İçeriğe geç

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 37 · 36 dk okuma

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 37

Bölüm 35: Bir sır ne zaman ortaya çıkar?

Bölüm 35: Bir sır ne zaman ortaya çıkar?

Kerem Duymaz...

İnsanlar hayatları boyunca sakladığı sırların ortaya çıkmayacağını düşünür. Sırlarını saklamak için bin bir türlü takla atar, herkesten ve her şeyden kaçar. Bazen gizlemek için planlar yapar ve başkalarını da dâhil ederler. Bu sırlar küçük veya çok büyük etkiler yaratabilecek güçte olabilir. Hatta öyle ki, tek bir sırrın ortaya çıkması herkesin hayatını etkileyecek kadar tehlikelidir bazen.

Kerem uzun zaman sonra ilk defa herkes için huzurlu bir gece olacağını düşünmüştü. En azından kendisi için böyle olacağını ummuştu. Evinde, salonda ailesiyle birlikte televizyon izleyip meyve yerken oldukça mutluydu. Uzun zaman sonra ilk kez birlikte eğlenebiliyorlardı.

Bu sefer ne annesi ne de babası kızgındı ona. Bir süredir dövüşlerden uzak olduğu için Kerem'i tekrar oğulları olarak görmeye başlamışlardı. Hatta babası ona çengel bulmacada çözemediği bulmacaları sormuş, ondan yardım istemişti. Annesi de bıçağın ucuyla ona elma uzatmıştı. Bunların hepsi Kerem'in ailesinde, varlığının tekrar kabul edildiğini gösteren işaretlerdi.

Tabii gerçeklerin tamamen farkında olmadıkları içindi, tüm bu samimi ve sıcak aile pozları. Yoksa Kerem'in dâhil olduğu şeyleri bilselerdi onu bu sefer evlatlıktan reddederlerdi. Daha vurulduğunu bile bilmiyorlardı. Onlardan bunu saklamak yaptığı en zor şey olabilirdi. Aslında sırf bunu saklayabildiği için Atlas'a teşekkür etmeliydi. Ailesinin gözünde ona çalışması için fırsat veren bir patron ve arkadaştı. Eve gelmediğinde ya da geç saatlere kadar diğerleriyle olmak zorunda kaldığında mesaiye kaldığına dair yalan söyleyebiliyordu.

Kerem kendisini kötü hissetti. Asla ailesine bu kadar yalan söylememişti. Hayatında ilk kez neredeyse her konuda kandırıyordu onları. Başına bir şey gelse ve ailesi onunla ilgili gerçekleri öğrense muhtemelen ölüsünü sokağa bırakıp giderlerdi. Pekâlâ, belki biraz abartmıştı ama onları büyük bir hayal kırıklığına uğratacaktı. Bu bile Kerem'in kendisinden nefret etmesi için yeterliydi.

"Oğlum sana diyorum, duymuyor musun?"

Kerem annesinin sesiyle irkilip soluna döndü. Kafasını sallayarak az önceki dalgın hâlinden kurtulmaya çalıştı.

"Efendim, anne?" Kerem annesinin gözlerinin önünde salladığı, bıçağın ucuna saplanmış elmaya baktı. "Dalmışım ya. Kusura bakma, duymadım."

Elmayı alırken annesi iç çekti ve başka bir elma dilimini de kocasına uzattı. "Zaten ben bu evde kendi kendime konuşuyorum hep."

Kerem babasıyla göz göze geldi. Adam, ben gidemem ama sen git, diyor gibiydi. Çünkü ikisi de bundan sonra olacakları biliyordu. Annesinin, haftada en az iki kez maruz kaldıkları şikâyetçi olma, duygu sömürüsü yapma zamanı gelmişti. Kerem ve babası da buna katlanmak zorundaydılar.

Annesinin bakış açısıyla baktığında onun şikâyetçi olmak dışında başka bir lüksü olmadığını görmüştü aslında. Onun hayatı bu evden ve kocasından ibaretti. Zaman zaman da Kerem ona yük oluyordu. Bu yüzden de biraz şikâyet ediyor diye ne Kerem ne de babası ona kızabilirdi. Bu yaptığı haksızlık olurdu. Bunu düşünerek oradan uzaklaşmadı ve annesinin ona söyleyeceklerini dinledi. Ne söylerse söylesin, kabullenecekti.

"Kerem?" diye sesini incelterek lafa girdi. Kerem bunun sonunun hiç iyi olmayacağını o tonlamadan anlamıştı. "Hani işe girdin ya... Hayatını da yoluna koydun."

"Ee?" Kerem gözlerini kısarak annesine baktı. Bu konuşma bir yerden tanıdık geliyordu.

"Diyorum ki artık kendine aklı başında, işinde gücünde bir kız mı bulsan?"

Yediği elma Kerem'in neredeyse boğulmasına neden olacaktı. Öne eğilip öksürürken inanmayan gözlerle annesine baktı. Şu an ciddi miydi?

"Sen ciddi misin?" Kerem'in sesi boğuk çıkmıştı. Tekrar aynı pozisyona dönerken elini, acıttığı için yarasına götürdü çaktırmadan.

"Evet, oğlum. Niye şaşırıyorsun?" Annesi çok normal bir konuşmanın ortasındaymış gibi davranıyordu. "Evlilik yaşın geldi de geçiyor."

Kerem babasından medet umarak ona baktı ama o kıs kıs gülmekle meşguldü. Bu konuda o da mı annesini destekliyordu?

"Baba? Sen bir şey söylemeyecek misin?" Kerem son kez şansını denemek istedi.

"Beni bulaştırma," dedi, bulmacayı yukarı kaldırıp eşine kaçamak bir bakış atarken. "Elinde bıçak varken annenle kavga etmiyorum."

Annesinin yüzüne memnun bir ifade yerleşti ve bıçakla kocasını gösterdi. "Bak, nasıl da farkında."

Kerem onların bu tatlı anlarını takdir etmek isterdi ama aklı hâlâ evlilik düşüncesinde kalmıştı. Bu fikir ondan o kadar uzaktı ki lafının geçmesi bile Kerem'e çok değişik hissettirmiş, onu rahatsız etmişti.

"Baban da ben de evlen istiyoruz artık."

Kerem tekrar babasına baktı. Resmen gözleriyle özür diliyordu. Bu bakışı biliyordu. Ben istemiyorum ama annen istiyorsa ben de mecburum, bakışıydı bu. Kesinlikle karşı çıkmayacaktı. Bu savaşta Kerem yalnızdı.

"Ben daha öyle bir şey düşünmüyorum, anne. Sen de düşünme."

"Ben düşünmeyeyim, sen düşünme! Kim düşünsün?" Annesi sesini hafifçe yükseltti.

"Kimse düşünmesin," diye Kerem de annesini taklit etti. "Niye durduk yerde biri benim evlilik hayatımı düşünüyor?"

"Sence de çok zaman kaybetmedin mi, Kerem?" Annesi bu evlilik konusunda gerçekten ciddi görünüyordu ve bu çok ürkütücüydü. "Hayatını hiç yaşayamadın ki. Önce üniversiteye giresin diye çok çalıştın, sonra mezun olmak için çabaladın. Staj, iş... sonra başımıza gelen o olay..." Annesi duraksadı ve iç çekti. "Ben senin artık yuvanı kurduğunu görmek istiyorum."

"Anne görürsün, kaçmıyoruz ki." Kerem gülümsemeye çalıştı. Ama annesinin hatırlattığı şeyler hoşuna gitmemişti. Sakinleşmeye de ihtiyacı vardı. İkisi de yükselmeye başlarsa kötü olacaktı çünkü. "Ne bu telaş?"

"Bilemeyiz, oğlum," dedi hüzünle. Tabaktaki başka bir elmayı aldı ve yavaş yavaş kabuğunu soymaya başladı. "Üç günlük dünya sonuçta. Belki de benim son bir günüm kalmıştır geriye."

Bu konuşma Kerem'in moralini bozmuştu. Hem de fazlasıyla. Fakat yine de belli etmedi ve gülümsedi. Dirseğiyle annesini dürttü.

"Saçmalama anne," dedi, sesinin neşeli çıkmasına özen göstererek. "Daha ileride torunlarını seveceksin. Değil mi, baba?"

Kerem ne evlilik düşünüyordu ne de çocuk. Uzun süredir hayatında böyle şeylere yer yoktu onun. Bunlar eski Kerem'in, avukat olan Kerem'in gelecek planları olabilirdi, serseri olan Kerem'in değil. Ama annesinin kalbini kırmak istemiyordu. Ona bir umut vermek istiyordu. Belki kendine de...

"Torun için önce evlenmelisin." Annesi hâlâ hüzünlüydü ama eski hâline geri dönmüş gibiydi de.

"Benim için doğru zaman geldiğinde evleneceğim." Kerem en iyi cevabın bu olduğunu düşünüyordu ama annesi başka bir yerden onu vurdu.

"Peki görüştüğün o kızlar?"

Kerem yine elma yiyor olsaydı bu sefer kesin boğulurdu. Gözleri büyürken önce annesine sonra babasına baktı. Diğer kızlar da neyin nesiydi?

