İçeriğe geç

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 35 · 25 dk okuma

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 35

Bölüm 33: Yaşanmışlıklar insanı ne kadar etkiler?

Bölüm 33: Yaşanmışlıklar insanı ne kadar etkiler?

Helen Demirdağ...

Yaşanmışlıklar insanlar için öğretici olabilir fakat bazen geriye dönüp bakıldığında onlar sadece eski, güzel ve bazen de can yakan birer anıdırlar. Özellikle bazı insanlarla paylaşılan yaşanmışlıkları düşünmek istemediğinde akıldan çıkmamak gibi kötü bir huyları vardır. Üstelik o anıların aynısına sahip biriyle bir ortamda bulunmak insanı bilhassa zorluyordu.

Helen böyle durumların ona etki etmeyeceğini sanırdı. Hiçbir şeyi gerektiğinden daha fazla kafaya takmaz, kimsenin düşüncelerini önemsemezdi. O herkesin yanında rahat takılır, rahatsız olan biri olursa da o da yanındaki olurdu. Hiç böyle sıkıntılar çekmediğinden son zamanlarda bozulan dengesi onu alıştığı şeyin dışına çıkarmıştı, ki bu da Helen'i zorlayan bir duruma çevrilmişti.

Şimdi Rüzgar'ın yanında oturmuş, izleyecekleri adamların gelmesini bekliyorlardı. Arabadaki sessizlik artık işkenceye dönüşmüştü. İlk kez, birbirlerinin yanında ikisi de bu kadar sessiz durabiliyordu.

Rüzgar'ın niye sessiz olduğunu bilmiyordu ama kendisinin düşüneceği çok şeyi olduğundan ister istemez konuşmuyordu. Bazı olayların üstünden bir hafta geçmesine rağmen Helen hâlâ onları düşünüyordu.

Ağabeyi ile Kerem üzerinden girdikleri tartışma canını çok sıkmıştı. Onun haklı olduğunu bilse de Helen'e bu şekilde söylememeliydi. Sonuçta kız kardeşiydi, başkasının yanında böyle bir duruma düşüremezdi onu. Üstelik bunu şova çevirmesi de Helen'in kızgın olması için ayrı bir sebepti. Atlas'ın ne kadar zor şeyler yaşadığını bilse de ona kızmadan edemiyordu.

Öte yandan da Kerem vardı. Ona şimdiye kadar söylediklerine pişman olsa da bencil yanı ona da kızgındı. Telafi etmeye çalışmıştı fakat bir duvarla karşılaşmıştı. Kerem bunu takdir edeceğine ters bir tepki vermişti. Kerem'in o katı ve umursamaz hâli Helen'in beklediği şey değildi çünkü. Bir yanı doğru bir şekilde telafi etmediğini, o tepkiyi hak ettiğini ona söylese de bir yanı en azından çabaladığını söylüyordu. Kerem'in drama sevmesi kızın suçu değildi. Sonuçta konuşmaya çalışmıştı, Kerem istememişti.

Helen düşünceli bir hâlde, arabanın kapısına yaslandığı yerden kolunu çekip yüzüne değen sağ taraftaki saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı. Biraz daha koltuğa yerleşip kollarını gövdesine doladı.

"Ne düşünüyorsun?"

Helen solunda, saçına hafifçe dokunup gülümseyen Rüzgar'a baktı. Kız da tebessüm edip omuz silkti. "Hiçbir şey."

"Yoksa görevi mi düşünüyorsun?" Rüzgar sorar sormaz kafasını iki yana sallayıp düşüncesinden vazgeçti. "Ama hayır... Sen bunu kafaya takmazsın. Sen birini düşünüyorsun."

Helen burnundan hafifçe gülerek önüne döndü. "Bazen beni tanımandan rahatsız oluyorum."

"Bunu son zamanlarda birbirimize sık sık söylemeye başladık." Rüzgar'ın eğlenen sesi Helen'i de güldürmüştü. "Ee? Bana söylemeyecek misin? Yoksa tahmin etmemi mi istiyorsun?"

"Tek bir kişiyi düşünmüyorum..."

"Atlas mı sorun?" Rüzgar'ın kaşları çatılmış, yüz ifadesi değişmişti. Yerinde kıpırdayıp gövdesini Helen'e doğru çevirdi. "Aranızın iyi olmadığını gözlemledim. Batu da bana öncesinde de iyi anlaşmadığınızı, hatta daha yeni barıştığınızı söyledi."

Helen göz devirirken, "Bu çocuğun ağzında da bakla ıslanmıyor," diye söylendi. Genç kız kafasını kaldırarak Rüzgar'a döndü. "Siz ne zamandan beri benim dedikodumu yapacak kadar iyi anlaşıyorsunuz?"

Rüzgar alayla güldü ve hep burnunun ucuna doğru kayan gözlüğünü geri itti. "İyi anlaşmıyoruz hâlâ. Aslında o beni sevmiyor. Benim onunla bir sorunum yok."

"Peki nasıl oldu da benim hakkımda konuşacak kadar samimi oldunuz bir anda?"

"Batu benim, gelip ayarlarını bozduğumla ilgili söyleniyordu kendi kendine." Rüzgar omuzlarını kendisine çekti. "Benim bir suçum yoktu. O sırada öğrendim işte. Sizin sorun yaşamanıza neden olanın ben olduğumu sanıyor."

Helen öfkeyle nefesini dışarı verip önüne döndü. Batu'nun bu huyu onu deli ediyordu. Arkadaşının aklınca onu korumak istediğini biliyordu fakat tek yaptığı olayları yanlış anlayıp ortalığı biraz daha karıştırmaktı.

"Sorun sen değilsin." Helen sabırsızca konuştu. "Yani Atlas'a seni söylemediği için kızgınım ama asıl mesele o değil."

Rüzgar'ın dudaklarında acı bir tebessüm belirdi ve kafasını yavaşça salladı.

"Bunu zaten biliyorum, Helen." Rüzgar'ın sesinde garip bir dinginlik vardı. Az önce eğlenen havasından bir eser yoktu. Bu ses tonuyla genelde kafaya taktığı bir konu olduğunda konuşurdu. "Asıl sorunun Kerem olduğunu da biliyorum."

"Ne?" Helen şaşkınlığını gizlemeden ona baktı. "Nasıl yani?"

