İçeriğe geç

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 43 · 59 dk okuma

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 43

Bölüm 41: Yalnızlık paylaşılır mı?

Bölüm 41: Yalnızlık paylaşılır mı?

Helen Demirdağ...

Yalnızlık paylaşılmaz

Paylaşılsa yalnızlık olmaz.

Yalnızlık, etrafında kaç kişinin olmasıyla ölçülen bir kavram değildir. Sanılanın aksine insanın içine işlemiş yalnızlığı sosyalleşerek, başka insanlarla konuşarak iyileştirmek de mümkün değildi. Zaten sorun da etrafında çoğu kişinin olmasına rağmen hiçbirini gerçekten hissedememek, onlarla konuşamamak değil miydi?

İnsanları deliliğe sürükleyenin aşk olduğunu söyler çoğu kişi, ama gel gör ki, asıl delirten şey, yalnızlıktı. Kimse yokken yalnız olduğunu hissetmek önemli değildi, asıl yalnızlık, kalabalıktayken hissedilendi: Onca insan varken, hiçbirine ve hiçbir yere ait olamamaktı.

Helen, son günlerini bu duyguyla baş ederek geçirmişti. Etrafında onun tek kalmasına izin vermeyen insanlar vardı ama Helen yapayalnızdı. Bomboş hissediyordu. Ne Niyazi ne Hayal ne ona uzaktan da olsa destek olan Batu, o boşluğu dolduruyordu.

Atlas'a bir şey olsaydı koskocaman dünyada tek kalacaktı. Bununla baş edebilir miydi bilemiyordu. Varlığını hissetmek Helen'e ne kadar güç verse de Helen'in hep yalnız olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. O varken de kendisini yalnız hissediyordu.

Helen hep ikinci plana atıldığını, dışlandığını düşünürdü. Geçmişten bugüne, bu böyle olmuştu. Niyazi daha çok Atlas'ı severdi, planlarını ona anlatırdı. Onlara göre harika olan bir ilişkileri vardı ve Helen bu ilişkide hep üçüncü tekerlekti. Bir sorun olduğunda Niyazi Atlas'ın çözeceğine güvenirdi, Helen'in ise sorun çıkaracağına. Çünkü o, daha fazla sorumluluk sahibiydi, Helen değildi. En önemlisi, Atlas hep daha temkinliydi. Helen de suçlu olmasa bile suçlu arandığında ilk akla gelen kişiydi.

Belki de daha ilk başlardan Helen bu kadar sabırsız ve asi olmasaydı, Niyazi onu daha çok severdi. Ama Helen'e daha ilk günden üçüncü kişi muamelesi yaptıkları için Helen böyle davranmıştı.

Helen'e çocukmuş gibi muamele göstermiştiler. Onu, ara sıra teselli edilecek, birden kendisi karar veremez diye hayatı planlanacak ufak bir kız olarak görüyorlardı. Yıllar geçse de onların bu düşüncelerden kurtulmalarını sağlayamamıştı.

Helen bunların hepsini kafasında kurmuş olmayı çok isterdi fakat Niyazi ve Atlas arasında geçen konuşmaların çoğunu gizlice dinlediğinde yaptıkları intikam planını ve geleceklerini nasıl planlandığını duymuştu. Ve bu konuşmaların uzun bir süre asla bir parçası olmamıştı. Olduktan sonra bile bir şey değişmemişti. Birileri onunla ilgili şeylere karar verirken kız sadece izlemişti.

Oysaki tek istediği normal bir hayat sürmekti, o da mümkün değildi artık. Tüm bunları bir kenara bırakmayı çok isterken yapamıyor olması canını yakıyordu. Onu durduran tek kişi de Atlas'tı. Sonuna kadar onun yanında duracağına söz vermişti. Fakat bazen bu söz bile onu durduramayacakmış geliyordu...

Hastanenin otoparkında, arabanın içinde oturup hayatını gözden geçirirken Helen daha fazla kendini tutamadı. Hüzün, korku ve rahatlama tüm vücuduna yayılırken şiddetle ağlamaya başladı. O kadar uzun bir süre kendini güçlü durmaya mecbur bırakmıştı ki artık bu hisleri bastıramıyordu.

Hayatını sürekli korku içinde geçirmekten bıkmıştı. Yara alacak bir sonraki kişi kim diye endişe etmekten kafayı yiyecekti. O rahat görüntüsünün altında kimsenin görüp bilmediği çok fazla korku vardı. Üstelik Atlas'ın hayatının tehlikeye girmesi, ölümün Helen'e ne kadar yakın olduğunu göstermişti. Başından beri Atlas'a anlatmak istediği şeyi yaşıyorlardı ve Atlas, bunu görmemekte ısrarcıydı. Görse de aldırmıyordu.

Helen tam da bu yüzden yalnız hissediyordu. Kimsenin onu gerçekten anladığını sanmıyordu. Kimse ne hissettiğini umursamıyordu. Kabullenmek istemediği bir gerçek de Atlas'ın bile çoğu zaman onu yalnız bıraktığıydı. Ağabeyi onun düşüncelerine önem veriyormuş gibi görünse de aslında hep kendi bildiğini okumuştu.

Onu destekleyen bir kişi bile yoktu etrafında. Bir Rüzgar, zamanında onun ne hissettiğiyle gerçekten ilgilenmişti, onu anlamıştı. Helen, ailesi yeni öldüğünde, kendini tamamen dış dünyaya kapattığında ne olduğunu anlayana kadar kimseyle konuşmak istememişti. Yanına gelen herkes sadece teselli cümleleri kurmuştu ama Helen'in ihtiyacı olan şey teselli cümleleri değildi, asla olmamıştı. Herhangi bir intikam planına dâhil olmayı da istememişti. Sadece ağabeyinin varlığına, sevgisine ihtiyaç duymuştu.

Ebeveynlerini yeni kaybetmişken Atlas'ın daha doğru dürüst yas tutmadan kendince planlar yapmaya başlaması anlamsız geliyordu ona. Ailesini dağılmasına neden olan şeyin peşinden gitmek ne kadar mantıklıydı ki? Birbirlerinden başka kimseleri yokken hayatlarını bu intikama adamak saçma ve gereksizdi. Helen o zamanlar daha küçüktü, bu yüzden Atlas'ın onunla ilgilenmesi gerekmez miydi? Fakat çoğu zaman tam tersi olmuştu.

Helen bu planlara dâhil olmazsa, Atlas'ın yanında durmazsa ailesi için üzüldüğünü yeterince gösteremez diye korkmuştu. Kendi ağabeyinin onu yargılamasından çekinmişti. Bunu birkaç defa anlatmak istemişti Atlas'a, ancak başarılı olamamıştı. Hep aynı soruyu sorardı kıza: Sen de ailemiz için adalet istemiyor musun?

Hâlbuki o da öfke doluydu, adalet istiyordu ama tüm bu riskli şeyler için de Atlas'ı kaybetmek istemiyordu. Atlas'ın anlamadığı şey de buydu. Helen'i ağabeyine olan sevgisi kızı bu planlarda uzak tutacak kadar yeterliydi. Ama belli ki aynı sebep Atlas'a yetememişti, intikam daha önemli olmuştu.

Helen'in ağlaması şiddetlenirken alnını, eliyle iki yanından tuttuğu direksiyona yasladı. Atlas'ın dağılmış yüzü, güçsüzlüğü ve çaresiz duruşu Helen'in gözlerinin önünden gitmiyordu. Bu, kızı hem düş kırıklığına uğratmış hem de derinden yaralamıştı. Ağabeyini, gözünde o kadar yüceltmişti ki onun bu hâli kalbini parçalıyordu. Atlas güçsüz olamazdı, Atlas yenilemezdi.

Ama yenilmişti. Ve sebebi Helen'in yaptığı bi' hataydı. Bu hatayla ağabeyinin neredeyse ölmesine neden oluyordu, ki bu gerçek, her seferinde Helen'i daha fazla yaralıyordu.

Çok yorulmuştu. Canı çok yanıyordu. Her şeyle tek başına mücadele etmeye gücü kalmamıştı. Bu tükenmişlikle bir de Atlas'a söz verdi diye ekibi kontrol etmek zorundaydı. Üstelik şirketin de unutulmaması gerekiyordu. Tabii sürekli onu arayan çakma flörtü Yavuz gibi bir etken varken unutması imkânsızdı.

Helen kafasını kaldırırken elinin tersiyle göz yaşlarını silmeye başladı. Her defasında bunu daha sert yaptı. Kendini toplaması lazımdı. Yetişmesi gereken çok fazla şey vardı. Ekipten haber alacağına, nasıl olduklarına bakacağına dair söz vermişti. Atlas'ı bu kez hayal kırıklığın uğratamazdı.

Arabayı çalıştırıp otoparkı terk etti. Ana yola çıkarken Atlas'ı düşünmemeye çalıştı. Çünkü düşünürse trafiğe odaklanamazdı. Bir kaza geçirip Atlas'ın yanını boylamak istemiyordu. Zaten yeterince kendisine zarar vermişti. Bu sefer istemeden bile olsa böyle bir şey yaparsa muhtemelen intihara meyilli biriymiş gibi davranacaklardı ona. Negatif anlamlı yeterince sıfata sahip değilmiş gibi yanlarına birinin daha eklenmesine hiç gerek yoktu.

Yolda geçen süre zarfında bir şey düşünmemeye çalışmak işe yaramamıştı. Atlas'ı düşünmese de düşünecek başka bir şey bulmuştu. Hastanedeyken Atlas'ı sakinleştirmek için ekibin iyi olduğunu, başlarına bir şey gelme olasılığının olmadığını söylemişti fakat içinde garip bir his vardı. Atlas'ın haklı olduğu bir şey de o ekibin, başına dert açmadan bir saat bile yaşayamayacak olmasıydı.

Gitmeden önce Batu'yu arayıp aramamak arasında kalmıştı. Batu'yla zaman zaman mesajlaşmış, durumlardan onu haberdar etmişti. En son ona Atlas'ın uyandığını mesaj atmıştı. Batu da her şey yolundaymış gibi cevap vermişti. Herhangi bir sorun olsaydı söylemez miydi? Söylemek istemese bile kesin kendisini ele verirdi.

Helen fark ettiği şeyle bi' küfür savurdu. Kırmızı ışıkta durmuyor olsaydı arabayı yolun ortasında aniden durdurabilirdi. Batu ondan kesinlikle bir şey saklıyordu. Mesajlaşmayı seven tiplerden olsa da Atlas'ın hayati tehlikesi varken mesajla uğraşamayacak kadar sabırsız olurdu. Oysaki hiç aramamıştı Helen'i. Hep mesaj atmıştı, ki bu oldukça şüpheli bir hareketti. Konuşurken kendisini ele verme ihtimali yüksekti çünkü. Helen anlardı...

Genç kız telefonuna uzanıp onu arayacakken telefonunun çalmasıyla durdu. Ekrandaki isme baktığında göz devirmeden edememişti. Tekrar ve tekrar Yavuz arıyordu. Aramasını reddetmek ne kadar cazip gelse de sonrasında aramamak için açtı.

"Alo, Helen?" Yavuz'un şaşkınlığı sesine yansımıştı. Kızın açacağını düşünmemişti büyük ihtimalle.

"Yavuz?" Helen sesindeki yorgunluğu gizleme gereği duymadı. Ağabeyi yaralanmış, hastanede olan her kız kardeş gibi yorgun ve endişe doluydu.

"Seni çok merak ettim," diye hızlı hızlı konuştu. Sanki kızın, yüzüne kapatacağından korkuyordu. "İyi misin?"

Helen, sanki görecekmiş gibi kafasını salladı. "Evet. İyiyim."

"Atlas Bey uyanmış galiba." Yavuz çekinerek sorduğu soruyla Helen'in ağzını aradığını belli etmişti. "Niyazi Bey öyle söyledi."

Helen göz devirmeden edemedi. Haberler bu kadar hızlı mı yayılıyordu? Helen daha birkaç dakika önce Niyazi'ye haber vermişti. Demek ki Yavuz da sağ kol olarak onun yanındaydı.

"Evet," diye onayladı. "Yeni uyandı."

"İyi mi peki?"

Yavuz'un sorgusunu, yüzüne kapatarak bitirmek çok isterdi ancak yaparsa saçma olacağından yapamadı. Bu yüzden onaylar şekilde mırıldanmıştı. "İyi."

"Sevindim." Helen kaşlarını çatmadan edemedi. Yavuz'un sesi oldukça samimiydi. "Sen galiba yanında değilsin?"

Helen şaşkınlığını üstünden atıp, "Hayır," dedi. Yalan söyleme gereği duymamıştı. "Şimdi eve gidiyorum. Birkaç parça şey alacağım."

"Atlas'ın yanında biri kaldı mı?"

Helen neredeyse, sana ne, diye bağıracaktı. "Kaldı."

Fazla detaya girmedi. Kimin Atlas'ın yanında kalacağını bilmesine gerek yoktu. Böyle bir bilgi onu ilgilendirmezdi. Helen'in bu sorgulamadan hoşlanmadığını anlamış gibi konuyu değiştirdi.

"Sen nasıl hissediyorsun?"

Bu soruyla birlikte Helen'in az kalsın tekrar gözleri dolacaktı. Berbat hislerini tasvir edecek bir sürü şey geçti aklından. Ama tabii ki bunlardan hiçbirini söyleyemezdi. Sertçe yutkunup boğazındaki düğümü görmezden gelmeye çalıştı.

"İyiyim, Yavuz." Helen memnuniyetsizliğini daha az göstermeye çalışarak görmesi mümkünmüş gibi gülümsedi. "Sorduğun için teşekkürler."

"Ne demek." Yavuz'un sesindeki heyecanı fark etmemek mümkün değildi. "Seni gerçekten çok merak ettim. Telefonlarıma çıkmayınca gelmeyi bile düşündüm... ama gelemedim. Şirketteki karışıklık çok fena... Seni yalnız bırakmak istemezdim."

"Önemli değil, Yavuz. Aramalarına çıkamadığım için üzgünüm. Konuşacak hâlde değildim." Helen daha çok, rol yapacak hâlde değildi. Sanki o çok değerli biriymiş gibi sesine duygusallık katmaya çalışmıştı. Kız için şu an bunu yapmak o kadar zordu ki...

"Hayır, hiç önemli değil." Yavuz aniden telaşlandı. "Anlıyorum tabii."

Helen, Yavuz'un kendisine ağzını aramak için yakın olduğunu düşünüyordu ancak sanki gerçekten duygu besliyormuş gibi davranıyordu. Gerçi, Helen de Yavuz'u böyle kandırmıyor muydu?

"Bu arada şirketteki durumlardan az çok haberim var." Helen başka bir konu açmaya çalıştı. "Yakın bir zamanda oraya uğrayacağım."