"Hangi görüştüğü kızlar?" Babası da en az Kerem kadar şaşkındı. Anlaşılan bu bilgi sadece annesinde vardı.

"Haremim var da benim mi haberim yok?" Kerem'in sesi şaşkınlıktan çatlamıştı.

"Görmüşler seni."

Kerem kaşlarını çatarak boş bakışlarını annesine dikti. "Kim görmüş?"

"Hayriye'nin kocası."

Ve Kerem o an aklına gelen en mantıklı soruyu sordu:

"O kim be?"

Babası kafasını öne doğru eğerek, "Şükrü mü?" diye sordu. Kerem ortada dönen sohbetten kopmak üzereydi. Belki de kopmuştu. Aklı durmuş gibiydi. Biraz da panik olmuştu. Kerem'i kimle ve ne zaman görmüşlerdi? Bundan ne gibi bir anlam çıkarmışlardı?

"Biri bana da söyleyecek mi?"

"Geçen, mahallede kızıl saçlı bir kızla konuşmuşsun." Annesi sonunda söyleyebilmişti. Kerem rahat bir nefes aldı.

İdil'den bahsediyorlardı. Bu olası bir ihtimaldi, çünkü İdil gerçekten de mahalleye gelmişti. Ancak diğerlerinin sandığının aksine herhangi bir flört durumları yoktu, sadece İdil evde unuttuğu şarj aletini ona geri vermiş, ayaküstü biraz sohbet etmişlerdi. Küçük bir sohbetin bu kadar abartılması Kerem'i sinirlendirse de takıldığı konu farklıydı.

"O, arkadaşımdı," diye açıklamada bulundu. "Sadece arkadaş. İşten... Ama benim anlamadığım diğeri veya diğerleri. Kaç kızdan bahsediyoruz burada?"

"Bilmiyorum." Annesi omuz silkip elindeki elmayı dilimledi. Kerem'in ne cevabından ne de sorularından memnunmuş gibi görünüyordu. "Bir kızın arabasına binmişsin. Yaklaşık bir hafta önce. Zenginlerle mi takılıyorsun artık?"

Kerem gözlerini kapatıp geriye yaslandı. Bu sefer de Helen'den bahsediyorlardı. O Şükrü denen herif bunları ne ara görmüş de karısına yetiştirmişti bilmiyordu ama çok fena gıcık olmuştu adama. Kerem'in gözüne görünmese iyi olurdu.

"O da iş yerinden bir tanıdık." Kerem Helen ile ilgili olabildiğince az konuşmak istiyordu. "Abartılacak bir şey yok."

"Ben artık abartmak istiyorum, Kerem." Annesi hitap şeklini tekrar değiştirirken sohbetin yine başa saracağından emindi. Sesi titrerken tekrar konuştu:

"Sen benim tek çocuğumsun. Bu dünyadan göçüp gitmeden mutlu olduğunu görmek istiyorum."

Kerem artık dayanamayıp annesine doğru döndü. "Anne... neden sürekli aynı şeyleri söylüyorsun? Kimse ölmüyor. Kimse bir yere gitmiyor. Kes şunu."

"Hanım, sen de abarttın hakikaten." Adam hafifçe gülümseyip karısının omzuna dokundu. "Çocuğun üzerinde bu kadar baskı kurma. İstediği zaman evlenir."

"Sen karışma, Hikmet." Ayağa kalkıp yanına bıraktığı kirli tabakları eline aldı. "Ben bunları içeri götüreyim."

Kadın odadan çıkarken oldukça ruhsuz görünüyordu. Kerem onu kırdığından korkuyordu ama yanlış bir şey söylediğini sanmıyordu.

"Baba, annemin nesi var?"

"Her zamanki annen işte." Kerem babasının ona bakmadan omuz silktiğini gördü. Eşinin söylediklerini pek ciddiye almış gibi değildi. "Her gün duyuyorum bunları. Sen dua et, annelik hakkına girmedi."

Kerem hafifçe gülümseyip önüne döndü. Belki de haklıydı, fazla kuruntu yapmıştı. Annesinin her zamanki hâliydi. Çoğu zaman böyle isteklerde bulunur, yapmak istemediklerinde de ölmekten bahseder, "hakkımı helal etmem" lafını da suratına çakardı. Kerem belki de şanslıydı bu sefer, babası haklıydı, hakkımı helal etmiyorum da diyebilirdi.

"Baba, ben biraz hava almaya çıkıyorum." Kerem ayağa kalkarken yan taraftan çay bardağını aldı. "Annem 'sütümü helal etmem' seviyesine gelmeden kaçmam gerek."

Adam kafasını salladı yavaşça. "Ben de bazen kaçmak istiyorum ama malum."

Bakışlarıyla bacaklarını gösterip tekrar güldü. Babasının, bu durumuyla dalga geçmesini seviyordu. Kerem de acılarıyla dalga geçmekte belli ki ona çekmişti. Gülümseyip salondan çıkarken hemen sağ taraftaki mutfağa geçti. Fazla içeri girmeden -iki kişi aynı anda mutfakta bulunamayacak kadar küçüktü- tezgâhın üzerine bıraktı.

"Anne, iyi misin?" diye sordu tabakları yıkayan annesini süzerken. Kadın kafasını çevirip aniden gülümsedi. Kerem'i gördüğüne sevinmişti sanki. Az önceki hâlinden eser yoktu.

"İyiyim, oğlum." Annesi tezgâha bıraktığı bardağı gördüğünde yüz ifadesi değişti. "Sana kaç kez söyledim bardağı oraya bırakma diye?"

Kerem hızlıca annesine uzattı bardağı ve benim bir suçum yok, der gibi elini havaya kaldırdı. "Bu arada ben hava almak için dışarı çıkacağım."

"Ama daha yeni duş aldın." Kadın suyu kapatıp tamamen oğluna döndü. "Saçların hâlâ nemli. Üşütürsün."

"Bir şey olmaz anne." Kerem iç çekip göz devirdi. Bunu söyleyeceğini de tahmin etmeliydi. "Kaç yaşına geldim artık, bunları söylemen gerekmiyor."

Kerem koridora çıkarken annesi de peşinden gelmişti. Kapının köşesine astığı kapüşonlu ceketi alıp Kerem'e uzattı.

"Sen kaç yaşına gelirsen gel hep benim küçük oğlum olarak kalacaksın." Kerem ondan ceketi alıp giyerken kadını yanağından öptü. Garip bir şekilde birinin onu böyle sevmesi hoşuna gitmişti.

"Görüşürüz, anne."

"Fazla dolaşma bak. Hastalanma." Annesi sokağa çıkana kadar arkasından her zaman söylediği şeyleri tekrar ediyordu. Hayatta bir insanın başına gelemeyecek kadar kötü senaryolar için bile dikkatli olmasını isterken Kerem sadece ona el sallayıp sokağa çıktı...

O lanet telefon gelene kadar Kerem ne kadar yürümüştü bilmiyordu ama evden bir hayli uzaklaşmıştı. Telefonun zil sesi ıssız sokakta büyük bir yankı etkisi yaratmıştı. Kerem acele etmeden telefonu cebinden çıkarıp baktı. Yazan ismi görünce bıkkın bir biçimde nefesini dışarı verdi. Bu neden arıyordu şimdi?

Kerem onunla konuşmak istemiyordu, adının konularda geçmesini istemiyordu, aynı ortamda bulunmak istemiyordu. Son kavgalarından sonra daha da öfkeliydi ona. Aslında bu kadar öfkeli olması da bir yandan saçma geliyordu fakat elinde değildi. Şimdiye kadar söylediği şeyleri hep tolere etmişken niye bir kez daha tolere etmemişti?

Belki sadece Helen'e değil de kendisine de öfkeliydi. Ya da sadece hayata, yaşadıklarına öfkeliydi. Kerem'in son zamanlarda en çok hissettiği duygu öfke olduğundan öfkelenme nedenlerini de bir yerden sonra unutuyordu. Sadece tek bir duyguyu biliyormuş gibi yaşıyordu hayatını.

Telefonu her ne kadar açmak istemese de ona veya ekipten birine bir şey olma ihtimali vardı. Üstelik dün kendisini umursamazca yaraladığını düşündüğünde yardıma ihtiyacı olabileceğinden korkuyordu. Telefonu açtı ama kızın fazla konuşmasına izin vermeden kendisi konuşmaya başladı:

"Ne istiyorsun? Bak eğer yine-"

"Kes sesini ve beni iyi dinle!" Helen'in aniden bağırması Kerem'in duraksamasına ve susmasına neden oldu. Ağzını açıp kapattı. Sonra tekrar açıp tekrar kapattı. Resmen tek kelime edemiyordu. Bu şaşkınlıktan mıydı yoksa Helen'in söyleme biçimiyle mi alakalıydı bilmiyordu ama kendisini, onun bu emrini uygularken bulmuştu.