"Onunla bariz bir sorunun var." Rüzgar kafasını çevirip camdan dışarı baktı. Aniden yanlarında duran direk dikkatini çekmiş gibiydi. "Tahmin ediyorum ki son kavganız da mesleğiyle alakalı. Sen biraz..." Sonra duraksadı. Dudağını ısırıp ihtiyacı olmadığı hâlde gözlüğünü düzeltti:

"Yani anlaşamadığınız malum. Mesleğini de muhtemelen bilmiyordun. Atlas'ın o şekilde açıklaması da seni biraz kızdırmış."

Helen Rüzgar'ın bunları tek başına mı çözdüğünü yoksa başka bir yerden mi öğrendiğini bilmiyordu; fakat içinden bir ses Rüzgar her şeyin farkındaydı, diyordu.

"Atlas ile kavgamızı mı duydun?" Helen kaşlarını çatarak ısrarla ona bakmayan Rüzgar'a baktı. Atlas ile tartıştığında Rüzgar da oradaydı sonuçta. Duymuş da olabilirdi.

"Hayır... Her şey fazla göz önünde."

"Gerçekten mi?"

"Ne yani?" diye sordu komik bir surat ifadesiyle. "Birkaç yıl görüşmedik diye zekâmın gerilediğini falan mı düşünüyorsun?"

Helen elinde olmadan gülümsedi. "Hayır, tabii ki. Tanıdığım en zeki insanlardan birisin."

"Evet, biliyorum." Rüzgar'ın suratı aydınlanmış gibiydi. Sesinde de hafif alaycı bir ton vardı. "Geçen beni Kerem'e çocuğun gibi övdüğünde öyle gördüğünü anladım."

Helen gülmek istedi ama Kerem'in ismi geçince suratı asıldı. Rüzgar bunu fark edince hemen pot kırdığını anlamıştı. Dudaklarını birbirine bastırarak gözlerini kaçırdı.

"Yani şey..."

Helen elini havada salladı. "Boş ver. Sen nasıl anladın onu söyle."

"Eğer bana vurmazsan söylerim." Yüzündeki gergin gülümseme sırıtışa çevrildi. Helen'i neşelendirmek için espri yapmaya çalışıyordu. Helen bunun için minnettar olsa da onun neşelenmesi o kadar kolay değildi. "Pek zor olmadı. Anlaşamadığınız ortadaydı ve sen... ee... nasıl desem, bazı imalarda bulundun. Beni övdün falan. Sonra Atlas bu konuyu açtı... Öyle işte."

"Sen de tüm bunlardan anladın yani?"

"Evet..." Rüzgar önündeki deniz manzarasına baktı. Ara sıra arabanın yan aynalarından arkalarındaki restorana bakıyordu. Helen neredeyse unutacaktı göreve çıktıklarını. Rüzgar'ın aklı başında olması iyiydi. Geçmişte birlikteyken yaptıkları hataları yine yapmak istemiyordu.

Atlas zaten Hayal ile randevusuna gitmeden Helen'i uyarabileceği her konuda uyarmıştı. En son Helen de dayanamayıp ağabeyine bir kez daha kızmıştı. Helen'in bu kadar üstüne geldiyse Rüzgar'ı ne kadar tembihlemiştir, tahmin edemiyordu. Helen sırf bu tartışmalar yüzünden Rüzgar ile görevini başarıyla bitirmek için elinden geleni yapacaktı ama görünen o ki pek başarılı olamamıştı.

Daha görev başlamadı, diye hatırlattı kendisine. Yeniden odaklanabilirdi. Ama Rüzgar'ın açıklamasından sonra aklına yeni bir şey takılmıştı. Atlas da onu ima edince Helen ister istemez bunu düşünüyordu.

"Rüzgar." Helen dikkatini kendisine yönlendirmesi için biraz bekledi. Genç adam kafasını ona çevirip gözlüklerinin ardından beklentiyle ona baktı. "Sence ben kötü biri miyim?"

Rüzgar'ın yüzündeki tebessüm silinmiş, dudakları gerilmişti. Alnının ortası kırışırken tüm ciddiyetiyle Helen'i süzdü.

"Neden öyle düşünüyorsun?" Kızın yüzüne, tuhaf ve rahatsız edici bir şey görmüş gibi bakıyordu. "Sana biri bir şey mi söyledi?"

Helen kafasını iki yana sallayarak inkâr etti. Rüzgar ona kimin böyle bir şey söylediğini düşündüğünü bilmiyordu ama Helen'in kendisi hakta böyle bir şey düşünmesi hoşuna gitmemiş gibiydi.

"Neden böyle düşünüyorsun bilmiyorum ama sen kötü biri değilsin, Helen." Rüzgar işaret parmağıyla Helen'in yanağını kapatan saçı arkaya itti. "Bu yüzden aklını böyle saçmalıklarla meşgul etme." Bir an için durdu ve öne eğilerek gülümsedi. "Hem kötü biri olmaktan şüphe duyuyorsan bu senin aslında iyi biri olduğunu gösterir. Çünkü sadece iyiler, kötü olmaktan korkar."

Helen derin bir nefes alıp içtenlikle gülümsedi. Alt dudağını ısırırken gözlerini ondan kaçırmadı. Derinlerde bir yerlerde kendisini Kerem yüzünden çok fazla suçlamış, onunla zaman zaman dalga geçti diye kendisinin kötü biri olduğunu düşünmeye başlamıştı. Atlas'ın da iğneleyici tavrı hiç yardımcı olmamıştı. Şimdiyse Rüzgar sayesinde az da olsa rahatlamıştı. Düşündüğü kadar iğrenç biri değildi.

Rüzgar geri döndüğü için ne kadar mutlu olduğunu o an fark etmişti. Her şeyden öte, onun en iyi arkadaşıydı ve bunu araya giren yıllar da mesafeler de değiştirememişti. Hâlâ birbirlerine neyin iyi geldiğini çok iyi biliyorlardı.

"Geri döndüğün için gerçekten çok mutluyum," diye itiraf etmekten çekinmedi Helen.

"Ben de..." Rüzgar göz kırparak parmağıyla hafifçe Helen'in burnuna dokundu ve geri çekildi. Genç kız bu hareket karşısında göz devirip gülmüştü sadece. "Artık düşünme bunları. Hepimizin hataları var sonuçta. Bir hata yapınca kötü olmayız."

