İçeriğe geç

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 29 · 30 dk okuma

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 29

Bölüm 27: Duygularımızın ne kadar farkındayız?

Bölüm 27: Duygularımızın ne kadar farkındayız?

Kerem Durmaz...

Hayatta insanlar için en zor şeylerden biri ne hissettiklerini anlayıp açıklamaktır. Birbiriyle iç içe geçmiş düşünceler ve duygular bir yumak hâline gelirken biraz daha çıkmaza girer, bilinmezin içinde kaybolup giderdi. Ne düşüneceğini ya da ne hissedeceğini bilmediğinden doğru tepkiler vermek de pek mümkün olmuyordu.

Son bir saatte Kerem, duygu karmaşası içinde kaybolup gitmişti. Anlık düşünceleri ve duyguları kontrolden çıkmış bir şekilde mantığını esir aldığından hiçbir olaya tutarlı bir tepki veremiyordu. Ve her şey sanki onun inadına daha da karmaşık bir hâl alıyordu. İşin ilginç yanı, Kerem de bu tutarsız tepkilerin farkındaydı ve bunu düzeltmeye çalıştıkça daha da batırıyordu.

İlk yanlışını arabadayken yapmıştı. O tartışma hiç yaşanmamalıydı, ki Kerem bunu başlatan taraftı. Helen'in haklı olduğu tek konu da buydu. Kerem, üzerine gidince ona karşı bir zafer kazanacağını sanmıştı; fakat görünen o ki Helen bu savaşta kaybeden taraf olamayacak kadar iyiydi.

İtiraf etmeliydi, Helen'e karşı bir anlığına gerçekten de gardını düşürmüştü ve bu, kendisine kızmak için yeter de artardı. Böyle bir hatayı nasıl yapabildi bilmiyordu. Belki de Helen'in haklı olduğu başka bir konu da vardı...

Hayır, diye düşündü. Tabii ki de ondan etkilenmiyorum.

O saçmalık sadece bir anlık gafletle ortaya çıkan bir durumdu. Helen de bunu kullanmıştı, o kadar. Daha fazlası olamazdı. Kerem'in ondan etkilenmesi, kendine yapacağı en büyük kötülük olurdu. Son zamanlarda anlaşmaları da sadece bir illüzyondan ibaretti belli ki. İki gün anlaşınca Helen'in nasıl biri olduğunu unutacak değildi. Onun ne kadar bencil, ön yargılı ve hırçın biri olduğunu kendisine tekrar hatırlattı.

Kişisel alanımı geçip saygısızca davrandığı için kızgınım, diye kendi içinde olaya açıklık getirmeye çalıştı. Sadece bu, başka bir şey değil.

Ama sadece o değildi. İkinci yanlışını da Rüzgar isimli o şahıs geldikten sonra yapmıştı. Hatta en büyük yanlışını da diyebilirdi. Fakat Kerem, buna hiçbir açıklık getiremiyordu. Hislerindeki o çalkantılı durum tamamen yabancı olduğu bir şeydi. Tüm hissettiği duygularını tek tek ele alamıyordu ama kendisini berbat hissediyordu.

İlk başta eve giren o hırsızın paniğini yaşamıştı. Bir de plansız programsız hırsızın üzerine atlayan ve yüreğini ağzına getiren Helen vardı. Her zamanki gibi başına buyruk bir şekilde hareket ederek belaya koşmuştu. Ama gel gör ki dayak yemiş, hiç de niteliksiz olmayan bu hırsız, Helen'in ve Batu'nun tanıdığı biri çıkmıştı. Eve giriş başarısını bir kenara bırakacak olursa Kerem onun pek de başarılı biri olduğunu zannetmiyordu. Daha kendisini koruyamamıştı bile.

Yukarıdaki konuşmalar dışında, aşağıya indiklerinde Helen'in ne kadar endişelendiğini ve ona yardım etmek için nasıl can attığını görünce sadece bir tanıdık olmadığını anlamıştı. Rüzgar her kimse, Helen için en az Batu kadar değerliydi. Çok önceden sorulması gereken soruyu Helen sorduğunda ve Rüzgar da Kerem'in tahmin ettiği o cevabı verdiğinde dayanamayıp kendisi de bir soru sormuştu.

"Sen de plana dâhilsin o zaman?" Geriye yaslanıp işaret parmağını dudağına bastırdı. Gözlerini kısmış gelecek cevabı bekliyordu. Bu sırada gözleri, Helen'in elinin üzerinden buzu tutan Rüzgar'ın eline kaydı. Buzu biraz daha alnına bastırırken anlık olarak Helen'e bakmış, soruyu öyle cevaplamıştı.

"Yani. Öyle de denebilir," demişti. Kerem gözlerini onların birleşmiş ellerinden çekmek istese de yapamadı. Ancak Helen aniden ayağa kalkıp buz torbasını Rüzgar'a verdiğinde Kerem'i bundan kurtarmıştı. Helen öyle aceleyle kalkınca Kerem rahat bir nefes aldığını fark etmedi bile.

Helen bir şeyden kaçmıştı. Bu kesindi, çünkü gizlemeye çalıştığı bu garip telaşı onu ele veriyordu. Ama neden kaçıyordu? Rüzgar'ın son söylediği Helen için önemli bir şey olmalıydı. Gözlemlerine göre Rüzgar onu söyler söylemez genç kız darbe yemiş gibi olmuş, oradan uzaklaşma ihtiyacı hissetmişti.

Rüzgar elindeki buz torbasını sehpaya bırakıp ayağa kalktı. İşaret parmağıyla mutfağı gösterdi ve önce Batu'ya sonra Kerem'e baktı. Helen'in peşinden gitmek istiyordu ancak onlara söyleyecek bir yalan bulamamış gibi ağzını bir kez açıp kapattı.