"Sen merak etme burayı." Sesi aniden ciddileşti. Muhtemelen kendisini Helen'e sorumluluk alan biriymiş gibi göstermek istiyordu. "Biz halledeceğiz. Niyazi Bey'le üstesinden geliyoruz bir şekil."

"Teşekkür ederim, Yavuz." Helen minnet duyuyormuşçasına yalandan gülümsedi.

"Senin için her zaman, Helen." Yavuz'un bu duygusal sesi Helen'i biraz hazırlıksız yakalamıştı. Onu kandırdığı için neredeyse kendisini kötü hissedecekti. Fakat bu duygunun düşüncelerini çelmesine tabii ki izin vermedi. "Keşke seni görebilsem."

"Şirkete geldiğimde görüşürüz." Helen Yavuz'un onu şimdi görmeyi teklif edeceğinden korkarak onu üsteledi. "İkimiz de oldukça yoğunuz."

"Biliyorum ," diye Yavuz yakındı. "Seni görmeyi sabırsızlıkla bekliyorum."

Helen hem kabalık olmasın diye hem rolünü yapmak için hiç istemeyerek, "Ben de," diye yanıtladı. "Sonra görüşürüz."

"Görüşürüz."

Helen telefonu tereddüt etmeden kapattı. Boşuna harcayacak bir dakikası bile yoktu. Telefonda Batu'nun adını ararken bir yandan da yola dikkat etmeye çalışıyordu. En sonunda bulduğunda üstüne tıkladı. Arama gittikten sonra uzun bir süre bekledi. Batu açmamakta ısrarcıydı. Helen ikinci kez denemeye ihtiyaç duymadı. Batu ondan kesinlikle bir şey saklıyordu.

Helen'in içini panik duygusu kaplarken önüne kıran bir araca küfredip kornaya asıldı. Tüm gerginliğini araç sahibinin üstüne boşaltırken az da olsa rahatlamıştı. Bunun rahatlatıcı tarafını gördüğünde eve varana kadar yol boyunca olur olmadık herkese sövmeye başlamıştı.

***

Helen, ekip için aldıkları eve girdiğinde yıllardır oraya gelmiyormuş gibi hissetmişti. Oysaki o kadar uzun bir süre geçmemişti. Salona girip etrafa bir göz attı. Etrafta kimse yoktu. Helen'in endişeleri biraz daha artarken merdivenlere yöneldi.

İlk işi Batu'nun odasına bakmak olmuştu. Kapının altından koridora sızan kırmızı ışık Helen'e Batu'nun orada olduğuna dair bir ipucu vermişti. Bir yandan rahatlamıştı bir yandan da orada olmama ihtimali de ödünü koparıyordu.

Batu'yu uygunsuz bir şekilde göreceğinden hiç çekinmeyerek kapıyı sadece bir kere tıklatıp direkt içeri daldı. İki yakın arkadaş, zaten birbirlerinin birçok hâlini görmüştü. Bu yüzden Batu yarı çıplak bile olsa umursamayacaktı.

Ama Batu'yu yarı çıplak bir şekilde bulmamıştı. Yatağında uzanmış, tavana bakarak düşüncelere dalmıştı. Kapı açıldığında irkilerek dikeldi. Helen'i gördüğünde gözleri büyümüştü.

"Helen!" Batu yataktan zıplar gibi kalkarken Helen ışığı açtı. Fonda, duvardaki şerit şeklinde olan kırmızı led ışık hâlâ açık olduğundan odanın rengi değişmişti. Batu'nun beyazlayan yüzü hafif sararmıştı. "Ne işin var burada?"

Helen kaşlarını çatarken tüm öfkesini sesine yansıttı. "Asıl sen niye benim telefonlarımı açmıyorsun?"

Batu gözlerini kaçırırken, "Görmedim," diye ayağa kalkarak dünyanın en saçma yalanını söylemişti.

Helen Batu'ya doğru büyük adımlarla gelirken Batu geriye çekilmek istercesine arkasına baktı. Ama ne yazık ki yatak buna engel olmuştu.

"Sen ne karıştırıyorsun, Batu?"

Tek kaşını kaldırıp onu baştan aşağı süzdü. Gözleri Batu'nun boynuna takılırken Helen'in tüm siniri yok oldu. Onu son gördüğünde Batu'nun boynunda böyle izler yoktu. Helen istemsizce elini uzatıp boynuna dokundu. Endişeli bakışları Batu'nun gözlerini buldu.

"Boynuna n'oldu senin?"

Batu, Helen'in parmaklarının altında ürperdi. Kızın gözlerine bakmaktan çekiniyordu. "Bir şey olmadı. İyiyim."

"Batu, beni delirtme!" Helen bu izlerin durduk yere olmayacağını biliyordu. Birinin onu boğmaya çalıştığını anlayacak kadar bilgiye sahipti. "Kim yaptı bunu?"

Batu söylememekte ısrarcı görünüyordu. Helen bunu ekipten birinin yaptığını düşünmek bile istemiyordu. Bu yüzden susuyor olabilir miydi? Ama bunun çok saçma olduğunu kabul etmeliydi. Kavga etseler bile birbirlerini boğazlayacak kadar büyük bir kavga etmiş olamazlardı.

"Batu, söylesene!" Helen sesini yükseltirken elini geri çekti.

"Önemli bi' şey değil." Batu yüksek sesle ofladı. "Ufak bir kaza."

"Dalga mı geçiyorsun benimle?" Helen öfkeyle burnundan soluk aldı. "Nasıl bir kaza bu? Aniden ayağın takılıp düşünce halı seni boğmaya mı çalıştı?"

Helen Batu'nun söylediklerini tiye alırken bir yandan da onun nasıl yaralandığıyla ilgili tahmin yürütmeye çalışıyordu. Batu'nun gözlerindeki boş bakış, Helen'in dediği şeyleri pek anlamadığını gösteriyordu.

"Batu... ben seni boğmadan söyle!"

Batu'nun surat ifadesi Helen'i bu sefer anladığını gösteriyordu. Suçluluk duyuyormuş gibi gözlerini yere indirdi ve dudaklarını birbirine bastırdı. Bu Batu'nun sadece suçlu olduğunda ve utandığında yaptığı bir yüz ifadesiydi.

"Göreve falan mı çıktın?"

Batu kafasını salladı. "Evet."

Helen hemen üstüne gitmeyip sakin kalmaya çalıştı. Oysaki üstüne atlayıp haber vermediği için dövmek istiyordu. Sinirli bakışlarını Batu'dan çekmeden öne küçük bir adım attı.

"Anlat!" Helen'in emriyle bakışlarını kaldırdı. "Kimleydin? Ne göreviydi bu?"

"Long story..." Batu arkasında duran yatağına göz attı. Eliyle oturmasını işaret etti. "Otursan iyi olur."

Helen dediğini yapıp yan bir şekilde otururken Batu da sol bacağını yana katlayıp sağ bacağını aşağı sarkıtarak rahat edeceği bir pozisyonda karşısına oturdu. Saçlarını karıştırırken gözlerini odanın her köşesinde gezdirdi. Kaçacak bir yer arıyormuş gibiydi.

"Anlatacağım ama kızma." Batu konuşmadan önce kendisini garanti altına almak istediğinde Helen büyük bir şeyin geleceğini anlamıştı. Helen bu garantiyi Batu'ya vermezse anlatmamaya çalışıp onu sinir edeceğinden genç kız kafasıyla dediğini onayladı. Anlatıp bitirene kadar sabırla dinlemekten başka çaresi yoktu. Anlattıktan sonra Batu'ya kızabilirdi sonuçta.

Hiçbir şey Helen'in düşündüğü gibi olmamıştı. Batu anlattıkça Helen öfkelenmekten daha çok korkmuş ve endişelenmişti. Kalbi hızlanırken dayanamayıp Batu'yu kendine çekerek boynuna sarıldı. Batu da kısa bir afallama anından sonra kollarını Helen'in beline doladı.

Bunca zaman Atlas'ın başında bekleyip onun için endişelenirken diğer yanda da az kalsın Batu'yu kaybedecekti. İkisini de aynı anda kaybetseydi ne olurdu? Helen'i onların peşinden gitmemesi için ne durdurabilirdi? Kendi hatasından dolayı Atlas'ı kaybedip üstüne de korumak için orada olmadığından Batu'yu da kaybetseydi genç kız tamamen mahvolurdu.

İki en değer verdiği insanı kaybetme düşüncesi kalbinin sıkışmasına neden olurken iyice Batu'ya sokuldu. Batu da hâlinden memnun bir şekilde Helen'i kendine çekti. Uzun zamandır bu sarılmaya ihtiyacı varmış gibi yüzünü kızın boynuna gömdü. Helen ağlamamaya çalışarak yutkundu.

"Özür dilerim," diye fısıldadı. "Yanında olamadım."

"Don't say that." Batu kafasını kaldırıp biraz uzaklaştı. Helen'in saçını geriye doğru parmak uçlarıyla taradı. "Senin suçun değil."

Helen Batu'nun boğazındaki izlere baktı. Bir katille boğuşmak zorunda kaldığına inanamıyordu. Kerem vaktinde müdahale edemeseydi şu an orada olmayacaktı. Helen onu da kaybedecekti...

Kerem, diye isim zihninde yankılandı. Kerem de endişelerini körükleyen bir başka konuydu, ki onca şeyin arasında ona daha sıra gelmemişti bile. Helen'in onu da görmesi gerekiyordu. Birbirlerine kızgın olup olmamaları umurunda bile değildi. Onun da desteğe ihtiyacı vardı. Kerem'i görmeyi ne kadar istese de bu isteği, bir süre daha beklemeliydi. Önce Batu'yla ilgilenmesi gerekiyordu.

"Seni uzun zamandır ihmal ediyorum, Batu." Helen tekrar arkadaşının boynuna sarıldı. Batu'nun elleri sırtına yerleşirken gülümsediğini hissetti. "Ya sana bir şey olsaydı?"

"Wow... Beni sevdiğini bu kadar bilmiyordum." Batu kelimeleri doğru sıralayamazken Helen gülümsemesine engel olamadı. Bu saçma aksandan mahrum kalacağını düşünmek bile istemiyordu.

"Tabii ki seviyorum, geri zekâlı." Helen burnunu çekerken Batu'nun sırtına bir tane geçirdi ama sarılmaya da devam etti. Yanağını omzuna yaslarken gülümsedi. "Şu yıllardır doğru düzgün öğrenemediğin Türkçe'ye rağmen seviyorum."

"Doğru konuşsam beni sevmezdin." Batu gülerken kafasını Helen'e doğru çevirmişti. Sesine yalandan kibir katarken kelimeleri doğru telaffuz etmeye çalıştı. "Benim bi' kere sevilen karakteristik özelliğim bu."

"Şapşal!" Helen ufak çaplı bir kahkaha atarken geri çekildi. Yıllardır bu kadar içten gülmüyormuş gibi hissediyordu. Yanakları gülmeyi unutmuşçasına ağrımıştı. Bir anlığına, gerçek görevler başlamadan önceki ana dönmüşlerdi sanki. Hiçbir şeyi umursamadan odalarında baş başa oturup saatlerce bir şeyler hakkında konuşarak eğlendikleri zamanlar özlemişti. O zamanlar ne kadar da kaygısızlardı...

"Herkes sevmiyor ama," diye ekledi. "Ozan'ı gıcık ediyor. Gerçi onunla takıla takıla bayağı bi' düzeldi konuşman."

Batu'nun suratı anında düşmüştü. Yüz ifadesi ciddileşirken Helen'in de gülümsemesi soldu. Genç kız kaşlarını çatarak şüpheyle arkadaşını süzdü. Ozan'la aralarında bir sorun olmuş olmalıydı.

"Kavga mı ettiniz siz?" Bu durum Helen'i biraz şaşırtmıştı. Normalde de kavga edip atışırlardı ama ciddi olmazlardı. Daha çok erkek kardeşlerin atıştığı türden olurdu.

"Evet." Batu anlatmaya oldukça isteksiz görünüyordu. İşaret parmağıyla yatağın üstüne agresifçe daireler çiziyordu. "Eğer katil çıkarsa Kerem'i tutuklarmış, öyle söyledi."

"Ne?" diye kendini tutamayıp sesini yükseltirken Batu'dan uzaklaştı. Batu bunu az önce neden anlatmamıştı ki? Gerçi buna şaşırmaması gerekirdi. Batu'nun anlattığı bir hikâyeyi anlamak, kayıp parçaları olan bir yapbozu yapmaya benziyordu. "Bunu yapamaz."

"Ben de öyle dedim." Batu'nun sesindeki öfke yüzüne de yansımış, kaşlarını çatmasına neden olmuştu. Kırmızı ve beyaz karışımı ışığın altında yüzünün kızarıklığı normalden daha fazla belli oluyordu. "Dinlemedi beni."

"Ne demek dinlemiyor?" Helen ne hissedeceğini bilemiyordu artık. Hem çok sinirliydi hem de çok üzgündü. Kerem bunları yaşamayı hak etmiyordu. Tek istediği yardım etmekti. "Kerem Ozan'ın böyle düşündüğünü biliyor mu?"

"Hayır. Konuştuğumuzda yalnızdık," dedi tatsız tatsız. Gözlerini devirdiğinde konunun can sıkıcı bir yere varacağını anlamıştı. "Ben söyleyecektim, Ozan izin vermedi. Delil arıyormuş."

"Delil bulmaya mı çalışıyor şu an?" Helen öfkesini bastıramadı. Kerem'in tekrar hapis yatma ihtimalini düşünmek bile Ozan'ın kapısına dayanması için yeterliydi. Amacı Kerem'i içeri attırmak mıydı?

Kerem'in iftira sonucu hapse girdiğini, orada boşu boşuna aylarını geçirirken yaşadığı travmalarını, her an ölebileceğini düşünerek geceleri uyuyamayıp hep tetikte olduğunu öğrendikten sonra Kerem'in tekrardan, üstelik insan öldürme suçuyla, içeri girmesine Helen'in gönlü el vermezdi. Belki bencillikti, belki çoğu insanın ahlaki standartlarına tersti ancak Kerem orayı hak etmiyordu. Ağır hiçbir cezayı kabul edemezdi. Kendisini ve arkadaşını, onları öldürmek isteyen birinden kurtarmıştı. Bu bir savunmaydı. Bunda yanlış bir şey yoktu.

"Aslında bulmamaya çalışıyor." Batu, Helen'i düzeltirken genç kız onun ne demek istediğine anlam verememişti. Gerginliği aksanına da sıçramış, onu daha az anlaşılır kılmıştı. "O da istemiyor Kerem katil olsun. Şimdi katil olmama... ee...şeyini... ihtimalini araştırıyor."

Helen'in öfkesi artık Ozan'dan Batu'ya yönelmişti. Hiçbir şeyi doğru dürüst anlatmıyordu. Ozan ile ne konuştuklarını, o olaydan sonra tam olarak neler yaşandığını bir türlü öğrenemiyordu.

