleniyordu ama kime? Ozan'a mı yoksa kendini kandırdığını fark ettiği için kendisine mi?
"Atlas'ın hep senin tanıdığın Atlas olarak kalacağını düşünüyorsun, değişebileceğini kabullenmek istemiyorsun." Ozan yerinde kıpırdanarak vücudunu hafifçe kıza çevirdi. İdil ona döndüğünde bir saç tutamı omuzlarına düştü. "Ama sana bir şey diyeyim mi? Çoğu zaman kabul etmediğimiz şeyler tarafından avlanırız."
İdil kaşlarını çatarak, "O da ne demek şimdi?" diye sordu.
Ozan omuz silkerek önüne döndü. Konu fazla uzamıştı. "Artık ne anladıysan."
İdil cevap vermeyip bir süre Ozan'ın yüzünde gezdirdi bakışlarını. Dediklerinden nasıl bir anlam çıkardı bilmiyordu ama söylediklerinin kızda bir karşılığı varmış gibiydi. Suratında derin ve düşünceli bir ifade oluşmuştu.
"Artık ne yapacağımızı konuşalım mı?" diye konuyu kapamaya çalışarak sordu.
"Tamam ama bir soru daha..." İdil iç çekip oflarken, hadi sor, tarzında elini salladı. "Atlas'ı çocukluğundan beri tanıyorsun, orasını anladım. Peki nasıl oldu da bu intikam oyununa bulaştın? Özbey sana da mı bir şey yaptı?"
"Hayır..." İdil kelimeyi uzatırken yana doğru şekillendirdiği kâkülüyle oynadı. "Bana bir şey yapmadı. Hatta çok sorunsuz ve güzel bir hayatım var."
Ozan kaşlarını çatıp sorgulayıcı bakışlarını kıza yöneltti. "E o zaman niye bu oyuna dâhil oldun? Canına mı susadın?"
"Ben de Batu gibi," diyerek omuz silkip dudaklarını büzdü. "Rahat battı."
Çok komik bir şeymiş gibi kendi dediğine güldü. Ozan da onun gülüşüne bakıp elinde olmadan gülmüştü. Kafasını iki yana sallayıp göz devirdi. Rahat hayatlarını bırakıp bu tehlikeli oyunlara bulaşmak hangi seviye manyaklıktı acaba?
Batu'nun hayatındaki sorunları biliyordu ve Özbey bir şey yapmasa da Atlas'ın ekibinde olmanın ona iyi geldiğinin de farkındaydı. Atlas'ı sevdiği için yardım ediyordu. Ancak İdil'in sorunsuz ve güzel bir hayatı olmasına rağmen bu işlere bulaşması saçmalıktı. Muhtemelen hayatında hiçbir şeye ihtiyacı yoktu, hiçbir şeyin yokluğuyla da sınanmamıştı. Bu yüzden de böyle bir aksiyon arayışına çıkmıştı. Ama Ozan bu arayışın sonunun bir gün kız için büyük bir yıkımla sonuçlanacağını hissediyordu.
"Neyse artık." İdil tekrar ciddileşirken yalandan iki kez öksürdü. "Ben içeri girip gizlice bakacağım. Sen burada arkamı kollarsın."
"Kesinlikle olmaz!" Ozan kaşlarını çattı. Planın çoğunluğunun İdil'in üzerine kalmasından hoşlanmamıştı. En son görevlerinde de her şey aynen böyle başlamıştı. İdil içeri girmişti, Ozan güya arkasını kollamıştı. Sonu da hiç iç açıcı bir şekilde bitmemişti. "Ya adam içerideyse? Ya yine geçen seferki gibi işler ters giderse?"
"Ne yapalım, Ozan?" İdil sakin bir sesle sorsa da Ozan onun öfkesini ve sabırsızlığını bastırdığını hissediyordu. "Keşif için eve bir kişinin girmesi hep daha mantıklıdır. Hem adam içeride olsa bile sen şu cüssenle nasıl saklanmayı veya hızlı hareket etmeyi düşünüyorsun? Dev gibisin."
Ozan'ın bakışları İdil'in, göğsüne doğrulttuğu eline kaydı. Kızın lafları şu an iltifat gibi olmasa da Ozan'ın hoşuna gitmişti nedensizce. Neredeyse sırıtacaktı ama kızın sözlerindeki haklılık payının fazla olması bunu engellemişti.
"Adam sana saldırırsa-"
"Saldırsın?" İdil çok önemsiz bir detaymış gibi omuz silkti. Sanki her gün bunları yaşıyordu. "Ben gayet iyi idare ederim."
"Tamam, adamla baş edersin. Ama orada ne bulmayı umuyorsun?" Ozan gitmek için tüm ikna yeteneğini kullanmaya çalıştı. Bir şekilde o eve girip, insanlara sattıkları maddeleri yapan o kişinin kim olduğunu öğrenmeliydi. "Ben de gelirsem yardım ederim. Polis gözüyle..."
"Polisliğini sana getireceğim bilgiler için kullanırsın." İdil yine Ozan'ın atağını ustalıkla savuşturmuştu. Gelmesini kesinlikle istemiyordu. "Bu işi bana bırak."
"İçimde kötü bir his var, İdil. Belki de yapmamalısın." Ozan en sonunda içinden geçenleri itiraf etmişti. Ne zaman içgüdülerine güvense doğru yaptığını anlıyordu. Asla yanılmamıştı. Şimdi de o anlardan biriydi. Bir şey olacaktı ve yine kendilerini akıl almaz bir durumun içinde bulacaktılar.
"Kötüden ne anladığına göre değişir." İdil yine oralı değildi. Ozan'ın söylediklerinin bir anlamı yokmuş gibi davranıyordu. Saçlarını geriye ittirip ensesinde topladı.
"Gerçekten kötü." Ozan İdil'e doğru tüm vücuduyla döndü. Yüz ifadesi ciddileşmişti. "Tehlikeli hatta."
"Eğlenceli olacak desene," diye laubali bir tavırla konuştu. Ozan kızın bu hâlleri karşısında göz devirmeden edememişti. Bu tehlikeye atılma merakı nereden geliyordu ki? Derin bir nefes alıp göğsünü şişirtti.
"En son böyle konuştuğunda sağır oldum." Ozan sesini hafifçe yükseltip kıza dik dik baktı. Kız bir an için duraksasa da sonrasında umurunda olmamıştı. Kerem'le neden bu kadar iyi anlaştıklarını da anlamış oldu böylece. İkisi de umursamazlık konusunda seviye atlamışlardı. "Bu sefer de kör olmak istemiyorum."
"Korkma, belki bu sefer sadece bacağını falan kaptırırsın." İdil kapüşonunu kafasına geçirip Ozan'ın bir şey söylemesini beklemeden arabadan indi.
"İdil!" diye peşinden bağırmasına rağmen durmamış, koşar adım sokağın diğer tarafına geçmişti bile. "İnanılmazsın ya!"
Öfkeyle direksiyona vurup kızın arkasından izledi. Binanın girişinde gözden kaybolmuştu. Ozan bir küfür savurarak etrafa baktı. Gözüne şüpheli gelen kimse yoktu. Zaten pek işlek bir sokak değildi. Ara caddelerdeydi ev. Bu, bir yandan Ozan'ın da işine geliyordu. Buralarda görülme riskini almak istemiyordu. Hem arabanın kendi arabası olmaması da ekstra avantaj sağlamıştı ona.
Ozan ne olur ne olmaz diye arabadan inip caddeyi bir daha kolaçan etti. Ön cebinden telefonunu çıkararak, daha sonra lazım olabilir diye sokağın birkaç tane fotoğrafını çekti. Arabayı kilitleyip bulunduğu yerden biraz uzaklaştı. Sokaktaki diğer araçlara yaklaşıp plakalarını telefonunun not kısmına ekledi. Etrafta her ne kadar tek tük insan da olsa onların dikkatini çekmeden birkaçının fotoğrafını da çekmişti.
Tekrar arabaya dönerken Ozan'ın elindeki telefon titremeye başladı. Ekranda Batu'nun ismini gördüğünde telaşlanarak, arabaya bile binmeden ikinci çalışında açmıştı.
"Ozan!" Batu'nun nefes nefese kalmış, boğuk sesini duyduğunda endişeleri ikiye katlandı. Bir süredir koşuyormuş da yeni durmuş gibi ciğerlerine derin bir nefes çekti. "Ozan, bittik biz."
"Oğlum, n'oluyor?" Ozan boşta kalan elini arabanın tavanına yerleştirdi. Onun da kalbi koşmuş gibi hızlı bir şekilde atmaya başlamıştı. Başlarına bir şey gelmişti. "Söylesene!"
"Çok... çok kötü..." diye kekeleyerek nefes almaya çalıştı. Sesi de kesik kesik geliyordu bu yüzden. Oldukça korkmuş ve paniklemiş görünüyordu. "Polisler... peşimizde! Bizi arıyorlar!"
"Ne?" Ozan kendini kontrol edemeyip sesini yükseltti. Gözleri büyürken ne olduğunu bilmemesine rağmen panik duygusu tüm vücudunu sarmıştı.
"Ne bağırıyorsun be adam!" diye ağzını yayarak konuşan sokağın diğer tarafındaki sarhoş adam, elini Ozan'a doğru sallayarak sendeledi. Sonra ne söylediğini unutmuş gibi önüne dönerek tekrar yürümeye devam etti.
Ozan adama doğru ters bir bakış atıp, "Polisler peşimizde de ne demek?" diye sesini kısarken arabanın kapısını açıp içeri geçti.
"Ceset vardı... onu bulduk. Sonra... Sonra işte... Sonra katil geldi." Batu her konuştuğunda, daha doğrusu konuşamadığında, Ozan kalp krizi geçirecek gibi hissediyordu. Hangi ceset, hangi katil? Görevde ne yaşanmıştı? "Kerem vurdu onu. Öldü... Polisler arıyor şimdi."
Ozan'ın beyni Batu'nun bölük pörçük kelimelerinden anlam çıkaramayacak kadar donmuştu. Hiçbir şey idrak edemiyordu. Polisler, katil, ceset... Tüm söyledikleri zihninin bambaşka köşelerine dağılmıştı. Bir araya gelip bir mana çıkarması mümkün değil gibiydi.
"Batu, ne diyorsun oğlum sen? Adam gibi anlatsana şunu." Sesini yükseltip öfkeyle nefesini dışarı verdi. Ozan olayları kendi kafasında birleştirmeye çalıştıkça çıkılmaz bir senaryonun içinde kayboluyordu. Senaryonun can alıcı noktası da Kerem'in katil olmasıydı. "Ne cesedi? Ne katili? Kerem kimi vurmuş?"
"Ozan!" Telefonun diğer tarafından gelen ufak çaplı bir boğuşma sesinden sonra Kerem'in sabırsız ve gergin sesi kulaklarına dolmuştu. Belli ki o da bu kaotik ve anlamsız diyaloglardan sıkılmış, telefonu Batu'dan almıştı. "Bizi buradan almanız gerek. Bir süre saklanabiliriz belki ama..."
Devamını getirmemişti. Kerem'in sesinin bir an için titremesi Ozan'ın hiç hoşuna gitmemişti. Belli ki o umursamaz kişiliğinin altında önem verdiği, korktuğu şeyler de vardı. Batu'nun zırvaladığı şeyler doğru muydu? Kerem birini öldürmüş olabilir miydi?