Helen'in sonrasında söyledikleriyse Kerem'in dilini sonunda çözmüştü. Bacaklarından kan çekilmiş gibiydi. Hangisi daha kötüydü bilmiyordu, adamın onları öğrenmesi mi yoksa Hayal'in tehlikede olması mı? Üstelik böyle bir durumda Atlas'a da ulaşamıyorlardı.

Kerem uzun zaman sonra ilk kez panik oldu. Hatta katille aynı arabada olduğunda bile böyle bir korku hissetmemişti. Helen'in söylediği son laf zihninde dolanıp durdu, birkaç kez yankılandı.

Onu kurtarman gerek...

Kerem'i harekete geçiren de bu olmuştu. Adam veya onun öğrenmesi umurunda değildi, tek umurunda olan şey Hayal'di. Onu kurtarmalıydı ve bunu bir tek o an Kerem yapabilirdi. Diğerlerinin kıza daha önce ulaşma ihtimali çok düşüktü. Kerem ise Hayal'e en yakın olan kişiydi.

Hayal'in yaşadığı apartmana nasıl veya neyle gittiğini, ya da hangi hızla koştuğunu hatırlamıyordu. Kaç tane arabanın altında kalma tehlikesini atlatmıştı, onu da sayamamıştı. Yarasının onu ne kadar zorladığını da göz ardı etmişti. O an tek bir amacı vardı; o da Hayal'e ulaşmaktı.

Apartmana ulaştığında şansı yaver gitmişti. Girmek için başka birinin kapıyı açmasını kullanmış, içeri sızmıştı. Adam birinci kattaki dairesine girerken Kerem hızlıca onu geçip üçüncü kata kadar merdivenleri ikişer ikişer çıktı. Kapıyı sabırsızca çalarken Kerem bayılacak gibi hissediyordu. Gözlerinin önünde sarı benekler uçuşuyor, yarası zonkluyordu. Bu acı nefes almasına da mani oluyordu. Kerem zili çalmaya devam ederken elini yarasına götürdü ve kontrol etti. Tekrar kanamasından korkuyordu.

Kapı açıldığında Hayal'in ıslak saçlarla, gözleri kocaman açılmış bir şekilde ona baktığını gördü. Endişeli bakışları Kerem'in üstünde gezdi. Genç adam duvara yaslanarak derin bir nefes almaya çalıştı.

"Buradasın," dedi rahatlamış bir ifadeyle. Hayal'in yüzündeyse hâlâ aynı karmaşa vardı.

"Kerem, n'oluyor?" Hayal'in gözleri Kerem'in yarasını buldu. "Yoksa yarana mı bir şey oldu? Ne bu hâlin?"

"Hayır." Kerem kapının pervazından yardım alarak dikeldi. "Neden telefonunu açmıyorsun?"

"Duştaydım," dedi omzunun üstünden içeriye bakarken. Kerem onun ıslak saçlarından bunu tahmin etmişti zaten. "Bir süredir telefona bakmadım. Artık ne olduğunu söyleyecek misin? Sen iyi misin?"

"Bana bir şey olmadı. Beni boş ver. Asıl sen iyi misin? Bugün garip bir şey yaşadın mı?"

Hayal kaşlarını çatarak bir tutam saçı kulağının arkasına sıkıştırdı. Islak saçları gri tişörtünde iz bırakmıştı.

"Hayır." Kafasını iki yana salladı. Bu sorgudan hoşlanmamış gibiydi. "Niye?"

"Peki peşindeki adamı gördün mü bugün?" diye bir soru daha sordu nefes nefeseyken. Hâlâ soluğu düzelmemişti. "Sana yaklaştı mı?"

"Hayır? Görmedim... Kerem, n'oluyor? Beni korkutuyorsun."

"Adam her şeyi öğrenmiş olabilir." Kerem belki de bunu alıştıra alıştıra söylemeliydi ama bunun için vakitleri olduğunu sanmıyordu.

Hayal'in gözleri büyürken, "Ne?" diye sordu. "Nasıl her şeyi öğrenmiş olabilir?"

"Rüzgar..." diye lafa girecekken ikinci katta sönen sensörlü ışığın sesini duyduğunda Kerem duraksadı, yan tarafa bakıp kaşlarını çattı. Işığın kapanmış olması rahatlatıcı bir şeydi, o katta bir hareket olmadığını gösterirdi ama Kerem'i geren şey o değildi. Sensörlü lambaların kapanması genelde ne kadar sürüyordu?

Hayal lafa girmek isterken Kerem parmağını dudaklarına götürüp sessiz olmasını söyledi. Kafasını kaldırıp başlarının üstündeki lambaya baktı, sonra merdivenlere. Üçüncü katın merdivenlerinin ışığı da Kerem geldiğinden beri yanmıyordu. Hatta bu yüzden az önce koşarken neredeyse düşecekti. Bir tek karşı dairenin kapısının önünde bir ışık yanıyordu o da etrafı zar zor aydınlatıyordu.

"Hayal," diye fısıldadı. "Ne zamandan beri bu lambalar çalışmıyor?"

"Ben... bilmiyorum. Zaman zaman arızalanıyorlar."

"Dün çalışıyorlar mıydı?"

Hayal de onun gibi merdivenlere bakıp omzu silkti. "Şey, evet. Galiba?"

"Peki ya bugün?"

"Bugün pek dışarı çıkmadım... emin değilim." Hayal rahatsızca yerinde kıpırdandı. Kerem onu çok korkuttuğunun farkındaydı ama bunları sormak zorundaydı. "Ama dur, çalışıyorlardı. Evet, evet... hatırladım. Çöpü çıkarırken görmüştüm."

"Hayal, hemen içeri gir!" Kerem onun daha fazla konuşmasına izin vermedi. Eliyle kapının yan tarafına tutarak öne çıktı. Küfür savurmamak için kendisini zor tutmuştu.

"Ne..." Hayal kapının önünden çekilmemeye yemin etmiş gibiydi. Kerem, sorgulamanın hiç sırası değil, diye bağıracaktı neredeyse. Tekrar içeri geçmesini söyleyecekken başka bir ses ondan önce davrandı:

"Bu kadar kolay olacağını tahmin etmemiştim."

Aşağıda, merdivenlerin önünde biri duruyordu. Karanlıkta olduğundan yüzünü göremiyordu ama siluetini seçebiliyordu. Elleri cebindeydi ve çok rahat görünüyordu. Biraz öne çıktığında yüzü gözükmüştü, o adamdı.

Hayal'in yanı başında korkuyla gerilediğini hissetti. Ama buna rağmen Hayal içeri girmedi. Kerem hiç düşünmeden kızın önüne geçerken, onun olduğu yerde durmasını sağlamak için refleks olarak kolunu kıza doğru uzatmıştı. Hatta içeri itmesi bile gerekebilirdi birazdan. Ona bir şey olmasına izin veremezdi, vermeyecekti de.

Hayal onun yarasıyla ilgilendi diye onu kurtarmak istemiyordu, ya da onunla sohbet ettiği için veya Helen söyledi diye. Onu kurtarmak istiyordu, çünkü Kerem Hayal'i bir arkadaşı olarak seviyordu ve ona değer veriyordu. Ve kurtarmak için ne gerekiyorsa onu yapacaktı.

"İçeri girmeni istediğinde onu dinlemeliydin, Hayal." Adamın laubali tavırları Kerem'in öfkelenmesine neden oluyordu ve saldırmamak için zor duruyordu. "Ama artık çok geç. Şimdi mecburen benimle gelmen gerekecek."

"Seninle hiçbir yere gitmiyor."

Adam kafasını kaldırıp Kerem'e baktı. Yüzünde aşağılayıcı bir ifade belirdi.

"Sen kimdin? Atlas'ın geleceğini düşünmüştüm aslında... neyse." Adam Kerem'i hiç umursuyor gibi görünmüyordu. Tekrar Hayal'e baktı. "Orhan Bey bunları duyunca çok şaşıracak. Ee, Hayal? Gitmeye hazır mısın?

"Hayal hiçbir yere gitmeyecek!" Kerem onun dediklerini umursamayıp az önceki lafını tekrar etti. Hayal'i vücuduyla biraz daha kapatmıştı. Adam tekrar ona çevirdi bakışlarını.

"Buna sen mi mani olacaksın?"

Kerem tam evet, diyecekti ki adamın aniden yere serilmesi buna engel oldu. Hayal ufak bir çığlık atıp geri çekilirken Kerem de istemsizce irkilmişti.

"Ben mani olacağım." Atlas elinde silahla, baygın olan adamın başının üstünde duruyordu. Kafasını yavaşça kaldırıp ikiliye baktığında Kerem ürperdiğini hissetti. Atlas'ın gözleri bir katilinki kadar soğuk ve sertti. "Konuşmamız gerek."

***

Kerem ayağa kalkıp salonun ortasında sandalyeye bağlı olan adamın yanına geçti ve kollarını göğsünde kavuşturdu. Herife vurmamak için muazzam bir sabır sergilemişti. Belki de uyandırmak için bir tane yumruk geçirebilirdi. Bu fikri Atlas'a sunmak istese de şu an çok gergin olduğu için onunla konuşmamayı tercih ediyordu. Tüm gazabını üstüne çekmek hiç mantıklı değildi.