"Adamın ölmeme ihtimali mi varmış? Kerem nabzına baktı, dedin ya."

Batu kafasıyla onayladı. "Baktı ama o anda ölmemişti. Çok zayıfmış nabzı."

"O zaman başından öyle söylesene," diye Helen, Batu'nu koluna elinin tersiyle vurdu.

"Anlatıyorum işte!" Batu'nun sesi tizleşirken yüzünü buruşturup kolunu tuttu. Helen, kolunun o kadar acıtmadığına emindi.

"Kerem o zaman katil olmayabilir mi?" Batu'nun drama kraliçesi hâllerini umursamadan umutla sordu. Bu, Kerem'in hayatını kurtaracak bir gelişme olabilirdi. "Ceset bulunmuş mu?"

"Hayır." Batu'nun yüzü gevşedi. Helen'in gözleri büyürken içindeki umut biraz daha yeşermişti. Batu ise o kadar heyecanlı görünmüyordu. "Ozan o gece oraya gitmiş. Sadece bir ceset varmış. Bizim gördüğümüz."

"Nasıl yani?" Helen kafasını yana eğip kaşlarını çattı. "Ölü adam öylece kalkıp gidemez herhâlde... Bu durumda ya biri onu oradan almış..."

"Ya da ölmemiş," diye Batu onun lafını tamamladı.

"Kerem bunu biliyor mu peki?"

"Biliyor." Batu elini kolundan çekip kucağına bıraktı. Ama yine sabit duramayıp eşofmanının lastikli paçasıyla oynamaya başlamıştı. "Ama umutlanmak istemiyormuş... Katil olduğuna emin."

Helen kafasını aşağı eğerken ofladı ve ayağa kalktı. Aldığı bilgilerden sonra yerinde duramıyordu artık. Önce Atlas, sonra Batu derken şimdi de Kerem'i kendine dert etmişti. Onunla her ne kadar yıldızı barışmasa da böyle bir şey yaşadığı için çok üzgündü. Bu ekibin erkekleri bir gün Helen'i öldürecekti.

Atlas'ın tekrar ve tekrar haklı çıkmasına bunca yıllık kardeşlik stajından sonra alışması gerekirdi ama yine şaşırmıştı. Aslında Atlas'ın haklı çıkmasına değil de ekibin iki gün bile yerinde rahat duramamasınaydı hayreti. Atlas ekibi gerçekten çok iyi tanımıştı. Onlara iki saat bile ortalığı karıştırmak için yeterliydi. Bir kere kafalarına göre takılma imkânları oldu ve ekip, üç ceset, bir katil ve bir ölümden kıl payı kurtulma başarı puanıyla, başlarını belaya sokmada seviye atlayıp Helen'i geride bırakmıştı. Belki de Helen düşündüğü kadar baş belası değildi.

"Kerem'in nerede olduğunu biliyor musun?"

Batu ayağa kalkarken, Kerem sanki içeri girecekmiş gibi kapıya baktı ve omuz silkti. "Odasındadır. Ya da mutfakta. Kendinde değil şu sıralar."

"Doğal olarak," diye mırıldandı Helen. Tekrar aynı şeyi yaşıyordu. Atlas'ın Bekir'i öldürdüğü ilk zamanlar aklına geldiğinde ürperdi. Ağabeyi kendisini tamamen kaybetmişti. İtiraf etmeden önce ne hâllere düştüğünü hatırladıkça Kerem'in de şu anki durumunun nasıl olduğunu tahmin edebiliyordu.

Her ne kadar ölmeme ihtimalinin olduğu söylenilse de Helen en kötüsüne kendini hazırlamıştı. Bu bilgi, Atlas'ın katil olduğunu öğrendikten sonra Helen'in gözünü eskisi kadar korkutmuyordu. Fakat yine de Kerem adına korkmuş ve üzülmüştü.

"Yanına mı gideceksin?" Helen başıyla onayladığında Batu endişeli gözlerle kıza baktı. "Dikkat et ama. Agresif biraz. Normalde bile zaten kavga ediyorsunuz."

"Sen merak etme beni." Helen içten bir gülümseme sundu. Başka bir zamanda, ben kendimi korurum, diye kızardı ona. Fakat onca şeyden sonra Batu'nun yanında olup yine onun için endişelenmesi kızı mutlu etmişti. Uzanıp arkadaşının kısa saçlarını karıştırdı. "Sadece konuşacağım."

Batu yaramaz çocuklar gibi gülümserken Helen yine bir atakta bulunarak kollarını arkadaşının gövdesine sardı. Genç adam da tereddüt etmeden eğilip kızın omuzlarını kucaklamıştı.

"Böyle olacağını bilseydin kendimi daha önce boğdururdum," diye hafifçe dikelip gülmeye başladığında Helen'in kafasını yasladığı göğsü sarsıldı. Normalde iki kelimeyi bir araya getiremeyen Batu, bu sefer işine geldiği için hepsini doğru telaffuz etmeyi becermişti.

"Salak salak konuşma!" Helen kaşlarını çatarken, sırtına sertçe vurdu.

Batu canının acıdığını belli eden bir ses çıkarsa da onu çaktırmadan gülüşüne yedirmişti. Helen'in saçlarından öperken yanağını kızın başının üstüne yasladı.

"I love you too."

***

Kerem odasında yoktu. Ama daha öncesinde orada olduğunu belli etmek istercesine odayı dağıtmıştı. Kerem'in odayı temiz tutmakla ilgili bir gayesi yok gibi görünüyordu.

Helen her ne kadar onu bulması gerektiğini ve bunun yanlış olduğunu bilse de kendisini içeri girerken bulmuştu. Kerem'le ilgili bilgi edinme isteği daha ağır basmıştı. İstemsizce tüm odayı incelemeye başladı.

Sol taraftaki çalışma masasının üstünde, iki kupa bardak bir tane de tabak vardı. Tabağın içindeki ev yapımı sandviç bir ısırık alınıp bırakılmıştı. Bardakların biri boştu ama içinde, kahve içildiğini gösteren lekeler vardı. Diğerindeki kahveyse yarıya kadar içilmişti. Helen bardağı kaldırdığında masadaki yuvarlak izden uzun zamandır orada durduğunu anlamıştı.

Bardağı tekrar yerine bırakıp sağ tarafında duran yatağa yöneldi. Nevresim takımı bozulmuş, yastıklar ezilip düzensiz bir şekilde ortaya bırakılmıştı. İkisi de yere düşmüştü. Helen ayağının yanında duran yastığı alıp geri yatağa bırakırken komodinin üstünde bir bardak daha gördü. Helen kaşlarını çatarken Kerem'in kaç bardak kahve içtiğini merak etmişti. Bu kadar fazla kafeinin sağlıklı olmadığına emindi çünkü.

Kerem'in çoğu zaman giydiğini gördüğü gri tişörtü de buruşturulup komodinin önüne atılmıştı. Onu en son gördüğünde de Kerem'in üzerindeydi. Helen onu yerden alıp kontrol etti. Tişörtün alt kısmında koyu bir ize rastladığında onun kan olduğunu anlamak Helen için zor olmamıştı. O da aynı Kerem gibi tişörtü buruşturup çalışma masasının altındaki çöp kovasına attı. Bunu görmesinin Kerem'e bir faydası olmazdı.

Helen üşümeye başladığında yatağın yanındaki pencereye baktı. Beyaz tül perde yarıya kadar kapalıydı ama cam sonuna kadar açılmıştı. Kerem'in böyle huyu olduğunu Helen daha yeni keşfetmişti. Bir odaya girdiğinde, onu gözlemlediği kadarıyla hep bir pencereyi ya da bahçe kapısını açtığını ve hep de kapıya pencereye yakın yerlere oturmayı tercih ettiğini fark etmişti. Helen, bu huyu genç adama hapishanenin kazandırdığından şüpheleniyordu, hatta emindi de.

Helen pencereyi kapatıp perdeyi sonuna kadar açtı. Odadan çıkmaya yeltendiğinde kapının yanındaki dolapların kapısının açık olduğunu gördü. İçindeki kıyafetler birbirine karışmıştı. Helen göz devirerek iç çekti. Kerem'i bulmak zorunda olmasaydı odayı toplardı ama bunun için vakti yoktu. Hem Kerem'i bulduktan sonra odasını kendisine toplattırabilirdi.

Kerem'in üst katta olmadığına emin olduktan sonra merdivenlere yönelmişti. Son basamağı da indikten sonra mutfaktan gelen bir kırılma sesiyle olduğu yerde kaldı. Kırılma sesini takiben sert bir cismin düşme sesi de duyulduğunda Helen irkilerek geri çekildi. İki saniyelik kafa karışıklığından sonra koşar adım mutfağa yöneldi. En azından Kerem'in nerede olduğunu anlamıştı.

Mutfağın çoğu zaman açık olan kayan kapıları bu kez yarısına dek kapatıldığından önünü kesmiş, Helen'in sinirle kapıyı sağa itmesine neden olmuştu. Kendisini içeri attığında duyduğu seslerin sebebini görmüştü.

Helen'in çoğu zaman kullandığı beyaz kupa bardaklardan biri yere düşmüş, paramparça olmuştu. İrili ufaklı parçaları dökülen kahveyle birlikte Helen'in olduğu yere kadar gelmişti. Tezgahın yanında duran bar taburelerinden biri de yere düşmüştü. Mutfakta küçük çaplı bir savaş çıkmış gibiydi.

Helen kafasını kaldırıp taburenin yanında sersemlemiş bir şekilde duran Kerem'e dehşetle baktı. Elini sağdaki buzdolabına dayamış gözlerini yere dikmişti. Helen'in geldiğinden bile haberi olmamıştı. Elini göğsüne götürmüş, hafifçe öne eğilerek nefes almaya çalışıyordu. Ama başarılı olamadığı aşikârdı.

Kerem titreyen elini buzdolabından çekip geriye sendeledi. Bu sefer sırtını dolaba yaslamak istemişti fakat anında geri çekilmişti. Kafası karışmışçasına, nerede olduğunu algılamıyor gibi etrafa bakıyordu. Tişörtünü çekiştiren eli titrerken öne çıktı ve solundaki tezgâhı tutmaya çalıştı. Ama eli kaymıştı.

"Kerem!" Tam düşecekken Helen camları umursamadan öne atlayıp Kerem'i kolundan ve omuzundan yakaladı. Genç adamın beli tezgâha biraz sert çarpsa da yüzünde bunu belli edecek bir mimik okunmamıştı. Kerem'in, yüzüne bakması için hafifçe eğildi. "Kerem, bana bak... İyi misin?"

Bakışları Helen'in yüzünde olsa da kız, Kerem'in onu gördüğünden emin değildi. Dünyadan kopmuş gibi bakan gözleri Helen'i korkutmaya başlıyordu. Bu hâlini daha önce de görmüştü. Ama o zaman bu kadar ileri gitmemişti.

"Nefes alamıyorum," dedi hızlı soluklar arasında. Ama bunu Helen'e değil de kendisine söylüyordu. Maraton koşmuş gibi hızla inip kalkan göğsünde sertçe elini gezdirdi.

"Bak ben buradayım." Kerem'in kolunu sıktı. Varlığını kanıtlamak için Kerem'in görüş açısına girmeye çalıştı. "Bir şey olmayacak, Kerem."

"Kalbim..." Kerem Helen'in ellerinden kurtularak öne çıkmaya çalıştı ama Helen hızlıca müdahale ederek fazla uzaklaşmasına izin vermedi. Bu sefer de sağdaki dolaplardan birine yaslanmasına neden oldu. Kendinde değilken keskin cam parçalarının olduğu bir yerde yürümesine izin veremezdi. Üstelik ayağında ayakkabı da yoktu. "Ölüyorum."

"Hayır!" Helen keskin bir sesle inkâr etti. Kerem gözlerini ilk kez Helen'in gözleriyle buluşturdu. Kerem'in bakışlarındaki saf korku, bir an için Helen'in tüm gardını indirmesine neden olmuştu. "Ölmüyorsun, Kerem. Sadece panik atak geçiriyorsun."

"Ölüyorum," diye tekrar etti. Tişörtünün yakasını çekiştirirken çok çaresiz görünüyordu. Ağlayacak gibi gözleri dolmuştu. Panik atak geçiren kişilerin öleceklerini sandığını çok duymuştu ama daha önce hiç şahit olmamıştı.

"Kerem, bana bak." Helen, sesinin neden bu kadar zayıf ve yalvarır tonda çıktığını bilmiyordu ama hoşuna gitmemişti. "Sana bir şey olmayacak. Hadi gel, birlikte nefes alalım."

Kerem onu umursamadan hızlı hızlı soluk almaya devam ediyordu. Her nefes alışında bayılacak gibi oluyordu. Helen elini Kerem'in göğsüne koyduğunda kalbinin ne kadar hızlı ve şiddetli çarptığını fark edip iyice panikledi. Neden öleceğini düşündüğünü anlamamak aptallık olurdu.

"Kerem, lütfen bana bak." Helen elini Kerem'in kolunda gezdirdi. Tişörtünün açıkta bıraktığı kolunu tutarken Kerem'in teninin çok sıcak olduğunu fark etti. Aynı zamanda terlemişti de fakat ona rağmen üşüyor gibi titriyordu.

"Boğuluyorum." Kerem kendini yere bırakmak ister gibi dizlerini kırsa da son anda vazgeçmiş gibi dikeldi. Kendisi bile ne yaptığını bilmezken Helen hiç anlamıyordu. Tek bildiği acilen onu sakinleştirmesi gerektiğiydi.

"Kerem!" diye sesini yükseltip tam karşısına geçti. Bir elini boynuna götürüp ateş basmış teninde gezdirirken diğer elini Kerem'in yanağına koydu. Kendisine bakmasını sağlamak için yanağına baskı uygulayarak Kerem'in başını çevirdi. Karşısında olsa bile gözleri bir süre Helen'i arıyormuşçasına kızın yüzünde gezindi. Helen yüzünü Kerem'in yüzüne yaklaştırdığında en sonunda gözleri gözlerine sabitlendi. Artık Helen'i görüyordu.

"Boğulmuyorsun, Kerem! Ölmüyorsun da." Helen Kerem'in anlaması için her kelimenin üzerine basarak konuştu. "Sadece panik atak geçiriyorsun. Sana bir şey olamayacak... Buna izin vermem."

Kerem anlamış gibi kafasını öne eğse de Helen bunun tam olarak o anlama gelmeme ihtimali olduğunu da göz ardı etmiyordu. Tesadüfen de öne eğilmiş olabilirdi. Fakat Kerem'in hızlı nefes alışverişleri biraz seyrekleşmişti. Yine de hâlâ fazla sert ve normalin üstündeydi.

Helen'in eli, boynundan yavaşça aşağı doğru kaydı. Kerem'in göğsünde duran elini kavrarken genç adamın kalp atışlarında değişiklik olmadığını, hâlen çok hızlı attığını fark etmişti.

