Bölüm 34: Umudumuzu ne zaman kaybederiz?
Ozan Yazıcı...
İnsanlar birbirlerine hep umut edip durmalarını söyler. Derler ki, bir şeyi istiyorsan, asla ondan vazgeçme. Ancak bu ne kadar doğru bir yaklaşım? Ya da bu hangi durumlar için geçerli? Çünkü bazen insan çabalayıp dursa da istediği şeye ulaşamıyor, umut etmek de sadece acı veriyor.
Bazen de istediği şeye ulaşmak için şansını zorlamamak insanlara mutluluk getiriyor. Kaybettiğin şeyi arayınca bulamayıp ondan vazgeçtiğinde bulmak gibi bir şey bu da. İnsan ilişkileri de böyle değil mi? Birinin peşinden koşunca karşısındaki de ondan kaçıyor. Ancak koşmayı bıraktığında anında kovalanan taraf oluyor.
Şaşırtıcıydı belki ancak Ozan'ın o anki sorunu insan ilişkileri ile ilgili değildi. Tek sorunu duyma yetisinin bir haftadır geri dönmemesiydi. Artık umudunu tamamen kaybettiği bir noktadaydı. En sonunda korktuğu başına geliyordu. Bir daha duyamayacaktı ve polisliğe veda etmek zorunda kalacaktı. Bunun düşüncesi bile gözlerinin dolmasına neden olurken yaşanacak olması Ozan'ın ortalığı dağıtma içgüdüsünü tetikliyordu fakat öfkeli olmaya bile takati kalmamıştı.
Tek yapabildiği evinde, odasında durup pencereden dışarı bakmaktı. Bunun dışında yaptığı bir diğer şey de ekiple yaşadığı eve gitmek, onlarla konuşmaya çalışmaktı. Ama son zamanlarda kendi evinde daha fazla vakit geçiriyordu. Evinde olmak Ozan'ın daha rahat hissetmesini sağladığı için Atlas, ortak eve fazla gelmesi konusunda diretmemişti. Uzaktan durumunu takip ediyor, tedavisiyle ilgileniyordu.
Son zamanlarda da ekipten bir iki kişi Ozan'ın evine daha sık gelmeye başlamıştı. Başta bundan rahatsız da olsa sonradan alıştı. Eve gelenler de zaten sadece İdil ve Batu oluyordu. Bir keresinde, Kerem de uğramış, durumuna bakmıştı. İlginç bir şekilde varlıkları Ozan'ı rahatlatıyordu.
Diğerleriyse daha dikkatli davranmaya çalışıyorlardı. Ozan duyamasa da görevlerden haberi vardı ve ekibin neden bu kadar dikkat etmek zorunda olduğunun da farkındaydı. Ama bir tek Batu farkında değil gibiydi. Ziyaretin sıklığı artınca Ozan daha fazla dayanamayıp onu kovmaya çalışmıştı ama nasıl oluyorsa bir şekilde yine evinde beliriyordu. En sonunda da Ozan pes etmiş, onunla uğraşmayı bırakmıştı. Batu'nun kendi eviymiş gibi davranmasına da göz yummuştu.
Ozan yine pencereden dışarı bakıp insanları izlerken bir yandan da kulağındaki çınlamanın azalıp azalmadığını anlamaya çalışıyordu. Tedaviden sonra daha iyiye gittiğini biliyordu ama zaman zaman bunun kendisinin yarattığı bir gerçeklik olduğundan da şüpheleniyordu. Bir haftadır bu sorunla yaşadığı için artık çınlamayı ya da başka belirtileri görmezden gelmeyi başardığından böyle şüphelere hızlı kapılıyordu.
Yatağının üzerindeki telefonuna gelen mesajın sesini duyduğunda arkasını dönüp göz devirdi. Biraz rahat bırakamazlar mıydı? Tekrar pencereye dönerken duraksadı. Az önce yaşanan şeyi algılamaya çalıştı. Gözlerini kırpıştırırken tekrar arkasını döndü ve telefona baktı. Bildirim sesiyle birlikte ekranın ışığı tekrar karanlık odayı aydınlattı.
Ozan panikle, dünyanın en saçma hareketini yaparak elini kulaklarına götürüp kapattı. Ağzı açık kalırken gözleri büyümüştü. Biri onu böyle görse muhtemelen Ozan'ı "Çığlık" tablosundaki adama benzetirdi. Gerçekten duymuş muydu o sesi? Aklının bir oyunu olamazdı, değil mi?
Kulaklarında hâlâ bir uğultu vardı ama sanki eskisi gibi de değildi. Elini kulaklarından çekip pencereyi açtı. Kafasını dışarı çıkararak aşağıdaki arabaların sesini duymaya çalıştı. Fren ve korna seslerini çok uzaktan geliyormuş gibiydi ama duyabiliyordu. Kulaklarında hafif bir basınç hissiyatı olsa da diğer sesleri ayırt edebiliyordu artık.
O anın heyecanıyla kapıya doğru gidip, "Batu," diye bağırdı. Kendi sesini duyduğunda neredeyse kahkaha atacaktı. "Batu!"
Anca ikinci kez seslendiğinde onun evde olmadığını hatırlamıştı. Kapının eşiğinden salona bakarken Ozan'ın yüzündeki gülümseme dondu. Batu'nun göreve gittiği tamamen aklında çıkmıştı. Birkaç saat önce yanındaydı halbuki. Şimdiyse sadece boş bir eve bakıyordu. Tek kişilik bir yaşam, her zaman alışık olduğu şeydi. O zaman niye şimdi bu kadar üzgün hissediyordu?
Ozan hayal kırıklığıyla karanlık odasına geri döndü ve yataktan telefonunu aldı. Mesaj atan Kerem'di. Birazdan geleceğini söylüyordu.
Ozan yatağa oturup telefonu yanına bıraktı. Dirseklerini dizlerine yaslayıp alnını da yumruk yaptığı eline dayamıştı. Gözlerini kapatırken hiçbir şey düşünmemeye çalıştı. Sadece evdeki seslere odaklanmak istiyordu. Yine bir şeyler duymak istiyordu. Nedensizce duymak istediği ses evdeki sesler değildi, sadece Batu'nun o sinir bozucu aksanlı sesiydi. Duyduğunu öğrendiğinde çok sevineceğine emindi.
Onun için tekrar endişelenmeye başlamıştı. Göreve gittiğinden beri -ki aralarında, neredeyse tüm gün görev yüzünden dışarıda olan oydu- ondan haber alamamıştı. Yazıp kafasını karıştırmak da istemiyordu. Batu'nun normalde bile kafasının çok karışık olduğunu biliyordu. Dikkatini dağıtır, yaptığı şeyi yapmasına engel olursa kendisini kötü hissederdi.
Başına kötü bir şey geldiğini düşünmek bile istemiyordu. Zaten bir şey olsaydı Atlas ona haber verirdi, değil mi? Artık duymuyor diye onu hiçbir şeye dâhil etmemek gibi bir durum söz konusu olamazdı herhâlde? Ozan aniden düşündüğü şey yüzünden kendisine sinirlendi. Aynı zamanda utanmıştı da. Gerçekten ekipte olmayı seviyormuş gibi böyle saçma düşüncelere kapılmıştı.
Ozan, kaç dakikadır o pozisyonda oturmuştu bilmiyordu ama mesaj geldiğinde rahatını bozmak zorunda kalmıştı. Kerem kapıyı açmasını istiyordu. Ozan ağır ağır yerinden kalkıp odadan çıktı. Hantal adımlarla koridoru geçip kapıya ulaştı. Kerem olduğunu bilse de kapı deliğinden bakıp bunu onayladı.
"İki saattir ağaç oldum burada." Kerem'in bıkkın sesi Ozan'a boğuk bir şekilde ulaşmıştı ama nasıl duyduğu kimin umurundaydı ki? Sonuç olarak duyabiliyordu artık. Fakat bunu Kerem'e henüz belli etmeyi düşünmüyordu. Aynı umursamazlığı korudu. "Bi de' o kadar telefonunu yanından ayırma demiştik."