Atlas bir eli belinde diğeri çenesinde odada durmadan volta atıyordu. Vücudunun gerginliği o mesafeden bile belliydi. Kerem onun öfkesini bastırmak için çok çabaladığının farkındaydı. Az önce adamı bağlarken ne kadar agresif davrandığını görmüştü. Atlas bu sabır işinde gerçekten iyiydi ama Kerem onun bir yerde patlayacağından korkuyordu.

Atlas yeni bir tur atmak için arkasını döndüğünde gözleri Hayal'e takılmıştı. Sonra Kerem'e baktı. Sonunda onların da varlığını hatırlamış gibiydi. Bakışlarını ondan çekip tekrar Hayal'e döndüğünde yüzündeki sertlik biraz kaybolmuştu. Ellerini serbest bir şekilde yanlarına bıraktı. Kerem'in de gözleri kıza kaymıştı.

Hayal koltuğun ucunda oturmuş, dirseklerini dizlerine yaslamıştı. Parmaklarını da saçlarına geçirip öne eğilmişti. Bir bacağı da durmadan titriyordu. Kerem Hayal'e son baktığında da bu pozisyondaydı. Bu olanlar en çok onun için zordu. Nasıl bir şok yaşadığını tahmin bile edemezdi.

Atlas her zamanki rotasından çıkıp mutfağa yöneldi. Birkaç saniyeden sonra elinde bir bardak suyla geri gelmişti. Doğrudan Hayal'e doğru gitti ve bardağı ona uzattı.

"Hayal," diye fısıldadı dikkatini çekmek için. Kız kafasını kaldırdığında bardağı kaldırdı. "Biraz su iç."

Hayal ona çekingen bir ifadeyle bakıyordu. Kerem bir an onun suyu almayacağını bile düşünmüştü. Ama titreyen parmaklarıyla bardağı kavrayıp dudaklarına götürüşünü seyretti. Atlas onu kısa bir süre daha izleyip arkasını dönmüştü. Tekrar aynı şekilde odada volta atmaya başlamıştı fakat bu sefer daha sakin görünüyordu. Hayal geriye yaslanıp bardağı iki eliyle kavradı. Kerem nedensizce onu rahatlatmak istiyordu.

Yanına gidip otururken fazla yakın durmamaya özen gösterdi. Hayal'in bakışları anında Kerem'e kaymıştı. Çok ruhsuz görünüyordu.

"Hey, iyi misin?" Kerem çok aptalca bir soru sorduğunun farkındaydı ama aklına başka bir şey gelmemişti.

Hayal gözlerini bardağa dikerken kafasını iki yana salladı. Cevap Kerem'i şaşırtmamıştı. Hayal kafasını kaldırıp karşıdaki dolaba baktı. Aslında üstündeki silahlara bakıyordu. Biri Atlas'ındı, diğerini de adamın üstünden çıkarmışlardı.

"O silahlar orada durmak zorunda mı?" Hayal'in boğuk sesi durmadan volta atan Atlas'ı durdurmuştu. Arkasını dönüp kıza baktı.

"Ne?" diye sorarken gözleri kızın bakışlarını takip etti. Silahları gördüğünde çenesi kasılmıştı. Silahların namlusu doğrudan Atlas'ı gösteriyordu. "Peki..."

Atlas dolaptan birini alıp arkadan kemerine yerleştirecekken Hayal, "Hayır. Dur," dedi. Sesi çok soğuktu. "Üstünde de taşıma."

Atlas bakışlarını kızdan çekmeden dediklerini harfiyen uyguladı. Silahı elinde sıkıca tutup az önceki dolabın çekmecelerinden birini açarak oraya bıraktı. Diğerini de onun yanına koydu.

"Oldu mu?" diye sordu, çekingen bir hâlde. Hayal ne onayladı ne de itiraz etti. Sadece elinde tuttuğu bardakla oynadı. Atlas kaygılı bir şekilde nefesini dışarı verirken Kerem de fırsat bu fırsat deyip konuya girdi:

"Atlas? Artık konuşmalıyız... n'apacağız?" Kerem Atlas'ın aklından hiç de iyi şeyler geçmediğini tahmin edebiliyordu. Ve asıl merak ettiği şey de kendisinin bu iyi olmayan şeylere ne kadar dâhil olacağıydı.

"Bilgi alacağız önce..."

Kerem bunu tahmin etmişti zaten. Bilgi almak zorundaydılar ama ya sonra? Adamın öylece gönderecek değillerdi herhâlde. Atlas bir şey yapmalıydı, şimdiye kadar bir şeyler planlamış olmalıydı.

"Peki ya sonra?"

Atlas yoğun bakışlarını Kerem'e dikti. "Onu bırakamayız."

Sorunun cevabı bu değildi ama Kerem onun ne demek istediğini anlamıştı. Atlas açık açık söylemek istemiyordu. Ne yapılacağını diğerlerinin anlamasını istiyordu.

"Bu ne demek şimdi?" Hayal boğuk ve aksi bir sesle konuşmuştu. Atlas'ın neyi ima ettiğini anlamış olmalıydı. "Öldürmekten mi bahsediyorsunuz?"

Bahsediyorsunuz... Kendisini olaylara dâhil etmediğini fark etti Kerem.

Atlas sertçe yutkunurken gözlerini Hayal'den kaçırıp Kerem'e baktı. Sanki onun onaylamasını istiyordu. Aynı anda birçok duygu gelip geçmişti gözlerinden ama bunlardan en belirgini hoşnutsuzluktu. Kerem Atlas'ın yüzünde ilk kez sorumluluğu almak istemediğine dair bir ifade görüyordu. O da böyle olsun istemiyordu; fakat başka çareleri var mıydı?

"Hayır," diye Hayal yerinden kalktı ve bardağı hırsla sehpaya bıraktı. Kerem de istemsizce kalkmış, koltuktan uzaklaşmıştı. "Bir daha olmaz! Bir kez daha bir cinayete ortak olmam!"

"Hayal..."

"Beni sakın ikna etmeye çalışma, Atlas."

Hayal Kerem'in görüp görebileceği en iyi istikrarı gösteriyordu şu an. Belki de ilk kez korkuyu bir kenara bırakıp tamamen kararlılıkla hareket ediyordu genç kız. Korkusuzca, ne istediğini biliyor gibi.

"Sen buna fazla dâhil olmayacaksın..." Atlas sakin tavırlarını korumaya çalıştı.

"Fazla veya az, umurumda değil." Hayal sesini bir tık yükseltti. "Ben hiç dâhil olmayacağım."

Atlas nefesini dışarı verirken alnını kapatan saçlarını geri çekti. Çenesini sıkıyor, saç diplerini çekiştiriyordu. Her an patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Hayal'in de ondan farklı bir yanı yoktu gerçi. O da Kerem'in daha önce görmediği kadar öfkeli görünüyordu.

"Hayal, sen bu planda katil değil, kurbansın."

"Nasıl yani?" bu sefer Hayal'den hızlı davranmış, soruyu Kerem sormuştu.

"Hayal'in kaçırılma olayını erkene alıyoruz. Bu adam kaçırmış gibi göstereceğiz."

Hayal tekrar yerine otururken saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırdı. Yorgun bir şekilde iç çekti. Kaçırılma olayına hiç sıcak bakmıyordu anlaşılan. Zaten planın en başından beri hiçbir şeye sıcak bakmıyordu ama diğerleri gibi o da en sonunda kendisini tüm olayların ortasında buluyordu.

"Bunu nasıl yapacağız, Atlas?" Kerem ses tonunu oldukça sakin tutmaya çalıştı. O da durumun vahametine kapılıp kendisini kaybedemezdi. Birinin durumu toparlaması lazımdı. "Ya da daha da önemlisi, niye yapıyoruz?"

Atlas alt dudağını ısırıp gözlerini baygın adamın üzerinde gezdirdi. Yüzünde hiçbir duygu emaresi yoktu. Hayattan kopmuş gibi duruyordu. Sanki onu oracıkta öldürürlerse itiraz etmez, sesini çıkarmazdı.

"Bunu denklemden çıkarmam gerekiyor." Sesi de en az bakışları kadar soğuktu. Bu sefer de Kerem Atlas'ın onları dâhil etmediğini fark etti. "Hayal'e herhangi bir zarar gelirse, onu kaçırırsa Orhan onu zaten etrafında tutmaz. Hatta öldürebilir de."

"Niye? Benimle niye bu kadar ilgili bu adam?" Hayal kafasını kaldırıp Atlas'a baktı. Hızlı nefes aldığı için göğsü bir inip bir kalkıyordu. Yüzü de hafif kırmızıydı. Hâlâ nemli olan saçları da biraz şişmişti. Bu kadar kızgın olmasaydı Kerem onun tatlı göründüğünü bile söyleyebilirdi. "Beni koruyamadı diye ya da kaçırdı diye bu adamı öldüreceğinden nasıl bu kadar emin olabilirsin?"