"Hadi birlikte nefes alalım." Yüzünü yavaşça okşayıp gülümsedi. "Şimdi benimle birlikte nefes alacaksın, iki saniye tutup sonra geri vereceksin, tamam mı?"

Helen bir yerlerde okuduğu bu taktiğin doğru olup olmadığını bilmese de denemek zorundaydı. Kerem ona baksa da anladığından emin değildi. Çoğu zaman gerçeklikten kopuyormuş gibi gözleri boş bakıyordu.

"Hadi birlikte." Helen derin bir nefes alırken Kerem'e de beklentiyle bakmıştı. Geç de olsa kıza katıldığında Helen az da olsa rahatlamıştı. Tamamen boşuna konuşmamıştı anlaşılan.

İki saniye kadar nefesini tuttuktan sonra çok yavaş bir şekilde geri vermeye başladı. Kerem de ona ayak uydurarak Helen'in yaptığı şeyi yapmaya başladı. Bunu en az on kez yaptıktan sonra Helen sakinleştiğini düşünmeye başlamıştı ama Kerem dayanamamıştı. Yeni yeni senkronize olmuşken bakışlarını ondan çekip bunu bozdu.

"İşe yaramıyor," dedi, tekrar düzensizleşen soluğu yüzünden paniklerken. Kafasını geriye atıp mutfaktaki tüm havayı ciğerlerine çekmeye çalışırmış gibi nefes aldı. Ağlamaklı bir ses tonuyla tekrar konuştu: "Ölecek gibiyim..."

"Ölmüyorsun..." Helen gözlerinin dolmasına engel olamamıştı. Zaten bugün kendisini yeterince güçsüz ve bitkin hissetmiyormuş gibi şimdi Kerem'in o hâline şahit oluyordu. Onun çaresizliğini bir kere görmüş, ikinci kez görmeyeceğini ummuştu. Fakat yine hiçbir şey istediği gibi gelişmemişti.

Kerem'in yaralandığı, salonda acıyla kıvrandığı zaman da Helen'in gözleri böyle dolmuş, kalbi acımıştı. Üstelik geçen sefer Kerem'in hayatına dair bir fikri olmadığı hâlde üzülmüştü. Şimdi acı içinde geçen hayatından haberi vardı ve Kerem'in yaşadığı şeyleri sadece bilmek bile Helen'e fazla geliyordu.

"Ellerim uyuşuyor, Helen." Kerem cılız bir sesle konuşurken titreyen ellerini yumruk şeklinde sıkıp tekrar gevşetti. Sırtını dolaba iyice yasladı. "Bayılacak gibiyim."

"Sadece öyle hissediyorsun." Helen uzanıp Kerem'in ellerini tuttu. "Bayılmıyorsun. Boğulmuyorsun. Kalp krizi de geçirmiyorsun. Sadece panik atak bu."

"Daha önce böyle olmamıştım." Kerem gözlerini kapatıp tekrar açtı. Soluğu aynı sertlikteydi hâlâ. Zorlukla yutkunurken başını eğip bir sağa bir sola salladı ve tekrar etti: "Daha önce böyle olmamıştı."

Kerem demek ki önceleri de yaşamıştı bunu. Ama kızın bildiği kadarıyla daha önce bu atağı yaşamış kişiler, bunun nasıl bir his olduğunu bildikleri için sonrasında daha kontrollü oluyordular. Kerem ise ilk kez panik atak yaşıyormuş gibi korku doluydu.

Helen daha önce neden panik atağı daha fazla araştırmadı diye kendisine kızıyordu. Sadece kulaktan dolma bilgilerle ilerleyemezdi. Elinde başka kullanacağı bilimsel bilgilerin de olmaması ona elindekilerle yetinmekten başka çare bırakmıyordu. İşe yarar umuduyla Kerem'e döndü.

"Kerem senin de kendini sakinleştirmen gerekiyor." Helen muhtemelen panik atak geçiren biri için hiç de önemli olmayan bu talimatı verirken Kerem'in ellerini destek amaçlı sıkıp aralarındaki mesafeyi azalttı. "Bu geçip gidecek, tamam mı? Geçici bir şey. Sen gayet sağlıklısın. Panik ataktan kimseye bir şey olmaz."

Kerem gözlerini Helen'in yüzünde gezdirirken genç kız onun söylediklerini anlayıp anlamadığını tartmak için bir süre sustu. Kerem derin bir nefes aldı ama yeterli olmamış gibi peş peşe bunu yapmaya devam etti.

"İşe yaramıyor." Kerem hızlıca kafasını iki yana sallayıp ellerini Helen'in ellerinden çekti. Avucunu göğüs kafesine bastırdı. "Nefes alamıyorum, Helen."

"Bence... Bence sorun bunu düşünmen." Helen daha fazla ne yapacağını bilemiyordu. Belki de saçmalıyordu; ama o an, dediği şey mantıklı gelmişti. Kerem nefes alamadığını sanıyordu ve bunu düşündükçe iyice panik oluyordu. Kendini sorun olmadığına ikna etmeliydi. "Başka bir şeye odaklanman gerek. Kendini sakinleştirmek için n'aparsın mesela?"

"Ben denedim." Kerem Helen'in başının üstünden mutfağa göz attı. "Eşyaları saydım... olmadı."

"Birlikte tekrar sayalım o zaman..." Helen yeni bir öneride bulunurken umutla Kerem'in gözlerinin içine baktı. Kerem ise hâlâ ona odaklanmakta zorlanıyordu.

"Hayır," dedi havayı ciğerlerine büyük bir açlıkla çekerken. Bunu her yaptığında daha fazla havaya ihtiyacı olduğunu fark edemiyordu. Nefesini artık kontrol altında tutmak zorundaydı. "Olmuyor."

"Başka bir şeye ihtiyacın var." Helen de sanki panik atağı yok edecek bir şey bulacakmış gibi etrafı inceledi. "Dikkatini dağıtacak bir şeye."

"Başım dönüyor..." Kerem sırtını yaslandığı yerden ayırırken Helen bir an onun üzerine düşeceğini sanıp ellerini göğsüne koydu. Ama düşmüyordu, sadece sersemlemişti. Kendini, başının döndüğüne inandırıyordu.

Helen daha fazla ne yapacağını bilemiyordu. Kerem'in dikkatini bedeninden uzaklaştıracak bir şey bulmalıydı. Başka bir şey düşünmesine neden olursa az da olsa kendisine gelmesini sağlayabilirdi.

Helen düşünmekten vazgeçip içinden geldiği gibi davranmaya karar verdi. Doğru olup olmadığını önemsemeyerek aralarındaki tüm mesafeyi kapatıp parmak uçlarında yükselirken Kerem'in ensesinden tutup kendine çekmişti. Kollarını omuzlarına sararken Kerem'i hiç bırakmayacakmış gibi sarıldı.

Helen yaptığı şeyin şaşkınlığını, birkaç saniye sonra anca atıp dikkatini Kerem'e verebilmişti. Kerem'in yüz ifadesini göremese de vücudundaki değişimi fark etti. Hâlâ çok gergin gibiydi ama az öncekine nazaran bedeni gevşemişti. Sanki kendisine yeni bir dayanak noktası bulduğu için rahatlamıştı.

Yine çok hızlı soluyordu fakat anlık gelişen bu temas yüzünden şaşırdığı için -Helen bile şaşkındı- nefesini tutma gafletinde bulunmuştu. Vücudu alev almış gibi de olsa titremesi Helen'i korkutan türden değildi. Kalbinin hızıysa hiç değişmemişti

"Lütfen sakinleş." Kerem'in kulağına doğru fısıldarken kollarını sıkılaştırdı. Yaralı olan sağ eli, Kerem'in ensesinden nemli saçlarına doğru yöneldi. Yeni duş aldığı için harika kokuyordu. Eğer Helen panik atak geçiriyor olsaydı, bu koku, kesinlikle dikkatini dağıtmaya yeterli olurdu. "Bunların hiçbiri gerçek değil..."

"Gerçek değil," diye mırıldandı Kerem. Sesi zar zor çıkmıştı ama Helen duymuştu. Genç kız kafasını hafifçe sallayıp Kerem'in güzel kokan saçlarını sevdi.

"Evet. Gerçek değil." Helen onun gibi mırıldanırken bu lafın Kerem'e iyi geldiğini fark etti. Buna inanırsa her şey daha kolay olurdu. Hissettiklerinin gerçek olmadığına kendisini ikna etmeliydi. "Sakinleş, tamam mı? Birazdan hepsi geçecek. Korkacak bir şey yok."

"Korkacak bir şey yok." Kerem Helen'in son dediğini tekrar etti. Nefesini tutup birkaç saniye sonra geri verdi. "Geçecek. Ölmeyeceğim."

"Ölmeyeceksin." Helen'in parmakları, Kerem'in kıvırcık saçlarına dolanmıştı. Vücudunu Kerem'inkine iyice bastırdı. "Birazdan bitecek."

Kerem'in, bir süre sonra sarsılması yavaş yavaş azalmaya başlamıştı. Genç adamın ellerini belinde hissetti. Helen'i mümkünmüş gibi biraz daha kendisine çekti. Sanki Helen'in varlığını, orada olduğunu kendine kanıtlamak istiyordu.

"İyisin," dedi boynuna doğru yüzünü çevirirken. Vücudu hâlâ çok sıcaktı. "Yalnız değilsin. Ben varım."

"Sen varsın." Kerem çok zor duyulacak bir sesle mırıldanırken bir eli kızın sırtına yöneldi. Helen'in gözleri bir kez daha dolarken yüzünü Kerem'in boynuna gömdü.

"Her şey düzelecek..."

Ne kadar süre öyle kaldıklarını bilmiyordu ama Kerem'in nefes alışverişleri eskisinden çok daha düzenliydi. Titremesi büyük ölçüde geçmişti. Vücut sıcaklığı normale yakındı. Ancak bu sefer Helen sıcaklamıştı. Kerem'in nabzı içinse pozitif bir şey söylemek güçtü. Kalbinin atış hızını, kız kendi vücudunda hissedebiliyordu.

Helen artık parmak uçlarında durmaktan yorulmaya başlamıştı. Kerem eğilince ayakları tekrar yere basmış olsa da bacakları karıncalanıyordu. Yine de bu sarılmayı ilk bozan Helen olmayacaktı.

Kerem, kızın düşüncelerin duymuş gibi yavaşça geri çekilmeye başladı. Saçı, Kerem'in yanağına sürtünürken Helen gözlerini kapattı. Sanki ne yapması gerektiğini biliyormuşçasına içinden geldiği gibi hareket ediyordu. Alnını alnına yasladığında Helen nefesini tuttu.

Kızın, Kerem'in boynunda dolaşan elleri, yavaşça omuzlarına inmişti. Kerem de Helen'i bırakmaya niyeti olmadığını belli etmek ister gibi belini sıkıca kavrayıp onu kendine çekti. Kerem'in, kızın yüzüne çarpan nefesindeki kahve kokusu, Helen'e birbirlerinin ne kadar yakınında olduklarını hatırlattığı yetmiyormuş gibi soluğunu düzenli almasını da engelliyordu.

Helen kafasını hafifçe kıpırdattığında burnu Kerem'in burnuna sürtündü. Genç adam aldığı nefesi tutarken Helen gözlerini açmıştı. Kerem'in yanaklarında hafif kızarıklık vardı. Yüzündeki yaraların çoğu da geçmeye başlamıştı. Dolgun dudağının köşesindeki patlak, normalden daha kırmızı görünüyordu, ki bu nedensizce Helen'e çok çekici gelmişti.

Kerem, izlendiğini hissetmiş gibi başını geri çekip gözlerini açarak Helen'e baktı. Sertçe yutkunurken bakışları kızın yüzünde hızlıca gezdi. Göz bebeklerinin büyüdüğünü, Helen o yakınlıktan anında fark etmişti. Kerem başını öne eğdiğinde Helen'in bakışları, iradesi dışında dudaklarına kaydı. Kerem'in, belini okşayan baş parmağı da Helen'in düşüncelerini toparlamasına hiç yardımcı olmuyordu.

Helen onun omzunu sıkarken diğer eli biraz daha aşağı indi. Göğsünün üstünde durduğunda avuçlarında atan kalbini hissetti. Belki ilk kez bu kadar yakın durmuyorlardı ama ilk kez bunu birbirlerini sinir edip kışkırtmak için yapmamışlardı. Helen bu yüzden bu hâllerine şaşırmadan edemiyordu.

Gözleri tekrar Kerem'in birkaç santim yakınında duran yüzünde dolaşırken alt dudağını ısırdı. Kerem bakışlarını kızın dudaklarına indirdiğinde Helen acilen konuyu değiştirmeli olduğunu fark etti.

"Sakinleştin mi?" diye Helen aklına gelen ilk soruyu sordu. "Daha iyi hissediyor musun?"

Kerem başını hafifçe eğerken Helen bunu olumlu bir yanıt olarak algıladı. Tamamen düzelmemişti belki fakat şimdi en azından delirecek veya ölecek gibi hissetmiyordu.

Kerem ellerini kızın belinden çekerken Helen de Kerem'i serbest bırakmıştı. Yine de genç adam fazla geriye çekilmemişti. Bunun için memnundu, çünkü geri çekildiğinde içini garip bir boşluk hissi kaplamıştı.

Kerem sırtını dolaba yaslayıp kendisini yavaşça yere bıraktı. Havayı tekrar ciğerlerine çekerken başını kaldırıp Helen'e baktı. Helen de hiç tereddüt etmeden, kendi tarafına sıçramış bir cam parçasını ayağıyla itip Keren'in yanına oturdu. Kolları birbirine değerken Helen bir an bile bundan rahatsızlık duymamıştı.

Genç kız sağında oturan Kerem'e kısa bir bakış atıp ne hâlde olduğunu inceledi. Kafasını buzdolabına yaslamış gözlerini kapatmıştı. Helen'in az önce ona dediği gibi nefes alıp vermeye çalışıyordu. Sağ eliyle hâlâ göğsünü tutuyordu. Bir şeyler mırıldandı ama Helen duyamadı.

Genç kız, bu adamın katil olduğuna inanamıyordu. Kerem'le yıldızı pek barışmasa da ta ilk günden onun birini öldürebileceğine inanmamıştı. Atlas bunu, onları evlerine davet ettikleri gün ima ettiğinde de Helen'in inanası gelmemişti. Zaten sonrasında düşündüğü gibi bir şey olmadığını da öğrenmişti.

Kerem her ne kadar gizlemeye çalışsa da hapishanedeki anılarını anlattığında Helen parçaları birleştirerek Kerem'in birinin ölümünde nasıl bir işlevi olduğunu çözmüştü. O herifi koğuşta Rıza'ya ispiyonlayan Kerem'di. Bu yüzden öldürülmesine neden olmuştu. Bundan o kadar utanıyor ve vicdan yapıyordu ki Helen'e anlatırken bir başkası yapmış gibi göstermişti. O da bunu anladığını hiç çaktırmamıştı.