Rüzgar yüz ifadesini korurken geriye doğru eğilip arka koltuğa bıraktığı bilgisayar çantasını aldı. Laptopu çantadan çıkarıp dizlerinin üzerine yerleştirdi.

"Konuşmamız gereken çok fazla şey var ama önce görev." Rüzgar çantayı Helen'e uzatırken bir yandan da bilgisayarı açıyordu. Yan aynalara baktıktan sonra gözü orada takılı kalmıştı. "Başlasak iyi olur."

Helen arkasını dönüp restorana doğru bakındı. İki lüks araba durmuştu karşıda. Tanıdık simaları görünce Helen görevin de resmen başladığını anlamıştı. İki aile de araçlarını valeye teslim ettikten sonra içeri geçti.

"Mesajı göndermeliyiz," dedi Rüzgar, bakışları tekrar laptopu bulurken. "Sonra da Jammer'ı çalıştırırız. Ama uyarmam gerek... çalıştırdıktan sonra biz de kimseyle iletişim kuramayacağız."

"Biliyorum." Helen kafasını yavaşça eğdi. Göz ucu restorana da bakmıştı. Yüzünde kibirli bir gülüş oluşurken Rüzgar'a döndü. "Başlayalım o zaman."

***

"Oraya gitmene izin veremem." Rüzgar hayatının en ciddi kararını veriyormuş gibi gözlerinin içine baktı.

"Bu tartışmaya açık bir konu değil." Helen arabanın bagajından çıkardığı peruğu başına geçirirken bir yandan da Rüzgar'ı sakinleştirmeye çalışıyordu. "Onlara yaklaşmamız gerekiyor. Ve bunu yapacak tek kişi de benim."

"Buradan da bir şansımız olabilir." Rüzgar bir kez daha Helen'in önüne geçti. "Ya da ben gideyim."

"Hamdi'nin daha önce seni gördüğünü söylememiş miydin?" Helen tek kaşını kaldırıp kollarını göğsünde birleştirdi. "Ya görüp tanırsa? Dünürünün evinde kaos çıkacak ve bunu öğrendiklerinde senin burada olduğunu sorgulamazlar mı sence?"

Helen Rüzgar'ın yakalanmasına güz yumamazdı. Adamın telefonundan mesaj atıp onu aramamaları için etraftaki her iletişim aracının sinyalini keseceklerdi. Böyle alengirli durum söz konusuyken kafedeki herkes şüpheli hâle gelecekti. Üstelik yakında Hayal'i takip eden adamı da saf dışı bırakınca Rüzgar'ın önünün açılması suyu daha da bulandıracaktı. Tek hedef Rüzgar olacaktı ve böyle bir riske hiç gerek yoktu.

"Dikkatli olurum. Beni görmezler."

Helen gözlerini devirirken Rüzgar'ı kollarının iki yanından tuttu ve sıktı.

"Rüzgar, belli ki yıllar içinde benim hakkımda bazı şeyleri unutmuşsun." Helen zoraki bir gülümseme sundu. Peruğu yüzünü kaşındırsa da görmezden gelmeyi başardı. "Konu benim görevlerim olduğunda asla geride durup beklemem."

"Hayır, bebeğim. Yanlışın var." Rüzgar'ın dudağının sağ kenarı yukarı doğru kıvrıldı. Bu alaycı laflar oldukça tanıdıktı. "Sen tehlike olduğunda geride durup beklemezsin."

"Aynı şey," derken omuz silkti. "Yaptığımız her şey tehlikeli."

Rüzgar kollarını kızın ellerinden kurtarıp aynısını Helen'e yaptı. Omuzlarından kavrayıp kendine çekti.

"Bu yüzden bana geri dönsen iyi olur." Hafifçe öne doğru eğilirken sinsi bir şekilde gülümsedi. Helen ne olduğunu algılayamadan yanağında bir baskı hissetti. Genç kız nefesini tutarken şaşkınlıkla Rüzgar'a baktı. Ama o, hiç oralıymış gibi değildi. Sadece bir adım geri gitmiş, Helen'in omuzlarını serbest bırakmıştı. Sırıtırken konuşmaya devam etti. "Sen gelmezsen ben gelirim."

Helen bakışlarını ondan çekip restorana çevirdi. Sertçe yutkunup konsantre olmaya çalıştı. Tekrar Rüzgar'a döndüğünde daha iyi hissediyordu.

"Sakın buradan ayrılma." Peruğundan dışarı çıkan saçlarını içeri sokmaya çalışırken sahile kısaca bir göz attı. İnsanların birçoğu buradan uzaktaydılar. En azından gözden uzak olma konusunda endişelenecek bir şeyleri yoktu. Arabaya gidip içeriden bir su şişesi aldı. Suyu tuttuğu elini kaldırıp Rüzgar'ı işaret etti. "Uslu dur."

Helen onu geride bırakırken arkasından kısık bir sesle söylendiğini duydu:

"Onu benim sana söylemem gerek..."

Helen gülümserken arkasına bir bakış attı. Rüzgar kollarını göğsünün altında kavuşturmuş ona bakıyordu. Her ne kadar bu manzara hoşuna gitse de yüzüne acı dolu bir ifade yerleştirdi. Şimdi gülümsemeye değil acı çekmeye ihtiyacı vardı. En azından başkalarını buna inandırmalıydı. Yapacağı rolü iyice benimsemeliydi.

Restoranın sol tarafına geçerek orada bir dakika durdu. Sokaktaki birkaç insan geçip giderken sırtını restoranın duvarına yasladı. Su şişesini açıp eline biraz su döktü. Terlemiş imajı vermek için elini yüzünde ve boynunda gezdirdi. Şişeyi yere, bir köşeye bırakıp elini karnına götürüp bastırdı. Yüzündeki acı dolu ifadeyi hâlâ koruyordu.

Restorana doğru yavaş adımlarla ilerlerken göz ucu karşıda, gölgelerin arasında duran Rüzgar'a baktı. Helen'den haber alır almaz mesajı atmak zorundaydı. Genç kız onun gecikmeyeceğini umdu. Ama bir tek o değil, kız da hata yapamazdı. Kendisi de vaktinde sinyal boğucuyu ayarlamak zorundaydı. Yoksa bir çuval inciri berbat ederlerdi.

Restoranın büyük ve şaşalı kapısına yaklaştığında kendisini iyice hâlsiz gösterdi. Hatta iki kez takılacakmış gibi yaptı. Kapıda duran bir çalışan ona yaklaştığında Helen istediğini alacağını anlamıştı.