"Bilmiyorum, Hayal." Atlas sesini bir tık yükseltti. Sonra derin bir nefes alıp sakince konuşmaya devam etti. "Sen de gördün, sana nasıl baktığını. Nedenini bilmiyorum ama sana değer veriyor!"

"Bahsettiğin şey işten çıkarmak falan değil." Hayal de aynı hiddetle Atlas'ı cevaplamıştı. "Öldürmek!"

"Sırf kaçırdı diye değil," dedi Atlas. "Sana dokundu diye öldürür."

"Şimdi bir dakika," diye Kerem araya girdi. Atlas'ın son söylediğinden hoşlanmamıştı. "Dokunmak derken? Hayal'e mi dokunacak? Buna izin mi vereceksin?"

Hayal irkilerek Kerem'e döndü. Sonra korku dolu gözlerle Atlas'a baktı. Az önceki kararlı tavrı bir an için tamamen yok olmuştu. Atlas ise kaşlarını çatıp Kerem'e en öfkeli ve nefret dolu bakışını attı. Sanki gözleriyle ona, "ne cüretle bana bunu sorarsın?" diyordu.

"Buna izin vereceğimi mi sanıyorsun?" Atlas'ın alçak ama bir o kadar da güçlü olan sesi Kerem'i böyle bir şey yapmayacağına ikna etmişti. Bakışlarında saf bir nefret vardı. "Hayal'e dokunursa onu kendi ellerimle öldürürüm."

"Peki... Ama bir sorum daha var." Kerem'in susmaya hiç niyeti yoktu. Aklında sürekli bir soru işareti oluşuyordu. "Bu adam niye Hayal'i kaçırsın ki?"

"Aslında bu pek kaçırılma sayılmaz..." Atlas saçını karıştırırken Hayal'e kısa bir bakış attı. "Sadece alıkoyma."

"Alıkoyma veya kaçırılma olsun, fark etmez. Benim sorduğum şey, niye böyle bir şey yaptığı? Canına mı susadı?"

Atlas'ın yüz ifadesi değişmişti tekrardan. Şimdi eski hâline, kararlı ve kendinden emin Atlas'a dönüşmüştü. Suratında yine bir-şeyler-planladım ifadesi vardı.

"İnsanlar ne zaman kontrolleri dışında hareket ederler?"

Kerem ilk, bilmiyorum, diyecekti ama aklına gelen şeyle sustu. Atlas'ın düşündüğü şey bu muydu? Adamın kontrolünü kaybetmesini mi sağlayacak bir şeyler mi yapacaktı? Kerem'in kaşları yukarı kalkarken Atlas'ın dudaklarında silik bir gülümseme oluşmuştu.

"Ona ilaç mı vereceksin?"

"Biraz alkol, biraz uyuşturucu..." Atlas ellerini ceplerine soktu. Artık daha dik duruyordu. Geniş ve gergin olan omuzları biraz da gerilmişti. "Kanında bunları bulunursa bizim anlatacağımız hikâyeyle de eşleşir. Yani şüphe çekmeyiz."

"Ne hikâyesi?" Hayal sessizliğini bozmuştu. Sertçe yutkunurken gözlerini bir saniye bile Atlas'tan ayırmadı. "Yine ne planladın, Atlas?"

"Şimdilik sadece adamı konuşturalım." Atlas konuyu başka bir yere çekmeye çalıştı. Kerem bunun ne demek olduğunu anlamıştı. Atlas ile Hayal arasında, muhtemelen birazdan çok kötü bir kavga çıkacaktı. Atlas'ın planları, bu sefer çok ciddileşmiş gibi görünüyordu. Hayal ise bunlar için fazla zararsız duruyordu. "Gerisini de size yavaş yavaş anlatacağım."

***

Adamı, iki dakika önce ismini öğrendiği Celal'i uyandırdıklarında Kerem bir tık rahatlamıştı. Hem cevap verme olasılığı arttığı için hem de uyandırırken bir tane gelişi güzel adama vurduğu için. Celal inleyerek uyanırken Kerem tekrar vurmak istese de şu an için tek bir yumruğun yeterli olduğu kanaatine varmıştı.

"Tekrar hoş geldin aramıza, Celal... Celal'di, değil mi?" Atlas, az önce sinir küpüne dönmüş bir şekilde volta atan o değilmişçesine sakin ve sinsi bir gülümsemeyle adama bakıyordu.

"Bilmiyormuşsun gibi davranma, Atlas." Celal başını yavaş yavaş kaldırırken patlamış dudağı yukarı kıvrıldı. Yüzünde alaycı bir ifade vardı ama Kerem onun da pek sakin olduğunu sanmıyordu.

Bu ikilinin karşılıklı ne kadar kontrollü olduğunu fark ettiğinde şaşırmadan edememişti. Kerem sinirlerine pek hakim olan biri olmadığı için düşman karşısında bu kadar sakin kalmayı asla beceremezdi. Aslında Atlas'a şaşırmaması gerektiğini biliyordu ancak hiç düşmanıyla onu böyle konuşurken görmediği için elinde olmadan bu durumu yadırgamıştı.

"Duydum ki beni bekliyormuşsun?" Atlas hiç acele etmeden gidip Hayal'in yanında, koltuğun kol koyulan kısmına oturdu. Bir süredir tanıdığı biriyle sohbet ediyor gibi rahattı.

"Evet, beni yüzüstü bırakmadın." Elleri bağlı değilmişçesine laubali tavırlarına devam etmekte ısrarcı görünüyordu. Sonra birdenbire kafasını geri atıp gülmeye başladı. Kerem ve Hayal birbirlerine anlamsız bakışlar atarken Atlas onlara göz ucuyla bile bakmamıştı. Odaklandığı tek kişi Celal'di. Dünyanın en komik fıkrasını anlatmışlar gibi bir süre daha güldükten sonra durdu. "Yanılmadığını biliyordum. Ona söyledim. Beni ciddiye almadı... Aslında seni ciddiye almadı."

Atlas'a dönüp tekrar sırıttı. Onu aşağıladığını mı sanıyordu? Atlas'ın hiçbir mimiği oynamamıştı. Adama konuşması için alan sağlıyordu. Celal pek suskun birine benzemiyordu çünkü.

"Senin normal olmadığını söylemiştim." Celal iplerin ona izin verdiği şekilde sandalyesinde kıpırdandı. Elleri arkadan bağlandığı için bazı hareketleri yapmakta zorlanıyordu. "Senle konuştuktan sonra bile ciddiye almadı. Oysa ben hep biliyordum."

"Tebrik etmemi mi bekliyorsun?" Atlas'ın duygusuz sesi Celal'i gülümsetmişti. Adamın gülüşünde iticilik vardı ve Kerem ona tiksinmeden bakamıyordu. "Ama haklısın, bir şeylerin normal olmadığını fark etmen az da olsa zeki olduğunu gösterir... Ben de zeki insanları severim."

"Teşekkür etmemi mi bekliyorsun?" diye onun gibi sorduğunda Atlas gülüp derin bir nefes aldı.

"Hayır, çünkü tamamen öyle olduğunu düşünmüyorum. Eğer gerçekten zeki olsaydın bu tuzağı belgeler veya bunu öğrendikten sonra başka bir plan yapardın. Geri zekalı gibi ortaya çıkmazdın. Biz de seni enselemezdik." Atlas'ın söylediği her cümleyle birlikte sesini bir tık yükseltmişti. "Sense doğru bir tahminde bulundun diye hemen rehavete kapıldın. Haklı olduğunu herkese göstermek istedin. Eh... Pek başarılı biri değilsin aslında, değil mi? Belki de bu yüzden Orhan seni ciddiye almıyordur."

Adamın bakışları sonunda değişmişti. Az önceki sinir bozucu olan o sırıtış silinmişti. Artık bakışları tehlikeli bir hâl almıştı.

"O kendini bir şey sanan bunak beni dinlemedi." Celal nefret dolu bir sesle patronu hakkında konuşurken Kerem kaşlarını kaldırdı. Orhan Özbey kendisini böyle seven çalışanları olduğu için "mutlu" olmalıydı. "Dinleseydi burada olmayacaktık."

"Onu inandıramaman senin suçun." Atlas hâlâ çok sakindi. Celal'in psikolojisiyle oynamaya da fazla istekli görünüyordu. "Benim de senin gibi beceriksiz bir çalışanım olsa ben de inanmazdım."

"Beni manipüle etmeye çalışma." Celal'in az önceki kendini beğenmiş sırıtışı geri döndü. "İçlerinde en iyisi benim."

Atlas kaşlarını kaldırıp ona baktı. Sonra ilk yanında, koltukta oturan Hayal'e, ardından Kerem'e döndü.

"Duydunuz mu? En iyisiymiş." diye sordu. Yalancı bir şaşkınlık vardı sesinde. "Belki de biz fazla ciddiye aldık bu işi. En iyisi buysa diğerleri nasıldır..."

Kerem gergin gergin gülerken Hayal sadece boş bakışlar atıyordu. O ortamdaki güç savaşına katılmak istemiyordu belli ki. Zaten Hayal'den de katılmasını bekleyemezdi. Belki Helen olsa... Kerem kafasını sallayıp Helen düşüncesinden kurtulmaya çalıştı. Tekrar Celal'e döndü.