O zaman da bir atak yaşayıp yaşamadığını merak ediyordu. Kerem, hiç böyle bir şey yaşamadığını söylese de Helen buna benzer bir şey yaşadığını tahmin etmişti. Belki de bu sefer birini kendi elleriyle öldürmenin ağırlığını kaldıramamıştı. Sonuçta ilkinde Kerem'in yaptığı tek şey o adamın yaptıklarını Rıza'ya söylemekti. Onun vicdanıyla baş etmiş olabilirdi ama bu sefer kan, kendi ellerindeydi.

Helen ve Kerem bir süre aynı pozisyonda, sessizce oturdular. Hiçbiri konuşmadı. Kerem'in tamamen iyi olduğunu bilene kadar Helen ona bakmayı sürdürdü. Atak büyük bir oranda geçmiş gibiydi. Kerem'i nefesi düzene giriyordu. Gözleri daha sakin bakıyordu ama derinlerinde, hâlâ korku vardı.

Helen dolu dolu gözlerle onu izlerken Kerem sağ eliyle sol bileğini tuttu. İşaret parmağıyla orta parmağını nabzını ölçmek için bileğine bastırdı. Yine atak geçirmekten, kalbinin göğüs kafesinden çıkacak gibi atmasından korkuyordu. Derin bir nefes alıp göğsünü şişirirken nefesini kısık kısık dışarı verdi.

Kerem'in dikkati tekrar bedenine kaymamalıydı. Helen bunu engellemek için hiç düşünmeden hareket ederek Kerem'in boşta kalan sol eline uzandı. Önce sıktığı yumruğunu nazikçe açmasını sağladı, sonra yavaşça parmaklarını parmaklarına kenetledi. Kerem'in şaşkın bir şekilde aldığı soluğa takılmadan elini kendi tarafına çekti. Sargılı eli, Kerem'in avuçları arasında kaybolmuştu. Kolları hâlâ birbirine değerken Helen, Kerem'in elini kucağına aldı ve diğer elini kenetlenmiş ellerinin üzerine bıraktı.

Başını dolaba yaslayıp sağına döndüğünde Kerem'le göz göze gelmiş, sertçe yutkunmuştu. Kerem'in şaşkın bakışları karşısında ne diyeceğini unuttu. Genç adam bir Helen'in kucağında birleşmiş ellerine bir kıza bakıyordu. Helen gibi o da yutkunmaya çalıştı. Bir şey söylemek istermişçesine dudaklarını araladı ama hiçbir şey söylemedi. Gözlerini bir saniye için ondan ayırsa da hemen sonra tekrar Kerem'e geri dönmüştü.

"Sakinleştin mi?" diye Helen fısıldarken göz hizasında olan dudaklara bakmamaya çalıştı. Ama Kerem kafasını eğip yavaşça onaylarken Helen'in dudaklarına bakmakta sorun görmemiş gibiydi.

"İyiyim." Kerem'in mırıltısıyla Helen'in yüzüne çarpan nefesi alnındaki bir saç tutamını usulca havalandırırken Helen oradan kaçmak için bir anlığına gözlerini kapadı. Ama bu da işe yaramamıştı. Birbirine sürtülen kolları, yüzünün hemen yanındaki yüzü, ellerindeki eli; bunların hepsi Kerem'in varlığını ona kanıtlıyor, kaçmasını engelliyordu. "Teşekkür ederim."

Dilini dudaklarında gezdirirken gözlerini açtı. Karşılaştığı manzaraysa tüm iradesini zorluyordu. Kerem'in her saniye kıza daha da çekici gelen dudakları tam karşısındaydı ve öncekinden daha yakın duruyordu. Bakışlarını kaldırdığında Kerem'in de bir savaş hâlinde olduğunu gördü. Helen'in yüzünde gezen, dudaklarında oyalanan bakışlarındaki ikilem, istek ve çekingenlik ikisinin de geri durmasına neden oluyordu. Yutkunurken, Kerem'in bakışları Helen'in hızla kalkıp inen göğsüne kaymıştı.

Helen daha önce de ona yaklaşmıştı. Hatta sonrasında büyük bir kavgaya neden olan, her zamanki pişkinliği ve kendine güvenen hâliyle Kerem'le oynamıştı. Peki neden şimdi aynısını yapamıyordu? Kerem'e yaklaşmak onu heyecanlandırmazdı normalde. Şimdi, uzak durması gerektiğini söyleyip onu uyarmak ister gibi kalbi hızlanmıştı.

Helen kendine gelip yavaşça önüne dönerken durumu inkâr etti. Hayır, diye düşündü. Sadece duygusal bir andı. İkisinin de bundan dolayı kafası karışmıştı. Kerem zayıf bir anındaydı ve ona ihtiyacı vardı. Genç kız da ona yardım ederken empati kurmuştu. Tüm gün olanlar da üzerine eklendiğinde Helen duygusal bir boşluğa düşmüştü. Bu yüzden bu kadar savunmasız kalmıştı.

Telefon çaldığında ikisi de irkilerek durumun garipliğinden ve ortamın gerginliğinden sıyrılmışlardı. Kerem'in sesli nefes alışverişleri yine sıklaşırken telefonunu cebinden çıkardı. Ekranda yazılan ismi gördüğünde Helen başını kaldırıp Kerem'e baktı. Kerem zar zor yutkunurken acı çekiyor gibi yüzünü buruşturdu.

Ozan arıyordu...

Bu ikisi için de yeni bilgi demekti. Kerem daha yeni yeni düzelmişken bu aramanın onu nasıl etkileyeceğini düşününce Helen de paniklemişti. Bir daha Kerem'in kendini kaybetmesi durumunda Helen onu nasıl sakinleştireceğini bilemiyordu.

"Açmayacak mısın?"

Kerem telefona dünyanın en korkunç şeyine bakıyormuş gibi bakıyordu. Alt dudağını koparırcasına ısırırken telefon da ısrarla çalmaya devam ediyordu. Helen Kerem'in sol elini bırakmadan telefona uzandı. Helen onun karşı çıkmadığını görünce elinden alıp açtı.

"Alo, Kerem." Telefonun diğer tarafından gelen telaşlı, kısık ses Helen'i heyecanlandırmıştı. "Sana yeni bir haberim var."

"Ozan." Helen fazla konuşmasına izin vermeden araya girdi. "Ben Helen."

"Helen?" diye teyit etmek için Ozan tekrar etti. Başkasının açması onu şaşırtmışa benziyordu. "Kerem nerede?"

"O şu an pek kendinde değil." Bakışları Kerem'e kayarken elini sıktı. Yalnız olmadığını ona hatırlatmak ister gibi de gözlerini gözlerinden çekmedi. "Sen bana söyle."

Ozan söyleyeceği şeyi unutmuş gibi, "Senin ne işin var orada?" diye kızın varlığını sorguladı. Helen önüne dönerken kaşlarını çattı. "Atlas'ın yanında olman gerekmiyor mu?"

"Atlas uyandı." Helen, Ozan'ın bu bilgiye sahip olmadığını anında anlamıştı. "Yanında Hayal var. Ben sizi kontrole geldim."

"Gerçekten mi?" diye yarı şaşkınlık yarı rahatlamış bir ses tonuyla sordu. "Sevindim. Geçmiş olsun. Durumu iyi mi o zaman?"

"Sağ ol. Evet, iyi." Helen kısa kesip hemen Kerem'in bilmesi gereken bilgiye odaklanmak istiyordu. "Sen anlatacak mısın artık?"

Ozan'ın tereddüt edişini hissettiğinde göz devirdi. Helen, onları denetlemek için geldiğini bir daha hatırlatmak zorunda kalacaktı belli ki. Kızın bilmediğini düşünerek bilgi vermek istemiyordu.

"Batu bana her şeyi anlattı." Ozan'ın kısık sesle küfrettiğini duysa da umursamadı. "Neler oluyor Ozan? Bunca şey olurken bana söylememenize inanamıyorum!"

Helen, Kerem'e de kısa bir bakış atmıştı. Buna gerçekten sinirlenmişti. Kendi kafalarına göre hareket etmeleri yetmiyormuş gibi -Helen'in kendisinin de bunu yapıyor oluşu sinirli oluşunu değiştirmiyordu- kıza da bir şey söylememişlerdi. Helen bile onların yanında daha sorumluluk sahibi biri gibi duruyordu.

"Seni rahatsız etmek istemedik." Ozan anında kendini ve ekibi korumaya başlamıştı. "Atlas o hâldeyken görev mi düşünecektin?"

"Yine de söylemeliydiniz." Helen azarına devam etmek isterdi ama Kerem'in, üzerindeki meraklı bakışlarının baskısı onu durdurmuştu. Sinirle nefesini dışarı verirken konuyu değiştirmeye çalıştı. "Bunun hesabını sonra soracağım zaten. Şimdi sen neden aradığını söyle. Bir gelişme mi var?"

Ozan yine tereddüt ederken, "Evet," diye kısık sesle mırıldandı. "Cesedi bulduk biz."

"Ne?" Helen aniden Kerem'e bakarken Kerem dikelip rahatsızca yerinde kıpırdandı. Ceset bulunduysa adam gerçekten ölmüş demekti... Kerem belki umutlanmak istemiyordu ama Helen emindi, içinde hâlâ bir umut taşıyordu. Ama demek ki buraya kadardı. "Nerede? Ne zaman?"

"Aslında daha önce bulduk." Ozan'ın can sıkan sesi Helen'in hoşuna gitmiyordu. Kötü bir haber verirse Kerem'e nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. "Ama karmaşık bir vaka olduğu için hemen söylemek istemedim. Önce delil bulmalıydım..."

"Ee?" diye Helen sabırsızlığını belli etti. Ozan'ın imalı konuşması Helen'in hoşuna gitmiyordu. Adamın cesedi bulunmuşsa Kerem'in öldürdüğü anlamına gelmiyor muydu bu? Ama nasıl oldu da olay yerinde bulunmamıştı ceset? "Ne buldun? Ne için delil buldun?"

"Kerem'in adamı öldürüp öldürmediğine dair bir delil arıyordum." Ozan konuyu uzatmakta ısrar ederken Helen'in kafası iyice karışmaya başlamıştı. Yoksa başka biri mi öldürmüştü? Kerem adamı öldürdüğünü düşünse de adamın cesedi ortalıkta yoktu. Şimdi başka bir yerde bulunduysa bu, birinin müdahale ettiği anlamına geliyordu. Helen parçaları birleştirirken, Ozan'ın, müdahile eden şahısın öldürmüş olabileceğinden şüphelendiğinden delil toplamak için beklediğini anlamıştı.

"Ne buldun, Ozan?" Neden bir çırpıda söylemiyordu? Kötü bir haber olma ihtimali giderek artıyordu ama bir yandan da Helen'in içinde hâlâ bir umut vardı.

"Adam geçekten de kafasına ölümcül bir darbe almış," diye Ozan'ın tatsızca sarf ettiği kelimeler Helen'in tüm yeşeren umutlarını yok etti. "Ama ölüm nedeni o değil, Helen."

Helen doğru duyup duymadığına emin olamadı ilk başta. Gözleri anlamsızca etrafta dolaşırken kafasını kaldırıp Kerem'e baktı. Nefesini dışarı verirken, "Gerçekten mi?" diye Helen gülerek mutluluğunu gizlemedi. Kerem de kıza anlamamış gibi bakıyordu. "Ölüm nedeni neymiş?"

"Adam boğulmuş." Ozan bir an için heyecanla konuşmaya başlamışken sustu. Sonra sesini değiştirerek daha karamsar ve ciddi bir şekilde devam etti: "Olay Yeri İnceleme ilk bulgulara göre boğulma olduğunu söyledi. Boğazında izler vardı."

"Sen... Sen ciddi misin?" Helen tüm vücuduyla Kerem'e dönüp parlayan gözlerini Kerem'in gözlerine dikti. Genç adamın yüzünde heyecan emareleri göründü. Ama gözlerinden tereddüt ettiği de okunuyordu. Helen telefonu hafifçe kendinden uzaklaştırdı. "Katil değilmişsin..."

Kerem aldığı nefesi tutup dikelirken yüzü gevşemişti. Suratındaki şokla karışık mutluluk Helen'i gülümsetti. Hâlâ olanları algılayamıyor gibi gözlerini kırpıştırdı. Tuttuğu elini sıkarken, Kerem'in gözlerinin dolduğunu fark etti. Elini telefona doğru uzatınca Helen zorluk çıkarmadan ona verdi.

"Alo, Ozan..." Kerem'in korku ve umut dolu sesi Helen'in de gözlerinin dolmasına neden oldu. O kadar çaresiz görünüyordu ki bu durum, Helen'in kalbini kırıyordu.

Kerem, Ozan'la konuşurken başını arkaya doğru yasladı. Gözlerini kapatırken dudaklarını birbirine bastırmıştı. Sertçe yutkunup kafasını diğer tarafa çevirdi. Helen onun sol gözünden yanağına süzülen göz yaşını son anda fark etmişti. Helen'in, ağladığını görmesini istemiyordu.

"Anladım," dedi fısıltıyla. Helen sol elini de ellerinin üzerine bırakıp Kerem'in elini avuçlarının arasına aldı. Varlığını ona olabildiğince hissettirmeye çalıştı. Yalnız olmadığını bilmesini istiyordu. "Evet... Emin misin?"

Helen onun neyi sorduğunu duymasa da tahmin ediyordu. Başkasının katil olma ihtimalinin gerçek olup olmadığına emin olmak istiyordu. Bu bilginin doğruluğunu kabul ettikten sonra gerçek olmadığını öğrenmek onu yerle bir ederdi çünkü.

"Tamam. Biliyorum, evet," dedi en son. Konuşmanın sonuna geliyorlardı. "Teşekkür ederim..."

Kerem kafasını salladıktan sonra telefonu kulağından çekip kapattı. Bir süre siyah ekrana bakıp öylece durmuştu. Rahatlamış gibi gergin omuzları düşerken havayı büyük bir açlıkla ciğerlerine çekti. Kafasını dolaba yaslayıp diliyle dudaklarını ıslattı.

"Katil değilmişim," diye mırıldandı. Yüzünde acı bir tebessüm peyda oldu. Gözleri yine eskisi gibi parlıyordu. Kıza döndüğünde Helen ona içten bir şekilde gülümsedi. Ama kızın da gülüşü hüzünlüydü. Kerem'in derinleşen bakışları Helen'in üzerinde gezerken gözlerini kaçırdı.

"Gördün mü? Hepsi geçecek demiştim." Kerem'e bakmamak için direnirken onu biraz daha rahatlatmaya çalıştı. Gözleri ellerinin üstündeydi. "Artık bir sorun kalmadı..."

Kerem'in ne tepki verdiğini öğrenmek istese de bakamamıştı ona. Ama Kerem bunu hissetmiş gibi baş parmağıyla kızın elini sevmeye başlamıştı. Helen, onun yavaşça kulağına doğru eğildiğini sezdi.