"Ee şey. Ben... ben galiba kendime bir kahve alacağım."

Helen'in ardından koşar adım mutfağa giderken Kerem onları gidip dikizlememek için zor durdu. Bir süredir mutfağın girişine baktığını anlayınca gözlerini oradan çekip Batu'ya yönlendirdi. Batu somurtarak az önce Kerem'in de baktığı yere, onlardan biraz uzakta duran mutfak kapısına bakıyordu. Kollarını göğsünde birleştirmiş, oyuncağı elinden alındığı için küsen beş yaşındaki çocuklardan farksız bir biçimde oturuyordu. Kafasını kaldırıp Kerem'e baktı.

"Yine geldiğine inanamıyorum." Sesi kısık çıksa da Kerem duyabilmişti. O da Rüzgar'dan hazzetmiyordu anlaşılan.

"Onu sevmiyorsun," diye ortada olan bir gerçeği dillendirdi Kerem. "Niye?"

Batu oturduğu yerden kalkıp Kerem'in yanındaki, az önce Rüzgar'ın oturduğu üçlü koltuğa oturdu. Koltuğun kolçağının üzerinden Kerem'e doğru eğilmişti hafifçe.

"Ben görünmez oluyorum... o buradayken." Batu sıkıntıyla ona baktı. Gözlerinde gerçek bir hüzün vardı. "Helen benimle ilgilenmiyor."

"Neden Helen'in ilgisini istiyorsun?" Kerem kaşlarını, sanki daha da fazla çatılabilirmiş gibi biraz daha çatmıştı. Bu soruyu sormayabilirdi, ki zaten çok fazla alternatif vardı ancak Keremin öğrenmek istediği tek şey buydu. Batu'nun Helen'den hoşlandığını düşündüğü onca zaman boyunca bu soruyu sormak istemişti ve şimdi eline bir fırsat geçmişken sormadan duramazdı.

"Çünkü tek arkadaşım... Atlas da." Gözlerini önündeki sehpaya dikti. Uzun ve ince parmaklarıyla oynarken dudağını büzdü. Kerem derin bir nefes alırken, gerilmiş olan omuzlarını rahatlatmaya çalıştı. Farklı bir cevap alacağını düşündüğünden, bu cevap onu kendisinin bile fark etmeyeceği şekilde rahatlatmıştı.

Kerem anlık bir rahatlamadan sonra, Batu'ya üzüldü. Neredeyse unutuyordu, geçen sefer Atlas ile kavga etmesinin nedeni de tam olarak buydu. Batu ikisini de başkalarıyla paylaşmak istemiyordu. Bu konuda oldukça kıskanç birine benziyordu.

Bu sadece basit bir arkadaş kıskançlığı da değildi ama. Kerem'in gördüğü üzere, onları kaybetmekten korkuyordu. Hatta bu korkunun altında yatan başka nedenler de olabilirdi. Kerem bunun yalnızlık korkusu olabileceğini tahmin etti ama daha fazla üstüne gitmedi.

"Helen Rüzgar'la neden bu kadar ilgili peki?" diye konuyu değiştirmeye çalıştı.

"Görmüyor musun?" Batu acı çekiyor gibi inleyerek konuşurken kafasını geriye yaslayıp, eliyle mutfağı gösterdi. "O..." Söyleyeceği kelimeleri seçemiyormuş gibi yüzünü ekşitti ve elini havada rastgele salladı. "Smart? Handsome, funny..."

"Okay!" diye Kerem sesini yükseltip, Batu daha fazla övgü kelimeleri sarf etmeden sözünü kesti. "Ne demek istediğini çok net anladım, Batu! Yani çeneni kapasan iyi olur."

"Ama..."

"Biraz daha onu översen senin ondan hoşlandığını sanacağım..."

Sesindeki öfke, kendisini bile şaşırtmıştı. Neden sinirlendiğini bile bilmiyordu. Zaten hırsızın tekine Helen'in böyle yakın olması yeterince sinir bozucuydu, üstüne Batu'nun da onu övmesi daha da fazla germişti Kerem'i.

"Ha bu arada." Batu tekrar konuşurken Kerem göz devirdi. Yine o herifi övmeye kalkarsa onu boğabilirdi. "Rüzgar, Helen'in eski erkek arkadaşı..."

Cevapla birlikte Kerem'in az önce çatılmış kaşları çözülmüş, gözleri büyümüştü. Midesi kramp girmiş gibi kasıldı. Yüzünü buruştururken istemsizce mutfağın girişine baktı.

"Ne?" diye fısıldayarak şaşkınlığını gizlemedi. İki saattir Batu ona övgü dolu sözler sarf ederken eski sevgilisi olduğunu söylemek aklına gelmemiş miydi? Onu bu kadar methetmek yerine kısaca "eski sevgilisi" olduğunu söyleyebilirdi. Ufak çaplı bir şokta olmasa Batu'nun ensesine bir tane vurmaktan kendisini alıkoymazdı.

Kerem'in karışık olan aklı biraz daha karıştı. Böyle bir durum söz konusuyken Helen nasıl bu kadar yakın olabiliyordu onunla? Onun için hâlâ değerli olması Kerem'e oldukça garip gelmişti. Değerli olduğunu ise uydurmadığı kesindi. Çünkü Helen, evdeki herhangi birine sevecen davranmadığı kadar sevecen davranıyordu ona.