"Kerem, bana doğru dürüst ne olduğunu anlatır mısın?" Ozan hiç de kibar olmayan bir üslupla konuşurken karşı taraftan bıkkın bir iç çekiş duyulmuştu. "Batu neden bahsediyor?"
"Dedikleri doğru," diye kısa bir süre sonra cevapladı. Sesindeki kasvetli ve ruhani hava Ozan'ı endişelendirmişti. Kafasını iki yana salladı. İçindeki kötü his bununla ilgiliymiş belli ki. "Biz bir ceset bulduk. Çöplüğün içindeydi... Görüşeceğim kişinin cesediydi, Ozan."
Ozan'ın omuzları düşerken gözlerini kapattı ve boşta kalan eliyle göz yuvalarına üst kısmını ovuşturdu. Bunun sonu hiç iyi bir yere gitmiyordu. İçinden okkalı bir küfür savurdu.
"Niye oradan ayrılmadınız?" Ozan bağırarak gözlerini açmadan kafasını geriye yasladı. "Cesedi gördüğünüz an kaçmalıydınız!"
"Yapamazdık... Yapamazdım ben." Kerem'in öfkeli ve bir o kadar kırılgan sesi Ozan'ın dikkatini tekrar kendisine çekmesine neden oluyordu. Çok çaresizdi. "Parmak izimiz vardı. Onları yok etmek için bir şeyler almaya gitmiştim."
"Bir dakika... Batu'yu bir cesetle yalnız mı bıraktın?" Ozan kapattığı gözlerini aniden açtı. Sinirden önündeki direksiyonu ısırıp koparabilirdi şu an. Batu'nun korkup korkmadığını, neler hissettiğini düşündükçe delirecekti. Daha katille nasıl karşılaştıklarını bilmiyordu ve şu an tahmin etmek dahi istemiyordu.
"Mecburduk!" Kerem de Ozan'ın suçlayıcı tonda konuşmasından hoşlanmamış gibi sesini yükseltti. Sonra yılgın bir tavırla nefesini dışa doğru verdi. "Başka şansımız yoktu işte. Gidip geldiğimde katille Batu'nun boğuştuğunu gördüm. Müdahale etmek zorunda kaldım..."
Batu'nun katille karşılaştığını duyduğu an, Ozan'da ipler kopmuştu. Kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi atmaya başladı. Batu'nun az önce onunla konuşmasına rağmen iyi olup olmadığını öğrenmek için bir anlığına delicesine bir istek duymuştu. Kerem'in nasıl müdahalede bulunduğu, adama bir şey yapıp yapmadığı o an umurunda bile olmadı. Batu'nun bir katille boğuşması tüm aklının durması için yeterli bir sebepti.
"Batu..." diye fısıldayan Ozan devamını getiremeden Kerem anlamış gibi, Batu'nun iyi olduğunu söylemişti. Ozan rahat bir nefes alırken diğer probleme odaklandı. Daha büyük ve daha korkunç olan o probleme. "Kerem adama n'oldu? N'aptın sen?"
Kerem'in sesi bir süreliğine tamamen kesildi. Dışarıda olduğuna dair sesler duymasaydı Ozan, onun telefonu kapattığını bile düşünebilirdi.
"Arkadan... Arkadan gelip kafasına tahtayla vurdum." Kerem'in konuşurken tereddüt edişi, Ozan'ın hikâyenin sonunu tahmin etmesine neden oluyordu. Kerem soluksuz kalmış gibi birkaç kez derinden nefes aldı. Telefonu kulağından uzaklaştırmış olacak ki garip hışırtılar geliyordu.
Kerem söylediği gerçeği hâlâ kabullenmemişti muhtemelen. Adam öldüyse o zaman bir tek Kerem ve Batu değil, Ozan da bu işin içine dâhil olacaktı. Omuzlarına yeni bir yük daha binecekti.
"Batu'yu boğuyordu, Ozan. Ben bilemedim... Ne yapacağımı bilemedim! Gelişine vurdum. Amacım öldürmek değildi."
Kerem'in son lafından sonra Ozan telefonu kulağından çekip dirseğini sağındaki kolçağa yaslayarak eliyle yüzünü kapadı. Bunların hiçbiri gerçek olamazdı. Önce Celal denen o adamın onları çözmesi, Atlas'ın yaralanması, sonra bulunan ceset ve Batu'nun ölümden dönmesi... Kerem de mükemmel bir atak yapmış, katil olarak geceye son noktayı koymuştu.
"Şimdi neredesiniz?" Tüm öfkesini, sabırsızlığını ve çaresizliğini bastırarak sakin bir tavır sergilemeye çalıştı. Hepsinin sakin olmaya ihtiyacı vardı. Özellikle de kendisinin...
Ozan bu yaşanılanları önce hazmetmeliydi. Her şey o kadar birbirine girmişti ki şu an hiçbir çözüm bulamıyordu olanlara. Tam da o an, Ozan Atlas'ın ekipte ne kadar önemli bir yer sahip olduğunu anlamıştı. Burada olsaydı anında çözüm bulurdu. Hatta bu olanları daha öncesinde engelleyebilirdi. Ozan onun varlığını, hayatında isteyeceğini asla tahmin edemezdi.
Kerem nerede olduklarını söyledikten sonra Ozan onlar göreceklermiş gibi kafasını sallayarak onayladı. "Tamam. Olduğunuz yerde kalın. Gelip alacağız sizi."
Telefonu kapatır kapatmaz arabanın kapısı açılmıştı. Yan koltukta aniden beliren beden, Ozan'ın irkilmesine neden oldu. İdil telaşlı bir şekilde kapıyı kapatıp kemerini takmaya çalıştı. Ozan onun bu kadar çabuk gelmesine anlam verememişti. Daha eve gireli yarım saat bile olmamıştı. On beş dakikada her şeyi halledip nasıl geri dönmeyi becermişti? Yüzündeki ifade de zaten hiç iyi şeyler söylemiyordu.
"Hey!" diye kızın dikkatini çekmeye çalıştı. İdil kafasını kaldırıp gergin bakışlarını Ozan'a yönlendirdi. "Niye döndün? Adam içeride miydi?"
İdil yavaşça kafasını sallarken, "Evet," diye onayladı. Sesindeki tedirginlik Ozan'ı kuşkulandırmıştı. "İçerideydi."
"Bu yüzden mi geri döndün?" Ozan İdil'in cevaplarından korkmaya başlamıştı. Adamdan korkup gelmesi de Ozan'a mantıklı gelmiyordu. İdil böyle bir şey için geri dönmezdi. "Eğer öyle bir şeyse birlikte gidelim... Etkisiz hâle getiririm. En kötü yakalar adamı, konuştururuz." Ozan tüm bu gelişen şanssızlıklardan sonra hiçbir cevap almadan, bir ipucu bulmadan oradan ayrılamazdı. Az önce yaşananların öfkesini de dışa vurarak devam etti: "Yeter ki bir şey bulalım artık, İdil. Ben çok sıkıldım. Hadi gel..."
Ozan kemeri çözüp kapıya doğru dönecekken İdil kolundan tutup tek seferde, hiç zorlanmamış gibi, onu olduğu yere geri çekmiş, omuzunu tekrar koltuğa sabitlemişti. Ozan neye uğradığını şaşırdı. Bakışları İdil'in parmaklarının altında acıyan koluna kaydı, sonra hayretle bakan gözleri, kızın yüzüne sabitlendi. İdil'in surat ifadesi daha da karamsarlaştı.
"Ölü bir adamı konuşturabileceğini hiç sanmıyorum, Ozan..."
"Ne..."
Ozan İdil'in söylediği şeyi duyduğunda doğru olduğundan emin olmak ister gibi kıza doğru eğilerek kaşlarını kaldırdı. İdil'in yüzündeki ifade hiç değişmedi, oldukça ciddiydi.
"Şaka mı bu?" Ozan'ın sinirli gülüşü histerik bir kahkahaya çevrilirken kafasını iki yana sallayıp koltuğa yaslandı. "Ben ne yaşıyorum ya şu an?"
Bu gece, bir katil olma senaryosu daha duyamazdı. İdil de ben katil oldum, derse kafayı sıyıracaktı. Ozan tarafından işler, göz ardı edilemeyecek kadar büyümüş, duygularını ve öfkesini kontrol edemeyecek seviyeye ulaşmıştı artık. Kimse onun polis kimliğini umursamıyor muydu? Cinayet büroda çalışan bir polise bir gecede bu kadar cinayet itirafı fazlaydı.
"El birliğiyle beni delirtmeye mi çalışıyorsunuz?"
İdil kaşlarını çatarak Ozan'a anlamsız gözlerle baktı. Ne dediği hakkında hiçbir fikri yok gibiydi. Ozan'ın kolunu kavrayan parmaklarını da çözmüş, elini geri çekmişti.
"Ne diyorsun ya sen?"
"Diyorum ki, artık kafayı yemek üzereyim ben. Amacınız beni delirtmek mi?" Ozan sesini yükselttikçe İdil'in de yüz ifadesi sertleşiyordu. Tek kaşını kaldırıp tehditkâr bir bakış attı. Gözlerinde Ozan'ın sözlerinin bir karşılığı olmadığı anlaşılsa da Ozan freni patlamış kamyon misali kızın üstüne gitmekten vazgeçmedi. "Söylesene, İdil. N'oldu yukarıda? İşler ters mi gitti? Sen de mi mecbur kalıp adamı öldürdün?"
"Ne saçmalıyorsun be sen?" İdil Ozan'ın sesini bastırarak onu durdurmuştu. Eline bir silah verseler çekip vuracak kadar öfkeli görünüyordu. "Ne dediğinin farkında mısın? Ben kimseyi öldürmedim! Adam, zaten öldürülmüştü... Hem 'sen de mi' derken? Ne ima ediyorsun?"
Ozan'ın az önceki öfkesi şaşkınlığa ve meraka dönüştü. Adamın öldürülmesi mi daha şüpheliydi yoksa bunun, onlar ipucu bulduğunda olması mı, Ozan karar veremiyordu. Aklında kurduğu tüm senaryolar tepetaklak olmuştu.
Aynı gece hem Batu ve Kerem'in hem de İdil'in ceset bulması -iki farklı göreve çıkmış olsalar da bağlantılıydı- hiç de iyiye işaret değildi. Biri onların ipucu bulduğunu öğrenmiş miydi? Peşlerine düştükleri adamların, tam da onları aramaya çıktıkları gece öldürülmesi tesadüf olamazdı.
"N'oldu? Bi' sustun?" İdil Ozan'ın onu anlayıp dinlemeden yargılamasına takıldığını belli ederek imalı laflar ederken Ozan onu umursamamıştı. Aklı tamamen farklı bir yerdeydi. "Herkes senin için potansiyel katil mi ya bu ekipte?"
"İdil, bi' dur ya! Şimdi hiç sırası değil," diye Ozan onun lafını böldü. Şu an iğneleyici lafları kabul edecek zaman değildi. "Çok garip şeyler oluyor."
İdil yine azarlamak için açtığı ağzını kapattı. Ozan'ın suratındaki ciddi ifadeyi görünce vazgeçmişti. Dudakları düz çizgi şeklini alırken kaşlarının arası kırıştı.
Başını yana eğerken, "Garip şeyler oluyor da ne demek?" diye sordu. "Bir şey mi oldu?"