"Hanımefendi, iyi misiniz?"

Adam fazla uzun değildi ama fit bir vücudu vardı. Beyaz gömlek ve siyah bir pantolon giymişti. Helen kafasını kaldırmadığı için yüzünü tam göremiyordu. Adam kolunu tuttuğunda kafasını iki yana salladı.

"Ben... özür dilerim," dedi yalandan kekeleyerek. Restorana doğru bir bakış attı. "Lavaboyu kullanabilir miyim?" Tekrar konuşmadan önce de nefes alamıyormuş gibi elini göğsüne götürdü. Gözleri ağlayacakmış gibi dolarken kafasını kaldırdı. "Sanırım panik atak geçiriyorum... lütfen."

Helen adamın parmağındaki yüzüğü gördüğünde bir yalan daha eklemeye karar verdi. "Ben... ben hamileyim de."

"Şey... Tabii." Adam bir an için afalladı ve kaşlarını kaldırdı. Helen doğru noktaya parmak bastığını o zaman anlamıştı. Helen'e endişeli bir bakış atarken eliyle kapıyı gösterdi. "Buyurun lütfen. Ambulans çağırmamızı ister misiniz?"

"Hayır." Helen hızla kafasını salladı. Kapıya doğru giderken gerçekçi olsun diye sendeledi. "Sadece kendimi toparlamaya ihtiyacım var."

"Tamam... tamam. Sakin olun." Adam koluna girip yardımcı olurken orada duran diğer adam onlar için kapıyı açtı. "Size lavabonun yerini göstereyim... Benimle gelin."

Restoranın içinde ilerlerken Helen masalara doğru çaktırmadan göz attı. Hamdi ve tüm ailesi oradaydı, tabii dünürleri de. İki ailenin de yüzünde samimiyetsiz bi' gülüş vardı. Sadece tek bir sandalye boştu. Sandalyede asılı duran ceketi görünce orada oturanın bir kadın olduğunu anladı.

Helen gözlerini oradan çekip yere dikti. Helen, onun kendisini masalardan uzak tuttuğunu fark etmişti. Kızı köşelere doğru yönlendiriyordu. Müşterileri rahatsız edeceğinden korkuyordu ama Helen'e yardım etmek istediği de barizdi. Ona ne yaptığını soran her çalışana da sonra açıklayacağını söyleyip onları uzaklaştırıyordu.

Helen'in gözü tekrar adamın parmağındaki yüzüğe takıldı. Az önce Helen'in hamile olduğunu duyduğundaki yüz ifadesini ve şimdiki yardım etme isteğini düşündüğünde adamın karısının hamile olma ihtimali daha da artıyordu.

Helen yine eliyle karnını tuttu. Birkaç kez de nefes almaya çalıştı. Tuvaletin kapısının önünde dururken titreyen elleriyle adamın kolunu sıktı.

"Teşekkür... ederim." Helen kelimeleri zorla söylüyormuş gibi arada esler veriyordu. Adamın yüzünü sadece o an dikkatle inceleyebilmişti. Orta yaşlıydı. Yüzü yeni tıraş olmuş gibi pürüzsüzdü. Göz çukurları derindi ve etrafında kırışıklıklar vardı. Dudaklarının kenarı da aynı şekilde kırışıktı. Helen onun sıkça gülen biri olduğunu anlamıştı. "Gerisini ben hallederim."

"Emin misiniz?" Adam bir anlık arkasına baktı ve tekrar kıza döndü. "Birini aramamı ister misiniz? Eşinizi veya herhangi bir akrabanızı?"

Helen silik bir gülümsemeyle kafasını salladı. "Kimseyi telaşlandırmak istemiyorum."

Adam başını hafifçe eğdi. "Peki. Siz nasıl isterseniz. Bir şeye ihtiyacınız olursa bana söyleyebilirsiniz. İsmim Fatih."

Parmağını yaka kartına iki kez dokundurdu geri geri gitti. Helen kapıyı kapatırken başıyla onayladı. "Bir daha teşekkür ederim..."

Kapıyı kapattıktan sonra arkasını döndü ve anında dikelerek elinin tersiyle gözlerini sildi. Az önce acı çeken kişiden eser yoktu şimdi. Aynanın karşısına geçerken kabinlere doğru bakındı. Sadece birinin kapısı kapalıydı. Helen kaşlarını çatarak sanki içeridekinin kim olduğunu görecekmiş gibi dikkatle kapıya bakıyordu. Az önce masada görmediği kadın burada olmalıydı. Sessiz bir küfür savururken telefonunu çıkarıp Rüzgar'a Batu'ya mesaj atması için haber etti. Genç adam anında kıza geri dönüş yapmıştı.

Haber verdim. Sıra sende.

Helen cebinde Batu'nun kurduğu, fazla büyük olmayan düzeneği çıkardı. Batu'nun söylediklerini hatırlayarak hızlıca dediklerini yapmaya koyuldu. Çalıştırdıktan sonra telefonuyla hemen kontrol etti. Gerçekten de işe yaramıştı. Sinyal yoktu. Aynı şeyin içeridekiler için de geçerli olduğunu umdu. Fazla bir mesafe yoktu aralarında ama çok yakın da değildi. Jammer çalışsa bile bir sorun çıkarıp çıkarmayacağını bilmiyordu. Helen işini güvenceye almalıydı. Yoksa İdil ve Batu zor durumda kalacaklardı.

Kadının olduğu kabinden fermuar sesi geldiğinde Helen duraksadı. Bu bir çantanın fermuar sesine benziyordu. Çantasını kapıdaki portmanto askılarından birine asmış olmalıydı, ki çantanın kapıya çarptığına işaret eden tok bir ses duyulmuştu. Helen kafasını kaldırıp aynadaki yansımadan kabine baktı. Aklına yeni bir fikir gelmişti ama riskliydi. Gerçi, Helen'in her fikri riskliydi.

Vakit kaybetmeden duvarda asılı olan makineden bir tane kağıt havlu çıkardı ve dikkatli bir biçimde sinyal boğucunun her yerini sildi. Tutacağı yere mendili sarıp giydiği bol siyah ceketinin cebine koydu. Şimdi sırada çözmesi gereken başka bir sorun vardı. Sinyal kesiciyi kadının çantasına nasıl koyacaktı?