Onu yaraladığı için ne kadar telaşlandığını da görmüştü. Hepsi Kerem'in gözlerinin önünde olduğundan fark etmemek imkânsızdı. Buz torbasını yarasına kibarca yerleştirmesi ve Rüzgar'ın onun elini tutması daha birkaç dakika önce gerçekleşmişti. Helen bundan şikâyetçiymiş gibi de görünmüyordu.

Kerem'in boğazına bir yumru oturmuştu. Yaralandığı günden şimdiye kadar, Helen bir kez olsun onun yarasıyla bu şekilde ilgilenmemiş, herhangi bir sargı değiştirme girişiminde bile bulunmamıştı. Sadece Hayal geldiğinde ona küçük şeyler için yardım etmişti. Tabii Rüzgar gelene kadar bunların hiçbirini kafaya takmamıştı Kerem. Ama şimdi ona nasıl davrandığını görünce farkına varmıştı.

Kafası karışmış hâlde Batu'ya baktı. Göğsündeki sızıyı görmezden gelmeye çalışmıştı. Boğazını temizleyerek, "Nasıl?" diye sordu. "Eski sevgilisiyle nasıl bu kadar iyi anlaşabiliyor?"

Batu omuzlarını umutsuzca kaldırıp indirdi. Kaşlarını çatmış, dudaklarını büzmüş hâlde geriye yaslanmıştı. Kollarını yine göğsünün önünde kenetledi.

"Sadece sevgili değil." Ağır bir aksanla konuşmuştu. Lafları söylerken uzatıyordu yine. "Çocukluk arkadaşı da."

İdil'den sonra geçmişten gelen bir arkadaş daha... Ekip hep böyle çoğalacak mıydı? Daha da önemlisi, ekiptekilerin hep eski sevgilileri ya da aşk maceralarının olduğu birileri mi gelecekti? Bu soruların cevaplarını bilmiyordu ancak göğüs kafesinin acısının bir süre daha geçmeyeceğinin farkındaydı. Tabii bunun da neden ortaya çıktığını anlayamıyordu. Anlamak istediğinden de emin değildi...

Helen ve Rüzgar'ın eskiden sevgili olduklarını bir süreliğine düşünmeyi erteleyerek, ki neredeyse imkânsızdı, Batu'ya başka bir soru sormaya karar verdi.

"Niye ayrıldılar?" diye sordu ama sonra bunun çok özel olabileceğini düşündü. "Yani özel bir durum söz konusu değilse."

"Emin değilim aslında." Omuzlarını kendine çekti ve dudaklarını birbirine bastırdı. "Tek bildiğim... planla şey olduğu."

"İlgili?"

"Evet, ilgili. Rüzgar gitti... Helen çok üzülmüştü."

Kerem'in kaşlarının arası kırıştı. Rüzgar Helen'i terk etmişti. Kerem'in buna inanası gelmiyordu işte. Bir ilişkide sanki Helen diğer tarafı terk edebilirdi.

"Onu terk edip hayal kırıklığına uğratan ve üzülmesini sağlayan birine göre, ona fazla cana yakın davranmıyor mu sence de?"

Batu gözlerini kırpıştırarak boş boş Kerem'in suratına baktı. Kafasını iki yana sallayarak, "Bir fikrim yok, ne dediğinle ilgili..," diye söylediği şeyi anlamadığını dile getirdi. Sonra aniden yükseldi. "Uzun ve karışık laflar yok! Herkesinizi uyarmaktan sıkıldım."

Kerem neredeyse kahkaha atacaktı ama kendisini durdurdu. 'Herkesinizi,' Batu'nun yanlış kullandığı en iyi on kelime arasında yerini almıştı. Bir de kızdığı için aksanının aşırı belli olması, durumu daha da komik kılıyordu.

"Pekâlâ," diye gülümsemesini bastırmaya çalıştı. Bir an için Helen ve Rüzgar ikilisini bile unutturmuştu bu Kerem'e. "Diyorum ki, Helen Rüzgar'a çok iyi davranıyor. Ama Rüzgar onu terk etmiş ve Helen'i üzmüş. Neden iyi ona karşı?"

Batu'nun gözleri anladığını belli edecek cinsten parlamıştı. Bunu da anlamasaydı Kerem zaten pes edecekti. Çok yavaş konuşmuş ve en basit kelimeleri kullanmıştı.

"Helen Rüzgar'ı seviyordu... Rüzgar da onu." Bunu büyük bir hayal kırıklığıyla söylemişti. Bu gerçekten, hoşlanmadığı ortadaydı. Kerem tekrardan midesine kramp girdiğini hissetti. Üzerinden ne kadar süre geçtiğini bilmiyordu fakat o sevginin hâlâ yaşaması imkânsız değil miydi? "Gitmesi gerekiyor, demişti Helen."

"Helen de kabul etti öylece?"

"Ne yapabilirdi ki?" diye çok mantıklı bir soru sordu Kerem'e. "Farklı şeyler istiyorlardı ve ayrıldılar."

"Hikâyeleri böyle mi bitti? Anlaşıp ayrılarak?"

"Bildiğim bu."

Kerem'in hâlâ anlamadığı şeyler vardı. Batu'nun da bunlara cevap verebileceğini sanmıyordu ancak yine de sormadan edememişti. Helen'in eski sevgilisiyle karşılaşmayı ve o kişinin de Rüzgar gibi biri olmasını hiç beklemiyordu. Ekibe dâhil olduğundan beri bir sürü suça bulaşmış olmasına rağmen Rüzgar'ın bir hırsız olması onu nedensizce sinirlendirmişti. Helen'den daha iyisini beklerdi.

"İçeride ne konuşuyorlar bunlar?" Kerem sinirini bastıramayıp aniden sordu. Batu kısa sessizlikten sonra Kerem'in gür sesini duyunca irkilmişti.