"Sen varsın çünkü," diye fısıldadığında Helen gözlerini kapattı. Az önce Helen'in onu sakinleştirmek için söylediği cümleleri tekrar etti: "Sen varsın, Helen. Bir şey olmasına izin vermezsin, değil mi?"

Helen dudaklarını birbirine bastırırken kafasını hafifçe iki yana salladı. Sol elini geri çekerken başını çevirip Kerem'in görmediğini umarak dolan gözlerini ovuşturdu. Ağlamamak için dirense de başarılı olamamıştı. Basit bir minnettarlık, güven duygusu ve şefkatli yaklaşım, Helen'in gardını indirmesine neden oldu.

Genç kız artık duygularını ne kontrol edebiliyordu ne de gizleyebiliyordu. Güçlü duramıyordu. Hayatındaki erkeklerin sırayla tehlikeyle karşı karşıya kalıp sonrasında kurtulması da gerginlikten çıkıp rahatlamasına neden olurken bu rahatlama göz yaşlarına dönüşmüştü.

Bir gecede bu kadar insanı kaybedecek olma ihtimali Helen'in gerçek korkularını ve güçsüzlüğünü gün yüzüne çıkarmıştı. Önce Atlas'ı kaybedeceğini düşünmüştü. Buna o kadar odaklanmıştı ki ekiple ilgilenmemişti. Sonrasında da Batu'nun aynı gece ölme ihtimali onu hazırlıksız yakalamıştı. Ama ikisinin de iyi olmasına sevinemeden Kerem'in savunmasız hâli Helen'e son darbeyi vurmuştu.

Helen sırayla hepsiyle ilgilenmiş, onları toparlamaya çalışmıştı ama Helen'i kim toparlayacaktı? Tamamen dağılmıştı, kalbi paramparçaydı. Daha yirmilerindeyken bu kadar zor şeyler yaşaması, sürekli sevdiği insanlarla sınanması haksızlık değil miydi? Üstelik tüm bunların olma nedenlerinin en büyüğü kendisiyken daha fazlasına katlanabilir miydi, bilmiyordu.

Helen kendisini tutamayıp dudaklarından bir hıçkırık dökülürken kafasını eğip dudaklarını birbirine bastırdı. Sol eliyle yüzünü saklamaya çalışırken diğer elini de Kerem'den kurtarmaya çalıştı ama genç adam izin vermemişti. Aniden yanında hareketlenirken, Helen onun kendine doğru döndüğünü hissetti.

Elini sıkıca tutup bırakmazken, "Helen?" diye şaşkınlıkla fısıldadı. O da kızın aniden ağlamaya başlamasına anlam verememiş gibiydi. Kerem'in boştaki elini saçlarında hissetti. Yüzünü açığa çıkarmak için Helen'in saçlarını kulağının arkasına attı. Elini yüzünden çekmesini sağlayıp kıza doğru biraz daha eğildi. Bunu o kadar nazik bir şekilde yapıyordu ki Helen'in ağlaması daha da şiddetlenmişti. Kerem göz yaşlarını baş parmağıyla temizledikten sonra Helen'in çenesini tutarak yüzünü kibarca kendisine çevirdi.

"Helen... N'oldu?" Kerem'in meraklı ve endişeli gözleri yüzünde gezerken Helen ağladığı için utanıp başını çevirmek istedi ama yanağını kavrayan Kerem'in eli buna izin vermedi. "Niye ağlıyorsun? Yanlış bir şey mi söyledim?"

Helen kafasını iki yana sallayıp cevap vermekten kaçtı. Kendisi bile cevabı bilemezken Kerem'e ne söyleyecekti? Ya da hangi birini söyleyebilirdi? O kadar fazla şey canını yakıyordu ki hangisi için ağladığını bile bilemiyordu. Sadece uzun zamandır güçlü durmaya çalışmak bir yerden sonra onu tamamen tüketmiş, böyle bir yıkılışa neden olmuştu.

"Canın yanıyor, değil mi?" Kerem onun gözlerine bakıp anladığı gerçeği dillendirdiğinde Helen'in dudaklarından bir hıçkırık daha koptu. Kerem elini sıkıp kendine çekti. Baş parmağı hâlâ kızın sargılı elinin üstünde dolaşıyordu. "Çok yoruldun sen de..."

Helen kafasını salladığında Kerem onun elini bırakıp omuzlarına sarılarak kendine çekti. Helen neye uğradığını şaşırırken yüzünü Kerem'in göğsüne yaslamıştı. Helen'in sargılı sağ eli Kerem'in gövdesine sarılırken arkadan Kerem'in tişörtünü kavrayıp ona tutundu. Sol eli de Kerem'in göğsünde yer edinmişti.

Helen saçlarını okşayan elleri hissettiğinde buna ihtiyacı olduğunu anlamıştı. Ama buna ihtiyacı olması bile kızın kendisine sinir olmasına neden oluyordu. Helen şimdiye kadar hep dik durmuştu, en zor durumlarda bile güçsüz görünmemişti, bir başkasının karşısında tamamen savunmasız da kalmamıştı. Hatta ebeveynlerini kaybettikten sonra Atlas bile onun ağladığını neredeyse görmemişti.

Birinin karşısında ağlamak çok utanç verici bir şeymiş gibi geliyordu ona. Her ne kadar ağlamanın zayıflık olmadığını söyleseler de Helen için zayıf olduğunu göstermek gibiydi. Tek başınayken bile ağlamamaya çalışırdı. Sadece söz konusu Atlas olduğunda Helen duygularını göstermemek için direnmezdi. Yaralandığını öğrendiğinde bile kendisine olayları kavramak ve üzülmek için zaman vermişti. Sonrasındaysa Atlas uyanana kadar asla ağlamadı. Ama buraya kadardı. Tükenmişti...

Kerem Helen'in omzuna doladığı kolları sıkılaştırdığında Helen iyice Kerem'e sokuldu. Genç adam çenesini kızın başının üzerine yaslayıp kolunu okşamaya başladı. Hiçbir şey söylemiyordu ya da Helen'e bir şey sormuyordu. Tek yaptığı ona destek olup yanında olmaktı.

Birisi birkaç gün öncesine kadar kanlı bıçaklı olduğu bu adamın göğsüne yaslanacağını söyleseydi alay edip gülerdi. Ama oldukça gerçekti... Sanki Helen onu hiç üzmemiş, onunla oynamamış gibi kızın yanındaydı. Kerem'i kaç defa kırıp incitmişti, fakat o, Helen hiçbir şey söylememesine rağmen onu anlayıp sakinleştirmeye çalışıyordu.

Helen'in fark ettiği şeyle ağlaması durdu. Kerem'in göğsündeki elinden destek alarak yavaşça dikelirken onu kendinden uzaklaştırdı. Kerem aniden ne olduğunu anlamayarak sorgulayan gözlerle kızı süzmüştü. Helen ise ona yaptığı haksızlıkları hatırladığında suçluluk duygusu kızı esir aldı. Kerem'in ona destek olmasını hak etmiyordu ve az önce onu sakinleştirdi diye yanında olmasına gerek yoktu.

"Kes şunu," dedi aniden. Burnunu çekip kendini biraz daha uzaklaştırmaya çalıştı. Kerem'in, kolundaki eli boşluğa düşmüştü.

"Neyi?" Kerem hâlâ Helen'in yaptığına anlam veremiyordu. Gözlerini kısmış, kaşlarını da çatmıştı.

"Bana iyi davranmayı." Helen sinirle baktı fakat onun siniri kendineydi. Helen, Kerem'in iyi davranacağı son insan bile değildi. "Bunu neden yapıyorsun?"

Helen'in ağlamaklı sesi Kerem'in kaşlarının biraz daha çatılmasına neden olmuştu. Kızın ne demek istediğini anlamaya çalışır gibi bakışları yüzünde gezdi. Helen gözlerini kaçırıp burnunu çekerken saçlarını geriye attı.

"Umursuyormuşsun gibi davranmak zorunda değilsin."

Kerem boş gözlerle kıza bakarak, "O da ne demek?" diye sordu. "Anlamıyorum, Helen..."

"Sana yaptığım onca şeyden sonra..." Helen, Kerem'i yalnız bırakmadı diye onun kendisini buna mecbur hissetmesini istemiyordu. Yüzüne bakmadan elinin tersiyle yanağındaki ıslaklığı sildi. "Umursamadığını biliyorum, Kerem."

"Öyle mi?" Kerem tek kaşını kaldırırken vücudunu tamamen Helen'e çevirdi. Kolunu kendine çektiği bacağının üstüne bırakarak kıza doğru eğildi. "Ben öyle söylemezdim."

"Panik atak geçirdiğinde yanında oldum diye bana iyi davranmak zorunda değilsin." Helen herkese bu kadar zarar vermişken kim onu neden umursasın ki? Kerem kendisini sorumlu hissediyordu sadece.

"Öyle bir niyetim yoktu." Kerem kızın aksine doğrudan gözlerine bakıyordu. Normalde bu kadar kararlı ve sert bakan Helen olurdu ama bugün roller değişmiş gibiydi. "Yanımda oldun diye iyi davranmıyorum."

"O zaman bana niye destek olmaya çalışıyorsun?" Helen'in ağlamaklı sesi titredi. Kerem'in ona karşılıksız iyilik yapmayacağına inanmak istiyordu. Çünkü Kerem'in bu tavırları karşısında eziliyordu. Helen onu hep kırmışken onun iyi niyetini hak etmiyordu. "Benden nefret etmiyor muydun sen?"

Kerem başını hafifçe sağa eğerken, "Nefret biraz büyük bir laf değil mi?" diye sordu.

"Ne fark eder? Benden hoşlanmıyorsun işte."

"Senden hoşlanmıyor değilim." Kerem tereddüt etmeden Helen'den nefret etmediğini itiraf ederken kızın gözleri Kerem'i buldu. Genç adam dediği şeyin yanlış anlaşılmasına müsaade etmemeye çalıştı. "Yani... tamam. Son zamanlarda pek hoşlanıyor da sayılmam ama konumuz bu değil."

Kerem sertçe yutkundu. Helen'in söylediklerini yanlış anlayacağından korkuyormuş gibi duraksıyor, söyleyeceklerini düşünüp doğru kelimeleri seçmeye çalışıyordu. Kızın değişen surat ifadesini gördüğünde hızla devam etti:

"Söylemek istediğim, senden nefret etmiyorum. Nefret etseydim sana kendimle ilgili hiçbir şey söylemezdim." Kerem başını hafifçe eğerek Helen'in görüş alanına girmeye çalıştı. "Şu an yanında da durmazdım."

"Yine de senin gözünde şımarık, kendini beğenmiş, bencil birinin tekiyim, değil mi?" Helen elindeki sargının uç kısmıyla oynarken ağlamamak için direniyordu. Bu kadar kötü bir karaktere sahip olduğunu itiraf etmek pek de kolay değildi. Hüzünle tebessüm ederken tekrar konuştu: "Ve biliyor musun, sanırım gerçekten de öyleyim. Sen doğru söylüyordun."

Kerem, Helen'i kaşları çatık bir vaziyette izlerken hiç araya girmemişti. Helen'in söyleyeceklerini sona kadar dinlemek istiyor gibiydi. Ama söylediklerinden hoşlanmıyordu sanki.

"Sana da bir özür borçluyum. Kendini kötü hissetmene neden oldum." Helen bir anlığına kafasını kaldırıp Kerem'in gözlerine bakmaya cesaret etti. Tereddüt ederken dilini dudaklarında gezdirdi. Sesi istemsizce titredi. "Sen beceriksiz veya işe yaramaz biri değilsin, Kerem. Asla öyle düşünmedim de. Ama... Ama öyle hissettirmişim galiba..."

Helen zorlukla sarf ettiği kelimelerin altında eziliyordu. Kerem'in suratına bile bakamıyordu. Özür dilemek onun için zaten zorken bu enkaz hâliyle yapmak daha da zordu. Kötü özellikleri ve yaptığı tüm kötü şeyleri kabullenmek düşündüğünden daha korkunç hissettiriyordu.

"Özür dilerim," dedi, Kerem'den gözlerini kaçırırken. Suçluluk duygusunun altında eziliyor, boğazının düğümlenmesine neden oluyordu. "Asıl beceriksiz ve işe yaramaz olan benim. Bir görevi bile becerememişiz."

Helen'in giderek kısılan sesi güçsüzlüğünü iyice belli etmişti. Yerden destek alıp kalkmaya çalıştı.

"Hey! Dur, nereye?" Kerem kızın bileğini tutup onunla birlikte kalktı. Karşısına geçerken parmaklarını bileğine iyice sarmıştı, hiç bırakmayacakmış gibi.

Helen acı acı gülümserken, "Sanırım benim gibi kendini beğenmiş birinin bunları kabullenmesi biraz ağır geldi..." dedi.

"Ne yani? Böyle kaçacak mısın?" Kerem'in kızgın sesi Helen'e bir anlığına ne kadar ezik olduğunu unutturmuştu.

"Ne yapmamı bekliyorsun?" diye sordu hırsla. Bileğini Kerem'in elinden kolayca kurtardı. "Daha fazla acı çektiğimi mi görmek istiyorsun? Bir kez daha mı özür dileyeyim?"

"Hayır, aksine..." Kerem'in boynundaki damar belirginleşmiş, kaşlarını çatmıştı.

Helen, kızdığı için göğsüne yayılan sıcaklığı görmezden geldi. Eski hâllerine hız kaybetmeden geri dönmüş olmaları onu hiç şaşırtmamıştı. O kadar duygusallık onlar için çok fazlaydı zaten.

"Belki biraz bencilsin, belki biraz da şımarık... Ama kimin umurunda? Kim değil ki?" Kerem kollarını iki yana açıp omuz silkti. Helen'e alaycı bir bakış attı. "Ama işe yaramaz ve beceriksiz? Bunlar, senin için asla kullanmayacağım ifadeler..." Kerem küçük bir adım attı öne. Hayranlık dolu bakışlarla Helen'in yüzünü inceledi ve kafasını iki yana salladı. "Bence beceriksiz olmak için fazla muhteşemsin."

Helen, Kerem'in son lafından sonra duraksadı. Neredeyse gülümseyecekti. Alt dudağını ısırırken bakışlarını Kerem'den çekti. Etrafa bakarken düşüncelerini toparlamaya çalıştı. Başka bir zaman olsaydı aldığı iltifat onu çok mutlu ederdi ama şimdi mutlu olamazdı.

"Hata yapıp duruyorum, Kerem." Helen tekrardan suçu kendinden bulmaya çalışmıştı. Kerem de Atlas gibi onu teselli etmeye çalışıyordu ama kız bunu istemiyordu. "Bunun muhteşem bir tarafı yok..."