"Gelecek misin?" diye sordu biraz bağırarak. Duymama numarasıyla bilmediği, ondan saklanan bazı şeyleri öğrenebilmeyi umuyordu.
Kerem içeri geçince Ozan dışarıda başkası var mı diye kontrol ettikten sonra kapıyı arkasından kapattı. Kerem'in niye geldiğini bilmiyordu ama içinden bir ses ekiple veya görevlerle ilgili olacağını söylüyordu.
"Diğerleriyle görüntülü konuşmamız gerek." Kerem koltuğa otururken yavaşça konuşarak sehpanın üzerindeki laptopu gösterdi. "Bu yüzden buraya geldim. Yardım için."
Ozan sadece kafasını salladı. Kerem geriye yaslanırken evindeymiş gibi rahatlığını korudu. Onunla ilgili öğrendiği gerçek Ozan'ın aklına gelince gözlerini ondan hiç çekmedi. Batu ona son toplantıda olanları anlattığında Kerem'in avukat olması üzerinde çok durmuştu. Ozan bunu öğrendiğinde artık Kerem'e aynı şekilde bakamıyordu. Sanki gözleri aniden açılmış, biri gerçeğe ışık tutarak görmesini sağlamıştı. Şimdiye kadar bazı ipuçlarını görüp birleştirmesi gerekirdi oysaki. Avukat olmasını önceden anlayabilmeliydi.
Üstelik Kerem'in yüzü bu bilgiyi öğrendikten sonra Ozan'a bir yerden tanıdık gelmeye başlamıştı. Avukatlık yaptığı zamanlarda tanışmış olma ihtimalleri olabilir miydi? Ozan bunu sormak istese de kendisini durdurdu. Kerem'e o zamanları hatırlatmak istemiyordu. Birkaç dakika öncesine kadar bu korkuyla yaşayan biri olarak, mesleğini geride bırakmaya zorlanmış Kerem'i anlayabiliyordu. Kerem için o zamanlar tam bir cehennem olmalıydı. Ozan onun mesleğini sevdiğine emindi çünkü.
Kerem, ayakta durup ona bakan Ozan'a garip bir bakış attı. "Ne ayaksın?" der gibi kafasını salladı ve güldü.
"Gördüğün bir şey hoşuna gitti galiba?" Kerem az önceki gibi Ozan'ın anlayacağı şekilde konuşmamıştı. Muhtemelen Ozan'ın anlamasını da istememişti zaten.
Ozan da ona istediğini vererek, "Ne?" diye bağırdı.
Kerem burnundan gülüp elini salladı. Sonra koltuğu gösterdi. "Diyorum ki niye oturmuyorsun?"
Pislik, diye geçirdi içinden. Bir hafta boyunca kaç kez onu böyle kandırmışlardı acaba?
Ozan ondan en uzak köşeye otururken Kerem de sehpadan bilgisayarı aldı. İşaret parmağıyla da göstererek bir nevi izin istediğini belli etti. Ozan ne yaparsan yap, der gibi omuz silkmişti. Kerem laptopun kapağını açıp dizinin üstüne yerleştirdi.
Şifresi olmadığından -Ozan laptopunu sadece evde kullandığından ve şifre yazmakla uğraşmak için fazla yaşlı hissettiğinden tercih etmiyordu- laptop hemen açılmıştı. Kerem bunu fark edince Ozan'a döndü.
"Sen bir polissin ve bilgisayarında şifre yok mu?" Kerem alayla kafasını çevirip tekrar bilgisayara döndüğünde yüzündeki tüm alaycılık kayboldu ve gördüğü şeyle irkildi. Ozan da ekrandaki şeyi gördüğünde şifrenin önemini anlamıştı.
Ekranda bir ceset fotoğrafının büyütülmüş hâli vardı. Kerem şoku atlatıncaya kadar Ozan bilgisayarı ondan almış ve fotoğrafı ekrandan kaldırmıştı.
"İşte bu yüzden bilgisayarında şifre olmalı!"
Ozan sadece göz devirdi ve laptopu ona geri verdi. Kerem kafasını iki yana sallarken dalga geçer gibi burnundan güldü. "Başka bir ceset fotoğrafı çıkmayacak değil mi?"
Yine Ozan'ın anlaması için bir çaba sarf etmemişti. Daha çok kendi kendine konuşuyormuş gibiydi. Ozan da anlamış gibi davranmak için can atmıyordu zaten. Daha çok onu suçüstü yakalamak istiyordu. Hakkında duymaması gereken bir şey söylediğinde onu enseleyecekti.
Kerem bilgisayar onunmuş gibi rahat bir şekilde kullanırken Ozan sadece onun ne yaptığını izledi. Görüntülü konuşacakları uygulamayı açarken Ozan boğuk da olsa kapının çaldığını işitti. Tekrardan duyabilmenin ne güzel olduğunu bir daha o an fark etmişti. Ama belli de edemiyordu.
Kerem aynı onun gibi kapıya baktı. Sonra bakışlarını Ozan'a çevirdi. İşaret parmağıyla kapıyı gösterdi, yavaş yavaş konuştu:
"Kapı çalıyor..."
Ozan kaşlarını kaldırıp haberi yokmuş gibi davranırken Kerem bilgisayarı aralarındaki boşluğa bırakıp ayağa kalktı. Kapıyı açmaya giderken Ozan da ayaklandı.
"Kim olduğuna bakmadan açma!"
Koridora doğru meraklı bakışlarını yönlendirirken Kerem'in delikten bakıp anında kapıyı açtığını gördü. Eşikte ilk gördüğü kişi Batu olmuştu. Ozan derin bir nefes alırken sabahtan beri ilk kez rahatladığını hissetti. Sonra İdil'i görmediğinde endişeleri tekrar döndü.
"N'aber?" Kerem'le Batu yumruk tokuştururken Ozan İdil'in nerede olduğunu soracaktı ancak kapıdan geçmeye çalışan kızı gördüğünde vazgeçti. Genç kız gözlerini devirip Batu'yu elinin tersiyle hafifçe ittirdi.
"Ben girseydim de sonra selamlaşsaydınız bari." İdil'in ses tonu hatırladığı gibiydi. Dinç ve yumuşak. Zaten en son duyduğu ses de kızın sesi olmuştu.
Kerem İdil'e gülümserken birbirlerine hızlıca, tek elle sarıldılar. Kerem'in diğerleriyle samimiyetini bu kadar ilerlettiğini bilmiyordu. Bir tek Ozan mı geride kalmıştı, yoksa Hayal de böyle mesafeli miydi hâlâ? Ama o da kızlarla Ozan'ın tahmininden daha hızlı kaynaşmıştı.
Batu içeri girip Ozan'a doğru sırıtarak gelirken aynı Kerem ile tokalaştığı gibi elini yumruk yapıp kaldırdı. Ozan'ın da aynı şeyi yapmasını bekliyor gibiydi. Beklentiyle kafasını yana eğip yumruğunu biraz daha kaldırarak gözünün önünde hareket ettirdi. Ozan hâlâ karşılık vermemekte ısrarcıydı. Bunu en nihayetinde anlamış olan Batu, Ozan'ın eline uzanıp kaldırdı ve gelişi güzel bir şekilde yumruğunu elinin üst kısmına dokundurdu. Sonra çocuklar gibi şen bir şekilde sırıttı. Ozan onun sırıtan yüzüne yumruk atmakla gülmek arasında ikilemdeydi. Sonra hiçbirini yapmadı.
İdil yanına gelip elini omzuna koyduğunda bakışlarını Batu'dan çekmişti. Kızın her zamanki endişeli hâliydi, ki bu Ozan'a hiç yabancı değildi.
"İyi misin?" diye yavaşça sordu.
Ozan kafasını sallayıp ona cevap verecekken İdil'in yüzündeki yarayı gördü. Alnında bir kesik vardı, çenesinin altında da darbe aldığını gösteren bir kızarıklık. Az önce saçıyla kapattığı için fark etmemişti ama şimdi daha net görünüyordu. Ozan bu yaraların görevden önce orada olmadığına emindi.