"Bilmiyorum ki. Konuşuyorlardır..." Tatsız sesi tekrar duyulmuştu. Hüzünlü bakışları mutfağa yöneldi. "Özlemiş olabilirler..."

Kerem'in göğsünde hafif bir baskı oluştu. Boynuna doğru kaynağı bilinmez bir ısının yayıldığını hissetmişti. Zar zor yutkunarak gözlerini Batu'dan çekti. Vücudunun gösterdiği bu yersiz tepkiler Kerem'in hiç hoşuna gitmiyordu. Kızgındı fakat bu denli olmaması gerekirdi. Helen'in eski sevgilisinin hırsız olmasının ne önemi vardı ki?

Helen'in iyiliği için, diye cevapladı. Hırsızla olamaz.

Gerçekten iyiliği için miydi peki? Özellikle son yaptıklarından sonra ona bu kadar kızmışken neden iyiliğini düşünüyordu? Helen onu düşünmüyordu bile. Birkaç gün iyi anlaşınca Kerem kendini kaptırmıştı anlaşılan. Hep böyle olacağını sanıp ağzının payını da almıştı. En büyük yanlışı da zaten orada yaparak, Helen'in ona değer verdiğini sanmıştı.

Rüzgar gelmeden önce, Helen'in oyununa geldiğinden zaten gururu kırılmıştı bir kez. Bir de eski sevgilisine ne kadar değer verdiğine şahit olduğunda kendini iyice aptal hissetti. Kerem Helen için değerli olduğunu neden düşünmüştü, bilmiyordu fakat tam bir aptal olduğuna emin olmuştu. Sadece yaralarını gösterdiği için tüm bunları düşünmek ne kadar da aptalcaydı. Onu terk eden hırsız, eski sevgilisi bile daha önemliydi, son bir haftada duygusal bi' bağ kurduğu Kerem'den.

"Ben gidiyorum," diye ayağa kalktı. Onlara bir açıklama yapmaları gerekirken birlikte vakit geçiriyorlardı. Batu ile kendisini geçiştirmeleri hiç hoşuna gitmemişti.

"Nereye gidiyorsun?"

"Mutfağa." Batu'nun yüzünde soru ifadesi belirmişti. Farklı bir anlam aramaması için Kerem, "Bize gerçek bir açıklama yapmalılar," diye ekledi.

***

Evin kapısı açılıp içeri Atlas ile derbeder olmuş Ozan ve İdil ikilisi girdiğinde salondaki herkes onlara bakmıştı. Kerem, ikilinin hâlini görünce şaşkınlığını gizleyemedi. Gerçekten berbat görünüyorlardı. Özellikle Ozan'ın üzerinden kamyon geçmiş gibiydi.

Genç adam yaklaştıkça Kerem onu daha fazla inceleme şansı buldu. Üstündeki siyah, kot ceketi toprakta yuvarlamışlar gibi kirliydi. Pantolonu da aynı durumdan muzdaripti. Sağ bacağının diz kısımı da yırtılmıştı. Kısa saçlarının önü ıslak ve alnına yapışmış hâldeydi. Yüzünde de kahverengi toprak lekeleri de göze batıyordu. Kerem, bilmesine rağmen bunun nasıl bir görev olduğunu merak etmeden duramadı. Ozan'ı canlı canlı gömüp çıkarmışlar mıydı?

İdil ise onun aksine daha iyi durumdaydı. Onun gibi hırpalanmamıştı. Ancak yine de kızın da üstü başı hafiften dağılmıştı. Ozan'ınkiler kadar olmasa da onun da kıyafetleri kirliydi. Gözleri de hiç olmadığı kadar yorgun bakıyordu.

Kerem ayağa kalkarken yan tarafta göz ucuyla Atlas'la Rüzgar'ı gördü.

"Hoş geldin." Atlas elini bilek güreşi yapacak gibi uzatınca Rüzgar da aynısını yaparak elini tuttu. Kendilerine has tokalaşmaları bir saniye sürmeden ellerini geriye çekip sarıldılar.

"Hoş buldum," diye Rüzgar Atlas'ın sırtına iki kez hafifçe vurdu. Atlas da aynı şekilde karşılık vermişti. "Tekrar sizinle olmak güzel."

Atlas geri çekildiğinde gülümseyip kafasını sallamıştı. Kerem dikkatini onlardan çekip İdil'e doğru hareketlenirken bu sefer de İdil onu es geçerek Rüzgar'a yönelmişti.

"İnanamıyorum! Rüzgar?"

Rüzgar ona gülümserken kollarını iki yana açıp kafasını yana eğdi. Kıza, "ta kendisi," der gibi bakmıştı. Kerem'in dikkatinin dağılması yüzünden aklından çıkan öfkesi tekrar alevlendi. Neden herkes Rüzgar'ı bu kadar çok seviyordu ki?

"Burada ne işin var?" İdil kollarını ona saracakken son anda kendisini durdurup sarılmaktan vazgeçmişti. Eliyle üstünü gösterdi. "Çok kirliyim, kusura bakma."

"Sorun değil," dedi Rüzgar İdil'in hâline bakıp burnundan gülerken. İşaret parmağıyla İdil'i ve Ozan'ı gösterdi. "Beni bırak da asıl size ne oldu? Bu hâliniz ne?"

İdil tatsız tatsız Ozan'a baktı. Kerem de kız baktıktan sonra dikkatini Ozan'a yönlendirmişti. Sessizce, büyük masadan biraz uzakta durmuş, etrafa bakıyordu. Yorgun bakışlarının ardında kocaman bir boşluk var gibiydi. Sanki ortamda olup bitenleri algılayamıyordu. Suratında gördüğü tek hareket kafasını öne eğip yüzünü buruşturmasıydı.