"Hata mı yaptın? Yani? N'olmuş?" Kerem umursamazca omuz silkti. "Kim yapmadı?"

"Hata yapıp ortalığı karıştırmakta kimse elime su dökemez," diye Helen yarı ciddi yarı alayla konuştu. Nefesini dışarı verirken omuzları düştü. "Hep sorun çıkarıyorum sizlere... Atlas'a."

"Bilmiyorum farkında mısın ama az önce katil olmaktan kıl payı kurtuldum." Kerem Ozan'la olan görüşmesine ithafen konuşurken kaşlarını kaldırdı. Umursamaz tavırları yok olmuştu. Artık daha ciddiydi. "Göreve çıkalım dedik, elimize yüzümüze bulaştırdık. Batu az kalsın ölüyordu. Aynı gece iki ceset bulduk... Kim daha fazla sorun çıkarıyor tartışmayalım istersen, Helen."

"Sizin hatalarınızı gördüm diye benim hatalarım yok olmuyor." Helen yerdeki kırıkların ayağına batmayacağını umarak geriye ufak bir adım attı. "Ben kendimi biliyorum, tamam mı? Teselli etmek zorunda değilsin."

"Teselli etmiyorum, Helen..." Kerem artık bu konuşmadan yorulmuş gibiydi. Nefesini pes etmişçesine yavaşça dışarı üfledi. "Bak, ben teselli etmeyi de edilmeyi de sevmem. Bunu asla beceremedim zaten. Ama seni yargılamadan dinlerim."

Kerem, Helen'in kollarından tutarak başını öne eğdi. Yine çok yaklaşmışlardı ve bu, Helen'i germeye başlıyordu. Kerem'in dudaklarında anlayışlı bir tebessüm belirdi.

"Yanında olurum," diye fısıldarken sıcak nefesi yüzüne çarpmıştı.

"Teşekkür ederim..." Helen gözlerini ondan kaçırıp bakışlarını aşağı indirdi. Sesinin bu kadar güçsüz çıkmasından nefret ediyordu. Geri çekilmeye çalıştı. "Ama yalnız kalmak istiyorum."

"Tamam..." Kerem, koluna doladığı parmaklarını sıklaştırırken gitmesine izin vermedi ve kızı nazikçe kendine çekti. Helen de farkında olmadan ellerini Kerem'in göğsüne koymuştu. "O zaman birlikte yalnız kalalım..."

Helen bu lafı daha önce de duymuştu. Hatta Rüzgar'la ilk gerçek konuşması ve dostlukları bu lafın üzerine kurulmuştu. Helen'in aklına gelen anıyla dudaklarında silik bir gülümseme peyda oldu.

On beş yaşındaki genç kız, Atlas ve Niyazi'nin kendisi hakkında konuşmalarını duyup yalnız kalmak için bir yer ararken çareyi evden çıkıp kendini hiç bilmediği bir ülkenin sokağına atmakta bulmuştu. Amerika'daki yedinci gününde Niyazi ile anlaşamayacağını anlamıştı. Daha yeni ailesini kaybetmişken Atlas ve Niyazi'nin intikam planları sohbetlerini hazmedemiyordu çünkü.

Helen Atlas'tan küçük olabilirdi fakat anladığı ve doğru hesap ettiği bir şey vardı, ki o da kardeşlerin her zaman birbirine destek olmasıydı. Atlas ilk birkaç gün bunu yapmış, sonra kendi kabuğuna çekilmişti. Tek düşündüğü intikamdı. Niyazi'nin ve babasının Atlas'ın aklına soktuğu intikam planı artık önceliği hâline gelmişti.

Helen kendisini değersiz, nereye koyulması gerektiği bilinmeyen bir süs eşyası gibi hissediyordu. Atlas'ın Niyazi ile birkaç dakika önceki konuşmasına kulak misafiri olduktan sonra bunu daha net hissetmişti. Helen'in düşünceleri ve duyguları yokmuş gibi davranmıştılar. İkisi de kıza değer verdiğini, onu korumaları gerektiğini düşünerek Helen'in hayatını yönlendirmeye çalışıyordu. Kızın ne düşündüğüyse ikisinin de umurunda değildi.

Helen bunu duymadan önce de böyle olduğunu görüyordu. Yaşının diğerlerinden küçük olması Helen'in akılsız ve dikkatsiz olduğu anlamına gelmiyordu. Bir kukla gibi yönlendirilmeye çalışılınca içindeki öfkeyi bastıramamıştı. Onların söylediklerinin tersini yapmış, burnunun dikine gitmeye başlamıştı. Sadece Atlas'ın korunması gereken kız kardeşi olmak istemiyordu. Herkesin onu fark etmesini istiyordu. Helen olmak istiyordu.

Evden kaçmak aklında olmasa da Niyazi'nin Atlas'a, "Helen kontrolünü kolayca kaybedebiliyor, Atlas. Sen de benim gibi onun akıl sağlığı ve geleceği için endişeleniyorsan Helen'i görevlerden uzak tutsan iyi olur," dediğinde yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu anlamıştı. Fakat konuşmanın diğer kısmını da dinlemek için oradan ayrılamamıştı.

"Helen sadece annemizle babamızı kaybetti diye böyle. Acı çekiyor... Sabırsız olduğunu biliyorsun." Atlas da kız kardeşini korumak için hemen cevap vermiş, Niyazi'yi Helen'in iyi olduğu konusunda ikna etmeye çalışmıştı. "Yaptıklarının doğru olduğunu sanıyor. Aklı başına-"

"Bana onun adından bahaneler üretme, Atlas!" Niyazi'nin katı sesi Atlas'ı bir anlığına sustururken Helen'in öfkelenmesine neden olmuştu. Onlara anne ve babalarıymış gibi karışması ve azarlaması Helen'i hiç olmadığı kadar sinirlendiriyordu, ki ebeveynleri bile Helen ve Atlas ile bu tarzda konuşmamıştı. Saklandığı yerden çıkıp onlara bağırmamak için zor tutmuştu kendini. "Helen'in son üç gündür tavırlarını sen de gördün. Psikolojisi yerinde değil. Kendini toparlaması lazım önce. Böyle herkese zarar veriyor ve vermeye de devam edecek."

"Planlarımızı ona anlatmayacak mıyız?" Atlas'ın hayal kırıklığı sesine yansıdı. Bu, Helen'i biraz da olsa mutlu etmişti. Atlas'ın da Niyazi'ye uyup onu gözden çıkaracağından korkmuştu bir an için. "Helen de bilmeyi hak ediyor."

"Bu isyankâr tavırları sürdükçe ona anlatmanın bir anlamı yok. Bize sorun çıkarıp duracak yoksa." Niyazi'nin son sözleri bu olmuştu. Helen onunla iyi anlaşmadığı sürece kararından vazgeçmeyecekti.

Helen orayı terk ettiğinde içindeki hâlâ öfkeli olan parçası geri dönüp Niyazi'nin ağzının payını vermek istemişti fakat elde etmek istediği şeyi düşündüğünde bundan vazgeçmişti. Plan, intikam, adalet ya da başka bir şey umurunda değildi. Tek önemsediği, Atlas ve onun ruh sağlığıydı.

Ağabeyi bir bilinmezliğin ortasında oradan ora sürüklenirken etrafındaki aklını karıştıran şeyler doğru bir yargıya varmasını engelliyordu. Helen için endişeleniyorlardı fakat farkında değillerdi ki ebeveynlerinin kaybından asıl etkilenen kişi Atlas'tı. Bu yüzden, Atlas'ı Niyazi'nin eline bırakamazdı.

Atlas'ın yanında olmak için planlara dâhil olmalıydı ve bunu da Niyazi'nin istediği kişiye dönüşürse elde edebilirdi. Görevlerde ona güvenmelerini sağlamak için de ilk yapması gereken şey, temkinli olmaktı. Her ne kadar zor olsa da genç kız bunun üstesinden gelebilirdi. Tüm bu süre zarfında da Atlas'ı vazgeçirebilirse bu manyakça planlardan vazgeçirmeye çalışacaktı. Vazgeçmezse de sonuna kadar yanında duracaktı. En azından Atlas'ın asıl olduğu kişiden fazla uzaklaşmasını engellerdi. Niyazi gibi birine dönüşmesini hiç istemiyordu. Ayrıca, Helen'in de tutunacak bir dala ihtiyacı vardı. Yeni hayatına uyum sağlamalıydı ve kayıplarıyla başa çıkmalıydı. Bu yüzden ailesinden geriye kalan tek kişiye, Atlas'a odaklanacaktı.

Şimdiyse tek ihtiyacı olan şey, yalnız kalmaktı. Çünkü onlara rol yapacaksa önce kendisini buna hazırlamak zorundaydı. Birdenbire tavırlarının değiştiğine inanmayacak kadar akıllıydılar. Helen evden kaçtığı için şimdi aklınca kurduğu planları bozup Niyazi'den azar yiyeceğini bilse de son kez bir taşkınlık yapmak istiyordu. Onu kızdırmak için belki de uzun bir süreliğine bu, tek şansı olacaktı.

Genç kız lobiyi geçip dışarı çıktı. Apartmanın önündeki beş basamaklı merdiveni iner inmez hiç karşılaşmak istemediği o çocukla, Rüzgar'la karşılaşmıştı. Helen küfretmemek için kendini zor tuttu. Kızdan bir hayli uzun olan Rüzgar, Helen'i baştan aşağı, gözlüklerinin ardından süzdü. Tek omuzundan astığı çantanın askısını sıkarken kaşlarını kaldırdı. Helen'in sokakta olmaması gerektiğini çok iyi biliyordu ve bu kozu kullanacakmış gibi dudaklarında sinsi bir gülümseme belirmişti.

Bu kadar çabuk yakalanacağını hiç düşünmemişti. En azından bir saat falan yalnız başına takılacağını ummuştu. Ama şimdi, Rüzgar onu görmüştü ve muhtemelen babasına söyleyecekti. Zaten iki kardeş geldiğinden beri bundan mutsuz olduğunu saklamamış, ikisinden de hoşlanmadığını belli etmişti.

Helen ise Niyazi'den azar yeme ihtimaline rağmen kendisini ezdirmemekte kararlıydı. Çenesini kaldırıp meydan okuyan bakışlarını Rüzgar'a yönlendirdi. Sanki onu tanımıyormuş gibi bir şey söylemeden yanından geçip sokağa çıkacakken Rüzgar yana kayarak önünü kesti.

"Bir yere mi gidiyorsun?" Rüzgar'ın yaşına göre oldukça tok ve sert sesi bir an için Helen'i afallattı. Yedi gündür hayatlarında olmalarına rağmen ilk kez gerçekten iletişime geçiyorlardı. Genelde Rüzgar'ı Niyazi ile fısıldayarak kavga ederken görmüştü. Hiç onlarla muhatap olmamıştı.

"Sana ne?" diye sorup yana bir hamlede bulundu ama Rüzgar'ın refleksleri onunkinden daha iyiydi. Yine önünü kesmişti.

"Babamın buna izin vereceğini sanmıyorum." Rüzgar'ın bilmiş tavırları kızda ona yumruk atma isteği oluşturmuştu ama yumruk nasıl atılır hiç bilmiyordu. Rüzgar bakışlarını kaldırıp Helen'in başının üstünden apartmana doğru baktı. Dudaklarına küstah bir gülümseme kondurdu. "Ağabeyini de etrafta göremiyorum."

"Kimseden izin almak zorunda değilim." Helen, Atlas konusunda bir şey söylememeyi tercih etti. Oradan kaçıp gitmek istiyordu sadece. Rüzgar da yukarı çıkıp onlara haber edene kadar en azından kaçıp bir yerlerde saklanabilirdi. "Çekil önümden."

"Hiç sanmıyorum." Rüzgar çok üzülmüş gibi dudaklarını büzdü. Helen göz devirirken elini tersiyle göğsünden ittirip önünden çekilmesini sağlamaya çalıştı ama hiç hareket etmemişti.

"Çekilir misin?"

"Çekilsem nereye gideceksin ki?" Rüzgar'ın küçümser tonda konuşması Helen'in kaşlarının çatılmasına neden oldu. "Hiçbir yeri tanımıyorsun."

"Öğrenirim." Helen çocuğun neden bu kadar inat ettiğini anlamıyordu. Zaten Helen'i hiç sevmiyordu ki. Karışması çok saçmaydı. "Hem bundan sana ne?"

"Babamı kızdıracaksın." Rüzgar'ın çatık kaşları ve tatsız sesi, bunun olmasından çekindiğini gösteriyordu. Helen, onun da Niyazi ile aralarının pek de iyi olmadığını gözlemlemişti ve muhtemelen de bu yüzden Niyazi'yi kızdıracak ek bir şey olmasını istemiyordu. Normal hâli bile çekilmiyorken kızgın hâline katlanmak işkenceydi. Helen çocukla aynı fikirde olsa da bu, gitmesini engelleyecek bir sebep değildi.

"Bu benim sorunum," diye bencilce bir yanıt verdi. "Seni hiç ilgilendirmez."

Yanından sıyrılıp gidecekken Rüzgar'ın, "Konu benim babamsa ilgilendirir," demesiyle Helen durmuştu. Rüzgar'ın ciddi olduğunu anladığında kafasını kaldırıp çocuğa baktı. "Zaten tüm ilgisi yeterince sizin üstünüzde değilmiş gibi şimdi de kaç hadi."

Helen gözlerini devirirken ofladı. Niyazi'nin ilgisini kız da istemiyordu zaten. Hem Niyazi onunla anlaşamıyordu ki. Onun asıl ilgilendiği Atlas'tı ve Rüzgar gibi Helen de bundan rahatsızdı.

"Bak, buraya gelmeyi de sizinle yaşamayı da biz istemedik." Helen Rüzgar'a karşı dürüst olmaya karar vermişti. "Hepsini baban yaptı. Ben de memnun değilim yani."

"Ağabeyin memnun ama."

"Baban da memnun," diye Rüzgar'ın iğneleyici lafına hiç karşılık beklemeden cevap verdi. Rüzgar'ın yüz ifadesi biraz daha sertleşti. Çantasının askısını şimdi daha sıkı tutuyordu. Büyük ihtimalle babasını kıskanıyordu. "Ama babanın Atlas ile böyle olması benim de hoşuma gitmiyor."

Rüzgar'ın kasılan çenesi ve sert bakışları, bu sohbetin hoşlanmadığı bir yere gittiğini gösteriyordu. Helen'i gözlüklerinin ardından yavaşça süzmeye başladı. Onunla ilgili bir karar vermeye çalışıyor gibiydi.

"Artık çekilecek misin?"

Genç kız bu bakışmadan rahatsız olsa da geri çekilmedi. Hatta tek kaşını kaldırıp kollarını önünde kenetleyerek meydan okuyan gözlerini Rüzgar'a dikti. O bakışlarını çekmeden Helen de çekmeyi düşünmüyordu.