"Asıl sen iyi misin?" Ozan bakışlarını boynundan çekmedi. Sesini birazcık yükseltti. "Görevde mi oldu?"
Kerem, "Ne olmuş?" diye sorarak yanlarına gelip İdil'e baktı. Gözleri önce alnında durdu, sonra boynuna doğru kaydı.
"Kavga mı ettiniz?" Kerem gözlerini kızın gözlerine dikti. "Korumalarla mı dövüştünüz?"
Endişeli olmak dışında Kerem'in sesi aynı zamanda üzgün geliyordu. Sanki gitmediği için üzülüyordu. Ozan ise bakışlarını koltukta oturan Batu'ya yöneltti. O da yaralanmış mıydı? Ama hiç öyle görünmüyordu.
"Merak etmeyin..." Batu az önce oturduğu yerden kakıp arkadan İdil'e yaklaştı. Kollarını iki yandan, arkadaşça tutup hafifçe sıktı ve kendisine çekti. Yüzünde de her zamanki Batu sırıtışlarından biri vardı. "Biz çok iyiyiz. Kaçarken biraz... ee... biraz..."
"Zorlandık," diye İdil yardım etti ona. "Bazılarıyla dövüşmek zorunda kaldık."
Başını çevirerek arkasında duran Batu'ya kısa bir bakış attı. Ozan'ın bu bakıştan anladığı kadarıyla Batu yüzünden bir şeyler olmuştu.
"Ama hallettik. Sorun yok."
Ozan, İdil'in kendisine bakma tarzından hoşlanmamıştı. Sanki bilmesini istemediği ya da ondan sakladığı bir şey vardı. Dudağını ısırıp yana doğru kaydı. Batu'nun omzundaki ellerinden kurtulmuştu sonunda.
"Hadi!" Kerem koltuğa ilk yerleşenlerden oldu. "Ben diğerlerine bağlanıyorum. Siz de yaralarınızı falan temizleyin."
İdil eliyle koridoru gösterip lavaboya gideceğini işaret ederken Ozan kafasını salladı. Kerem'le arasına giren Batu'nun ellerini gördüğünde kaşlarını çattı ve ona baktı. Batu oralı değildi ama Kerem de görmüştü.
"Vay be," diye Batu'nun bileğinden tutarak kaldırdı. Elinin üst kısmı kızarmıştı ve tüm eklem bölgesini kaplamıştı neredeyse. "Batu, sen gerçekten dövüşmüşsün. Her ne kadar seni antrenmanlarda görmüş olsam da... vay be. Hâlâ dövüşebildiğine inanamıyorum."
Batu göz devirip bileğini Kerem'den kurtardı. "Dövüşmeyi sevmem... ama dövüşebiliyorum. Just deal with it, okay?"
Kerem alayla gülüp omzuyla onu itti. "Git önce ellerini yıka. Çok pissin şu an."
Batu ayaklanırken Ozan onun dirseğine dokunarak kendisine bakmasını sağladı. "Başka bir yaran var mı?"
Batu kafasını iki yana sallarken Ozan tekrar rahatladı. En azından bu sefer kimse kötü bir şekilde yaralanmamıştı. Kerem'in yaralanmasından ve kendisinin sağır olmasından sonra Batu'nun eve kör bir şekilde döneceğinden korkmuştu. Neyse ki bunlardan hiçbiri olmamıştı.
Kerem tekrar bilgisayara dönerken Ozan'a göz ucu baktı. Ozan bunun ne demek olduğunu anlamamıştı ama sormadı da. Sadece hakkında negatif bir şey söylemesini bekliyordu. Belki de duyduğunu diğerleriyle konuşurken söylemeliydi.
"Bir insanın bilgisayarı da kendisi gibi yavaş olamaz." Kerem'in kendi kendine söylediği şeyi Ozan duysa da tepki vermemeye çalıştı ilk başta. İşte bu istediği şeydi. Sadece bekledi. "Batu haklıymış, bu adam teknoloji için çok yaşlı."
Ozan Kerem'e bakıp kafasını, "ne diyorsun?" der gibi salladı. Ne dediğini duymak istiyormuşçasına beklentiyle ona baktı. Oyunu henüz bozmak istemiyordu ama müdahale etmeden de duramazdı. Batu ona yaşlı mı demişti? Onun gerçekten yaşlı olduğunu mu düşünüyorlardı? Daha otuzlarındaydı, o kadar da yaşlı sayılmazdı. Diğerlerinden en fazla birkaç yaş büyüktü muhtemelen, aralarında abartılacak bir yaş farkı yoktu.
Kerem cevap vermek yerine sadece omuz silkti ve bilgisayara döndü. Neden bu kadar uzun sürmüştü ki? Bilgisayarı dediği kadar yavaş değildi ama Kerem için aynı şeyi söyleyemezdi. Bir de Ozan'a yaşlı diyordu.
"Bir de şu tripleri yok mu," diye fısıldadı göz devirirken. "Böyle daha da çekilmez oluyor. Çok şımarık-"
Ozan dayanamayıp sehpanın üzerindeki kumandayı alıp ona doğru fırlatacakken Kerem'in ani çıkışıyla duraksadı:
"Biliyordum!" Kerem hiç beklenmedik bir şekilde koltuğa vurduktan sonra işaret parmağıyla onu gösterirken Ozan, kumanda fırlatmaya hazır bir şekilde durmuş, şaşkınlıkla ona bakıyordu. "Duyduğunu biliyordum! Buraya geldiğimden beri duyuyorsun, değil mi?"
Ozan kolunu indirirken ne söyleyeceğini, kendisini nasıl savunacağını bilemiyordu fakat kabullenmek de istemiyordu. Kerem'in nasıl anladığını da bilmiyordu ama bu biraz utanç verici olmuştu.
"Sen... sen nereden-"
Kerem'in dudaklarının kenarı kıvrıldı ve dalga geçer gibi, biraz da eğlenerek güldü. "Seni sinsi pislik..."
Ozan tekrar kumandayı ona atma girişiminde bulunacakken içeri İdil, ardından da Batu girdi.
"Hey!" İdil'in otoriter ve kızgın sesi Ozan'ın dikkatini çekmeyi başarmıştı. "N'oluyor burada?"
"Oh, shit..." Batu elindeki kumandaya bakıp göz devirdi. "Bu sefer de kumandaya geçmiş."
Kerem'in yüzündeki alaycı ifade genişlerken yüzünü ayakta duran arkadaşlarına çevirdi. Ozan, harika, diye geçirdi içinden. Öğrenecektiler duymadığını.
"Ozan arkadaşımız duymaya başlamış," dedi, ilk okulda sınıf arkadaşını öğretmene ispiyonlayan çocuk edasıyla. "Ama bize söylemiyordu."
"Gerçekten mi? Duyuyor musun?" İdil'in şaşkın ve umutlu bakışları Ozan'ı bulduğunda yalanına devam edemeyeceğini anlamıştı. En azından İdil var diye yapamazdı. Her şey için kendisini suçladığını ve duymaya başlamasının en çok onu mutlu edeceğini bildiği için inkâr etmedi.
Kafasını yavaşça sallarken göz devirdi, "Evet," diye homurdandı. "Biraz boğuk ama..."
Ozan, üstüne çöken ve onu koltuğa çivileyen ağırlık nedeniyle lafını tamamlayamamıştı. Kendine gelip baktığında o ağırlığın Batu olduğunu gördü. Öne doğru eğilmiş, ona sımsıkı sarılıyordu.
"Duyuyorsun!"
Ozan neredeyse nefessiz kalacaktı ama bu sıkı sıkı sarıldığı için değildi. Batu tüm ağırlığını ona vermişti. Ozan kollarından tutup geri itmeye çalışırken Batu'nun hiç de sıska ve güçsüz biri olmadığını anladı. Sarılma yüzünden kolunda gerilen kaslarının varlığını hissettiğinde, bu onu duymaya başlamasından bile daha çok şaşırtmıştı. Hep bol şeyler giydiğinden ve uzun olduğundan fark edilmemişti muhtemelen ama Batu gerçekten de fitti. Tabi bunu ona söylemeyecekti.