Helen lavaboların önünden çekilip geri gitti. Etrafında bir tur dönerek işine yarayacak bir şey aradı. Ama şansı buraya girecek kadar ona yardım etmişti. Bundan sonra tek başınaydı. Hızlı düşünmeli, bir plan yapmalıydı. Arka cebinde hep taşıdığı çakıyı çıkardı. Helen göz devirerek iç çekti.

"Atlas beni öldürecek," diye kendisinin bile zor duyacağı bir sesle mırıldandı.

Sol elinde tuttuğu çakıyı açıp sıkıca kavrarken lavaboya yaklaşmıştı. Aynadaki yansımasına bakarak cesaretini toplamaya çalıştı. Çakının keskin tarafını avucuna dayayıp gözlerini kapattı. Çakıyı aşağı doğru sertçe çekerken dudaklarını birbirine bastırıp inledi. Olabildiğince ses çıkarmamaya çalışsa da acıya karşı tepkisiz kalamamıştı.

Gözlerini açıp eline baktı. Yumruk yaptığı elinden lavaboya ve dirseğine doğru kanlar süzülüyordu. Helen içgüdüsel olarak elini havada sallama isteğini bastırdı. Kanların etrafa saçılmasını istemiyordu. Biraz daha öne eğildi. Avucundaki yanmayı göz ardı ederek kanı burun ve üst dudağın arasına sürdü. Burnu kanamış gibi imaj vermekti amacı ve acıyı saymazsa yaptığı şey işe yaramıştı.

Kadın tuvaletten çıkmadan makinedeki tüm kağıt havluları çıkarıp birkaçı dışında hepsini boş olan bir kabindeki çöp kutusuna attı. Birçoğuna kan bulaştırmayı da unutmamıştı. Üçünü de kanlı bir şekilde lavabonun yanına bıraktı.

Helen diğer eline kanı bulaştırmadan kesik olan avucunu sıkarak daha fazla kanın çıkmasına neden oldu. Kesiğin belli olmaması için ve burnunun fazla kanadığına inandırmak için böyle bir hamle gerekliydi. Elini yüzüne götürüp dudaklarına ve çenesine de hafifçe bulaştırdı.

Sifonun sesini duyar duymaz kanlı eliyle burnunu sıkıp lavaboya doğru eğildi. Kağıt havluyu da temiz olan eliyle tutuyordu. Sadece yüzüne yaklaştırmıştı ama burnunu gerçekten silemezdi. Yoksa kanın burnundan akmadığını anlardı. Karşısındakinin de bu kadar geri zekalı olacağını sanmıyordu.

Kapı açıldığında Helen öne eğilerek kanının biraz daha lavaboya akmasını sağladı. Kadını hiç umursamıyormuş gibi peçeteyle çenesini sildi. Başını hafif kaldırıp öndeki aynadan ona baktığında kadınla göz göze geldi. İstediğini aldığında hemen numaradan bakışlarını ondan çekip saklanmak ister gibi yana döndü.

Kadına bir an için baktığında çoktan nasıl biri olduğunu gözleriyle taramıştı. Orta yaşlı, kısa, sarı saçlı bir kadındı. Oldukça da bakımlı görünüyordu. Koluna taktığı orta büyüklükteki vizon rengi çantayı görünce de Helen rahatlamıştı. Yoksa elini boş yere kesmiş olurdu.

Yanındaki lavabodan su sesi geldiğinde kadının ellerini yıkadığını anladı. Çantasını da lavabonun yan tarafına bırakmıştı üstelik. Helen biraz ona dönüp sanki bakmak istemiyormuşçasına kadına göz attı. Kadın da tam o sırada Helen'i ve kanayan burnunu fark etmişti.

"Kızım? Sen iyi misin?" Helen kadının endişeli sesini duyduğunda neredeyse sırıtacaktı. İşini gerçekten kolaylaştırıyorlardı ama Helen yine de dikkatli davranmak zorundaydı. "Burnun mu kanıyor?"

Helen kadından çekiniyormuş gibi geri çekildi. "Evet," dedi kekeleyerek.

"Darbe falan mı aldın?" diye sordu yine Helen'e yaklaşırken. Etrafta peçete arasa da bulamamıştı. "Bir hastalığın mı var?"

"Hipertansiyon hastasıyım." Helen peçeteyle burnunu fazla sert olmayacak bir şekilde silip kanlı eliyle burnunu sıktı, kanın tekrar akmasını sağladı. "Zaman zaman oluyor."

"Bu yaşta? Sen daha çok gençsin, kızım. Ne tansiyonu?" Kadın anaç ve endişeli bir hâlde Helen'in omuzuna dokundu. Bu içten davranışları Helen'in bir an için nedensizce afallamasına neden olmuştu. "İlacın var mı?"

Helen başını iki yana salladı. "Yeni bitti. Daha almadım."

"Ambulansı arayalım o zaman. İster misin?" Kadın çantasına uzanacaktı ki Helen onu durdurdu.

"Hayır, ben iyiyim." Helen lavaboya doğru biraz daha eğildi. Kadının eli de omzunda değildi artık. "Daha önce de yaşadım. Merak etmeyin."

"Nasıl merak etmeyeyim, kızım? Her yerin kan içinde kalmış. Hiç iyi görünmüyorsun." Helen'i daha iyi görebilmek için kadın saçının bir tutamını kulağının arkasına sıkıştırdı. "Yapabileceğim bir şeyler yok mu?"

Helen işte o an fırsatın ayağına geldiğini anladı. Gözleri arkalarındaki kabinlere takıldı. Önce küçük bir şey isteyecekti.

"Aslında biraz peçeteye ihtiyacım var..."

Kadın hiç tereddüt etmeden az önce bulunduğu kabine doğru ilerledi. Elinde tuttuğu birbirine sarılmış tuvalet kağıtlarıyla geri döndü ve Helen'e uzattı.

"Çok teşekkür ederim," dedi boğuk bir sesle, peçeteleri alırken. "Şey... sizden başka bir şey daha rica edebilir miyim?"

"Tabii, kızım. Ne istersen?"

"Buz... buza ihtiyacım var." Kafasını yavaşça kaldırıp kadının gözlerinin içine baktı. Sonra hemen aşağı baktı. Kendisini olabildiğince yorgun göstermeye çalışıyordu. "Rica etsem, garsonlardan isteyebilir misiniz? Fatih Bey... o yardım eder. Beni buraya o getirdi."