"Ozan?" Batu Kerem'in önünden geçerek ekip arkadaşına doğru ilerledi. Herkes Ozan'ı daha yeni hatırlamıştı. Batu sesini iyice yükseltip "İyi misin?" diye sorduğunda odadaki herkes yüzünü buruşturup Batu'ya baktı.

"Dostum, n'apıyorsun ya?" Rüzgar elini kulağına götürürken ilk tepki veren kişi oldu. "Niye bağırıyorsun? Adam sağır mı?"

Batu, "sağır" kelimesinin anlamını bilmediğinden -Kerem öyle tahmin ediyordu- bu soruya sessiz kalırken İdil araya girdi.

"Şey, aslında evet... kendisi sağır oldu." İdil dudağını ısırıp gözlerini kaçırdı. Helen, Rüzgar ve Kerem dışında kimse buna şaşırmamıştı.

"Ne?" Kerem kafası karışık bir şekilde Ozan'a sonra İdil'e baktı.

"Ne demek sağır oldu?" Helen de Kerem'den farklı değildi. Kız da oldukça şaşkın görünüyordu.

İdil'in cevap vermesine kalmadan Rüzgar gözleri sonuna kadar açılmışken bakışları Ozan'ın elinden İdil'e kaydı ve konuşmaya başladı:

"Patlayıcı!" dedi aniden. "Patlayıcı yüzünden."

İdil kafasıyla onaylarken Kerem Ozan'ın elinde tuttuğu şeye baktı. Fazla uzun değildi ve silindirikti. Kablosu da vardı. Ozan parmaklarını düzeneğin etrafına sıkıca sarmıştı. O gerçekten bir bombaydı yani. Ozan'la İdil nasıl bir göreve gitmişlerdi böyle?

"Ne patlayıcısı be?" Helen Ozan'ın elinde tuttuğu bombaya baktı. "Yok artık! Görevde ne yaşadınız siz?"

Atlas ve İdil aynı anda göz devirdi. Muhtemelen İdil yolda -birlikte geldikleri düşünülürse- Atlas'a her şeyi anlatmıştı ve yaşananlar da hiç hoş şeyler değildi.

Rüzgar bakışlarıyla Ozan'ın tuttuğu düzeneği gösterdi. "Ama sadece bu patlayıcı bu kadar zarar vermiş olamaz ki. Başka bir şey de var, değil mi?"

"Ozan arkadaşımız ileride işimize yarayabilecek patlayıcıların da olduğu bir arabayı havaya uçurdu." İdil'in tek nefeste söylediği şeyle, hiçbir şeyden haberi olmayan üçlü duraksadı.

"Hayır, anlamıyorum." Helen biraz daha öne çıkarak Ozan'a ve İdil'e baktı. Duyduklarına inanamıyor gibiydi. "Siz göreve mi gidiyordunuz, savaşa mı? Bazuka da alsaydınız yanınıza."

"Başka patlayıcıların olması kötü olmuş. O zaman duymaması da normal." Rüzgar Helen'in söylediklerini duymamış gibi yüzünü ekşiterek Ozan'a bakarken, sanki bu konularda çok bilgiliymiş gibi gözlerini kısmıştı. Gözlüğünü ortasından bastırıp geri itti. Kollarını göğsünün altında birleştirdi. "Patlama yüzünden oluşan blast dalgalar kulak harabiyetine ve kalıcı sensorinöral işitme kaybına neden olabilir."

"Kalıcı mı?" Helen ve İdil aynı anda Rüzgar'a dönerek sordu. İkisi de oldukça endişeli görünüyordu. Kerem de içten içe telaşlanmıştı aslında. Ozan'ın mesleğine etki edebilecek bir şeydi sonuçta. Kerem işini bu kadar severken ondan kopmanın ne demek olduğunu biliyordu. Bu yüzden Ozan'ın böyle bir şey yaşamasını hiç istemezdi.

"Kalıcı derken?" Batu'nun gözleri korkudan irileşmişti. Sesini çıkarmamıştı ancak herkesten daha fazla o endişeleniyordu. "Yani... yani hiç duymayacak?"

"Geçici de olabilir." Rüzgar umut dolu konuşmak istese de ne yazık ki surat ifadesi aksini söylüyordu.

"Kesin mi?" Atlas'ın ses tonu da yüz ifadesi de sertleşmiş ve ciddileşmişti.

"Umuyorum?"

"Oh Sh*t!" Batu gözlerini kapatıp elini yüzüne götürürken içten bir küfür savurdu.

"Şu an neler oluyor?" Ozan hepsinin yüzündeki o korkuyu görünce konuşmaya karar vermiş gibiydi. Kendisiyle ilgili konuşulduğunu anlamış olmalıydı. Sesini de istemsizce yükseltmişti. "Konu ben miyim?"

Batu yavaşça kafasını salladı. Bakışları o kadar karamsardı ki o kadar kötü olmasa bile Ozan durumun o kadar kötü olduğunu sanmıştı.

"Durum ne? Niye öyle bakıyorsunuz?" Hepsinin üstünde gezmişti bakışları. En son Rüzgar'da durdu. Kim olduğunu merak etse de kendi durumu daha ağır bastığından Atlas'a döndü. İşaret parmağıyla kulağını işaret etti. Eli titriyordu. "Geçmeyecek mi bu?"

Atlas düşünceli düşünceli Rüzgar'a baktı. Sanki onun bir şey söylemesini bekliyordu. Ama neden? Rüzgar bilirkişi veya doktor muydu ki?