Ozan daha fazla bu sarılmaya katlanmak istemediğinden -böyle sevgi gösterilerinden pek hoşlanmazdı- Batu'yu bu sefer güçlü bir şekilde iterek ayağa kalktı.
"Yapıştın ya kene gibi." Ozan üstünü başını düzeltiyormuş gibi yaparak gülümsemesini saklamaya çalıştı. Batu'nun ona sarılmasından biraz bile memnun olduğunu gösterirse Batu'nun ilerleyen zamanlarda sevgi pıtırcığı olacağından korkuyordu. Üstündeki ıslaklığı fark edince yüzünü buruşturdu. "Bir de ellerin ıslakmış. Of!"
Batu'nun ise bu umurunda değilmiş gibiydi. Ona bakıp gülümsüyordu ama yüz ifadesi değişmişti. Şimdi dudaklarında sinsi bir gülüş vardı. Aniden ileri uzanarak hızlı bir şekilde elini Ozan'ın tişörtünün göğüs kısmına sildi ve Ozan'ın büyüyen gözlerini gördüğünde küçük çocuklar gibi saklanmak için geri kaçtı.
"Senin ben..." Ozan öne çıkıp onu kovalayacakken İdil'in ona sarılması Ozan'ı durdurmuştu. Bunu beklemediğinden bir an için afallayıp öylece durdu. İdil bunu ikinci kez yapıyordu.
"Gerçekten duyuyorsun."
Tek kolunu kaldırıp o da karşılık verecekken duraksadı. İdil'in beline sarılmaktan vazgeçip elini nazikçe sırtına koydu.
"Evet," diye mırıldandı. Tam Ozan geri çekilecekti ki kız ondan önce davrandı. Geriye bir adım atıp ensesinde birleştirdiği ellerini çözdü. Sonra bir adım daha atıp kollarını ondan tamamen çekti ve Ozan'ı serbest bıraktı.
"Niye söylemedin?" İdil'in az önceki sevecen hâlinin yerini hoşnutsuzluk almıştı. "Ne zamandır duyuyorsun?"
"Muhtemelen bugün," diye Kerem onun yerine cevapladı.
"Ben gittikten sonra mı?" Batu da sorulara bir soru eklemişti. "Çünkü ben buradayken duymuyordun."
Kerem burnundan gülerken, "Belki de muhatap olmamak için numara yapmıştır," diye başının üstünde duran Batu'ya bakarak konuştu.
"Hayır," dedi kollarını göğsünde kenetlerken. "Kerem gelmeden biraz önce."
"Bize söylemeyecek miydin gerçekten?" İdil'in alıngan bakışlarını gördüğünde yaptığı şeyden pişman olmuştu ama yapma nedeni İdil değildi.
"Söyleyecektim." Ozan kıza bakmamaya çalıştı. "Ama..."
"Ama sinsilik yapmayı tercih etti." Kerem kendini beğenmiş bir ifadeyle Ozan'a bakarken, Ozan yüzüne bir tane geçirmemek için zor tuttu kendini. "Onunla ilgili ne düşündüğümüzü öğrenmek için. Ya da ondan habersiz ne konuştuğumuzu."
"Söyleyecektim!" diye bir kez daha vurguladı. "Birazdan. Görüntülü konuşurken."
"Tamam." Batu ellerini kaldırarak dikkati kendi üzerine çekti. "Şu an duyuyor. Önemli olan bu."
"Evet." İdil'in omuzları düşerken nefesini dışarı verdi. "Peki kendini nasıl hissediyorsun? Az önce pek iyi duymuyorum, dedin."
"Biraz boğuk. Sanki su altında konuşuyor gibisiniz. Ama ne dediğinizi anlıyorum."
"Bunu doktoruna bildirsen iyi olur." Genç kızın alnının ortası kırıştı. Bir eliyle sol omzuna ve boynuna masaj yaparken -omzunu incitmiş gibi duruyordu- bakışlarını Ozan'dan hiç çekmedi. "Önemli bir gelişme."
"Söyleyeceğim. Önce bu konuşma işini halledelim de."
Kerem aniden diğerleriyle konuşmak zorunda olduklarını hatırlayıp irkilirken tekrar dikkatini bilgisayara verdi. İdil su alacağını söyleyip mutfağa yöneldi. Batu ise hâlâ aynı yerde duruyordu.
"Ben yapayım mı?" Kerem'in omzunu dürttü. Kerem başını kaldırıp ona bakarken Ozan yine onun alaycı bir şey söyleyeceğini sandı ama kabul etmişti.
"Zaten oyalanacağım diye saçma sapan şeylere girdim. Bilgisayar dondu."
Kerem Ozan'a doğru kayarken az önceki yerini Batu'ya devretti. Ekibin bilgisayar kurdu, çocuklar gibi mutlu olmuş bir hâlde yeni oyuncağıyla ilgilendi.
"Bu arada duymana gerçekten sevindim." Kerem sağına bakarak yumruğunu hafifçe Ozan'ın omzuna vurup içten bir gülümseme sundu. "Az önce söylediklerim... ciddi değildim. Sırf duyup duymadığını anlamak için söyledim."
"Bir de bana sinsi diyorsun." Ozan gözlerini devirirken güldü sonra gözlerini kısarak önce Batu'ya sonra tekrar Kerem'e baktı. "Onun dediği şeyler de..."
"Onu da ben uydurdum. Onun söylemesi seni daha fazla kızdırır diye." Kerem kendiyle gurur duyuyormuş gibi yan bir bakış attı ona. Batu da kaşlarını çatarak ikiliye baktı. Ne konuştuklarını çözmeye çalışıyor gibiydi. "Aslında bunu söylediğimde seninle oyun oynadığımı anlamalıydın. Batu iki kelimeyi bir araya getiremiyor ki. Onları nasıl söylesin?"
Batu, "Hey!" diye itiraz ederken Ozan istemsizce güldü. Kerem'i onaylamadan edememişti.
"Bu arada, sen nasıl anladın?"
"Kapı çaldığında emin oldum. Anında kapıya baktın." Kerem öne doğru kayarak yerini rahatladı. "Ondan önce de şüpheleniyordum. Gerçekten duymadığın zamanlarda sonuna kadar ne dediğimiz konusunda ısrarcı oluyordun. Bu seferse... pek umurunda değil gibiydi. Çünkü zaten duyuyordun."
"Atlas'tan mı öğreniyorsun böyle şeyleri?"
"Eskiden kalma," dedi omuz silkerek. Ozan onun aslında avukatlık zamanlarını ima ettiğini fark etti. "Sen de kendine dışarıdan baksaydın anlardın. Sonuçta iyi bir polissin." Yüzüne yine o alaycı gülümseme yerleşti. "Ama oyunculuğun için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Berbatsın. Çok amatörce..."
Ozan ağzını açıp bir şey söylemek istemişti ama Atlas'ın sesini odada duyduğunda bakışlarını bilgisayara çevirmişti.
"Sonunda! İki saattir neredesiniz?" Atlas'ın vücudu ekrandan uzaklaşırken Batu kucağındaki laptopu hepsinin görebileceği bir açıyla sehpaya bıraktı. Geri çekildiğinde Ozan Atlas'ı ve yanında oturan Hayal'i çok net bir şekilde görmüştü.
Ozan nerede olduklarını anlamaya çalışarak kaşlarını çattı. Orası ortak eve benzemiyordu. Atlas Hayal'i nereye götürmüştü? İlk başta endişelense de sonra Hayal'in kötü bir ruh hâlinde olmadığını görünce rahatlamıştı. Atlas ile diğer evlerindeydiler muhtemelen. Hayal için sorun değilse Ozan için de olmazdı. Yine de onun rahatsız olduğuna dair bir işaret aradı.
Onu tanıdığından beri, elinde olmadan kız için endişeleniyordu. Çünkü şu anda Hayal içlerinde en savunmasız olanıydı. Ozan bir polis olarak, onun davranışlarından ne yaşadığını az çok anladığı için Batu'dan veya herhangi birinden daha çok Hayal'i koruması gerekiyormuş gibi hissediyordu.