"Anlatacağım. Ama önce..." diye mırıldanırken Ozan kemerini bağlayıp arabayı çalıştırdı. Kerem ve Batu'nu kurtarmaları gerekiyordu. "Buradan gitmemiz gerekiyor. Diğerlerinin başı dertte."
"Başları dertte mi? Keremlerin mi?" İdil'in sesi titrerken Ozan onun yüzündeki korkuyu bariz bir şekilde görmüştü. "Başlarına bir şey mi geldi? Yaralandılar mı?"
Ozan sıkıntılı bir şekilde iç çekip yan bir bakış attı kıza. Söylese iki saat açıklamak zorunda kalacaktı. İdil de hiç anlatılanlarla yetinen biri olmadığı için genç adam bu konuşmanın fazla uzayacağını biliyordu.
"Ozan, n'oldu? Söylesene!" İdil sabırsız bir tavırla Ozan'ı azarlarken anlatmak zorunda olduğunu sonunda kabullenmişti. Belki İdil'in de bu gizemi çözmeye yardımı dokunurdu.
"Ortada bir ceset daha var." Ozan temkinli olmaya çalıştı. Endişelerini ve korkularını gizlemek için bir hayli çaba göstermişti. "Ve katil bunlara saldırmış sanırım..." İdil'in gözleri her cümlesinde biraz daha büyüyordu. Ozan için bu kısım, Batu yüzünden büyük bir sorun oluştursa da olayların asıl can alıcı noktası bu değildi. Nefesini sertçe dışarı verip devam etti: "Galiba Kerem adamı öldürmüş..."
***
Arabayı durdurur durdurmaz İdil arabadan inip, farların aydınlattığı Kerem ve Batu'ya doğru koşar adım giderek ikisine de aynı anda sarıldı. Batu direkt karşılık verirken Kerem çok isteksiz bir şekilde eğilip birkaç saniye sonra anca elini İdil'in sırtına koymuştu.
Ozan vücudunun bir kısmını dışarı çıkararak yarım bir şekilde arabadan indi. Sağ bacağı hâlâ arabanın içindeyken bir kolunu araba tavanına, diğer kolunu da kapıya yaslamıştı. Gözleri direkt Batu'nu buldu. Hızlıca bakışlarını üstünde gezdirdi.
"İyi misiniz?" İdil geri çekilirken direkt soru sormaya başlamıştı. Sesi çok tedirgin geliyordu. İlk Batu'nun üstünü başını kontrol etmek ister gibi ellerini omuzlarında ve kollarında gezdirdi. Ozan'ın da bilmek istediği şey oydu: Batu'ya bir zarar gelip gelmediği. "Ozan bana bir şeyler anlattı da bir türlü aklıma yatmıyor. Neler oldu?"
Batu Kerem'e çekingen bir bakış atmıştı. Ozan, tam da o zaman Kerem'in ne kadar sarsıldığını fark etmişti. Gözlerini yere sabitlemiş, ellerini hırkasının ceplerine sokmuştu. Bir ruhtan farksız gibi yüzü bembeyazdı. Ayakta bile zar zor duruyor gibiydi.
"Hadi gelin," diye kısık sesle onlara seslendi. Ulu orta konuşmak çok saçmaydı. "Başka bir yere gidelim, orada konuşuruz."
Batu kafasını öne eğerek çekingen bir şekilde Ozan'a doğru gelirken ara sıra arkasına bakıp İdil'le Kerem'in de gelip gelmediğini kontrol ediyordu. İdil destek olmak ister gibi Kerem'in koluna dokundu.
"Haydi. Arabaya geçelim."
Kerem hafifçe irkilerek kafasını kaldırdı ama İdil'in yüzüne bakmamıştı. Transa geçmiş gibi arabaya doğru yürümeye başladı. Ozan onların gelmesini beklerken şoför koltuğuna oturdu. Arka koltuğa geçen Batu'ya doğru dönmüştü anında. Arabanın içindeki ışığın aydınlattığı kadarıyla Batu'nu inceledi. Elmacık kemiğindeki ve boynundaki kızarıklıkları görünce öfkeyle burnundan soluk verdi. Sinirden yutkunamamıştı bile. Adam onu boğmaya çalışmıştı...
Batu'nun kaçamak bakışları, Ozan'a bakmamak için direniyor gibi arabanın içinde gezdi. Ağzını açıp tam iyi olup olmadığını soracaktı ki arabanın kapıları tekrar açıldı. İdil öne, Ozan'ın yanındaki koltuğa geçti. Kerem de şoför koltuğunun arkasına oturdu.
Ozan hafifçe eğilip Kerem'e baktığında genç adamdan hiçbir tepki alamamıştı. Kıpkırmızı gözleri ayaklarına sabitlenmişti. Dudaklarını ısırarak çekiştiriyordu. Ozan'ın gözlemlediği kadarıyla da ceplerinde olan ellerini de yumruk şeklinde sıkmıştı. Tek bacağını durmadan sallarken birkaç kez derin nefes almaya çalıştı. Kendisini suçluyordu...
Ozan kafasını İdil'e doğru çevirirken onun da Kerem'i gözlemlediğini fark etti. Kızın gözlerindeki endişe ve hüzün giderek büyüdü. Kerem'in durumu sandıklarından da kötüydü anlaşılan. Ozan'ın, Kerem'in adamı öldürmediğine dair olan inancı giderek yok oluyordu. Acilen orada neler olup bittiğini öğrenmeleri gerekiyordu fakat şu an Kerem'in bunu yapacak gücü yok gibi duruyordu.
"Pekâlâ," diye Ozan, arabadaki sessizliği böldü. İdil ve Batu bakışlarını Ozan'a çevirip devamında ne diyeceğini beklediler. "Sakin bir yere gidip konuşalım. Siz de biraz toparlanın."
Batu Ozan'la göz göze geldiğinde panikleyip camdan dışarı baktı ve yerinde rahatsızca kıpırdandı. Elini pantolonunun cebine sokarak aynı Kerem gibi yumruğunu sıktı. Ozan onun neden böyle yaptığını merak etse de bu seferlik, sorgulamayı sonraya erteledi.
Önüne dönüp arabayı çalıştırırken İdil'e şöyle bir bakıp fazla ses çıkarmamaya çalışarak sokağı terk etti. Nerede konuşabileceklerini düşünse de aklına belirli bir yer gelmiyordu. Ev fazla uzaktaydı, oraya gidene kadar Ozan meraktan ölürdü. Bir kısmını bilmesine rağmen büyük şeyler kaçırdığına emindi. O yüzden on dakika kadar süren yolculuk, Ozan'ın arabayı sessiz bir otoparkta durdurmasıyla son bulmuştu.
Kemeri çözüp arkadakileri de görebilmek adına tüm vücuduyla yan koltuktaki İdil'e doğru döndü. İdil de Ozan gibi koltukta yan dönerek arkadaki ikiliye göz attı. Bakışları ilk Batu'nun, sonraysa Kerem'in üstünde durmuştu. Batu hâlâ diken üstündeydi. Ozan'ın gözlerine bakamıyordu. Hatta İdil ile bile doğru dürüst bir bakışma yaşanmamıştı. Onlardan bir şey sakladığı kesindi fakat Ozan bilip bilmeden onu yargılamak istemiyordu.
Kerem'in de ilk hâlinden pek bir farkı yoktu. Hâlâ heykel gibi kıpırdamadan oturuyordu. Tek fark, bu sefer Ozan'ın gözlerinin içine bakabilmesiydi. Bakışlarındaki kendini suçlayıcı ifade o kadar fazlaydı ki Ozan ona acıdığını hissetti.
"Artık konuşmamız gerekiyor."
Kerem gözlerini kapatıp öne eğilirken, ellerini ceplerinden çıkararak dirseklerini dizlerine yasladı. Avuç içlerini gözlerine bastırıp acı çekiyormuş gibi kısık sesle inledi. Ozan ilk kez onun bir şeyleri gerçekten umursadığına şahit oluyordu. Belki de Kerem sandığı kadar fütursuz değildi.
"Katil oldum..." diye mırıldanırken kafasını iki yana salladı. "Katil oldum..."
"Kerem!" İdil sesinin tonunu hafif yükselterek Kerem'in dikkatini çekmeye çalıştı. "Kendini suçlamadan önce bize olanları anlat, haydi."
Kerem hiçbir tepki vermeden aynı pozisyonda durdu. Ozan ve İdil bir yanıt gelmeyeceğini anladıklarında Batu'ya döndüler. Genç adam Kerem'in aksine durmadan kıpırdayarak iyice koltuğa sinmişti.
"Batu, bari sen anlat." İdil sabırsızlığını sesine yansıtmamak için artık çaba sarf etmiyor gibiydi. "Biraz daha susarsanız kafayı yiyeceğim."
Batu hafif dikelip, "Biz o adamı bekliyorduk... Bulaşacaktık ya hani," diye çekingen bir şekilde konuşurken aksanı kendini belli etmişti. Ozan onun yanlış söylediği kelimeye rağmen bölmedi. Muhtemelen, buluşacaktık, demek istemişti. Artık garip bir şekilde bu yanlışlara alışmıştı. Ne demek istediğini anlayabiliyordu. "O gelmeyince bekledik. Sonra ben şeyi atmak için çöpü açtım. Çöp kutusunu..."
Ozan istemsizce kaşlarını çattı. Hikâyeyi Batu'ya anlattırmak çok da mantıklı bir fikir değildi. Ama gel gör ki, Kerem şu an katil olduğunu düşünerek vicdan azabı çekmekle meşguldü. Ellerindeki tek seçenek Batu'ydu.
"Ceset oradaydı. Öldürmüşlerdi onu."
"Çöp konteynerinde mi? Öldürüp oraya mı bırakmışlar?" İdil Batu'nun söylemek istediğini daha net bir şekilde ifade etmişti. Batu kafasını yavaşça salladı ve gözlerini kaçırdı. "Peki neden?"
"Planlıydı belli ki." Ozan aklına gelen en mantıklı şeyi söyledi. Aynı gece çıktıkları görevde iki tane ceset bulmak tesadüf olmayacak kadar şüpheliydi. "Nasıl oluyor da aynı gece iki cinayet işleniyor ve ikisi de bizim çıktığımız görevlerle alakalı?"
"Bizim Batu ile çıktığımız görev..." İdil bir şey hatırlamış gibi puslu bir sesle konuştu. "Belki de öğrendiğimiz şeylerden korktular, farkına vardılar. Bu yüzden onları ortadan kaldırdılar?"
Ozan doğru bir noktaya değindiğini belli ederek kaşlarını kaldırıp işaret parmağını kıza yöneltti. "Katılıyorum. Onları ele verecek kişileri temizlediler."
"Bence bizimki tesadüftü..." Batu sessizce mırıldandı. Ama bu dikkatleri üstüne çekmek için yeterli olmuştu.
"O da ne demek?" Ozan tek kaşını kaldırarak meraklı bir bakış attı.
"Yani tuzak değildi..." Batu'nun çekingen tavırları Ozan'ı işkillendirmişti. Bildiği bir şeyler vardı muhtemelen. "Planlı da değildi. Sadece yanlış zaman, yanlış yer."
Kerem yanında oturan Batu'ya yan bir bakış atıp önüne döndü. Batu muhtemelen bunu, ona daha önce de söylemişti. Kerem'in bu düşünceye katılıp katılmadığını Ozan merak etse de Batu'nun dediği şeyi kendince yorumlamaya çalıştı.
"Böyle düşünmene neden olan şey ne?"