"Merak etme, fazla uzaklaşmayı düşünmüyorum. Sadece kafa dinlemek istiyorum." Helen'in dudaklarında çarpık bir gülüş belirirken mırıldandı: "Ayrıca, yokluğumu hemen fark etmeyeceklerine eminim."

Rüzgar biraz daha direnip sonra pes etmişti. Gözlerini kızdan kaçırırken oflayarak Helen'in başının üstünden apartmanın kapısına baktı.

"Gel benimle," deyip arkasını dönerken Helen birkaç saniyeliğine afallayarak gidişini izledi. Üstündeki şaşkınlığı attıktan sonra hiç düşünmeden peşinden gitmişti.

"Nereye?" Helen'in sorusu cevapsız kalırken Rüzgar adımlarını yavaşlatıp arkasına bakma gereği bile duymamıştı. İnsanların yanından hızla geçmeye devam etti. Helen'in geldiğini zaten biliyordu.

Birkaç sokağı arkalarında bırakıp tuğlalardan yapılmış, eski bir binaya varmışlardı. Apartmanın yan tarafına geçip kırmızı renkteki yangın merdivenlerinin önüne geldiğinde kızın varlığını onaylamak için arkasına kısa bir bakış atmıştı. Tek omzuna geçirdiği çantanın diğer askısını da boşta kalan omuzuna takıp zikzak merdivenlere çıkmalarını sağlayacak dik, yüksekte duran, biraz paslanmış merdivenin karşısına geçti.

Helen tam ne yaptığını soracakken Rüzgar cevap niyetine hareket ederek kızın konuşmasına engel olmuştu. Hızlıca bir şeyler yaparak merdivenin uzamasını, Helen'in boyuna uygun bir duruma gelmesini sağlamıştı. Vakit kaybetmeden çıkmaya başlarken Helen de arkasından gidip arayı açmamaya çalıştı.

Dördüncü, en üst kata çıkana kadar hiç durmadılar ve Rüzgar'ın uyarısıyla sessiz olmaya çalıştılar. En son Rüzgar durup nefes nefese kalan Helen'e dönerken hafifçe sırıttı. Kızı buraya kadar peşine takmış olması onu eğlendirmişe benziyordu. Helen de neden sorgusuz sualsiz onun peşinden gitmişti hiçbir fikri yoktu.

"Hadi," diye kafasıyla çatıya çıkan, birinci kata ulaşmak için kullandıkları gibi dik, uzun merdiveni gösterdi.

Rüzgar yine aynı şeyi yaparak merdivenin uzamasını sağladı. İlk Rüzgar'ın çıkmasını bekledi. Çatıya ulaştıktan sonra aşağı doğru eğilip Helen'e gülümsemişti. Çocuğun böyle içten gülmesi Helen'i bir an için şaşırttı. Burada oldukları yedi gün boyunca asla Rüzgar'ın güldüğünü görmemişti. Genelde babası gibi ciddi takılıyordu ve sürekli somurtuyordu.

Şimdiyse yüzü aydınlanmıştı. Böylece, Helen'in gözünde onun Niyazi'ye benzer hiçbir tarafı kalmamıştı. Öne doğru kayan gözlüğü ortasından geriye bastırırken, Helen de ona gülümsedi. Ayağını merdivenin ilk basamağına koyup tırmanmaya başladı.

Son basamağa ulaştığında Rüzgar'ın yardım etmek için elini uzattığını görmüştü. Ama Helen'in yardım almak gibi bir isteği yoktu. Elini hafifçe itip kendini yukarı çekerek sağ bacağını diğer tarafa attı. İki saniye sonra çatıda, Rüzgar'ın yanında duruyordu. Rüzgar'a zafer kazanmışçasına bakacakken manzarayı görünce duraksadı.

Dudaklarından bir hayret nidası dökülürken, "Çok güzel," diyebilmişti sadece. Gözleri gökyüzünün kızıllığına takılı kalmıştı.

Rüzgar'ın yüzündeki çarpık gülümseme samimi bir tebessüme çevrildi. Kafasını sallayarak kızı onayladı. "Öyle... Buraya gelmeyi severim."

Helen diğer tarafa geçip yere oturdu. Sırtını beton duvara yaslarken soğuk, vücuduna yayılmış, ürpermesini sağlamıştı. Dizlerini kendine çekip kollarını bacaklarının etrafına sardı. Gökyüzünün bu kadar güzel olduğunu dışarı çıkarken nasıl fark etmemişti? Aklı o kadar doluydu ki bu güzelliği bile görememişti.

Rüzgar'ın peşinden gittiği için kesinlikle pişman değildi. Ama Rüzgar çantasını bir kenara bırakıp yanına oturduğunda Helen, kendisini yalnız bırakmaya niyeti olmadığını fark edip pişman oldu. Kaşlarını çatarken kafasını soluna çevirdi.

"N'apıyorsun?" Helen'in ani çıkışıyla Rüzgar ona dönmüş, boş gözlerle kıza bakmıştı.

Omuzlarını kendine çekip, "Oturuyorum," dedi dalga geçercesine. Tekrar önüne dönerken hiç kalkmayacakmış gibi kıpırdanıp yerini rahatladı. Kolu Helen'in koluna sürtünüyordu. "Sana eşlik ediyorum.

"Beni buraya getirdiğin için teşekkürler," diye sesine minnettarlık katmaya çalışarak konuştu, "ama ben yalnız kalmak istiyorum."

"Şansına küs." Rüzgar başını tekrar Helen'e çevirip kıza doğru hafifçe eğildi. Helen onun gözlerinin parlaklığını o zaman fark etmişti. Rüzgar'ın dudaklarında hafif bir oynama olmuştu. "Hem babam da bu duruma fazla kızmaz."

Helen, "Gider misin?" derken öfkesini saklamadı. "Kızması umurumda olsaydı evden kaçmazdım herhâlde."

Rüzgar göz devirirken ofladı. "Ben de en az senin kadar o evden kaçıyorum, tamam mı?"

"Sen başka bir yere de gidebilirsin..." Helen kendini Rüzgar'dan uzaklaştırmaya çalıştı. Kolları artık birbirine değmiyordu.

"Hayır."

"Peki..." Helen, Rüzgar'ın suratındaki ifadeden onu böyle şımarık hâlleriyle kandıramayacağını anlamıştı. Yüzü düşerken pes edercesine nefesini dışarı verdi. "Sadece yalnız kalmak istiyordum, Rüzgar..."

Rüzgar'ın yüzünde garip bir ifade belirmişti. Çatık kaşları açılmış, dudakları gülümseyecekmiş gibi gerilmişti. Gözlerini bir anlığına ondan kaçırıp tekrar Helen'e dönmüştü. Dilini dudaklarıyla ıslatırken gözlüğünü ortasından bastırıp geri itti. Kendini yana doğru eğerken kolları tekrar birbirine değmeye başlamıştı.

"O zaman birlikte yalnız kalalım..."

Helen, Kerem'in kolunu okşayan baş parmağını hissetmeye başladığında gerçekliğe geri döndü. Kerem'in gözlerindeki endişeyi görünce tepki vermek zorunda olduğunu hatırlamıştı. Kafasını hafifçe sallarken Kerem ona gülümseyip tuttuğu kollarından göğsüne doğru çekti kızı. Omuzlarına sarılırken Helen yanağını Kerem'in göğsüne yaslamıştı.

"Özür dilerim," diye fısıldadı bir kez daha. Helen başka zaman olsa asla bu kadar özür dilemezdi. Hatta muhtemelen özür dilemeye de çalışmazdı. Fakat şimdi durumlar değişmişti. Kerem'e gerçek bir özür borçluydu. Yapmak zorunda olmadığı hâlde hâlâ yanında durması bile ona birkaç kez özür borçlu olduğunun ispatıydı.

Kerem cevap vermemişti Helen'e. Tek yaptığı, kollarını sıkılaştırarak kıza daha fazla sarılmaktı. Çenesini kaldırıp Helen'in başının üstüne dayadı. Helen ellerini Kerem'in göğsünden çekip beline sarıldı. En az iki dakika öyle durduktan sonra Kerem hareketlendi.

Hafif geri çekilirken, "Sakinleştin mi?" diye sorup gözlerini Helen'in yüzünde gezdirdi. Kerem atak geçirdiğinde Helen ona nasıl sorduysa o da öyle sormuştu.

Helen, Kerem ile yakınlığını fark ettiğinde aniden durumu kavramış gibi hafifçe irkildi. Kafasını aşağı yukarı sallarken geri çekilip bedenini Kerem'den uzaklaştırdı. Elleri yanına düşerken Kerem fazla gitmesine izin vermedi.

"Dur," diye uyardı. Bakışları ayağına kaymıştı. "Dikkat et."

Helen yerdeki kırıkları hatırladığında hareket etmedi. Etrafına baktığında mutfağın gerçekten de darmadağın olduğunu fark etmişti. En kısa sürede toplamaları gerekiyordu. Ama önce aralarındaki bu garip çekime ve perişan olmuş hâllerine bir son vermelilerdi.

"Ben... teşekkür ederim." Helen yalandan öksürüp bakışlarını kaçırdı. "Az önce fazla duygusallaştım galiba. Kusura bakma."

"Saçmalama istersen, Helen." Kerem gülümserken Helen onun samimi olduğunu hissetmişti. "Duygusal davrandın diye utanmıyorsun, değil mi?"

Helen ağzını açıp sonra geri kapattı. Ne diyeceğini bilemiyordu. Gözlerini kapatırken nefesini bıkkınlıkla dışarı verdi. Omuzları çökmüştü.

"Bu çok... küçük düşürücü." Kerem'in gözlerine bakamıyordu. Karşısında aciz, küçük kız çocuğuna dönüşmüştü az önce. Utanması için bu, iyi bir nedendi.

"Ağlamak mı küçük düşürücü?" Kerem'in aniden katı çıkan sesi kızı ona bakmaya zorladı. Helen'in lafları kesinlikle hoşuna gitmemişti. "Yardım almak neden senin için bu kadar zor, Helen?"

"Kerem," diye lafa girmişti ama ne söyleyeceğini bilemiyordu. Dudaklarını birbirine bastırıp yutkundu. "Zor işte..."

Kerem'in yanından geçip tezgâha doğru ilerlerken köşeye bıraktıkları uzun saplı süpürgeyi ve faraşı aldı. Konudan kaçmak için yapmayacağı şey yoktu ve Kerem bunu anlayarak peşinden geldi. Önüne geçerek gitmesine izin vermedi. Helen belini tezgâha yaslayıp elindekileri bıraktı. Kerem'den kaçışı yoktu, kabullenmişti.

"Ben alışkın değilim, Kerem." Helen gözlerini ondan çekmeden itiraf etmişti. "O ben değildim... Ben o kadar zayıf biri değilim!"

Kerem yarım adım daha yaklaştı Helen'e. Helen'in aksine hiç öfkeli görünmüyordu. Kafasını hafifçe eğerken anlayışla bakan gözleri, Helen'in yüzünde gezindi.

"Çok canın yanıyor, Helen. Biliyorum," diye duygu yüklü bir sesle fısıldadığında Helen gözlerinin sulandığını hissetmişti. "Ve geçmiyor, değil mi?"

Helen bakışlarını ondan kaçıracakken Kerem çenesini tutup yüzüne bakmasını sağlamıştı. Baş parmağını alt dudağının hemen altında gezdirdi.

"Sen canın yanmıyormuş gibi davrandıkça da geçmeyecek." Elini geri çekip aralarında bir adım mesafe bırakırken Helen tuttuğu nefesi dışarı verdi. "Her zaman güçlü olmak zorunda değilsin. Bazen yardım almamız gerekir. Sen de bana yardım etmedin mi? Sen olmasan ne hâlde olurdum kim bilir..."

Helen'le Kerem bir süre bakıştıktan sonra göz kontağını ilk Helen bozmuştu. Kerem panik atak geçirdiği için hiç de karalar bağlamamıştı. Helen onun sonrasında utanacağını falan düşünmüştü ama hiç de öyle olmamıştı. Belki de Helen'in de aniden duygusala bağlaması unutmasını sağlamıştı.

Otuz dakika öncesine kadar öleceğini düşünen Kerem, şimdi paniğin etkilerinden kurtulmuş gibi bilgece konuşmaya başlamıştı. Helen'in bunları bilmediğini sanıyorsa çok yanılıyordu. Dediklerinin doğru olduğunu, insanların çoğu zamana yardım alması gerektiğini biliyordu ama kendisi bunu yapamıyordu. Elinde değildi, güçsüz hissediyordu.

"Yardım etmek mi istiyorsun bana?" diye Helen kafasını kaldırıp Kerem'e dikti gözlerini. Ortamda istemediği veya ondan kaynaklı bir ciddiyet olduğunda her zaman yaptığı şeyi yapmayı planlıyordu: Konuyu saptırmayı ve alay etmeyi.

"Evet."

"Güzel. Al bakalım." Helen Kerem'in tereddüt etmeden cevaplamasının üstüne yanda duran süpürgeyi eline tutuşturdu. "Buraları temizlemek için bana yardım etsen iyi olur."

Kerem gerçekten de yardım etmişti. Helen, onun bu kadar iyi yapacağını hiç tahmin etmemişti. Mutfak on beş dakikadan kısa sürede eski hâline dönmüştü. Bar taburesini kaldırıp yerdeki suyu ve kırıkları temizledikten sonra pek de bir şey kalmamıştı.

Helen ondan süpürgeyi ve faraşı alıp yerine bırakırken cam dolu poşeti de çöp kovasına bıraktı. Arkasını döndüğünde Kerem'in yarım saat önce oturdukları yerde oturduğunu gördü. Daha doğrusu kendini gelişi güzel bir şekilde bırakmıştı. Yeri sandalyeye tercih ediyor gibiydi. Helen gülüp önüne dönerken dolaptan aradığı şeyi alıp Kerem'in yanına oturdu.

"Çok yorgunum," diye şikâyete başladığında Helen onu ciddiye alamayıp gülerken kafasını iki yana salladı. Bir tane iş yaptı diye hemen mızmızlanmaya başlamıştı.

Helen kırmızı ambalajlı bir çikolatayı Kerem'e uzattı. "Al."

"Bu ne?"

"Atom bombası," Helen, onun idrak etmesini beklemeye sabrı olmadığına karar vererek dalga geçince Kerem'in yüz ifadesi anında değişmişti. "Neye benziyor acaba? Bildiğimiz çikolata işte..."

"Yine çok komiksin." Kerem, yüzüne espriden hoşlanmadığını belli eden yapmacık bir gülümseme yerleştirdi. Ancak genç kız pek umursamamıştı.

"Of, Kerem. Amma uzattın..." Helen Kerem'in ikilemiyle iki saat uğraşmak istemeyip çikolatayı eline tutuşturdu ve kendisininkinin ambalajını açmaya çalıştı. "Ye işte! Mutlu olursun."

Ve bölüm bitti...

Bölüm sonu

18 yorum