"Beni sinirlendirmeye çalışıyorsun."

"Ve başarıyorum."

"Hayır," dedi keskin bir sesle. "Başarmıyorsun. Ben kendimin gayet farkındayım."

"Baksana, neredesin." Atlas kollarını iki yana açıp etrafı gösterdi. "Bize tuzak kurduğunu düşündün ama gel gör ki eli kolu bağlı bir şekilde oturan sensin."

"Yine de bir tek ben anladım, senin bir işler çevirdiğini."

"Bak, bunu cidden merak ediyorum." Atlas kollarını göğsünde birleştirdi. Yüzüne meraklı bir ifade yerleştirdi. "Nasıl şüphelendin?"

Adamın gözleri parladı. Onları yakaladı diye gerçekten kendisiyle gurur duyuyordu. "Kız kardeşinle Poyraz'ı birlikte gördüm dün akşam. Onu eve bıraktı."

Kerem kafası karışık bir hâlde kaşlarını çattı. Poyraz da kimdi? Ve Helen ile ne alakası vardı? Kerem ekipte öyle biri olmadığına emindi. Üstelik Helen dün akşam Rüzgar'la birlikteydi...

Tam da o an Kerem'in kafasında ampul yanmıştı. Poyraz dediği kişi, tabii ki de Rüzgar'dı. İlk geldiği gün kimliğini bilmediklerini söylemişti. Onlara kendisini Poyraz olarak tanıtmıştı. Artık Rüzgar diye biri yok, demişti.

Kerem yerinde rahatsızca kıpırdandı. Böyle bir dikkatsizliği yapmış olabilirler miydi? Rüzgar Helen'e evine kadar eşlik etmişti muhtemelen. Peki bunu yaparken Hayal'in orada olmasından onu takip eden adamın da orada olacağını tahmin edememişler miydi? Böyle bir detayı atlamazlardı, değil mi? Kerem sinirle dudaklarını birbirine bastırdı ve yumruklarını sıktı.

"Sanırım arkadaşların senin kadar dikkatli değiller." Adam Atlas'ın bundan hoşlanmadığını sezmiş olmalıydı ki bu açığı yakalayıp üstüne gidiyordu. "Yaptığın plana yazık oldu."

"Eğer karşımdaki zeki biri olsaydı belki yazık olurdu." Atlas gerilen vücudunu rahat bıraktı. Çenesini de sıkmıyordu artık. Dudaklarında silik bir gülümseme oluştuysa da Kerem onun öfkeden kudurduğunu biliyordu. Helen ve Rüzgar'ı büyük bir azar bekliyordu, ki hak ediyorlardı. "Sen tek başına dedektiflik yapmaya çalıştığın için planlarım o kadar da zarar görmeyecek. Daha doğrusu, senin dışında kimse zarar görmeyecek."

"Bana ne yapacaksın?" Adam sonunda ciddi olmayı başarmıştı. "Herhâlde öylece serbest bırakmayacaksın. Beni öldürecek misin?"

"Sonunda hayatın için endişelenmeye başladın..."

"Bence siz endişelenmelisiniz." Celal'in bakışları Hayal'e kaydı. Yüzünde mide bulandırıcı bir gülümseme belirmişti yine. Kerem kızın önüne geçmemek için zor tuttu kendini. "Bana bir şey olursa sizden şüphelenmez mi sanıyorsunuz? Ona söylediklerimi işte o zaman ciddiye alacak." Bakışları Atlas'ın üzerinde yoğunlaştı ve sonra Kerem'e döndü. "Peki ya o zaman siz bu kadar cesur olabilecek misiniz? Orhan Özbey'le açık açık savaşabilecek misiniz?"

Kerem neredeyse gerginliğini unutup gülecekti. Adam ona birkaç dakika önce bunak demiş, aşağılamıştı. Şimdiyse kendince yüceltiyordu. Kerem aslında Celal'in ne düşündüğünü biliyordu. Adam onu direkt öldüreceklerini düşünüyordu. Fakat en salak insan bile bunun ne kadar mantıksız olduğunu anlayabilmeliydi. Adamı öldürüp tüm şüpheleri üzerlerine çekecek kadar aptal değillerdi. Özellikle Atlas böyle bir hata yapacak kadar aklını kaybetmemişti.

Atlas'ın dudaklarında kendini beğenmiş bir gülümseme gözüktü. Çenesini kaldırıp mağrur bir ifadeyle adama baktı. Bu Kerem'in Atlas'ı tanıdığından beri hep gördüğü ve anlamını bildiği bir yüz ifadesiydi. Bu, birazdan-seni-mahvedeceğim bakışıydı.

"Peki ya seni Orhan'ın kendisine öldürtürsek nasıl olur?" Atlas'ın sesindeki soğukluk ve acımasızlık, söyledikleriyle birleşince Celal'in gözlerinde ilk kez korkuyu ortaya çıkarmıştı. Hatta Kerem ve Hayal'in bile bir anlığına afallayıp ona bakmasına neden olmuştu.

Kerem Atlas'ın daha önce de soğukkanlı hâllerine şahit olmuştu ama bu sefer sesindeki ve tavırlarındaki acımasızlık farklı bir boyuttaydı. Öyle bir hâli vardı ki, sanki söylenilen riskler olmasaydı düşünmeden Celal'i öldürürdü.

Kerem onu ilk tanıdığında gerçek bir katil olduğunu, daha önce bir sürü insan öldürdüğünü sanmıştı, sonraysa sadece ölümleri planlama işiyle uğraştığını anlamıştı. Bu da Kerem'in gözünde katil olmaktan farklı sayılmasa da birini kendi elleriyle öldürmediğinden, o şekilde bir katil olmadığından neredeyse emindi. Şimdi böyle söyleyince ve tüm davranışlarını gözden geçirince Kerem elinde olmadan şüphelenmişti. Atlas daha önce birini öldürmüş müydü?

"Anlamadım?" Adamın sesi içine kaçmış gibi kısık çıkmıştı. Atlas istediğini elde etmiş görünüyordu. Celal'in eski öz güveni yoktu.

"Seni benim öldüreceğimi mi sandın?" Atlas'ın aşağılar tondaki konuşması Kerem'in bile sinirini bozmuştu. "Ne ben o kadar salağım ne de sen o kadar değerli. Seni öldürmeyi bizzat Orhan'a bırakacağım."

"Nasıl yapacaksın?"

"Göreceksin." Atlas ayağa kalkıp kendinden emin bir biçimde durdu. "Şimdi söyle bakalım, Orhan Hayal'i neden takip ettiriyor?"

Adamın bakışları aniden değişti. Az önceki korku dolu bakışlarından eser yoktu. "Bilmiyorsun..."

"Sen biliyor musun?" Hayal aniden sohbete katılmaya karar vermiş gibiydi. Bu konu onu heyecanlandırmıştı.

"Tabii ki hayır." Celal sahte bir kahkaha attı. Atlas'a baktı alayla. "Her şeyi biliyorsun ama bunu öğrenemedin mi?"

"Sen de öğrenememişsin." Adamın söylediği şey Atlas'ın hoşuna gitmemişti. Kerem onun tekrar çenesini sıktığını fark etti. "Kimi takip ettiğini bile bilmiyor musun?"

"Yıllardır aynı şeyi düşünüyorum ben de." Celal'in umursamazlığı biraz daha artmıştı. Öleceğini bildiği için miydi bu rahatlık? Yoksa elinde bir koz mu vardı?

Kerem kendisini her an patlayacakmış gibi hissediyordu. Bu kadar gergin bir ortam onun için bile fazlaydı. Adama yakın olmaksa Kerem'i ayrı bir geriyordu. Tekrar ona vurmak için fırsat kolluyordu resmen.

"Hep düşünüyorum. Neden yıllardır takip ediyorum bu or*spuyu..."

Kerem adamın Hayal için ettiği küfrü duyar duymaz beyninden vurulmuşa döndü. Ne Hayal'in ne de Atlas'ın tepki verip harekete geçmesini bekledi. En yakın kişi olarak herifin yüzüne yumruğunu geçirip sandalyeyle birlikte yana düşmesini sağlamış ve onu susturmuştu. İçinde büyük bir rahatlama hissiyatıyla nefesini dışarı verdi. Az önceki gerginlik tamamen gitmişti.

Acıyan elini havada sallarken arkasını döndü. Ayağa kalkarak ona şok olmuş gibi bakan Hayal ile göz göze gelmişti. Neden böyle baktığını kestiremedi; adamın küfrüne mi yoksa Kerem'in onu vurmasına mı şaşırmıştı?

Atlas da ona ne yaptın, der gibi baktığında Kerem de "Ne?" dedi, kafasını sallarken. "Hayal'e küfretti! Öylece durup bakamazdım herhâlde. Yapmasa mıydım?"

"Hayır, onu demiyorum." Atlas kaşlarını çattı. Vurduğu için hiç kızgın gibi değildi. "Sadece daha iyi vurmanı beklerdim."