Daha ilk günden, içten içe Hayal için endişelendiği için kalmıştı o evde. Sadece dosyaları merak ettiği için değil, kızın da ona ihtiyacı olduğu için. Ozan'ın polis olduğunu öğrendiğinde nasıl rahatladığını unutmamıştı. O andan itibaren Ozan oradan yalnız çıkamayacağını biliyordu. Hayal'in başına bir şey gelmesini istemiyordu ve izin de vermezdi. O zamanlar üstelik Atlas'ı hiç tanımıyordu, bu yüzden Hayal'e zarar verme ihtimalini göz önünde bulundurması gerekiyordu.
"Burada çözmemiz gereken bazı durumlar oldu." Kerem cevaplamayı tercih etmişti, ki Ozan bundan çok memnundu. Ama Ozan'ın duyduğunu diğerlerine yetiştirdiği gibi Atlas ve Hayal'e söylememişti hemen.
Ardından ekrana bir kişinin görüntüsü de gelmişti. Sokak lambalarının altında yavaş yavaş yürüyen Rüzgar'dı bu. Ama yanında kimse yoktu.
"Herkese merhaba," dedi, Rüzgar kameraya bakıp gülümserken. Ama pek keyfi yok gibiydi. Helen ile bir sorun mu olmuştu yoksa genel bir ruh hâli miydi bilmiyordu. Onu tanıyacak kadar Rüzgar ile aynı ortamda bulunmamışlardı.
"Merhaba." Hayal gülümseyerek karşılık verdi.
Atlas biraz daha ekrana yaklaştı. "Helen nerede?"
Rüzgar kulağındaki kulaklığı düzeltirken, "Birazdan gelir," dedi. "Yeni ayrıldık."
Atlas kafasıyla onayladı. "Ben gidip şarj aletini getireyim. Helen de gelince başlarız."
Artık ekranda Atlas görünmüyordu. Genç kız parmaklarıyla oynuyor, gerginliğini azaltmaya çalışıyordu. Ama eskisinden daha iyi görünüyordu. Önceleri daha endişeli ve korkaktı. Şimdiyse kendine daha fazla güveniyormuş gibiydi.
"İdil nerede?" Hayal hepsini inceleyip onlardan bir cevap bekledi.
"İçeride," dedi Kerem. "Şimdi gelir."
Hayal kafasını sallarken kapının açılma sesi duyuldu. Hayal yan tarafa bakıp gözlerini bilgisayardan çekti. Yüzünde bir gülümseme oluşmuştu. Muhtemelen Helen gelmişti.
"Hey, hoş geldin." Hayal mutlu oluşunu saklamadı.
"Hey," diye karşılık vermişti Helen de. "Başladınız mı?"
Bu sefer sesi daha yakından geliyordu. Hayal başıyla kızı onayladı. Tam da o sırada elinde bir bardak suyla İdil çıkagelmişti. Kendisine Kerem ve Batu'nun arasında bir yer edindi. Bu yüzden köşelerde oturan Batu ve Ozan bir hayli zorlanmışlardı. Ozan koltuğun dört kişi alabildiğini bilmiyordu. Dörtlü, koltuk için itişirken diğer tarafta aniden bir sorgu başlamıştı.
"Senin ayağına ne oldu?"
"Burktum," diye iç çekti Hayal, aşağıya doğru bakarken. Bilgisayar belirli bir alanı gösterdiği için Hayal'in ayağını göremiyorlardı ama Ozan ciddi bir şey olmadığını umdu. Yanına oturan Helen, ekranda belirirken ellerini ceketinin cebinden çıkarmak gibi anlık bir gaflette bulunmuştu. Hemen fark edip elini geri soksa da artık çok geçti, herkes görmüştü. "Asıl senin eline n'oldu?"
"Kestim," dedi umursamazca, her gün yaptığı bir şey gibi. Bilgisayar ekranına baktığında kaşlarını çattı. "Senin kafana ne oldu?"
Ozan bir an ona söylediğini sanmıştı ama konunun İdil olduğunu anlaması uzun sürmedi.
"Yardım." İdil dudaklarını birbirine bastırdı, elini yeni pansuman yaptığı yarasına götürürken. Kızların yüzünde oluşan o ifadeyi gördüğünde kafasını iki yana salladı gülerek. "Sadece şaka yapıyorum. Çok güzel akıyordu, bozmak istemedim... Ufak bir kesik sadece."
Kerem gülümserken az önce gerilen vücudu biraz gevşedi. Kendisi Ozan'a yapıştığı için neredeyse her hareketini hissedebiliyordu, ki bu çok rahatsız edici bir şeydi. Kendi evinde, kendi koltuğunda rahat oturamıyordu resmen.
"Batu?" Helen'in gözleri kendi bilgisayarında Batu'nun oturduğu tarafa kaydı. "Sen iyi misin peki?"
Batu yan bir şekilde oturduğu için -daha çok oturmaya çalışıyordu- neredeyse İdil'in üzerine çıkmıştı. Yumruk şeklinde sıktığı elini havaya kaldırıp baş parmağını gösterdi.
"Her şey yolunda." Batu eskisi kadar neşeli değildi. "Elini nasıl kestin?"
Rüzgar'ın alaycı gülüşünü duyduğunda Ozan onun da orada olduğunu hatırlamıştı. Bir süredir hiç konuşmadığından Ozan farkına bile varmamıştı. İlk başlarda Niyazi ile aynı ortamda oldukları zaman da Ozan böyle hissediyordu. Varlığını unutuyordu.
"Bence bu konuyu fazla dillendirmeyelim." Helen sesini alçalttı. Sanki birinin duymasını istemiyordu. Ozan onun kim olduğunu biliyordu.
"Geldin mi?" Atlas'ın sesi bir hayli uzaktan geliyordu. Şarj aletini sonunda bulmuş olmalıydı. Ekranda görünene kadar konuşmadı, hatta bilgisayarı şarja takana kadar. Helen yana kayıp Hayal'in yanında ona yer açtı.
Atlas Helen'in açık olan saçını okşayıp omzundan geriye itti. Yan taraftan yüzüne baktı. "İyi misin?"
"Evet," dedi Helen gülümsemeye çalışarak fakat sahteydi. Aralarında bir şey mi olmuştu yoksa yaralandığı için miydi tüm bu ruh düşkünlüğü?
Atlas gözlerini ondan çekmedi. Bir şey olduğunu anlamıştı. Bakışlarıyla onu baştan aşağı süzdü. Gözleri giydiği kapüşonlu cekette takılıp kalmıştı.
"Dışarısı fazla mı soğuktu?"
"Biraz. Neden?" diye gülerek karşılık verdi. Sanki hiçbir şey olmamıştı. Ozan, Helen'in az önceki hâlini görmese şimdi yaptığı oyuna inanırdı. "Dışarı mı çıkacaksın?"
Atlas'ın dudakları düz bir çizgi şeklini almıştı. Öne doğru eğilirken elini saçından gezdirdi. "Helen bana ellerini göstersene."
Ozan istemeden de olsa takdir eder gibi baktı. Az önce konuşulanları duymadan mı çözmüştü bunu? Kardeşini gerçekten iyi tanıyordu. Ve tabii iyi bir gözlemciydi de. Ozan Atlas'ın bir kez daha ne kadar tehlikeli olabileceğini fark etmişti. Aslında böyle işlerle uğraşmasaydı ondan iyi bir polis de olabilirdi.
Genç kız sağlam elini çıkardı ve Atlas'ın görebileceği bir şekilde salladı. Atlas sessiz kalırken Helen'den gözlerini çekmedi. On saniyelik bir meydan okumanın ardından Helen pes ederek sargılı elini de çıkardı. Gizlemenin bir anlamı yoktu sonuçta. İllaki görecekti. Atlas'ın bakışları derinleşirken iç çekti. Suratında hayal kırıklığı vardı. Alnını ovuştururken yanında oturmuş kız kardeşine baktı.