Kadın gözleriyle Helen'i iyice analiz etti. Sonra başını sallayarak onayladı. "Peki. Ben hemen dönerim. Biraz bekle getiriyorum."

Lütfen çantanı bırak.

Lütfen çantanı bırak.

Lütfen çantanı bırak.

Helen'in o an tek istediği şey buydu ve şans bir kez daha yüzüne güldü. Kadın gerçekten de çantasını bırakıp gitmişti. Helen o çıkar çıkmaz harekete geçti. Peçeteyi kan olan eline bastırdı ve kanın akışını kesmeye çalıştı. Aslında amacı kanın akışını kesmek değildi. Asıl amacı çantayı açarken kan bulaştırma ihtimalini azaltmaktı.

Beş saniye sonra tek eliyle çantanın fermuarını açtı ve temiz eliyle cebinden peçeteye sarılı olan sinyal boğucuyu çıkardı. Çantanın fazla dolu olmaması da işine geliyordu. En dibe doğru ittirirken zarar gelmemesi için ekstra bir çaba sarf etti. Tek elle bunları yapmak sandığından daha zordu.

Üstelik dikkatini dağıtan başka bir şey daha vardı. O da sabahtan beri durmadan kaşındıran ve terleten peruktu. Peruğu çıkarmak istese de bunun mümkün olmadığını biliyordu. Kadın her an geri dönebilirdi. Aptal bir kaşıntı yüzünden yakalanmak oldukça utanç verici olurdu.

Fermuarı peçeteyle tutup tekrar kapatmak isterken ortada kalmıştı. Ne geri gidiyordu ne de ileri. Altındaki astarı takıldığından hareket etmesini engelliyordu. Okkalı bir küfür savurup çantanın hareket etmemesini sağlamak için dirseğini ve lavabonun kenarını kullandı. Tüm gücüyle geriye çekti. Ama yine olmamıştı.

Helen şanslı olduğunu düşündüğü o kısa süreye lanet okudu. Yine de pes etmedi. Fakat üçüncü denemesinde biraz olsun kıpırdarken Helen zamanının kalmadığını anlamıştı. Topuklu ayakkabı sesleri duyulmaya başlamıştı. Bu o kadın olmalıydı. Son on saniye içerisinde yakalanacaktı. Helen başka şansı olmadığını bilse de bir kez daha denedi. Bu sefer tamamen açılmıştı.

Helen hız kesmeden astarı düzeltirken kalp atışları kulaklarında duyuluyordu. Fermuarı büyük bir hızla kapatırken kapının kulpu aşağı indi. Helen çantayı eski yerine iterken -birkaç santim eğik durmuştu- kendisi de bir çırpıda az önceki köşesine çekildi. Kapı tamamen açıldığında Helen artık elindeki peçeteyi almış burnuna götürmüştü.

"Geldim," dedi kadın elindeki buz torbasını kaldırırken. Sonra bir an için durup Helen'in yüzüne baktı. Suratına telaşlı bir ifade yerleşmişti. "Kızım sen iyi misin? Betin benzin atmış..."

***

"Helen n'oldu?" Rüzgar, arabanın yanına vardığında Helen'e doğru büyük bir adım attı. Onu gördüğü için üzerindeki endişe biraz olsun azalmış gibiydi. "Delirdim burada. Biraz daha gelmeseydin ben girecektim."

"Zamanında gelmişim desene." Helen silik bir şekilde gülümsedi. Birkaç dakika önce yaşadığı gerilim ona yetmişti. Ama iyi de hissettirmişti. En son çıktığı görevden sonra böyle şok etkisi yaşamaya ihtiyacı vardı.

Rüzgar Helen'in yanaklarını nazikçe kavradı ve başını hafifçe kaldırdı. "Gerçekten iyi misin? İçeride ne oldu da bu kadar geciktin?"

"Bazı şeyler planlandığı gibi gitmedi." Helen olabildiğince kısa kesmeye çalıştı. Fakat Rüzgar buna pek yanaşacak gibi durmuyordu. "Ama hallettim. Görev başarılı."

Rüzgar baş parmağıyla yanağını okşarken gözleri dudaklarına ve çenesine kaydı. Helen kaskatı kesilirken Rüzgar'ın onu öpeceğini sanmıştı bir an için ama öyle olmamıştı. Çenesinde kalan kan izini görmüştü.

"Helen..." Gözleri büyürken korkuyla kıza baktı. "Bu kan ne? Sen biriyle mi kavga ettin? Doğruyu söyle!"

"Hayır," dedi Helen göz devirirken. "Kavga falan etmedim."

"O zaman neden yüzünde kan var?" Rüzgar'ın bakışları ciddileşmişti. "Kimin kanı bu?"

"Benim kanım. Ama her şey yolunda."

Rüzgar endişeyle Helen'in yüzünü bir sağa bir sola çevirdi. Başını kaldırıp iyice yokladı. Bir yara göremeyince kaşlarını çatmıştı.

"Ama... yüzünde hiç yara yok."

"Yüzümde yok." Helen sağ elini kaldırıp kurumuş kanla kaplı avucunu gösterdi. "Çünkü elimde."

Rüzgar yarayı görünce bakışları anında kızın gözleriyle buluşmuştu. Dudakları şaşkınlıkla aralanırken kızın elini ellerinin arasına aldı. Yaraya yakın olmamasına dikkat ederek okşarcasına baş parmağını avucunda gezdirdi.

"Bunu sen mi yaptın?" Rüzgar'ın sesinde daha farklı bir şey vardı. Bu tamamen bir endişe veya korku değildi. Sesinde yargılayıcı bir tını vardı ve Helen bunu hiç beğenmemişti.

"Merak etme." Elini geri çekti. "Büyütülecek bir şey yok, iyiyim. Kanamam durdu."

"Büyütülecek bir şey yok mu?" Rüzgar sakin görünse de öyle olmadığı ortadaydı. "Kendi elini kesmişsin..."

"O an başka bir çözüm bulamadım. Büyütmeyelim." Helen gözlerini kaçırdı ve onlardan bir hayli uzakta olan restorana baktı. "Sararız, birkaç güne geçer."

"Helen sen delirdin mi? Ne kadar derin kestiğinin farkında değil misin?"

Helen gayet farkındaydı. Kanamayı durdurmak için neredeyse tüm tuvalet kağıtlarını kullandığında fark etmişti. Ama bunu söylemeyecekti tabii ki. Haklı olabilirdi ancak telaşlandırmaya hiç gerek yoktu.