Kerem kendini tutamayıp sırıttı ve alayla, "Merak etme," dedi. "Bir dahaki sefere direkt ağzının ortasına çakacağım, hiç konuşamayacak şerefsiz."

Atlas adama yaklaşıp tek hamlede onu kaldırırken -aslında bu kaldırmaktan daha çok hırpalamaktı- yakasını bir eliyle sıktı ve tehdit eder bir tarzda yaklaştı.

"Bir daha ona bir şey söylersen seni elimden kimse alamaz." Atlas burnundan solurken adamı bırakıp eliyle Kerem'i gösterdi. "Sonra da seni bu arkadaşa veririm, ki kendisi birkaç haftadır kimseyi dövmediği için aşırı gergin ve emin ol, tüm gerginliğini seninle giderirken kılımı bile kıpırdatmam."

Kerem bu tehditten memnundu, çünkü gerçekten böyle bir şey yaparsa çok iyi olurdu. Kerem de Atlas'ın dediği gibi stresliydi ve bu stresi atmaya ihtiyacı vardı.

Adamın nefret dolu bakışları Atlas'a kitlenmişti. Sonra Hayal'e dikti bakışlarını. Kız Atlas'la Kerem'in arasında duruyordu ve yüzünde acıma ifadesi vardı. Ne ara yanlarına gelmişti ki? Celal sırıtırken ağzındaki kanların dişlerine bulaştığını gördü.

"Şanslısın," dedi hırıltılı bir sesle. Kafasını aşağı eğip iki kez öksürerek boğazını temizlemeye çalıştı. Pantolonuna da kan bulaşmıştı. "Herkes seni korumaya çalışıyor. Orhan Özbey gibi biri..."

Söylediklerine kendisi de inanamıyor gibiydi. Kafasını iki yana sallayıp güldü. "Yıllardır seni korumak için elinden geleni yapıyor. Seni takip etmelerini istediği kişilerden ilki sırf seninle konuşup senden hoşlandı diye onu sefil bir hayata mahkum etti..."

"Salih mi?" Hayal'in titrek sesi Kerem'i üzerken bir yandan da adamı sabaha kadar dövmek için motive ediyordu.

"Evet... Sen onunla arkadaş oldun diye başına gelmeyen kalmadı," dedi kin dolu bir sesle. "Arkadaşımdı. Öldürmekten beter etti onu. Diğerinin de kim olduğunu biliyorsundur. Öldürdüğün, sana tecav--"

Atlas'ın yumruğuyla adam tekrar yeri boylarken sadece kahkaha attı. Bu sefer kanı halıya bulaşmıştı. Yerde savunmasız bir şekilde yatsa da korkuyla geri çekilmiş olan kıza baktı.

"Onun da ailesini dağıttı," diye fısıldadı.

"Kes sesini." Atlas'ın tekmesi karnına hızlı bir biçimde çarptığında acıyla inledi. Fakat yine de laflarını söylemeye devam etti:

"Hepsi de senin yüzünden."

Kerem duyduklarının şokunu atlatamıyordu bir türlü. Bazı şeyleri tahmin etmişti ama bu kadarı onun için bile fazlaydı. Hayal'in bunlarla nasıl baş ettiğini düşünmek bile istemiyordu. Her şey kötü ve iğrenç bir şaka gibiydi.

Kerem başını çevirip kıza baktı. Hayal'i görünce herifi gerçekten öldürmek istedi. Genç kız korkudan ve şoktan olduğu yerde donakalmıştı. Kerem onun ellerinin titrediğini ve zar zor nefes aldığını gördü. Gözleri de dolmuştu. Onu oradan uzaklaştırmalıydı.

Atlas ise tam tersiydi. Birkaç dakika önce çekmeceye koyduğu silahı alıp adamı vurmasına ramak kalmıştı. Kerem ne yapması gerektiğini sanki biri ona önceden söylemiş gibi biliyordu. Atlas'ın yüz ifadesini anlıyordu. Ne kadar öfkeli olduğunu ve ne yapmak istediğini. Kerem de buna izin verecekti. Bu yüzden Hayal'i oradan çıkarmak zorundaydı.

"Hayal!" diye kızın önüne geçti. Adamı görmesini engelledi. "Hayal, beni dinle. Gel buradan uzaklaşalım biraz. Diğer odaya gidelim. Sakinleşiriz..."

Hayal ona bakmadan kafasını iki yana salladı. Sol gözünden yanağına doğru bir damla göz yaşı aktı. Kerem'in göğsünden tekrar bir öfke dalgası yükselmişti. Biraz daha Hayal'i böyle görürse Atlas'tan önce ona saldıracaktı.

"Hayal, onunla git." Atlas'ın emri de kıza işlememişti. Hatta onu hiç umursamamıştı. Kerem'e en azından tepki vermişti ama Atlas'a karşı tamamen duvardı.

Kerem o an yanlış olduğunu bildiği şeyi yaptı ve Hayal'in kolundan tutarak acıtmayacak bir şekilde sarstı. Kızı şoktan çıkarması gerekiyordu. Hayal ona korku dolu gözlerle bakarken hareketsiz kalışını kullanarak bileğinin nazikçe tuttu ve çekiştirerek ilk odaya soktu. Kapıyı ardından bağlarken elini çabucak çekti.

"Gerçekten çok üzgünüm, Hayal." Kerem refleks olarak ellerini kaldırıp Hayal'i artık tutmadığını gösterdi. Kızı korkutmak istememişti fakat başka çaresi de kalmamıştı. Hayal bileğini sıkıca tutup göğsüne bastırırken Kerem'den kaçmak için yana çekildi. "Sana dokunmak istemedim. Üzgünüm... başka çarem yoktu. Gerçekten üzgünüm, Hayal. Özür dilerim."

Hayal'in korku dolu gözleri hâlâ Kerem'in üzerindeydi ama az öncekinden daha sakin gibiydi. Belki de değildi. Kızı tamamen delirtmiş de olabilirlerdi. Kerem ona alan açmak için biraz geri gitti. Hayal'se bileğini koparmak istercesine ovuşturuyordu. Kerem kendisini çok aşağılık bir insan gibi hissetti o an.

"Üzgünüm," diye fısıldadı bir kez daha. "Sakinleşmene yardımcı olmak istiyorum. Yapabileceğim bir şey var mı?"

Hayal aniden ağlamaya başlayıp yatağının ucuna otururken ne yapacağını bilemedi. Eliyle yüzünü kapatmış öne doğru eğilmişti. Kerem ona yaklaşmak istiyordu ama az önce olanlardan sonra bunun ne kadar doğru olacağını bilmiyordu. Bir yandan da aklı Atlas'ta kalmıştı. Adama ne yaptığını bilmiyordu, başını belaya sokmasını hiç istemezdi. Üçü arasında aklı başında ve sakin olması gereken kişi Kerem olmamalıydı hâlbuki.

Kerem bir adım öne çıktı. Hayal'e teselli verecek bir durumda değildi fakat böyle ağlamasını da istemiyordu. Bir yandan da ağlayıp sakinleşmesini istiyordu. Sadece orada durdu. Ne konuştu ne de herhangi bir eylemde bulundu. Tek yapabildiği şey varlığıyla destek olmaktı. Konuşması için onu bekleyecekti.

Atlas'a gidip bakmak istiyordu ama Hayal'i bırakmayacaktı. Zaten Atlas'ın tamamen kendisini kaybedeceğini sanmıyordu. Sadece bir kere sandalyenin düşme sesini işitmişti. Genelde ne dediklerini anlamasa da konuştuklarını duyuyordu.

Bir dakika sonra Hayal elini yüzünden çekti. Ağlamasının şiddeti azalmıştı. Elinin tersiyle yanağını sildi ve kaçamak bakışlarla Kerem'e baktı.

"Özür dilerim." Kısık bir sesle konuşmuştu. "Kendimi kaybettim."

Kerem gülümsemeye çalışarak, "Özür dileme. Özür dileyecek bir şey yapmadın," dedi. "Sen yine iyisin, ben kendimi kaybettiğimde birilerini dövüyorum, sonra da dayak yiyorum,"

Hayal kırmızı gözlerle ona bakıp hafifçe güldü. Sonra yine omuzları düşmüş, gülümsemesi silinmişti. Tekrar sessizce ağlamaya başladı. Kafasını iki yana salladı burnunu çekerken.

"Ben öyle olsun istememiştim." Hayal'in sesi çatlamıştı. Dudakları titriyordu. "Bilerek yapmadım. İsteyerek öldürmedim."

"Hayal, kendini açıklamak zorunda değilsin." Kerem sıkıntıyla nefesini dışarı verdi ve bir adım daha yaklaştı kıza. "Sen bile isteye birine zarar vermezsin."

"Sadece kendimi korumak istemiştim." Bir damla göz yaşı daha yanaklarından çenesine doğru süzüldü. "İstemeden oldu."

Kerem kızın tam önünde durup tek dizi üstüne çöktü. Başı artık onun başının hizasındaydı. Doğrudan gözlerinin içine bakıyordu.