"Ne oldu?"
"Kesildi."
"Nasıl?"
"Kendisi kesti." Rüzgar tekrar konuşmaya karar vermiş gibiydi. Ortam aniden sessizleşti. Ozan istemsizce kaşlarını kaldırdı. Kerem heykel gibi kıpırdamadan duruyordu. Hayal ve İdil de rahatsız bir şekilde öne doğru eğildiler. Ama Batu'nun ne yaptığını pek göremiyordu. "Gerekli olmadığı hâlde..."
"Rüzgar bunu konuşmuştuk." Helen gözleri öfkeyle açıldı.
"Anlaştığımızı hatırlamıyorum ama." Her ne kadar sinirli de olsa sesi tonunun ayarını iyi koruyordu. Ozan'ın tahmin ettiğinden daha kalın bir ses tonu vardı. Belki de her şeyi boğuk bir şekilde işittiği için öyle sanıyordu.
Ozan onun her zaman böyle ciddi olup olmadığını merak etti. Hiç öyle bir his oluşturmuyordu onda. Daha çok eğlenceli birine benziyordu. Sanki konunun Helen olması onu germişti. Aynı yanında, gerginlikten patlayacak olan Kerem gibi. Yumruk atsam patlar mıydı acaba, diye düşündü. Sonra bir küfür savurdu içinden, Batu'yla fazla takılmaya başlamıştı.
"Kendisi kesti derken?" Atlas'ın sakin kalmaya çalışan hâli oldukça başarılıydı ama kendisini nereye kadar tutabilirdi, Ozan bilemiyordu.
"Kadının çantasına sinyal boğucuyu yerleştirmek için bir oyun oynadım... işe de yaradı!" Helen sesini yükseltti. Bir kameraya bir Atlas'a bakıyordu. Aptala anlatır gibi de tek tek laflarını vurguluyordu. "Garantiye almak istedim. Yapmam gerekeni yaptım. Artık beni sorguya çekmeyin."
"Yeterli mesafe yok muydu?"
"Vardı!" dedi aynı hiddetle. "Ama ben güvenemedim. Elime güzel bir fırsat geçti ve yaptım. Bu sayede iki görev de başarılı oldu."
"Onu daha bilmiyoruz." Atlas'ın gizem dolu sesi Ozan'ın hiç hoşuna gitmemişti.
"Nasıl yani?"
"Yaptığınız... Yaptığın şey..." Atlas kardeşine hızlı bir bakış attı. "Yani demek istediğim, iki görevin de gerçekten başarılı olduğunu daha bilmiyoruz."
Helen burnundan soluk vererek güldü. Gülüşü alaycıydı ama aynı zamanda da acı dolu. Atlas'ın ona güvenmemesi canını yakmış gibiydi. Ellerini koltuğun iki yanına yerleştirip destek alarak kalktı.
"İnanılmazsın, gerçekten." Helen yanlarından ayrılırken Atlas onun peşinden baktı.
"Nereye gidiyorsun?"
"Mutfağa. Kahve yapacağım." Sesi oldukça ruhsuz gibiydi. Ama Ozan şu an için ses tonlarının doğruluğundan emin olamıyordu. Kulağına son zamanlarda pek güvenmiyordu. "Merak etmeyin, kendimi boğmam. Ya da yakmam."
Atlas göz devirirken kafasını iki yana salladı. Gerçekten de aralarında bir şeyler olmuştu. Oysaki Ozan aralarının düzeldiğini sanıyordu.
"Her neyse," diyerek geçiştirdi Atlas. Ama aklının Helen'de kaldığına emindi. "Sana n'oldu?"
Atlas'ın bakışları bu sefer İdil'i yakalamıştı. Alnındaki yaranın üstünü kapattığı için daha fazla dikkat çekiyordu normalden.
"Harika, başa sardık... Bir şey yok. Ufak bir çizik." İdil öne doğru kayarak koltuktan kalktı. Ozan neredeyse sesli bir şekilde şükredecekti ama İdil'i kızdırmak istemiyordu. Zaten en az yer kaplayan da kızdı. Sadece Ozan, Kerem'den uzaklaştığı için mutluydu. "İçim daraldı ya..."
"Sanırım anlatmanız gereken çok şey var." Hayal de Atlas gibi öne doğru kaydı. Dirseklerini dizlerine yaslayıp bir avucunu da yanağına dayamıştı. Merakla bekliyordu. Hayal ne zamandan beri görevlere bu kadar ilgiliydi?
İdil arkaya geçip Kerem'in olduğu kısma denk gelecek şekilde koltuğun başına yan bir şekilde oturdu ve omuz silkti. Bir elinde hâlâ su bardağını tutuyordu.
"Biraz aksiyonlu bir geceydi doğrusu." Batu'ya baktı. "Benim anlatmamı ister misin?"
"Akıl sağlığımız için en iyisi bu olur." Kerem başını kaldırarak İdil'e göz kırptı. Batu yine onunla uğraştıkları için göz devirirken İdil tebessüm etti. Ozan da gülmeden edemedi.
"Ama önce bir şey söylemem gerek," diye Atlas sesini yükseltti, herkesin duyabilmesi için. O sırada Helen de tüm ruhsuzluğuyla geri dönmüştü. Atlas'tan biraz uzakta oturdu. Üstündeki ceketi de çıkarmıştı. Elindeki kupayı sıkı sıkı tutarak ekrana bakıyordu. "Ozan? Artık yavaş yavaş duymaya başladığına göre doktoruna görünüp işinin başına geri dönebilirsin, değil mi?"
Ozan dudaklarını birbirine bastırıp güldü. Tabii ki o söylemeden Atlas fark etmişti. Artık bu durum sinir bozucu olmak dışında komik de olmaya başlamıştı. Ozan kafasını salladı sadece.
"İnanmıyorum. İyileştin mi?" Hayal çok mutlu olmuş gözüküyordu. Gülümsemesi tüm yüzüne yayılmıştı.
"Evet. Bir saat önce falan duymaya başladım. Yani... iyileştim gibi. Daha iyiyim." Ozan da ona tebessüm etti. "En azından artık sesiniz, insan sesine benziyor."
Kerem ona dalga geçer gibi bir bakış attı ve güldü; ama uzun sürmemişti.
"Senin adına sevindim." Ozan Helen'e gülümseyerek cevap verdi. Ama onun aksine Helen'in sesini duyduğunda Kerem'in gülüşü solmuş, başka bir yere bakmıştı. Bu ikilinin de arası pek iyi değildi anlaşılan.
Ozan'ın son zamanlarda Helen ile ilgili de yeni fikirleri oluşmuştu. Neredeyse tanıştıklarından beri hiç iletişimleri olmamıştı ama son zamanlarda sürekli olmasa da çoğu zaman ona yardım etmişti. Hatta bir ara ona yardım edebilen tek kişi olmuştu.
"Ben de sevindim." Rüzgar da hemen konuya dâhil oldu. Az önceki gerginliği üstünde değildi artık. Daha sakin görünüyordu. "Gerçekten atlattığın için çok şanslısın."
Ozan hepsine teşekkür ettikten sonra nihayet konu göreve gelmişti. Ozan delicesine merak ediyordu: İdil ve Batu'nun dövüş anıları mı daha ilginçti yoksa Helen'in neden elini kestiği mi? Asla karar veremezdi. Ama görünen o ki, ilk anlatıcı İdil'di.
...İdil çok iyi bir anlatıcıydı. Onu dinlemek Ozan'a sıkıcı gelmiyordu. Ve hiçbir detayı da atlamıyordu. Atlas gibi oldukça mükemmeliyetçi biriydi. Fakat Atlas'ın aksine, İdil konuşurken eğlencesinden ödün vermemişti. Konuşma sırasında oyalanacak bir şey bulmuştu. Bu da Kerem'in saçlarıydı. Kerem de bundan hiç şikayetçiymiş gibi durmuyordu. Hatta bir ara Batu konuşmayı devraldığında öne doğru eğilip konuyla alakasız bir biçimde Kerem'e, "Saçların kıvırcık mı yoksa dalgalı mı çözemiyorum," diye fısıldamıştı. "Çok karışık ama çok yumuşak... Birazcık kıskandım."