Batu birkaç saniye konuşmadı. Ozan'ın gözlerinden gözlerini çekmeden alt dudağını ısırdı. Elinin üst kısmını agresif bir şekilde kaşımaya başlamıştı.
"Tecrübe..." dedi aniden. Omuz silkip bakışlarını Ozan'dan çekti. "Uyuşturucu için olabilir."
"Ne yani? Uyuşturucu için mi öldürdüğünü düşünüyorsun?" İdil'e bu sebep çok basit gelmiş gibiydi. Muhtemelen alışmıştı alengirli planlara, cinayetlere. Ondan, bu kadar basit olduğuna şaşırıyordu.
"Şaşıracaksın ama insanların adam öldürmesi için ufak bir sebep bile yeterli oluyor bazen." Ozan tecrübe ettiği gerçeği açıklarken aklına çözdüğü cinayetler gelmişti. En basitinden en karmaşığına... Bazılarının o kadar anlamsız sebepleri vardı ki, Ozan bu sebepler yüzünden birinin canının alınmasını bir türlü kabullenemiyordu. Bir de şimdiki konu madde kullanımı olunca Ozan'ın bitmek bilmez öfkesi tekrar alevleniyordu. "Üstelik uyuşturucu için ve onların etkisindeyken işlenen cinayetler de azımsanacak gibi değiller."
İdil Ozan'a yüzünde bir şey görmüş gibi dalgın dalgın baktı. Kaşlarını anlamlı bir şekilde kaldırıp indirdi. Tekrar Batu'ya dönmüştü.
"Peki emin misin?"
"Olabilir," dedi Batu alt dudağını ısırırken. "O maddeler insanı delirtir... Bulmak için her şeyi yapabiliriz." Batu duraksayıp kaşları çatılmış Ozan'a bir bakış atmıştı. Afallamış gibi yalandan öksürüp laflarını hızlıca değiştirdi. "Yani, bilirler... yapabilirler. Ben... ben değil."
Ozan Batu'nun az önceki gafından hiç hoşlanmamıştı. Kendisini hâlâ onlardan biri gibi görmesi Ozan'ı delirtmek için iyi bir nedendi. Daha birkaç saat öncesine kadar kendinden emin; asla tekrar başlamayacağını, bu tür ortamların onu etkilemeyeceğini söyleyen çocuk, şimdi madde kullananların arasına kendisini de dâhil etmişti. Ozan iyice kıllanmıştı bu durumdan. Batu açısından, söylemese bile kesinlikle bir şeyler olmuştu.
"Bir kanıtın var mı?" İdil Batu'nun bu teorisini sorgulamakta kararlıydı. "Neye dayanarak söylüyorsun?"
"Katil geri döndüğünde bir şey arıyordu. Bağımlı gibi geldi bana." Batu kelimeleri seçerek, yavaşça konuştu. Dirseğini cama yaslayıp saçlarını yavaşça öne doru yatırdı. "Bilirsiniz, nasıl göründüklerini."
Ozan tek kaşını kaldırarak onu dikkatlice süzdü. Batu her an arabadan kaçıp gidecek gibi yerinde kıpırdandı.
"Kriz geçiriyormuş gibiydi. Bu yüzden yapmıştır..." diye biraz daha açıkladı teorisini. Ama açıklarken zorluk çektiği de ortadaydı. Doğru kelimeleri bulmak için sürekli duraksamasına rağmen hızlı konuşmaya çalışıyordu. Bir an önce konuyu bitirmek için uğraşıyordu sanki. "Aldığı uyuşturucuyu düşürmüş galiba, sonra da... sonra da orada düşürdüğünü sandı. Geri döndü. Yani, bence öyle."
"O zaman katil yoksunluk krizi geçiriyordu..." İdil öne doğru eğilerek Batu'nun görüş açısına girdi. Olayları tekrar özetlemenin bir faydası olacağını düşünmüş gibiydi. "Düşürdüğünü sandığı şeyi de bulmak istedi... Bu yüzden size saldırdı."
"Bana," diye düzeltti Batu hemen. Sesi giderek kısıldı. "Bana saldırdı. Kerem yoktu."
Ozan kendini tutamayıp, "Kerem tabii o sırada parmak izini çıkarmak için bir şeyler arıyordu," diye suçlayıcı bir tavır takındı. "Batu'yu yalnız bıraktı."
İdil Ozan'ın koluna vurarak ona ters bir bakış attı. "Eminim öyle olması gerekti."
"Kerem'in suçu değildi..." Batu da İdil'in dediğine katılarak Kerem'i korudu. Bir tek Kerem kendisini korumuyordu. "Onun parmak izini bulmamaları gerekiyormuş."
"Çünkü sabıka kaydı var." Ozan kollarını göğsünde birleştirip karşısında bitik hâlde oturan Kerem'i süzdü. "Parmak izini bulurlarsa çok fena uğraşırdı. Yapmadığını da kanıtlayabilir miydi... orası meçhul."
"Keşke parmak izimi bulsalardı." Ozan Kerem'in ilk kez konuştuğunu duyup irkilirken bunu belli etmemeye çalıştı. Kerem'in derin bir kuyudan geliyormuş gibi çıkan sesi hiç ona aitmiş gibi değildi. Kafasını kaldırıp ellerini kıvırcık saçlarında hırsla gezdirdi. Ozan ve İdil'e çevirdi gözlerini. Omuzları büyük bir ağırlığın altında kalmış gibi çöktü. "En azından o zaman, gerçekten katil değildim."
"Kerem... sen tam olarak n'aptın?" İdil korkarak sorduğu sorunun ardından derin bir nefes alıp duymak istemediği o cevabı bekledi.
"Ben geri döndüğümde adamın Batu'yu boğduğunu gördüm." Kerem geriye yaslanırken bakışları odağını kaybetti. İdil ile Ozan'ın ortasında duran kolçağa dikmişti gözlerini. Tırnağıyla işaret parmağına izler bırakıyordu. "Sadece müdahale etmek istedim. Düşünemedim o an."
"Sopayla kafasına vurdun sen de?" Ozan'ın kaşları havalandı. Batu'nun ona yarım yamalak anlattığı şeyden bir sonuç çıkarmaya çalıştı.
"Bir tahta parçasıydı." Kerem'in sesi çok ruhsuzdu. "Yerde buldum... O kadar sert vurmak istememiştim."
Kerem dizlerine doğru eğilerek ellerini ensesinde birleştirdi. Bir türlü sabit duramıyor, az önceki heykelden farksız tavırlarının aksine şimdi sürekli kıpırdıyordu. Arabanın içinde kendine bir yer bulamıyor gibiydi. Ozan bu duygunun nasıl hissettirdiğini biliyordu. Hem kendisinden hem de gördüğü bazı suçlulardan öğrendiği kadarıyla bunun nasıl bir his olduğunu çok iyi anlıyordu.
"Böyle olsun istemedim..." Kerem tekrar dikelirken elini göğsüne bastırıp sağa sola hareket ettirdi. Göğsünü şişirip derin bir nefes almaya çalıştı.
"Kerem sen emin misin?" İdil sol bacağını kendine çekerek iyice Kerem'e doğru çevirdi vücudunu. Ortalarındaki kolçaktan destek alıp arkaya uzanırken Ozan'ın da dibine girmişti neredeyse. Ozan fazla uzaklaşmasa da yavaşça kendini geri çekti. "Yani adamın öldüğüne emin misin? Gerçekten baktın mı?"
Kerem duraksadı. Gözleri İdil'in parlayan yeşil gözleriyle buluştu. İlk başta tereddüt ediyor gibi dursa da sonrasında kafasını yavaşça salladı.
"Baktım nabzına. Çok zayıftı." Kerem tekrar gözlerini kaçırmıştı. İdil'in yüzünde umut dolu ifade belirse de Kerem'in diğer lafından sonra kaybolmuştu. "Ölmek üzereydi, İdil. Hatta ölmüştü... Kurtulamazdı."
"Ama belki de panik oldun ve doğru kanıya varamadın?" İdil hâlâ pozitifliğini korumaya çalışsa da Kerem'in yüzündeki ifade hiç umut verici değildi. "O kafayla nabzını gerçekten ölçememiş olabilirsin. Yanılmışsındır? Bazen insanlar öyle anlarda etrafı yanlış algılarlar."
Kerem tekrar itiraz etti. Ozan onun gözlerinde umut ışığının parladığını görse de İdil'in söylediği şeyi inkâr ediyor, inanmamayı tercih ediyordu. Ozan neden böyle davrandığını biliyordu. Kendisi de yaşamıştı. Eğer inanırsa tekrar çakılırdı çünkü. Kendini buna inandırıp sonra gerçekten öldürdüğünü öğrenirse ikinci yıkılışı ilkinden de beter olurdu.
"Öldü, İdil." Kerem sözcükleri her an boğulacakmış gibi üstüne bastırarak söylemişti. Yaptığı şeyin büyüklüğü vicdanını tetikliyor, onu bu yükün altında bırakıyordu. "Adamın kafasını yardım! Çok fazla kan vardı..."
Kerem dediği şeylerin ağırlığına en son dayanamayıp ceketinin fermuarını açtı. Nefes almaya çalışır gibi gri tişörtünün boynunu çekiştirdi. Ama bir işe yaramamış olacak ki kapıya doğru uzandı.
"Ben biraz hava alacağım."
Kimseden bir yanıt beklemeden kapıyı açıp dışarı çıktı. İçeridekilerin hepsi peşinden bakakalmıştı. Ozan olduğu yerde yarım bir tur dönüp Kerem'i izledi. Birkaç araba öteye giderek durmuştu. Elleri, tekrar hırkasının ceplerine yerleşmişti. Başını geriye atıp gergin omuzlarını düşürdü.
İdil sıkıntı ve endişeyle iç çekip Ozan'a baktı. Genç kız dudaklarını ısırıp çekiştiriyordu. Her hareketinden kaygılı olduğu anlaşılıyordu. Kerem'in bu hâli onu çok üzmüş gibiydi.
"Ben de peşinden gidiyorum."
"Dur," diye kızın koluna hafifçe dokunup gitmesini engelledi. "Bence şu an sadece yalnız kalmaya ihtiyacı var."
"Hayır." İdil, Ozan'ın omzunun üstünden, camdan dışarı baktı. Surat ifadesi biraz daha karamsarlaşmıştı. "Tam da şu an birinin desteğine ihtiyacı var."
Ozan'ın yanıtını beklemeden, çabucak arabadan indi. İdil'in arabanın önünden geçerek gidişini izledi. Kerem'in yanına varınca adımlarını yavaşlatmıştı. Kolunu omzuna atıp şefkatle sırtını sıvazladı. Kerem kafasını İdil'e çevirdikten sonra kısa bir süre bakıştılar. Aralarında sessiz bir diyalog geçmiş gibiydi.
Genç adam en sonunda çaresizce, kaderiyle barışmışçasına omuzlarını kaldırıp yavaşça indirdi. İdil de üzgün bir şekilde kafasını yana eğdi. Destek olmak amacıyla kolunu okşayıp bir adım daha yaklaşmıştı. Kerem tüm duvarlarını indirerek tamamen kıza döndü. Ellerini ceplerinden çıkarma zahmetine bile girmeden, öne eğilip kendisine destek arar gibi alnını İdil'in omzuna yasladı. Genç kız anında karşılık vererek diğer elini de Kerem'in boynuna götürdü. Kerem öylece İdil'e yaslanmış bir biçimde dururken İdil onu her şeyden korumaya çalışıyormuş gibi kollarıyla sarmıştı. Rahatlatmak istermişçesine parmakları saçlarında gezindi.