"Rüzgar ben iyiyim. Halledilir." Helen arabaya yöneldi. Rüzgar ise sadece arkasından bakmış, kımıldamamıştı. "Daha kötü şeyler yaşamışlığımız var sonuçta."

"Kendine niye zarar veriyorsun, Helen?" Rüzgar'ın bakışları çok yargılayıcı ve otoriterdi. Sesinde de rahatsız edici bir dinginlik vardı. Sanki Helen'in aklından geçenleri görüyordu. "Geçen görevinde de neredeyse ölüyormuşsun?"

Helen kapıyı açmadan önce durdu. "Sen nereden biliyorsun?"

"Bunun bir önemi yok." Rüzgar iki adım öne çıktı. "Durmadan kendine zarar veriyorsun ve risk alıyorsun. Bu beni endişelendiriyor."

Helen kaşlarını çatarken, "Ben hep böyleydim," diye çıkıştı. "Nasıl biri olduğumu unutmuş gibi davranıyorsun."

"O zamanlar da endişeleniyordum. Ama şimdi..." Rüzgar konuşmadan önce biraz duraksadı. "Daha da tehlikeli bir hâl almış... Ben daha sakin, daha olgun birine dönüştüğünü sanmıştım. Şimdi bakıyorum da daha kötü olmuş..."

Rüzgar kendisini durdurmak ister gibi dudaklarını birbirine bastırıp başka bir tarafa bakmıştı ama işe yaramamış gibi görünüyordu. Aniden ona dönüp sesini bir tık yükseltti:

"İntihara meyilli biri gibisin."

Helen sol elini arabanın kapısına koyarken gözlerini yere dikti. Son söylediği zihninin içinde birkaç kez yankılandı. İntihara meyilli... Rüzgar bile artık Helen için tamamen iyi şeyler düşünmüyor gibi duruyordu. Onun başına buyruk, sabırsız ve depresif olduğu kanaatindeydi muhtemelen.

Cidden böyle mi düşünüyordu peki? Bir gün intihar edeceğini mi? Kendisini daha kötü yaralayacağını mı? Helen'in öyle bir isteği yoktu. Ölmek asla istemiyordu. Bunu bundan önceki görevinde çok iyi anlamıştı. Kız sadece gerekli olduğu zamanlar böyle riskler almıştı. Bu imajı Rüzgar'ın gözünde düzeltmesi zaman alacaktı muhtemelen. Ya da tamamen imkânsızdı.

"Sadece gerekti, ben de yaptım." Helen çenesini kaldırıp inatçılığını kullanarak Rüzgar'a baktı.

"Kendini kesmene neden olacak nasıl bir olay yaşandı ki içeride?" Helen Rüzgar'ı daha önce hiç bu kadar sinirli görmemişti. Aslında görmüştü. Ama daha çok babasıyla kavga ettiğinde görmüştü. Bu ise farklı bir seviyeydi. Bu seferki Helen'e özeldi. Bir yandan kıyamıyordu ama kendisini tehlikeye attığı için de sinirliydi.

"Masadaki kadının çantasına jammer'ı yerleştirdim." Helen sertçe nefesini dışarı verdi. "Burnum kanamış gibi gösterip dikkatini dağıttım, benim için buz getirmesine neden oldum. Başka bir yol yoktu."

"Buna ihtiyacın yoktu ki." Rüzgar omuzlarını kaldırdı. Arabanın şoför tarafına geçti ve aracın üstünden diğer taraftaki kıza baktı. "Oradan da çalışıyordu."

"İşimi garantiye almak istedim," diye sesini yükseltti en sonunda. Rüzgar bunun üzerine de yine bir şeyler diyecekti ama kendisini durdurdu. Kafasını aşağı eğip saçlarını karıştırdı. "Batu ve İdil zor durumda kalmasınlar diye..."

"Sadece iyi olmanı istiyorum Helen." Rüzgar başını iki yana salladı. Eli hâlâ saçlarındayken kıza baktı. Sesi o kadar dalgın ve hüzünlüydü ki Helen'in tüm siniri geçmişti. "Daha fazla canın yanmasın istiyorum. Zarar görme istiyorum!"

Helen sadece sustu. Oradan gitmek zorunda olsalar bile Helen orada dikildi. Rüzgar daha fazla şey söylemek istiyor gibiydi çünkü. Bu yüzden de Helen onu kesmedi. Tüm düşündüklerini bilmek zorundaydı.

"Uzun zamandır hayatında değildim, bunu biliyorum." Rüzgar aracın tavanına yerleştirdiği ellerini birbirine kenetledi, sonra tekrar ayırdı. "Söz hakkım da yok. Sana karışmak gibi bir düşüncem de. Hepsinin farkındayım ama kendime söz geçiremiyorum, Helen."

Rüzgar arabadan ellerini çekip geri gitti. Gözleri lambanın ışığında parlıyor, yıllar önceki Rüzgar'ı ona hatırlatıyordu. Bakışlarını bir saniye bile Helen'den ayırmadı. Hızlı adımlarla yanına gelirken Helen onun her hareketinde kararlılık gördü. Ama bu neyin kararlılığıydı?

"Gittiğimden beri seni düşünmediğim bir günüm bile olmadı." Rüzgar Helen'in sağlam elini avuçları arasına aldı. "Gittiğim için bazı günler o kadar pişman oldum ki... bazen de bencillik yapıp tekrar hayatına girerek seni bu bataklıktan kurtarmak istedim." Rüzgar sol elini kızın yanağına götürdü ve öne eğildi hafifçe. Artık fısıldıyordu. "Benimle gel istedim, Helen... Her şeyi arkanda bırakıp benimle gelmeni o kadar çok istedim ki... Hâlâ istiyorum."

"Rüzgar," diye Helen mırıldandı ama Rüzgar durmadı.

"Gelmeyeceğini biliyorum. Atlas'ı bırakamazsın, bunca seneyi çöpe atamazsın. Gerçekten biliyorum." Rüzgar çok yavaş bir şekilde diliyle dudaklarını ıslattı. "Ama ben de gitmeyeceğim artık. Bir daha bırakmayacağım."

Rüzgar gülümserken kafasının yana eğdi. "Yani... sadece romantik anlamda değil bu söylediklerim, biliyorsun. Biz hem de çok yakın arkadaştık."