Devamında Kerem de İdil'in gülmesini sağlayacak bir şey demişti ama Ozan duyamamıştı. Atlas onları uyarıp tekrar konuya dönmelerini sağlarken İdil konuşmayı Batu'dan devraldı. Her şeyi detayına kadar anlatıp hikâyenin sonuna yaklaştığında bir an için duraksadı. Önce Batu'ya sonra Ozan'a baktı. Derin bir nefes alırken Ozan'ın kaç yıllık arkadaşı olan ve kardeşi konusunda ona ihanet eden Doğan ile ilgili gerçeği söyledi.
Ozan gözlerini kapatırken alnını yumruk yaptığı eline yasladı. Doğan'ın orada ne işi olduğunu, neden gittiğini bilmiyordu fakat bunun Özbey'in işi olduğuna emindi. Uyuşturucu baronu, Hamdi Kalyoncu için mi çalışıyordu gerçekten? Birlikte, uyuşturucu satan katillere baskın yapmaya evlerine gittiklerinde hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranmıştı oysaki. Yalan mı söylemişti? Ozan onun tanımadığına inanmıştı. Kardeşinin ölümüne yol açan kişilerle çalışmaya devam ettiğini bilmek her defasında Ozan'ın kalbini kırıyordu.
"Ozan..." İdil onu teselli için bir şey arıyor gibiydi ama bulamamıştı. Zaten nasıl teselli etmeyi düşünüyordu ki? Ne diyecekti? Arkadaşının böyle olduğu için üzgünüm mü?
"Doğan'a muhtemelen sonradan haber verdiler." Atlas parmaklarıyla oynamaya devam ederken çok düşünceli görünüyordu. "Sonra n'oldu? Yara aldığınıza göre dövüşmek zorunda kalmışsın."
İdil memnuniyetsiz bir biçimde kafasını salladı. "Maalesef. Doğan'ı haklamak zorunda kaldım. Tabii Batu da yardım etti."
Ozan kafasını kaldırıp Kerem'in arkasında duran İdil'e baktı. Gözleri yaralarının üstünde durmuştu.
"Bunları da mı o yaptı?"
"Evet," dedi ve ardından dalga geçer gibi güldü. "Ama onda bunların daha fazlası var."
"Ellerine sağlık." Ozan'ın yüzünde silik bir gülümseme oluştu. İdil'in ona birkaç yumruk indirmesi hoşuna gitmişti ama bir yandan da Doğan'ın kaç yıllık arkadaşı olmasının getirisiyle hüzün doluydu.
"Doğan senin yüzünü gördü mü? Ya da Batu'nun?" Atlas herkesin dikkatini tekrar çekmeyi başarmıştı.
İdil kafasını iki yana sallayarak, "Sanmıyorum," dedi. "Görmedi."
"Anladım." Atlas oldukça düşünceli görünüyordu. "Yine de dikkatli olalım."
"Sanırım... şimdi bizim sıramız." Helen suskun hâline bir son vermişti sonunda. Elindeki kupadan gözlerini çekmedi. "Anlatma sırası bende."
Helen en başından beri ne yaşadıklarını anlatırken Ozan onun sakinliğine ve soğukkanlı tavırlarına hem şaşırmış hem de hayran kalmıştı. Restorana girmesini, kadınla karşılaşmasını, elini kesip burnu kanamışçasına rol yapmasını ve kadını buna ikna etmesini sıradan şeylermiş gibi anlatıyordu. Arada sırada da Rüzgar müdahale ediyor, dışarıda gördüğü şeyleri anlatıyordu.
Atlas ensesindeki saçları çekiştirirken çok rahatsız görünüyordu. Dudaklarını birbirine bastırmış, sürekli alt dudağını ısırıyordu. Arada sırada da elini yüzüne götürerek, düşünüyorum, pozisyonunda duruyordu.
"Kadın seni tekrar görse tanır mı?" diye sordu İdil.
"Sanmam. Peruğum vardı. Elim de sürekli yüzümdeydi." Helen bakışlarını kameradan çekip yan tarafına, Atlas'a doğru anlık bir bakış attı. "Ve yüzümün büyük bir kısmı kanla kaplıydı. Beni tanıyacağını sanmıyorum."
"Peki şu diğer adam? Sana yardım eden?" İdil başka bir soru daha sorduğunda Atlas kameraya, muhtemelen İdil'e, minnet dolu bir şekilde baktı. Kendisinin sormak istediklerini İdil soruyor, Atlas ile Helen'in daha fazla arasının açılmaması için çabalıyordu. Atlas'ın sorular sorup Helen'i kızdırması oldukça olasıydı çünkü.
"O da tanımaz." Helen elindeki kupayı sehpaya bıraktı. "Sandığınızın aksine, dikkatliydim."
"Sonuç olarak, görevi başardık." Rüzgar da oturduğu yerden kalkmış, tekrar yürümeye başlamıştı. Dikkatleri Helen'den uzaklaştırmaya çalışıyordu. "İdil ve Batu da başarmış. Bilgileri almış, mesajları bırakmış. Ufak tefek pürüzler çıktı ve halledildi. Onları da önceden tahmin etmiştik zaten."
Atlas usulca kafasını sallayıp Helen'e döndü. Ozan, onun hareketlerinde biraz çekingenlik gördü. Atlas'ın kız kardeşinden böyle çekinmesini bir an için komik buldu.
"Elin nasıl?" Atlas'ın sesi ve bakışları oldukça kaygılıydı. Helen için gerçekten çok endişeleniyordu. Ve bu, Ozan'a kendisini anımsatıyordu. Ama kendi öz kardeşiyle, Anıl'la olan ilişkisini değil, Batu'yla olan ilişkisini hatırlatıyordu.
Anıl hayattayken onunla her ne kadar ilgilense de asla yeterli olmamıştı. Asla yeterince endişelenmemişti. Hatalar yapmıştı ve bu da kardeşinin canına mal olmuştu. Herkes aksini söyleyebilirdi ama hayır, onu Ozan öldürmüştü. Bu yüzden Anıl'a benzettiği Batu için daha fazla kaygılanıyor, onu düşünüyordu.
Ozan kendini bir an için suçlu hissetti. Anıl'ı unutmuş ya da yerini doldurmuş gibi kalbi acıdı. Ama hayır, onu asla unutamazdı veya yerini başkasıyla dolduramazdı. Bu bir gerçekti. Fakat...
Ozan, özlem yüzünden dolan gözlerini bilgisayara dikmiş olan Batu'ya çevirdi. Yüz hatları, enerjik oluşu, çoğu zaman gülmesi, hatta az önce küçük bir çocuk gibi ıslak ellerini Ozan'ın üstüne silmesi... her şeyi ona Anıl'ı hatırlatıyordu. Eğer büyüseydi böyle biri olacaktı o da. Ozan kendisine ikinci bir şans verilmiş gibi hissediyordu. Bu yüzden Anıl için yapamadığı ağabeyliği Batu için yapmak istiyordu. Hatalarını telafi edebilirdi. Onu geceleri uyutmayan korkunç anıların yerini daha iyileriyle değiştirebilirdi.
Bakışlarını ondan çekip sağa, kimsenin olmadığı tarafa baktı. Tam da şu an, Anıl'ı düşünmenin sırası değildi. Yaptığı şeyi hatırlamak istemiyordu, eğer o kötü anı yine onu ele geçirirse etrafta kim olduğuna bakmaz, oturup hepsinin önünde çocuk gibi ağlardı. Bu yüzden dikkatini ortada dönen tartışmaya verdi.
"Küçük bir sıyrık mı?" Rüzgar şaşkın ve bir o kadar da kızgın ses tonuyla konuştu. "Elini boydan boya kestin. Dikiş atılması gerekiyor."
Hayal öne eğilip bıkkın bir şekilde geriye yaslanmış Atlas'ın üzerinden Helen'e baktı. O da endişeli görünüyordu. "Helen, eline bakabilir miyim? Rüzgar'ın dediği kadar ciddiyse..."