Ozan daha fazla onları dikizlemek istemeyerek yana döndü. Sanki yanlış bir şeye tanık olmuş gibi, onların özel alanlarını işgal etmiş gibi hissetmişti. İdil haklıydı demek ki. Kerem'in cidden desteğe ihtiyacı vardı.
Ozan Batu'nun da onlara baktığını fark ettiğinde dikkatini kendine çekmek için, "Batu," diye sakince seslenip uzanarak koluna dokunmuştu. Batu irkilerek dikeldi.
"Ee... Efendim..." Kekelerken terlemiş avuç içlerini aceleyle kot pantolonuna sildi. Ozan onun bu hâlini hiç sevmemişti. Normalden daha gergin ve hareketliydi. İlk bir şeyler sakladığını düşünse de sonra yaşadıklarının onu etkilediği gerçeğini hatırlamıştı. Sonuçta bir saat içinde bir cesetle baş başa kalmış, katille boğuşmuş ve bir cinayete tanık olmuştu. Hiç de basite indirgenecek şeyler değildi.
"İyi misin?" Ozan sesinin dinç ve yumuşak çıkmasına özen gösterdi. Batu'nu biraz daha korkutmak istemiyordu. Kendisiyle konuşmasını istiyordu. "Sarsılmış gibisin."
Batu, "İyiyim," dedi gözlerini kaçırırken. Ozan'ın bakışları tekrar Batu'nun boynuna sabitlendi. O izleri orada görmek resmen öfkesini körüklüyordu.
"Hani sen kendini koruyabiliyordun?" diye kendisini tutamayıp aniden azarlama moduna geçti. "Niye adama seni boğması için izin veriyorsun?"
Batu gözlerini kırpıştırıp şaşkınlıkla Ozan'a baktı. Aniden böyle çıkışmasını beklemediği ortadaydı. Ozan'ın dediklerini tümüyle algıladıktan sonra kaşları çatıldı.
"Aniden saldırdı!" diye sesini yükselterek karşılık verdi. "Ben de vurdum ama çarptım kafamı yere. I passed out, okay? Sanki gel beni döv, demişim!"
Ozan'ın tüm siniri bir anlığına yok oldu. "Kafanı da mı çarptın?"
"Evet..." diye mırıldanarak sağındaki camdan dışarı baktı. Eli yine pantolonunun cebine gitmişti.
"Gelsene şuraya, bakayım." Ozan ona ulaşmaya çalışarak öne eğildi ama Batu dikelip ondan uzaklaşmıştı.
"İyiyim ben."
"Kafanı çarpmışsın, boğuluyormuşsun... Nasıl iyi olabilirsin?" Ozan Batu'nun başına gelenleri saydıkça öfkeleniyordu. "Bayılmışsın üstelik. Travma almış olabilirsin."
"İyiyim, dedim." Batu gözlerini kaçırıp dudağını ısırdı. Elini bilinçsizce ensesine götürüp geri çekti.
Ozan Batu'nun bu hem çekingen hem de asi tavrına bir anlam verememişti. Baştan sona Batu'yu süzerek onun biraz daha rahatsız hissetmesini sağladı. Genç adam dirseğini cama yaslayarak başını kaşıdı. Ozan'a bakmamaya ant içmiş gibiydi.
"En son polisten kaçıyordunuz." Ozan sessizliği bölerek ciddi bir ses tonuyla konuştu. Polis kimliğini belli etme zamanı gelmişti. Arkadaşça konuşma yapmak bir işe yaramamıştı çünkü. "Nasıl oldu? Polisler sizi yakalayacak mıydı? Nasıl kaçtınız?"
Bu ani sorular karşısında Batu'nun gözleri direkt Ozan'ın gözlerini bulmuştu. Sertçe yutkunup parmaklarıyla oynamaya başladı. Ozan ise daha fazla baskı uygulamaktan çekinmeyerek gözlerini Batu'dan asla çekmedi.
"Kerem adamı öl-" diye lafa girse de doğru bir kelime seçimi olmadığını anlayarak duraksadı. "Adama vurduktan sonra siren sesi duyduk. Panikledik."
Ozan tatsız bir şekilde havayı burnundan dışarı verdi. Gözlerini kapatıp alnına masaj yaptı. Gerisini duymak istediğinden emin değildi. Bu iki avalin panikle daha fazla yanlış yapmasından korkuyordu. Gerçi adam öldüyse bundan daha büyük bir yanlış olamazdı. Sonra bu düşüncesine göre kendinden nefret etti. Gerçekten bu olanların gizli kalmasını isteyemezdi.
O bir polisti ve Kerem de birini öldürmüştü. Kanıtları yok etmiş olmalarını umamazdı. Bu her ne kadar bir yerde savunmaya da girse adam öldürmek affı olmayan, çok ciddi bir suçtu. Onu teslim etmeliydi, suçunu örtbas edemezdi. Daha da kötüsü, bu olanlardan sonra eğer görevini yapmazsa mesleğine bir kez daha ihanet edecekti. Ozan bunu yapmak istemiyordu. Ozan mesleğine bir kez daha ihanet etmek istemiyordu.
"Biz hızlı hareket ettik." Batu, Ozan'ın yavaş yavaş sinirlendiğini görüp daha hızlı konuşmaya çalıştı. "Adamı da orada sakladık. İzleri de şey yaptık."
"Polisten kaçacak seviyeye nasıl geldiniz peki?" Ozan dayanamayıp sesini yükseltirken koltukların arasındaki kolçağın üzerinden arka koltuklara doğru eğildi. "Taksit taksit anlatmasana şunları."
"Ya ani oldu! Hatırlamıyorum." Batu da telaşla cevaplarken sesi çatlamış, geri çekilmek ister gibi sağındaki kapıya sığınmıştı. Gözlerini Ozan'dan uzak tutmak istercesine arabanın içinde gezdirdi. "Sanırım... Sanırım kaçarken gördüler. Biz de kaçmaya devam ettik. Durmadık."
"Yüzünüzü gördüler mi?" Ozan nefesini öfkeyle dışarı verdi. "Bir açık verdiniz mi?"
"Bilmiyorum..."
"Batu, gördüler mi görmediler mi?" Batu çekinerek konuşurken Ozan dayanamamış sesinin tonunu bir tık daha yükseltmişti. Batu'nun bu öz güvensiz ve aklı bir karış havada hâli Ozan'ı iyice çığırından çıkarıyordu. Bilgiye ihtiyacı vardı ama Batu korkaklık etmekten başka bir şey yapmıyordu. "Konuşsana!"
Batu Ozan'ın sesinden irkilerek anlık olarak gözlerini kapattı. "Bilmiyorum! Hayır!"
"Peşinizde bir iz bıraktınız mı?" Ozan az önceki tavrına nazaran bir tık yumuşadı. Batu'nun tepkisini görünce çok ileri gittiğini anlayıp pişman olmuştu fakat Batu'nun bir türlü konuşmak istemeyip sorulardan kaçması Ozan'ı delirtiyordu. "Olay yerinden bir şey aldınız mı?"
Batu kafasını iki yana sallarken, "Hayır. Sanmıyorum," dedi. Gözlerini karşısındaki koltuğa dikerken dışarıya doğru titrek bir nefes verdi. Sesi ve hareketleri tereddütlüydü. Avuç içlerini tekrar kotunun üzerinde gezdirmeye başlamıştı. "Almadık..."
Ozan bu sorgulamadan çok rahatsız oluyordu artık. Batu asla normal değildi. Bunlar, Ozan'ın alıştığı tavırlarla kesinlikle uyuşmuyordu. Batu'nun ondan sakladığı bir şey olduğuna artık neredeyse emindi. Bir şeyler yaşadığı belliydi; ancak bunun ne olduğunu Ozan kestirememişti. Batu'nun aniden bu kadar hassas ve korkak birine dönüşmesi aklına bir türlü yatmıyordu. Elinde olsa kaçıp gidecekmiş gibi kapıya yaslamışı tüm vücudunu.
"Batu," diye genç adamın dikkatini çekti. Sesine anlayış katarak Batu'ya doğru eğildi. "Benden bir şey saklamıyorsun, değil mi?"
"Hayır!" dedi hızla. Sorunun bitmesine bile izin vermemişti.
"Peki adam gerçekten öldü mü? Sen de kontrol ettin mi?" Ozan da en az Kerem ve İdil gibi umutlanmaya sebep aradı. Kerem'in katil olmadığı bir gerçeklik, Ozan'ın ihtiyacı olan şeydi. Katil çıkarsa o zaman onu adalete teslim etmek zorunda kalabilirdi. Mesleğiyle Kerem arasında bir seçim yapmak istemiyordu. Çünkü mesleğini seçmemek için bir neden görememişti. "Yoksa İdil'in dediği gibi yanlış mı yorumladınız? Öyle bir ihtimal var mı?"
"Ben kontrol etmedim." Batu agresif bir şekilde parmaklarıyla oynadı. "Kerem ne dediyse ..."
"Gerçekten öldürdü yani..." Ozan gözlerini kapatıp önüne dönerek kendisini koltuğa bıraktı. Elini kısa saçlarında gezdirirken düşündü. Kerem'in katil olduğu gerçekten kanıtlanırsa Ozan buna tepkisiz kalamazdı. Gerçekleri biliyorken susamazdı. Kerem bunları yaşadığı için çok üzgündü fakat Ozan'ın elinden bir şey gelmezdi. Bir kere işi buydu. Katilleri yakalayıp adalete teslim etmeliydi.
Sonra vicdanı ve mantığı devreye girdi. Tek bir cümle ve soru dönüp dolaşıyordu aklında: Sen de onun gibi bir katilsin. Peki sen neden teslim olmuyorsun?
Ozan derin bir nefes alıp arabanın camını yarıya kadar açtı. İçeride oksijen yokmuş gibi hissediyordu. Az önce Kerem'in nefes alamaması gibi bir an yaşıyordu o da. Kafasını sola çevirip İdil ile Kerem'in ne yaptığına baktı. Az önceki gibi sarılmıyorlardı ama aralarında fazla mesafe yoktu. Kerem hararetli hararetli bir şeyler anlatıyordu. İdil de pür dikkat onu dinliyordu.
Ozan daha önce asla kendi ahlaki değerlerini bu denli sorgulamamıştı. Kerem'i adalete teslim etme kararı bu kadar zor olmamalıydı oysaki. Birini öldürdüyse yeri hapisti. Peki kendi veya Kerem'in durumu hapis cezası almaları için yeterli miydi?
Ozan zaten kendi yaşadıklarını kolay kolay atlatıp hayatına devam edememişti. Vicdan azabından kurtulana kadar yaptığı şeyin tamamen kendi hatası olmadığına kendini inandırmaya çalışmıştı. Sebep olduğu yıkımın çoğunluğunu kabullenmiş, hatanın belli bir kısmını da benimsemişti. Hâlâ en büyük suçlunun kendisi olduğunun farkındaydı ama yaptığı şeyi düzeltmek için bir şansı olduğuna da inanıyordu. Onu ayakta tutan tek şey buydu.