"Dediğim gibi. Geçici de olabilir kalıcı da." Rüzgar omuzlarını yavaşça kaldırıp indirdi. Bakışlarını yere sabitlemişti. "Şok dalgasından en çok etkilenen organlar hava içeren organlardır. Akciğer, orta kulak gibi... Arkadaşın durumu da bu. Bir doktora görünmesi gerek. Kulak dışında akciğerlerinde de sorun oluşabilir."

"Biri bana açıklayacak mı?" Ozan'ın sabırsız ve gür sesi kulaklarına doldu. Sesini iyice yükseltmişti. Nefes alışverişi de oldukça düzensizdi. Korkuyordu... "Sağır mı oldum?"

"Bir saniye." İdil telefonu çıkarıp bir şeyler yazdı. Sonra Ozan'a gösterdi. Gözleri hızlıca yazıların üstünde gezerken korkuyla onlara baktı.

"Ne demek kalıcı olabilir?" diye Ozan bağırdı. Karın bölgesi daha hızlı nefes alıp vermesi yüzünden hızlıca inip kalkıyordu. Boynu da kızarmaya başlamıştı. "Yarın işte n'apacağım? Hatta şu an bile çağırabilirler!"

"Hey! Sakin ol." Batu ona dokunmak istese de Ozan geri çekildi.

"Dokunma bana." Dişlerinin arasında konuşup sinirle bakması, Batu'nun geri durması için yeterli olmuştu. Ancak Rüzgar Ozan'ın tavrından korkmamış gibi tek elini kaldırıp kızgın bir boğaya yaklaşır gibi yaklaştı ve telefonuna bir şey yazarak gösterdi.

Ozan kuşkulu gözlerini oğlanın üzerinde gezdirdi. Sanki ona neden inanmalı olduğunu sorguluyordu. Ancak okuduklarından sonra, öfkesi az da olsa dinmiş gibiydi.

"Sen kimsin?"

"Rüzgar," dedi yavaş yavaş, Ozan'ın anlaması için.

"Rüzgar mı?"

Kafasını sallayarak onayladı. Yine bir şeyler yazıp gösterdi. Ozan'ın sert bakışları biraz daha yumuşamıştı. Kerem, ikisinin ne konuştuğunu merak etse de sessizce durdu.

"Bilmiyorum," dedi Ozan. "Fazla uzağında değildim."

Rüzgar telefonu alıp başka bir şey daha yazdı. Ozan okuyup tekrar cevaplayınca Kerem onların soru olduğunu anlamıştı.

"Kafamı çarpmadım, hayır." Ozan kaşlarını çatıp düşünüyor gibi yana baktı. Belli ki patlamayı hatırlamaya çalışıyordu. "Başlarda nefes alamadım. Şimdi daha iyiyim."

Rüzgar'ın yazdığı yeni sorulara göz attı. Kerem, Ozan'ın nasıl aniden bu kadar rahatlayıp Rüzgar'ın sorularına sorgusuz sualsiz cevap verdiğini anlamamıştı.

"Evet, açık bir alandaydım." Derin bir nefes alıp kafasını aşağı yukarı salladı. Sonra yüzünü buruşturup gözlerini kapattı. "Başım dönüyor... Kulağımda sadece çınlama var." Elini kulağının yanında sallarken orantısız bir sesle konuştu. Ses tonunu bir türlü ayarlayamıyordu. "Garip bir uğultu gibi. Bir de hafif ağrı."

Rüzgar kafasını hafifçe anlıyor gibi salladı. Kerem bu bakışı sevmemişti. Ters giden bir şey vardı. Ve neden Rüzgar bu konuyla ilgileniyordu? Bu bilgilerle nereye varacaktı?

"Doktor şart." Rüzgar Atlas'a döndü. "Geçici bir şey olma ihtimali altmış, bilemedin altmış beş faiz."

Ozan onları duyuyormuş gibi, "Kendi kendine geçmez mi?" diye sordu. Sesindeki çaresizlik Kerem'i bile etkilemişti.

"Bilemiyorum." Anlaması için yavaş konuşmuştu. "Böyle patlamalarda ilk üç gün çok önemli."

"Yarın ilk iş doktora götürürüz; fakat mesleği ne olacak?" İdil kollarını kendine dolayıp dudağını ısırdı. Kerem bu bakışın anlamını çok iyi biliyordu. Onunla görevdeyken, Kerem yaralandığında da böyle davranmıştı. Tüm bunlar kendi suçu olduğunu düşünüyordu.

"Bu şekilde işe gidemez. Düzelip düzelmeyeceğini de bilmiyoruz daha." Atlas'ın bastırılmış öfkesi sesine yansımıştı. Ama Kerem onun kime kızdığını bilmiyordu. İdil'e mi? Ozan'a mı? Belki de kendisine kızmıştı.

"İşimi bırakamam!" Ozan Atlas'ın dediklerini anlamış gibi telaşla Rüzgar'a baktı.

"Patlamanın boyutundan emin değiliz." Rüzgar hemen Ozan'ı sakinleştirmek için onun anlayabileceği şekilde yavaşça konuştu. Omuzlarını kaldırıp indirdi. Hemen ardından Atlas'a ve Helen'e döndü Rüzgar. Sıkıntılı bir biçimde nefesini dışarı verirken gözlüğünün çerçevesini düzeltti.

"Küçük patlama etkilerinde kafanın pozisyonu ve patlama bölgesine göre yönü, yaralanmaların derecesini belirlemede önemlidir." Dudaklarını birbirine bastırdı ve duraksadı. "Ne kadar hasar verdiğini tahmin edebilirdik... Büyük patlamalardaysa önemi yok. Her zaman işitme kaybı ve kulak hasarı olur."