"Hayal, sen sadece kendini korudun."

"Öyle olsun istemedim." Hayal tekrar kaçırdı gözlerini. Aynı şeyleri tekrar edip duruyordu. Belli ki o anı bir türlü aşamıyordu.

"Sana güveniyorum." Kerem başını aşağı eğip Hayal'in dikkatini çekmeye çalıştı. "Sana inanıyorum, Hayal. Sadece kendini korudun."

"Sadece kendimi korudum," diye tekrar etti.

Kerem ona içten bir gülümseme sunmaya çalıştı. "Evet. Yoksa sana kötü şeyler yapacaktı. Bu meşru savunmadır, Hayal. Bu yüzden kendini bu kadar suçlu hissetme. Ortaya çıksa bile ceza almazdın zaten."

Kerem onu sakinleştirmek için ilk yalan söyleyecekti ama buna ihtiyacı olmadığını görmüştü. Kerem'in dedikleri bir yere kadar doğruydu. Normal şartlarda kimse ona ceza vermezdi. Kendisini savunmuştu sonuçta. Fakat son zamanlarda Kerem adaletin nasıl işlediğini bilmiyordu.

"Ama ben... Bu sadece bir savunma değildi." Hayal'in dudaklarından bir hıçkırık döküldü. Kerem kaşlarını çatarak ona baktı. Savunma değildi derken neyi kastediyordu? "Ben onu durdurmuştum ama devam ettim. Camı ona saplayıp durdum, Kerem."

Kerem'in omuzları düşerken dışarıya doğru titrek bir nefes verdi. İşte Kerem de bundan korkuyordu. Hayal'i böyle ağlatan şey sadece kendisini koruduğu için değildi, onu o anda gerçekten öldürmek istediğinden şüpheleniyordu. Hayal kendisini acımasız bir katil olarak mı görüyordu gerçekten?

"Hayal o an ne hissettin? Bana niye camı o adama tekrar sapladığını söyleyebilir misin?" Kerem bir an için kendisini yine avukat gibi hissetmişti. Geçmiş gitmiş bir olayı neden bu kadar araştırıyordu ki? Belki Hayal'i asla girmeyeceği o hapishaneden kurtarmayacaktı bu sorgu; ama kendi zihninin hapishanesinden kurtarabilirdi. "Paniklemiş miydin? Belki de korkup yaptın?"

"Ne fark eder ki?"

Hayal kafasını salladı, transtaymış gibi. Belirgin bir şekilde yutkundu ve burnunu çekti. Kerem böyle sorular sorup eski günleri hatırlamasına neden olmak istemezdi ama geçmişi atlatmak için onunla yüzleşip kabullenmek gerektiğini biliyordu.

"Müebbet hapis cezası almamak gibi bir farkı var." Kerem Türk Ceza Kanundaki 27.maddeyi dillendirdi. Hayal'in farklı bir bakış açısına ihtiyacı vardı. Uzun zamandır tek bir karede sıkışıp kalmıştı muhtemelen. Kerem ona farklı bir açı olduğunu göstermeliydi. Kendisini suçlamayacağı bir açı. "Eğer korkuyla veya panikle sınırı geçtiysen cezalandırılmazsın."

"Sınır ne ki?" Hayal yorgun gözlerini Kerem'e dikti. "Kendimi savunmam mı?"

"Öyle de denebilir." Kerem omuzlarını yavaşça kaldırıp indirdi. "Savunma, saldırı ile orantılı olmalı."

Hayal bakışlarını halıya dikti. Bir şeyler düşünüyordu. Kerem söylediklerinin onu iyi etkilediğini umdu.

"Ama bu orantılı değil. O beni öldürmek istemedi ki..." Hayal'in üstünde nedensiz bir telaş oluşmuştu. Sanki o, bir soruşturmanın içerisindeydi ve Kerem de onu savunacak olan avukattı.

"Doğru söylüyorsun, meşru savunma da olsa adam öldürmek ciddi bir fiildir." Kerem biraz daha kafasını eğdi. Sesinin daha yumuşak çıkması için çabaladı. "Ama sana yapılan saldırı herhangi bir saldırı değildi, Hayal. Cinsel bütünlüğüne karşı ciddi bir saldırıydı. Ve cinsel saldırıya karşı öldürme karşılığı verilebilir... Olayın şartlarını da göz önüne almalıyız tabii."

"Yani... yani ben suçlu değil miyim?"

Kerem olayı tüm teferruatıyla bilmemesine rağmen, "Kanun karşısında suçlu bulunmazdın," diye Hayal'i rahatlatmak için belki de söylememesi gereken şeyi söyledi. Ama kimin umurundaydı? Ne Hayal'in kurtulması gereken bir soruşturması vardı ne de artık Kerem bir avukattı. Emin olmadan söylediyse ne olmuştu? Sadece Hayal'in kendisini suçlamayı bırakması gerekiyordu.

"Peki ya diğerleri?" Hayal Kerem'in gözlerinin içine baktı. Sanki yine ondan tutunacak bir dal vermesini istiyordu. Kerem'in bilirkişi gibi ona söylediği şeyler, Hayal'in üzerinde bir rahatlamaya neden olmuş gibiydi. "Herkesin hayatını mahvetmişim."

"Hey!" Kerem sesine azıcık öfke kattı. "O herif öyle düşünmeni istiyor sadece. Ona bu fırsatı verme."

"Ama..."

"Sen kimseye zarar vermedin. Sırf var oldun diye birine zarar veremezsin ki." Kerem kızın çatık kaşlarının çözüldüğünü gördü. Hayal'in yüzündeki değişim onu mutlu etmişti. Dedikleri Hayal'e mantıklı geliyor olmalıydı. "Sana takıntılı bir manyak kendince kararlar alıyor diye sen niye suçlu hissediyorsun?"

Hayal usulca kafasını salladı. Sonunda Kerem'e hak vermişti. "Evet," diye fısıldadı. Elinin tersiyle yanaklarını sildi. "Belki de haklısın. Belki de tamamen suçlu değilim."

"Değilsin, Hayal... Değilsin." Kerem Hayal'e içten bir gülümseme sundu. Kız da kırmızı gözleriyle ona gülümsedi. Bakışlarında minnettarlık vardı. Kerem de garip bir şekilde bu bakışı sevmişti. Hatta özlemişti de. Avukat olduğu zamanlar sıkça gördüğü bir surat ifadesiydi.

Hayal elini, dengede durabilmek için Kerem'in yatağa tutunduğu, yanında duran eline götürdü. Bileğine dokunup hafifçe sıktı. "Teşekkür ederim," diye mırıldanırken elini çabucak geri çekti.

Kerem bunun ne demek olduğunu biliyordu. Kızın bileğini tutarken maruz kaldığı tepkiyi unutmak mümkün değildi zaten. Böyle yaparak da az önce yaşananlara ithafen Hayal bir nevi mahcubiyetini göstermişti. Kerem kafasını sallayıp teşekkürünü kabul etti.

Tam da o sırada Atlas içeri girmişti. Yüzündeki ifade hiç iç açıcı değildi. Adamla ne konuştularsa Atlas'ın hoşuna gitmemişti muhtemelen. Ya da Atlas'ın bugünkü genel tavrı öyleydi.

Atlas'ın parlak mavi gözleri Hayal ve Kerem arasında birkaç kez gidip gelirken Kerem doğrulup ayağa kalktı. Bir süredir tek dizi üstünde oturduğu için bacağı acıyordu fakat görmezden gelebileceği bir acıydı. Kollarını göğsünde kavuştururken Atlas'ın yalandan öksürerek konuya girmesini izledi.

"Yavaş yavaş başlayalım diyecektim." Atlas kapı aralığından sıyrılıp kapıyı arkasından kapatarak içeri geçti. Hayal'i birkaç saniye süzdü. Yüzünde endişeli bir ifade vardı.

"Sen iyi misin?" diye sordu ellerini cebine sokarken.

Hayal sözlü bir şekilde cevap vermeyip sadece kafasını salladı. Atlas'la göz göze gelmek istemiyordu anlaşılan.

"Güzel..." Atlas'ın suratında saliselik bir hayal kırıklığı görmüş gibi oldu Kerem ama emin de olamıyordu. Yanılıyor da olabilirdi.

"Ee? Ne yapacağız şimdi?" Kerem iç çekerek bıkkınlığını belli etmekten çekinmedi. "Plan ne?"

"Büyük bir kumar oynayacağım," dedi donuk ama bir o kadar da kararlı bir surat ifadesiyle. Kerem nedense bu kumar oyununda ortaya konacak şeyin para olmadığını hissediyordu. "Bu yüzden beni iyi dinleyin."

Ve bölüm bitti...

Bölüm sonu

7 yorum

  • Sadece daha iyi vurmanı beklerdim, mi? Ciddi olamazsın Atlas, adam yaralıııı

  • Katil olduktan sonra yaşadıklarına rağmen "Hayal' e dokunursa onu kendi ellerimle öldürürüm!" dedi...

  • Bunların arkadaşlıkları da ayrı -lütfen Şükrü bunları da görmesin-