Şimdi de Kerem'in durumu Ozan'ın vicdanını uyandırmıştı. Az çok yaşadığını bildiği haksızlıklardan sonra, hayatının zaten cehenneme dönüştüğünü biliyordu. Bir de üstüne Batu'yu korumak için aldığı bu risk başını yakmıştı. Eski avukatın düştüğü hâller zaten yeterince üzücü değilmiş gibi, şimdi bir de katil olmuştu. Daha önce de içeride yatmış bu adam, tekrar o deliğe dönmeyi hak ediyor muydu? Üstelik olanların büyük çoğunluğu kazayken. Kerem sadece Batu'yu korumak istemiş, adamın geri çekilmesini sağlamaya çalışmıştı. Ama orantısız bir güç kullandığı için adam ölmüştü. O ölmeseydi Batu ölecekti, ki bu en kabul edilemez senaryoydu.
"Bunun doğru olup olmadığını öğrenmemiz gerek." Ozan İdil'in teorisini bir kez daha gündeme getirdi. Kerem'in o sırada yanlış anlamış olma ihtimali yüksekti sonuçta. Ozan'ın tutunduğu tek dal da buydu. Teslim etmekle bu sırrı saklamak arasında seçim yapma anı gelene kadar bu teorinin gerçekleşme ihtimaline tutunacaktı. "Adam belki de ölmedi. Kanıt olmadan müdahale edemem."
"Hold on!" Batu az önceki çekingenliğini bir kenara bırakıp tek eliyle koltuktan destek alarak öne doğru kaydı. Kafası karışmış gibi kaşlarını çatmıştı. "Bir dakika, o da ne demek şimdi? Kerem'i tutuklayacak mısın?"
Ozan tamamen Batu'ya dönmeden, omzunun üstünden arkaya baktı. Sıkıntıyla iç çekti. Buna verecek bir cevabı olmadığından tekrar camdan konuşan ikiliye dönmüştü. Zihninde büyük bir savaş vardı. Doğru olanla kendi doğruları çok farklıydı. Bu noktada kendisiyle çelişiyordu ve eli kolu bağlanmış gibi hissediyordu.
Kerem'in amacı, Batu'nu kurtarmaktı, herifi öldürmek değildi belki; ama öldürmüştü. En azından böyle bir ihtimal vardı. Bu ihtimal gerçekleşirse Ozan'ın hep yaptığını yapıp bu cinayetin failini yakalaması, teslim etmesi gerekirdi. Fakat karşısındaki de Kerem'di. Bile isteye yapmamıştı. Gerçek bir katil kumaşı yoktu onda. Bu bir kazaydı ancak bunun bir kaza olması ne kadar hafifletirdi ki durumu? Ya da geçmişinde çektiği acılar onu şimdi hapishaneden kurtarır mıydı?
Peki Kerem'in vicdanı ne diyordu? Katil olduğu için tekrar hapishaneye girmeye razı mıydı yoksa eski hapishane anıları onun için yeterli olmuş muydu? Yaptığı şeye rağmen kaçacak mıydı adaletten? Ama Ozan, Kerem'in az önceki hâlini gördükten sonra onun sandığından daha vicdanlı biri olduğunu anlamıştı. Hapishaneyi tercih bile edebilirdi. Ozan ise içten içe Kerem'i adalete teslim etmek istemese de bunu yapmadığı taktirde kendi vicdanının sesini bastırmak zorunda kalacağının farkındaydı. Kerem'le Ozan'ın bu vicdan savaşında kim kazanırsa kazansın, ikisi de yeniliyordu.
"Bunu yapamazsın!" Batu'nun sesi Ozan'ı düşüncelerden kurtarmıştı. Yine omzunun üstünden Batu'ya kısa bir bakış attı ve gözlerini devirdi. Şu an üçüncü bir kişinin de düşünceleriyle baş edemezdi. Zaten aklı karman çormandı. Kafasının biraz daha karışmasını istemiyordu. "Ozan! Kerem'e bunu yapamazsın. Onu tutuklayamazsın."
Batu aynı şeyi tekrar ederken Ozan cama çevirdi bakışlarını. Kerem ve İdil yavaş adımlarla onlara doğru geliyordu. Ozan açtığı camı kapatarak hızlıca arkasını dönüp Batu'ya baktı.
"Kapat konuyu." Batu'ya uyarıcı bir bakış attı. "Kerem'in yanında sakın bir şey söyleme."
"Ne?" Batu'nun yüzünde yargılayıcı bir ifade oluşmuştu. "Yapamazsın... Kerem'e bu kötülüğü yapamazsın, Ozan."
"Kapa çeneni, dedim." Ozan Kerem'in onlara biraz daha yaklaştığını görünce bu sefer daha da tehditkâr bir ifadeyle konuşmuştu. "Bir daha bu konuyu açma."
"Ozan..."
"Batu!" diye Ozan onu durdurdu. "Bana anlatırken o riski de göze almıştır zaten. Sana düşmez bu."
Batu hiddetli bir biçimde nefesini dışarı verdi ama bir şey söylemedi. Yüzünde öfkeyle karışık hayal kırıklığı da vardı. Ozan, kendisine karşı Batu'nun tavır aldığının farkındaydı ve bu onu üzmüştü; fakat elinden bir şey gelmezdi. Eğer bu konu konuşulacaksa kendisi Kerem'le konuşmalıydı. Batu'nun söylemesi doğru olmazdı. Üstelik daha ortada net bir şey yoktu. Öldürmemiş de olabilirdi, bu zaman, bunca tantana da boş yere olmuş olurdu. Ozan önce bu olayı netleştirmeliydi.
Arabanın kapıları açılıp Kerem ve İdil içeri girdiklerinde Ozan son bir kez Batu'ya baktı ve kafasını iki yana sallayarak onu uyardı. Batu ise kollarını göğsünde birleştirerek arkaya doğru kaydı ve sağına dönüp camdan dışarı baktı. Ozan Batu'nun ona tavır almasın bu kadar takılacağını sanmazdı ama bu onu düşündüğünden daha fazla üzmüştü. Bunun fazla uzun sürmeyeceğini umdu.
"Siz iyi misiniz?" İdil ön koltuğa iyice yayılırken Ozan'a doğru hızlı bir bakış atmıştı. "Kavga mı ettiniz yoksa?"
Ozan, İdil'in bu Atlas'ı aratmayan gözlemine karşılık sadece göz devirdi. Dikiz aynasından arkasında oturan Kerem'e baktı. Gözleri az öncekinden daha kırmızıydı. Üşüdüğünden ya da ağladığından yanakları da hafif kızarmıştı. Yüzündeki bazı yaralar da solgun görünmüştü Ozan'ın güzüne.
"Nasıl oldun?" diye bir soru yöneltti Kerem'e. Kerem bakışlarını kaldırarak dikiz aynasından ona baktı.
"İyi..." Omuzlarını kaldırırken dudaklarını birbirine bastırdı. Sesi o kadar ruhsuzdu ki, araba sessiz olmasaydı Ozan asla duyamazdı. Kerem göz kontağını hemen bozarak bakışlarını yere indirdi.
"Şimdi arkadaşlar..." İdil, Ozan'la aralarındaki kolçaktan destek alarak arkaya doğru eğildi. "Tüm bu olanlardan sonra ne düşünüyorsunuz?"
"Birinin bizimle dalga geçtiğini." Ozan tüm alaycılığıyla mırıldandı. İdil ona baygın bir bakış atıp Kerem'le Batu'ya döndü.
İdil'e karşılık olarak, "Benim düşüncemi biliyorsun," diye kayıtsızca konuştu Kerem. "Bir bağlantı var."
"Bence de." Ozan da anında Kerem'e katılmıştı.
Batu saçlarını parmaklarıyla tararken ofladı. Az önce söylediklerini kimsenin umursamamış olması canını sıkmışa benziyordu. "Bağlantı yok. Bizimki sadece tesadüf."
"Batu ortada bariz bir kanıt yok." İdil, Batu'yu kırmamaya çalışır gibi yumuşak bir tonda konuştu. "Adam geri döndü, bir şey aradı ve tipi de buna müsaitti diye uyuşturucu yüzünden olduğunu söyleyemeyiz."
"Ya adamın Kerem'i araması? İpucu veren de bilgi veren de oydu bize." diye teorisini desteklemeye çalıştı. Kelimeleri doğru söylemek için ekstra bir çaba sarf ettiği ortadaydı. "Yoksa görevler olmazdı. Haberimiz olmayacaktı. O sıradan biriydi, İdil... Sizin yanına gittiğiniz adam gibi değildi. Haberi yoktu... hiçbir şeyden."
"Teknik olarak doğru. O adam Kerem'e yeni mallarla ilgili bilgi vermeseydi bu iki görev de olmazdı." İdil'in gözleri kısılırken kuşku dolu bir ifade yüzüne yerleşti. Bakışları Ozan'ın gözlerine kaydı. "Yine bir şeyler tahmin ederdik gerçi; ancak bu kadar çabuk çözemezdik. Ama bunun bir-"
"Tuzak olabileceğini de göz ardı edemeyiz," diye Ozan, kızın lafını tamamladı hemen. Gözleri Batu'nun üstündeydi. "Bilerek bize böyle bir ipucu vermesini sağlamış olabilirler. Sonra da öldürmüşler. Tuzak için."
"Bunun ne anlama geldiğini biliyorsunuz, değil mi?" Kerem'in melankolik ve ruhsuz sesi Batu'nun cevap vermesini engellerken bir kez daha dikkatleri üstüne çekmesine neden olmuştu. Ozan'la İdil arasında sessiz bir bakışma yaşandı. Ne anlama geldiğini gerçekten de biliyorlardı. "Beni biliyorlar, anlamına geliyor. Eğer durum böyleyse..." Kerem iç çekerek duraksadı. "Bize tuzak kurmuşlarsa kim olduğumuzu da ne yapmaya çalıştığımızı da öğrenmişlerdir... Ya da öğrenmek üzereler..."
Ozan öfkeyle nefesini dışarı verip kafasını iki yana salladı. Bunun olma ihtimali, Ozan'ı sadece sinirlendirmemiş, aynı zamanda korkutmuştu. Sırlarını biri çözerse hepsinin hayatı biterdi. Bunu göze alamazlardı.
"Tuzak değildi," diye Batu düşüncelerini tekrar ederek, bezgin bir tavırla yakındı. Hâlâ kendi tahmininin doğru olduğuna inanıyordu. Hepsinin surat ifadesini görünce de Batu tekrar konuşmak için araladığı dudaklarını geri kapattı. Söyleyeceği şeyi söylemekten vazgeçmişti. "Neyse..."
Geriye yaslanırken sağ elini yumruk yapıp açtı. Tek bacağını durmadan hızlıca sallamaya başlamıştı. Ozan gözlerini kısarak bakışlarını Batu'nun üstünde tutmaya devam etti.
"Sen başka bir şey bilmiyorsun, değil mi?"
Batu tereddütle gözlerini kaldırıp alt dudağını sertçe ısırdı. Kafasını yavaşça sağa sola salladı. "Hayır. Her şeyi anlattım."
Ozan Batu'ya kesinlikle inanmıyordu. Sakladığı bir şey olduğu barizdi. Ve her ne saklıyorsa teorisini sonuna kadar desteklemesi için ona geçerli bir sebep veriyordu. Ama onlara söylememekte de ısrarcıydı. Ozan, bunun altında çok değişik ve hiç hoş olmayan bir şey çıkacağına emindi.