"Peki ama konuşma bittikten sonra bakarsın." Helen sıkıntıyla iç çekti ve göz ucu bilgisayara baktı. "Şu an iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum."
***
Ozan ortak eve geldiğinde kendisini çok mutlu hissediyordu. Duymaya başladığı için mi yoksa işine geri döneceği için mi bilmiyordu fakat mutluydu. Ama tabii böyle sürebileceğini düşünmesi saçmalıktı. Bu ekiple olup da sakin bir gün geçirmeleri neredeyse imkânsızdı.
İçeri girdiğinde -Atlas hepsine birer anahtar yaptırmıştı- salonda oturan iki kişinin olduğunu gördü. İdil ve Batu iki tane bilgisayarı önlerine koymuş, gerekli olmadığı hâlde fısıldayarak bir şeyler tartışıyorlardı ama Ozan'ın geldiğini görünce durdular.
"Hey!" İlk tepki gösteren Batu olmuştu.
"Hoş geldin," dedi İdil de onu takip ederek. Ozan onlara başıyla selam verirken Helen de elinde bir kupayla mutfaktan çıkmış, kapıya yaslanmıştı.
"N'aber?" Keyifsiz görünüyordu. Yine de gülümsemeye çalışmıştı. Ozan onun da selamını alırken gözleri Helen'in eline kaydı. Sargı yeniydi. Hayal akşam eline bakmış olmalıydı.
"Elin nasıl oldu?"
"Hayal dikiş attı." Helen sanki elinin varlığını yeni hatırlamış gibi kaldırıp baktı. "Fena değil."
"Güzel."
"Senin kulakların nasıl oldu?" Helen'in yüzünde alaycı bir gülüş belirmişti.
Ozan omuz silkerken, "Çalışıyorlar," diye aynı alaycılıkla cevap verdi.
"Sevindim." Eliyle mutfağı gösterdi. "Bir şey ister misin? Çay, kahve?"
Başını iki yana sallayarak istemediğini belli etti ve önüne döndü. Helen de tekrar mutfağa geçmişti. Beyaz masada ona en yakın olan sandalyeyi çekip Batu ve İdil'in karşısına oturdu. Tekrar bilgisayarlara, masanın büyük bir kısmını kaplayan fotoğraflara, yanlarında duran not defterine ve kağıtlara odaklanmıştılar.
"Herkes nerede?"
"Atlas şirkette. Hayal de kendi evinde," dedi İdil, gözlerini laptoptan çekmeden. "Rüzgar... muhtemelen yine bir şeylerin peşinde. Kerem de..." Omuz silkti ve güldü. "Onu hiç kestiremiyorum. Ya evindedir ya da dövmek için birini arıyordur."
"O tamamen iyileşti mi?"
"Kerem'in herhangi bir zaman diliminde tamamen iyileşebileceğini sanmıyorum." İdil iç çekip acı acı gülümsedi.
Ozan burnundan soluk vererek güldü. Haklıydı, Kerem belayı çekmekte uzmandı. Kısa bir sessizlikten sonra Ozan konuyu değiştirmeye karar verdi:
"Ee? Ne yapıyorsunuz?"
İdil başını kaldırmadan, "İpucu arıyoruz. İşimize yarayacak bir şey," dedi. Sesi çok yorgun geliyordu. Elini masanın üzerinde salladı. "Dün gece evden bulduğumuz şeyleri araştırıyoruz..."
"Anladım..." Ozan geriye yaslanıp elini saçında gezdirdi. "Bir şey bulabildiniz mi?"
İdil ve Batu bakışıp birbirlerine gülümsediler. Büyük ihtimalle bulmuşlardı.
"Yani... şey, galiba bulduk. Emin değiliz daha." Batu tekrar laptopuna çevirdi bakışlarını.
"Atlas'ı bekliyoruz." İdil not defterine bir tarih yazdı. Tarih iki hafta sonrayı gösteriyordu. Ozan iki hafta sonra ne olacağını merak ediyordu ama onların da bilmediğini tahmin etmişti.
Ozan dün gece restoranda çekilen fotoğrafları incelerken kimse konuşmadı. Birkaç dakika sonra, sessizliği bozan tek şey telefonun zil sesi olmuştu. Ses mutfaktan geliyordu. Muhtemelen Helen'in telefonuydu. Sesi kesildiğinde Helen'in aramayı cevapladığını tahmin etti. Ama içinde garip bir his vardı. Telefonun zil sesi saçma bir şekilde onu rahatsız etmişti.
Tekrar sessizlik olurken mutfakta aniden bir bardağın kırılma sesine benzer bir ses duyuldu. Ardından da Helen'in, "Ne?" diye bağırması üçlünün irkilmesine neden olmuştu. Hepsi anlık olarak birbirine bakıp hemen ayaklandılar. Aralarındaki en hızlı hareket eden Batu olmuş, mutfak kapısına hepsinden önce ulaşmıştı.
"Helen! İyi misin?"
Ozan da gelip içeri doğru baktığında Helen'in yerdeki camların yanında durduğunu gördü. Yüzü bembeyazdı ve hâlâ telefonu tutuyordu. Başını kaldırıp karşısındaki üçlüye bakarken Ozan onları çok kötü bir şeyin beklediğini anlamıştı.
"Tamam... tamam! Haber veriyorum ben." Helen telefondaki kişiyi onaylarken yüzüne düşen saçları panikle geri itti ve telefonu kapattı.
"Hey! Neler oluyor?" İdil ne kadar soru sorsa da Helen oralı değildi. "Helen? Cevap versene!"
"Birine bir şey mi oldu?" diye Batu ona yaklaştı ama bu da Helen'in umurunda olmamıştı. Ozan da delicesine soru sormak istiyordu ama ona da cevap vermeyeceğini bildiğinden sadece bekledi.
Helen bir tek telefonuna bakıyor, Ozan'ın o mesafeden göremediği bir şeyler yapıyordu. Birini arayacaktı büyük ihtimalle. Telefondaki kişiye öyle söylemişti. Birine bir şeyi haber vermeliydi.
Telefonu kulağına doğru götürdüğünde gözleri tekrar Helen ile buluşmuştu. Kız panik hâlini bir kenara bırakmayı başarmıştı en sonunda. Az önce ellerinin titrediğini görünce şimdiki durumu daha iyiydi, daha soğukkanlı görünüyordu.
"Alo! Kerem," diye başlayıp devamını getirecekken Kerem konuşmaya başlayarak onu durdurmuş gibiydi. Ozan, Helen'in yüzünün öfkeyle değiştiğini gördü. "Kes sesini ve beni iyi dinle!"
Sesini öyle bir yükseltmişti ki diğerleri de irkilmişti. Ozan sağır olduğu zamanlarda bile bu sesi kesinlikle duyardı. Helen tek bir hamleyle Kerem'i susturmayı başarmış görünüyordu. Gerçi, ona söylememesine rağmen Ozan bile ağzını kapatmıştı, Kerem'i düşünemiyordu bile.
"Hayal..." dedi zorlukla yutkunarak. "Onu takip eden adam bizi öğrenmiş olabilir. Rüzgar onu telefonda biriyle konuşurken duymuş."
Kapının pervazında duran üçlü, korku ve endişeyle birbirine baktı. Buraya kadar mıydı? Bu kadar kolay mı öğrenmişti? Her şey böyle mi bitecekti? Ozan'ın çok fazla sorusu vardı ama hiçbirinin bir cevabı yoktu. Aslında o an kimsede bir cevap yoktu.
"Hayır, şu an Atlas'a ulaşamıyoruz!" Helen Kerem'in sorusunu cevaplarken sesi öfke ve endişe doluydu. "Hepimiz çok uzaktayız. Bir tek sen yardım edebilirsin."
Bundan sonra söyledikleriyse hepsini çıldırtmaya yetmişti:
"Kerem, adam Hayal'i almaya gidiyormuş... Onu kurtarman gerek."
Ve bölüm bitti...