Helen kafasını sallarken bakışlarını kaçırıp alt dudağını ısırdı. Sadece tekrar konuşmaya başladığında ona bakabilmişti.

"Benim gitme nedenlerimden biri de buydu." Rüzgar Helen'in yaralı elini tutup kaldırdı. "Senin yaralanmanı, incinmeni görmek istemiyordum çünkü. Başına bir şey geldiğinde ben kahroluyordum. Üstelik bu planlar için böyle harcanmana katlanamıyordum."

Helen'in gözleri dolarken sertçe yutkundu. Rüzgar neden bunu şimdi yapıyordu? Neden bu konuları burada söyleyip kıza acı çektiriyordu? Ona defalarca sorduğunda hiçbir şey söylemeyen biri şimdi konuşma kararı almıştı. Tam da görevin ortasında, Helen acı çekerken.

"Bu yüzden gittin yani?" Helen titrek bir sesle konuştu.

"Nedenlerimden en önemlisiydi." Rüzgar kafasını salladı yavaşça. "Gözümün önünde zarar görürken ben bir şey yapamıyordum..." Derin bir nefes alırken kaşlarını kaldırdı. "Tabii babama katlanamamak ve kendi geleceğimi kurmak gibi nedenler de vardı ama en önemlisi sendin. Gittikten sonraki tek pişmanlığım da sensin."

Rüzgar öne doğru eğilip alnını Helen'in alnına yasladı. Baş parmağıyla hâlâ yanağını okşuyordu. Helen de Rüzgar gibi gözlerini kapattı.

"Senin yanında olmamak en büyük hatam."

"Rüzgar..." diye fısıldadı dudaklarına doğru. Sesi yalvarır gibi çıkmıştı. Ama ne için olduğunu kız kendisi de bilmiyordu. Öpmesini mi istiyordu yoksa uzaklaşmasını mı? Ama hayır, Helen karşındakini beklemezdi öpmek için. Eskiden olsa, hatta belki sadece bir ay önce, Helen tereddüt etmeden oracıkta öperdi Rüzgar'ı. İlişkileri de zaten böyle başlamıştı. Hep adım atan, duyguları konusunda cesaretli olan kişi Helen olmuştu. Ve şimdi, belki de ilk kez Rüzgar böyle büyük bir adım atıyordu. Ama Helen karşılık veremiyordu. Kızın içinde çok garip bir his vardı bu sefer. Onu durduran, yanlışmış gibi hissettiren.

Helen bir şey yapmazken Rüzgar daha da yaklaştı dudaklarına. Ama öpmedi. Öylece durdu sadece. Birkaç saniye geçti ama ikisi de kıpırdamadı.

"Rüzgar..." Helen gözlerini sımsıkı kapatırken geri çekilmek için adım atacaktı ki Rüzgar'ın ondan önce davranıp geri çekildiğini hissetti. Gözlerini açıp ona baktığında yüzünde şaşkınlık ifadesini gördü. Kirpiklerini de birkaç kez hızlıca kırptı. Sonra şaşkınlığı büyük bir hayal kırıklığına dönüştü. İşte bu, Helen'in kalbini acıtmıştı.

"Sanırım bir şeyler değişmiş." Bakışlarını kızdan çekip gözlüğünü geri itti. Ne yapacağını bilemez bir hâlde ellerini önce göğsünün altında kavuşturdu sonra vazgeçip ceplerine soktu. Karşılık alamadığı için utanmış gibiydi.

Helen ne diyeceğini bilemiyordu. Rüzgar onu çok iyi tanıyordu zaten. Öpmek isteseydi ondan önce davranacağını biliyordu. Hatta belki bu kadar beklemeyecekti bile. Dudaklarının değmediği o saniyelerde Rüzgar bunu umut etmişti fakat en sonunda Helen'in istemediğini anlamış, onu öpmemişti.

"Bunları şimdi konuşmayalım, lütfen."

Rüzgar başıyla onaylayıp biraz daha geri çekildi. Helen'i de tamamen özgür bırakmıştı. Yüzünde mahcup bir ifade vardı.

"Tabii doğru." Artık Helen'in yüzüne bakmıyordu. "Benim hatam."

Rüzgar arabanın tekrar sol tarafına geçerken Helen de aynı yerde duruyordu. Hiç kıpırdamamıştı. Rüzgar kapıyı açacakken durdu ve kıza baktı.

"Tek bir şey sorabilir miyim?"

"Sor..."

"Gittiğim gün," diye Rüzgar çekingen bakışlarını Helen'e yönlendirdi. "Bir an için bile olsa benimle gelmek istedin mi? Her şeyi bırakıp gelmeyi düşündün mü hiç?"

Helen'in beklediği soru bu değildi kesinlikle. O günü hiç sevmiyordu ve hatırlamak da istemiyordu. Ama hatırlıyordu. Hislerini de ne düşündüğünü de. Kendini tamamen terk edilmiş hissettiği anlardan biriydi.

"Ama lütfen başka bir şey söyleme," dedi Rüzgar uyararak. Sanki tüm hayatı buna bağlıydı. "Hiçbir sebep veya bahane istemiyorum. Sadece net bir cevaba ihtiyacım var, Helen. Evet mi hayır mı?"

Helen dudağını ısırdı. Rüzgar olumlu bir cevap almak istiyordu ve bu gözlerinden okunuyordu. Sanki tüm umutları buna bağlıydı. Helen başını aşağı yukarı sallarken gözleriyle de onayladı.

"Evet," diye fısıldadı. "Düşündüm."

Yüzünde rahatlama ifadesi ve ince bir tebessüm oluşmuştu. Helen yalan söylemek, o anı başka türlü hatırlamak isterdi fakat gerçekten de böyle düşünmüştü. Her şeyi bırakmak çok cazip gelmişti o an ama ağabeyini öylece bırakamazdı. Tek sahip olduğu kişiyi terk edemezdi. Aksi takdirde o gün, Helen Rüzgar'la giderdi. Üstelik onu o şekilde öpüp sarıldıktan sonra bırakması tamamen imkânsız olurdu. Ancak Helen'in Atlas'a olan bağlılığını ve sevgisini kendinden başka kimse sarsamazdı.

"Tamam," dedi Rüzgar yalandan öksürerek. Yüzünde hâlâ o silik gülümseme duruyordu. Eliyle arabayı gösterdi. "Hadi gidelim. Eline baktırmamız gerek..."

Ve bölüm bitti...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.