"En azından ortalıkta bir uyuşturucu gördünüz mü?" İdil, Batu'nun bu hâlini görüp üzüldüğü için onun teorisini de destekleyecek bir şey aramaya çalışıyor gibiydi. Batu yerinde dikelip hızlıca Kerem'e baktı. Gözlerinde garip bir beklenti ve tedirginlik vardı.
"Hayır," dedi duygusuz bir sesle. Kafasını çevirip baygın bakan gözlerini Batu'ya dikti. "Sen gördün mü?"
Batu birkaç saniye hiçbir şey söylemeden Kerem'i göz hapsine aldı. Sonra sırayla Ozan'a ve İdil'e baktı. Yüzünde hiçbir değişim olmamıştı ama vücudu kendini ele veriyordu.
"Hayır." Batu sertçe yutkunup derin bir nefes aldı. "Ben de bir şey görmedim."
"Az önce bayağı emin konuşuyordun." Ozan kafasını yana eğerek şüpheyle Batu'ya baktı. "Gördün de böyle konuşuyorsun sanmıştık."
"Hayır. Görmedim." Batu çenesini kaldırıp kendine güvendiğini göstermek istese de pek başarılı olamamıştı. Özellikle o gidip gelen aksanıyla bunu başarması olası değildi. "Sadece tahmindi. Ne ima ediyorsun?"
"Pekâlâ. Bunları bir kez daha konuşacağız," diye İdil, Ozan ve Batu'nun arasındaki gerginliğin ortasına daldı. "Doğru düzgün düşünemiyoruz şu an. Muhtemelen henüz görmediğimiz bir sürü detay var. Bu yüzden, olaylar arasında şimdi bağlantı kurmamız da çok zor. Diğer kızlar da bizimle olduğunda yine konuyu açarız. Ve tabii ki Atlas da..."
Atlas'ın ismi arabada garip bir sessizliğin oluşmasını sağlamıştı. Gerginliği de alıp götürmüştü. İdil'in sesi bile titremişti adını söylediğinde. Batu'nun bakışları biraz daha derinleşti. Omuzları da çöktü.
"Keşke burada olsaydı." Batu'nun sesi giderek kısıldı. Ozan, Batu'nun Atlas için bu kadar özlem dolu konuşmasının altında yatan nedenin kendisinin Batu'ya karşı az önceki suçlayıcı tavrı olmadığını umdu. "Bunların olmasına izin vermezdi. Bir yolunu bulurdu."
"Bir yolunu bulacağız." Ozan kendinden emin konuşmaya çalıştı. Atlas'a ihtiyaçları olduğunu o da kabul ediyordu fakat ekibin diğer üyeleri de beceriksiz değildi. Bir şekilde halledeceklerdi. "İdil'in de dediği gibi, doğru düşünemiyoruz. Kafamız çok dolu. Böyle bir yere de varamayız... Bu gece çok fazla şey yaşadık."
"Haklısın." İdil dalmış gibi gözlerini tek bir yere sabitlemişti. "Biraz kafamızı boşaltmalıyız. Benim bünyem daha fazlasını kaldırmıyor."
"Hadi sizleri evlerinize bırakayım."
***
Başladıkları yere geri dönmüşlerdi. Batu ve Kerem'i ortak eve bırakıp İdil ile arabada tekrar baş başa kalmışlardı. Ama bu sefer sessiz ve düşünceli olan Ozan'dı. İdil'in ona birkaç kez baktığını sezse de karşılık vermemişti.
"Hey! Sen iyi misin?" İdil'in boğuk sesi kulağına dolduğunda gözlerini yoldan ayırmasa da kafasını hafifçe sağına çevirmişti. Tüm gün, içinde olduğu aksiyonlu ve gerici ortam kulak hasarını Ozan'a unutturmuş ama şimdi kızın sesinin boğukluğu, bunu ona hatırlatmıştı. Ozan onaylayıcı sesler çıkarıp tekrar önüne döndü. "Fazla dalgınsın."
"Olanları düşünüyorum. Atlas, Hayal, Kerem, sen ve..." Ozan duraksayıp diliyle dudaklarını ıslattı. "Ve Batu. Yaşanılan onca şey... çok fazla."
İdil'den ses çıkmayınca tekrar işitme yetisini kaybettiğini sanıp onun olduğu tarafa baktı. Kızın yüzünde adlandıramadığı bir ifade oluşmuştu. Çok derin bakıyordu ve gördüğü her neyse hoşuna gitmiş gibiydi. Dudaklarında beliren o varla yok arasındaki gülümseme Ozan'ın gözlerini kaçırmasına neden oldu.
"Bizleri önemsemeye başladın, değil mi? Bizleri seviyorsun artık."
İdil'in bu tespiti karşısında Ozan arabayı neredeyse önünde duran arabaya çarpacaktı. Gözleri büyürken bundan zevk alan İdil'e döndü.
"Ne? Hayır tabii ki." Ozan en yapmacık sesiyle konuştu. Sanki Atlas'a üzülen, Hayal için telaşlanıp görevde İdil yüzünden endişelenen, Kerem'in işlediği suça rağmen hâlâ onu aklamak için yol arayan, Batu'nun katille karşı karşıya geldiğini duyunca deliren kendisi değilmiş gibi gerçek duygularını bastırıp görmezden geldi. Görmezden gelirse yüzleşmek zorunda kalmazdı çünkü. "Saçmalama."
"Bize gerçekten bağlandın sen." İdil'in yüzündeki neşe ve kibir Ozan'ın kaşlarını çatmasına neden oldu. "Özellikle Batu'ya. Onunla farklı bir bağın var gibi."
"Yok öyle bi' şey." Ozan tek tek kelimelerin üzerine basarak konuşmuştu. İdil'e bakmamak için direndi. Kızın inatçı ve kendini beğenmiş yüzünü görmek istemiyordu. Kırmızı ışıkta dururken direksiyonu normalden daha fazla sıktı. "Uydurma."
"Ama sana bir şey diyeyim mi?" İdil'in ima dolu sesi Ozan'ın inadını kırdı. Yüzünü kıza çevirdi. İdil kolçağın üzerinden bir sır verecekmiş gibi Ozan'a doğru eğilmişti. Yeşil gözleri yakından daha da parlak görünüyordu. "Çoğu zaman kabul etmediğimiz şeyler tarafından avlanırız."
Az önce Ozan'ın söylediği şeyi ona geri iade etmenin haklı gururuyla kızın kaşları havalanmıştı. Ozan nedense kendi lafıyla vuruldu diye kızamamıştı bile. Gözlerini İdil'den ayıramadan dudağının sağ köşesi yukarı doğru kıvrıldı. İdil de bakışlarını ondan çekmeden, çok yavaş bir şekilde diliyle dudaklarını ıslattı.
Arkadan korna sesi gelene kadar meydan okuyarak birbirlerine baktılar. Yeşil ışığın yandığını fark edince Ozan gözlerini kızdan çekip yola döndü. İdil de kendi tarafına geri dönmüştü. Kısa bir süre sessizliği korudular.
Ozan, trafik durulduğunda tekrar sağına göz attı. İdil ensesinde topladığı kızıl saçlarını tokadan kurtarıp omuzlarına dökülesine izin vermişti. Saçları yüzünün bir kısmını kapatmış, Ozan'ın yüzünün tamamını görmesini engellemişti. Yavaşça saç diplerine masaj yaparken gözlerini kapattı. Yüzünde az önceki neşeden eser yoktu. Kaygılı görünüyordu. Aklına yine Atlas gelmiş olmalıydı.
"Şey... İdil?" Ozan kendi evinin olduğu sokağa yaklaşırken aklına bir fikir geldi. Her ne kadar İdil'i evine bırakacağını söylese de kendi evine yalnız dönmek istemiyordu. İdil'in de yalnız kalmasnı istemiyordu. Yine kızı evine bırakırdı ama en azından bir süre yalnız kalmamış olurdu. "Türk kahvesi sever misin?"
İdil, aniden sorulan bu garip soruya anlam veremeyerek gülüp yüzünü buruşturdu. "Evet... ama neden?"
"Hiçbir şey beceremesem de kahve yapmayı iyi beceririm." Ozan derin bir nefes aldı. İdil'in onu yanlış anlamayacağını umarak devam etti. "Acelen yoksa... Evim de hemen şurada."
"Beni kahve içmeye mi davet ediyorsun şu an?"
Ozan kıza bakmaktan kaçınarak, "Şey... hayır. Yani, evet aslında. Öyle de değil şimdi," diye panikleyip bir şeyler gevelerken İdil'in gülüşü onu durdurmuştu.
"Tamam, sakin ol." İdil Ozan'ın koluna hafifçe vurdu. "İsterim."
Ozan gergin gergin gülümseyip derin bir nefes aldı. Kabul etmeyip rezil olacağını sanmıştı ama İdil razı olmuştu. Tüm bunların üstüne bir de bu rezaleti kaldıramazdı.
Arabayı sokağın başına park edince oyalanmadan aşağı indiler. Ozan İdil'in, bulunduğu kaldırıma gelmesini bekleyip yol göstermek amacıyla bir adım öne geçti. Tam köşeyi dönecekti ki sağ kaldırımda park eden tanıdık arabayı gördü. O an tüm vücudundan elektrik akımı geçmiş gibi harekete geçti.
Arkasına dönüp hemen yanında yürüyen İdil'i omuzlarından kavrayıp binanın duvarına yasladı. Kızın dudaklarından dökülen hafif çığlığı durdurmak için eliyle ağzını kapatmıştı. İdil'in sorgulayan bakışlarına karşılık, elini ağzından çekip işaret parmağını kendi dudaklarına bastırdı ve sessiz olmasını istedi.
"Doğan burada galiba." Ozan etrafa kısa bir bakış atarken İdil'e biraz daha yaklaşmıştı. Kızın sıcak nefesini artık çenesinde ve boynunda hissedebiliyordu. Mahallede kimsenin olmaması onlar için bir avantajdı. Yoksa ortalık yerde bu hâlde görünürlerse mahallenin dedikoducuları bir ay bunu konuşur, onları kınardı.
"Ne?" İdil fısıldarken gözleri büyüdü. Ozan'ın omzunun üstünden sokağı incelemeye başladı. "Nerede? Ben görmüyorum."
Ozan, İdil'in başının yanında, elini destek amaçlı duvara yaslayıp, köşeden kendi binasının önüne bakmak için eğildi. Tam da o sırada Doğan sokağı dönerek onlarla burun buruna gelmişti. Hangi taraf daha çok şaşırmıştı belli değildi.
"Ozan?" Doğan'ın kaşları havalanıp dudakları aralanırken gözleri Ozan'la İdil arasında gidip geliyordu. Ozan ise yakalanmanın telaşına kapılmıştı. Duvara yasladığı elinden destek alarak kendini beceriksizce İdil'den uzaklaştırdı. Neredeyse takılıp düşecekti.
Genç kız ise oldukça profesyonel bir şekilde yüz ifadesine sahip çıkmıştı. Sadece sevgilisiyle köşelerde cilveleşen kızmış gibi bir tavır aldı. Gözlerini kaçırıp dudağını ısırdı.
"Doğan?" Ozan İdil'e bakıp bir şey söylemesini bekledi fakat kız kendine biçtiği rolünü üstlenerek sessiz kaldı. Bu kadar hızlı rol sahiplenip nasıl oynayabilirdi?