Kerem gözlerini kısıp Rüzgar'a dikti şüpheli bakışlarını. Patlayıcı maddeler ve onların hakkında bu kadar çok şey bilmesi oldukça tuhaftı. İşin garip yanı, onun dışında kimse bu durumu yadırgamıyordu. Sanki olması gereken buydu. Kerem, düşündüğü şeyin olmasını istemiyordu.

"Ne kadar sürer?" Ozan gözlerini yerden çekip Rüzgar'a baktı. Oldukça bitkin görünmüştü Kerem'in gözüne. Tüm bu olanlardan yorulmuş gibiydi. Sesi de umutsuz çıkıyordu. "Geçiciyse..."

"İki hafta," dedi Rüzgar, üzgün bakışlarını yere dikerken. "Tahminen..."

Ozan gözlerini kapatıp arkasını döndü. Ellerini ensesinde birleştirip bir süre öylece kaldı. Kimse konuşmuyor, onu rahatsız etmiyordu. Gerçi kimseyi duyamayacağından, konuşsalar bile rahatsız olmazdı.

"Her şey benim yüzümden." İdil melankolik bir sesle konuştu. Omuzları düşmüştü. "Onu ben bu işe bulaştırdım."

Atlas kaşlarını çatarken, "Arabayı patlatmayı kendi tercih etti," diye onu rahatlatmaya çalıştı. "Seni kurtarmakla kaçmak arasında bir seçim yaptı. Seçimlerimizin de sonuçları vardır."

"Atlas, lütfen!" dedi İdil kızgın bir şekilde. "Lütfen sadece iki dakika için bırak şu felsefik... temkinli tavırları."

Kerem neredeyse buna gülecekti işte. Atlas'ı bu şekilde azarlayıp cevabında ters bir tavırla karşılaşmayan iki kişiden biriydi İdil. Belki de bu yüzden İdil ile sohbet edip takılmayı sevmişti.

Kız Atlas'ı azarlayıp koltuğun kolçağına otururken alnını ovuşturdu. Toplu, kızıl saçlarından çözülüp yüzüne dökülen saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı. Bir gecede yaşlanmış gibi görünüyordu. Kerem onu yalnız yakalayıp teselli etse iyi olurdu. Kendini sorumlu hissetmesini istemezdi.

Kerem Ozan'a döndüğünde beyaz masanın yanına gittiğini, ellerini masaya yerleştirerek öne eğildiğini gördü. Hafifçe öne ve arkaya doğru sallanıyordu. Kerem onun mesleğiyle ilgili korkularını ve hissettiği diğer tüm duyguların hepsini hissediyordu. Tarifi olmayan bir şeydi. En azından Ozan'ın durumunun bir çıkış yolu vardı. Kerem'de bu, elinden direkt alınmıştı.

Kerem'i bulunduğu ana geri getiren de Ozan olmuştu. Aniden, acısını çıkarmak ister gibi, her seferinde daha da sert olmakla, elini üç kez hırsla masaya vurunca Kerem irkilerek geri çekilmişti. Sadece o değil, salondaki birçok kişi de onun gibi irkilmişti. Ozan üçüncü darbeden sonra arkasını döndü. Sendelediği genç adamın gözünden kaçmamıştı.

Ozan'ın gözleri kızarmış, koyu mavi gözleri iyice belirgin olmuştu. Herkes onun sadece öfkesini görüyordu, Kerem ise saf korkuyu ve çaresizliği.

"Ben mesleğimi kaybedemem!" Hiddetle bağırdı. Az önce kalan son umut kırıntılarını da kaybetmişti anlaşılan. O çok sevdiği işinden olacağına kendisini inandırmıştı artık. "Elimde kalan tek şey o!"

Ozan başı dönüp arkaya doğru sendeleyip düşecekken herkes öne çıktı; ancak Batu çevik bir hareketle onu ilk yakalayan kişi olmuştu. Gözlerini, görü yeteneğini geri kazanmaya çalışır gibi birkaç kez kırpıştırdı Ozan. Ancak yine dengesizce Batu'ya doğru düşmüştü. Batu onu tutmaya çalışırken birkaç kez ruhunu teslim etmişti; fakat bir şekilde ayakta durmayı becerdiler.

Rüzgar da öne çıkıp Ozan'ın diğer koluna girdi. Ağırlığının yarısını kendi üzerine aldı. Yarası yüzünden yardım edemiyor oluşu Kerem'e kendisini tuhaf ve beceriksiz hissettirse de elinden bir şey gelmiyordu.

"Bu koku da ne?" diye Batu yüzünü buruşturdu. Kerem de az önce hissetmişti onu.

"Akaryakıt istasyonu gibi kokuyor." Rüzgar üçünün de hislerine tercüman olacak o cümleyi kurmuştu.

Ozan kolunu onlardan kurtarmak istese de yorgun hâliyle pek başarılı olamamıştı.

"Yalnız dostumuz çok ateşli." Rüzgar Ozan'ın güçlü kollarının arasında muziplik yapacak keyfi kendinde bulmuş gibiydi. "Yanlış anlaşılmasın, çekici anlamında demedim. Çakmak görse alev alır anlamında." Dikelirken bir bakış attı Ozan'a. Duymayacağını bile bile devam etti. "Benzinle önce kendini yakmak isteyip son anda mı arabayı yakmaya karar verdin, n'aptın ya?"

"Temizlense iyi olur." İdil onlara doğru yürürken Rüzgar'dan Ozan'ı almak için hamle yaptı. Aynı zamanda yeni misafirlerine de ters ters baktı yaptığı espri için. "Bana bırak, ben taşırım."