"Burada n'oluyor tam olarak?" Doğan'ın yüz ifadesi değişmişti. Şaşkınlığını üstünden atmıştı. Artık gülmemek için kendisini zor tutuyormuş gibi dudaklarını birbirine bastırıyordu. Ozan bu ifadeyi biliyordu. Doğan'ın yeni dalga konusu bu olacaktı. Ama İdil'i tanıyıp onlardan şüphe etmesindense arkadaşını kızla yakaladığını düşünmesi daha kabul edilebilirdi.
"Biz... ee... şey..." Ozan ne diyeceğini bilemedi. Hiç böyle yakalanacağını düşünmemişti.
"Tamam, tamam. Anladım ben." Doğan'ın yüzünde muzip bir ifade belirdi. Ozan şu anda onun suratına yumruk atmak çok isterdi ama kendisini durdurdu. "Açıklamaya gerek yok."
"Öyle değil," diye inkâr etti hemen. "Göründüğü gibi değil."
Ozan neden böyle bir laf kullanmıştı bilmiyordu. Çünkü göründüğü gibi olması işine geliyordu. Doğan buna inanmalıydı. İnkâr etmek tamamen mantıksızdı. Neyse ki Doğan, Ozan'ın utanıp saçmaladığını sanmış gibi sırıttı.
"Evet, eminim öyledir." Doğan'ın alaycı sesi Ozan'ı her ne kadar gıcık etse de öfkesine sahip çıktı. Doğan, İdil'i baştan ayağa süzüp elini kıza doğru uzattı. "Bu arada ben Doğan. Ozan'ın en iyi arkadaşıyım."
Ozan neredeyse bu tanıtıma histerik bir gülüşle karşılık verecekti fakat kendini kontrol etmeyi başarmıştı. İdil'in kaşları havalanırken çenesini kaldırdı. Meydan okurcasına bakarken uzattığı elini tuttu. Az önceki utangaç hâlini bir köşeye bırakmıştı. Doğan'ın kafasını karıştırmaya mı çalışıyordu?
"Ben de İdil. Ozan'ın..." deyip duraksadı. Ozan'a muzip bir bakış atarken dudakları yukarı doğru kıvrıldı. "Arkadaşı."
"Arkadaşı..." Doğan alay eder gibi tekrar edip sözde en iyi arkadaşına anlamlı bir şekilde baktı. Arkadaş olduklarına inanmış gibi görünmüyordu, ki kim olsa o görüntüden ve İdil'in cilveli bakışlarından sonra inanmazdı. "Memnun oldum."
"Ben de."
Doğan, İdil kendini geri çekmeden hemen önce kızın eline bakmaya fırsat bulmuştu. Tek kaşı havalanırken kafasını yana eğdi. Ozan küfretmemek için alt dudağını ısırmak zorunda kalmıştı. Gözleri kızın yüzünde dolaşırken alnındaki kesiği de fark etmişti.
"Biraz kavgacı bir tip miyiz, İdil?" Doğan'ın iması Ozan'ın gerilmesine neden olsa da İdil'in yüzünde korkuya veya endişeye dair tek bir mimik bile oynamamıştı. Hatta bu tespit karşısında tatlı bir şekilde kıkırdadı.
"Aslında biraz öyle. Belalar ve kazalar hep beni buluyor." İdil elini umursamaz bir şekilde rastgele sallayıp sırıttı. "Neyse ki kendimi korumayı biliyorum."
Doğan'ın yüzünde beğeni ifadesi oluşurken, "Dövüş sanatlarına meraklıyız galiba?" diye sorduğunda Ozan bu sorgunun güzel sonuçlanmayacağından korkmaya başlamıştı artık.
"Bir dakika ya," diye dikkati İdil'den uzaklaştırmak için Doğan'ın çok iyi bildiği huysuz tavrını ortaya çıkardı. "Sohbete daldın, söylemeyi unuttun. Sen niye geldin?"
"Doğru ya." Doğan'ın bu sorudan sonra sırıtışı silinmişti. Niye geldiğini hatırlamış gibi yüzü ciddileşti. "Acildi... hem telefonlarıma çıksaydın gelmezdim."
Ozan kaşlarını çatarken, "N'oldu?" diye sorup öne çıktı. "Telefonumun şarjı yoktu."
"Onu fark ettim." Doğan iğneleyici bir şekilde konuştu. Gözleri bir anlığına tekrar İdil'e kaymıştı. Doğan'ın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir oynama oldu. İdil'in yanında söylemek istemiyordu. Zaten kız da artık onlara bakmıyordu. Sanki konuşmalarıyla ilgilenmiyormuş gibi sırtını duvara yaslayarak yere bakıyordu.
"İhbar aldık da... ben de o sırada buralardaydım, telefonlarıma da çıkmayınca gelip seni alayım dedim."
"Anladım," diye kafasını salladı. "İyi yapmışsın da ne ihbarı bu?"
"İki ceset bulunmuş." Doğan Ozan'a biraz daha yaklaşıp kısık sesle konuştu.
Ozan İdil'e bakmamak için tüm iradesini zorladı. Her zamanki gibi tepki vermeye çalıştı. Hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi yüz ifadesini sabit tuttu.
"Nerede?"
Doğan bıkkın bir tavırla, "İki farklı yer," diye mırıldandı.
Ozan'ın kaşları anında çatılmıştı. İdil'e bakıp onunla bu düşüncelerini paylaşmak istedi fakat yapamadı. Zaten Ozan onun da bu detayı yakaladığına emindi. Detaysa çok kafa karıştırıcıydı. İki farklı yerde iki farklı cinayet ihbarında bulunulduysa bu İdil'le gittikleri görevdeki ölü adamla diğerlerinin bulduğu ceset olmalıydı. Fakat ortaya böyle bir soru çıkıyordu: Üçüncü ceset neredeydi? Kerem'in öldürdüğü adamın da cesedinin bulunması gerekmiyor muydu? Aynı yerde saklamışlardı oysaki.
"Biri kendi evinde ölü bulunmuş." Doğan ses tonunu yine alçaltarak Ozan'a doğru eğildi. "Diğeri de ıssız bir sokakta çöplükte bulunmuş."
Ozan bir anlık gafletle, "Bu kadar mı?" diye sordu. Patavatsızlık yaptığını anında fark etse de düzeltemedi.
Doğan'ın kaşlarının arası kırışırken Ozan İdil'e yan bir bakış attı. Kızın surat ifadesinden anlaşılmasa da Ozan onun sinirlendiğini sezmişti. Böylece onları dinlediğini anladı. Ne kadar kısık sesle konuşurlarsa konuşsunlar İdil bir şekilde duymayı becermişti. Oysaki Ozan bu yakınlığa rağmen zar zor duyuyordu. Gerçi, kendi hasarlı kulağıyla karşılaştırması saçmaydı.
"Ne demek 'bu kadar mı?'" Doğan dalgaya aldığında Ozan'ın gerilen omuzları gevşemişti. "Kaç tane ceset senin için yeterli olurdu?"
"Sen bana bakma ya," diye Ozan da onun gibi alay etmeye çalıştı. Elini ensesine götürüp saç diplerin kaşıdı. "Benim kafam pek yerinde değil."
"Orasını anladım canım." Doğan, Ozan'a göz kırparken geri çekildi. Eliyle arabasını gösterdi. "Ben arabada seni bekleyeceğim..."
"Dur, geliyorum zaten."
"Ozan!" İdil'in parmakları bileğini sardığında durmak zorunda kalmıştı. Doğan da anlık olarak durup ikiliye baktı. Ozan onun bakışlarının, bileğini tuttuğu elinden İdil'in yüzüne çıkışını izledi. Gözlerinden garip bir parıltı gelip geçmişti. Ozan'a bakıp zoraki bir şekilde gülümsedi. Arabaya doğru gittiğinde İdil Ozan'ın bileğini sertçe sıkarak kendine gelmesini sağladı.
"Neredeyse kendini ele veriyordun!" İdil sesini kısarak Doğan'ın arkasından baktı.
"Anlamadı." Ozan kızın önüne geçerek fısıldadı. Doğan'ın verdiği haberden sonra Ozan elinde olmadan heyecanlanmıştı. "Ne dediğini duydun mu? Sadece iki ceset varmış."
İdil sadece kafasını sallamakla yetindi. O da bu haberden sonra mutlu olmuştu muhtemelen ama Doğan'ın arkasından bakarken yüzünde endişe çizgileri belirmişti. Bir şeyler hoşuna gitmemişti.
"Sence beni tanıdı mı?"
"Sanırım hayır. Bilemiyorum." Ozan kollarını göğsünde kenetledi. "Şüphelenmiş de olabilir şüphelenmemiş de. İkinizin de rol yapmakta üstünüze yok."
Hiç sorunları yokmuş gibi şimdi de bu çıkmıştı. İdil ve Doğan daha önce karşılaşıp dövüşseler bile İdil kendisini görmediğini söylemişti. Doğan'ın az önceki sorgulayıcı tavırları da bu bilgiye ne kadar güvenebilecekleri konusunda endişelenmek için mükemmel bir sebep vermişti onlara.
Omzunun üstünden arkasına baktı. Doğan arabaya ulaşıp kapısına yaslanırken gözleri ikilinin üstündeydi. Yüzünde ufak bir gülümseme vardı. Ozan da yalandan gülümseyip karşılık verdi.
"Bizi şey sandı..." dedi tekrar önüne dönerken.
"Bence bu ikimizin de işine yarar." İdil burnundan nefes vererek güldü. "Bunu devam ettirsek daha iyi olur.
Genç kız Ozan'dan onay alma zahmetine bile girmeden çok cilveli bir şekilde yaklaşarak yavaşça kollarını Ozan'ın boynuna sardı ve dudaklarını kulağına yaklaştırdı.
"Gidip gerçekleri öğren," diye fısıldarken Ozan farkında olmadan elini kızın beline götürmüştü ama sarılma kısa sürdü. "Dikkatli ol!"
İdil geri çekildiğinde Ozan kendine gelmek ister gibi yalandan öksürdü ve etrafa kısaca göz gezdirdi. Arka cebinden evinin anahtarını çıkarıp kızın eline tutuşturdu. Doğan'ın arkasında olmasını kullanarak kaş göz yaptı. İdil de anladığını belli ederek kafasını hafifçe eğdi.
"Geri döneceğim."
Ozan geri geri giderken İdil uzaklaşmasına izin vermeden tekrar mesafeyi kapatmıştı. Doğan'ın da göreceği bir açıda durup parmak uçlarında yükselirken Ozan'ı ensesinden tutup kendine çekti. Ozan daha ne olduğunu anlayamadan İdil'in dudaklarının yanağındaki baskısı, onu tamamen savunmasız bırakmıştı.
"Geri dönsen iyi olur." İdil'in nefesi yanağını okşarken Ozan sersemlemiş bir şekilde kızın dudaklarına baktı. Ozan'ın bu afallaması karşısında İdil'in yüzünde yaramaz bir ifade oluşmuştu. Fiziksel temastan bu kadar kaçan biri olarak, sarılmalara daha yeni yeni alışmaya başlamışken, kızın gelip de direkt öpeceğini -ki öptüğü yer, hiç de dudaklarından uzakta bir yer değildi- tahmin etmemişti. İdil geri çekilip Ozan'ın kendine gelmesi için alan açtı. Elindeki anahtarları yukarı kaldırıp sallarken sesini yükseltti:
"Bana bi' kahve borcun var. Unutmazsan iyi edersin!"
Ve bölüm bitti...