Kendini sorumlu hissettiğinden bir şekilde yardım edip telafi etmek istediği barizdi. Üstelik bu bir kez değil, ikinci kez başına geliyordu. Bu yüzden belli ki ekstra suçlu hissetmişti kendini. Kerem, İdil'i kısa süredir tanımasına rağmen artık bazı hareketlerini çözmüştü bile.

Rüzgar ilk başta tereddüt etse de İdil'in kararlı bakışları karşısında pek bir şey diyemedi. Başıyla onaylayıp yerini ona bıraktı. İdil Ozan'ın gövdesine sarılırken Batu ile birlikte merdivenlere doğru yöneldi. Hepsi arkalarından bakarken Kerem kendi yarasının da sızladığını hissetti. Az önce Batu'nun ona çarpması ve ayakta uzun süre kalması etkilemiş olmalıydı.

El yordamıyla arkasındaki tekli koltuğu bulup yavaşça oturdu. Elini yarasının üzerine götürdüğünden bile haberi yoktu. Ancak Helen onu görmüştü. Huzursuz bakışlarını üzerindeyken yakaladı.

"İyi misin?" Ona doğru bir adım yaklaşıp alçak sesle konuştu kız.

Kerem içindeki belirsiz siniri tekrar dışa vurdu. "Sana ne?"

Helen'in yüz ifadesi değişirken Kerem şaşırdı. Bu beklediği bir yüz ifadesi değildi. Ona kızgın, laf sokmaya çalışan ya da aşağılayıcı bir biçimde bakmıyordu. Sadece sarsılmış ve incinmiş gibi kaşlarını çatmıştı. Hiçbir şey söylemeden bakışlarını çekti ve arkasını döndü. Kerem yine göğsünde bir sızı hissetti. Yaranın acısı göğsüne yayılmış gibiydi.

Neden söylediği şey yüzünden pişman olmuştu? Oysaki Helen bu tavrı hak ediyordu. Yaşanan bunca şeyden sonra gelip hiçbir şey olmamış gibi iyi olup olmadığını soramazdı. Beni merak etti, dedi zihninin bir köşesi. Ama aynı zamanda beni kullandı. Helen'e ona yaşattığı tüm bu duygular yüzünden sinir oluyordu.

"Bu çok kötü oldu..." Atlas üçlü koltuğa oturup dirseklerini dizlerine yasladı. Ellerini birleştirip dudağına bastırırken tek bir noktaya odaklanmıştı.

"Neden arabayı patlattı?" Rüzgar Kerem'in karşısındaki tekli koltuğa oturup öne eğildi sorusunu sorarken. "İdil benim yüzümden dedi ama..."

"İdil'in evden çıkabilmesi için gerekliydi. Yapmasaydı yakalanabilirdi." Atlas sıkıntılı bir şekilde iç çekti. Helen yanında oturup dizlerini kendine çekmişti bu sırada. "Ozan böyle bir çıkış yolu bulmuş."

"İdil arabada başka patlayıcı maddelerin olduğunu söyledi."

"Öyle..."

Rüzgar kafası öne eğip saçlarını karıştırdıktan sonra arkaya yaslandı. Bir şey düşünüyor gibiydi.

"Muhtemelen arabanın o denli patlamasına neden olan da buymuş. Öyle filmlerdeki gibi kolay kolay araba patlamaz çünkü." Burnundan soluk vererek güldü. Dizini kaldırıp bacağını bacağının üzerine attı. "Üstelik İdil'in yaptığı el yapımı bi' bomba... o şekilde zarar vermezdi."

"Ben de öyle düşünüyorum." Helen de kafasını kaldırıp Rüzgar'a baktı. "Gerçekten kalıcı hasar olabilir mi?"

"Patlama yaralanmalarının derecesi kullanılan patlayıcının özelliği, hazırlanış biçimi ve hedef ile arasındaki mesafesi gibi başka bir sürü etkene göre değişiklikler gösteren bir şeydir, biliyorsun." Rüzgar yine o bilirkişi edasına bürünmüştü. Kerem gittikçe Rüzgar'dan daha fazla hazzetmemeye başlıyordu. Gözlüğünü geri itip elini havada salladı. "Elimde de fazla bilgi olduğunu söyleyemem. Ama bildiklerime dayanarak bir şey söylememi isterseniz... kalıcı olma ihtimali göz ardı edilemeyecek kadar yüksek."

Atlas nefesini dışarı verip kafasını aşağı eğdi. Kerem o an bir şey fark etti. Atlas vicdan yapıyordu. Az önce İdil'e bunun Ozan'ın seçimi olduğunu söylemesine rağmen şu anda kendisi bu yaralanma hadisesini dert ediyordu. Tüm olanlardan da kendisini sorumlu tutuyordu muhtemelen. Ozan'ın bir daha duymayıp, mesleğini yapamayacak olma ihtimali de vicdan yapması için yeterli olmuş gibiydi.

"Kesin kalıcı diyebiliriz o zaman..." Helen kafasını geriye atıp ofladı.

"Kesin diyemeyiz. Yani bu biraz da doku direnciyle alakalı." Hızlıca ayağa kalkıp işaret parmağını kaldırdı. "Bekle geliyorum. Nasıl olduğunu anlatacağım."

Rüzgar çok hızlı bir şekilde mutfağa yöneldi. Raflarda bir şey aradığını belli eden sesler gelirken Helen rahatsızca kıpırdanmıştı. Birkaç saniyeden sonra, elinde içi boşaltılmış metal bir kola kutusuyla yanlarına döndü.

"Kusura bakmayın, pet şişe bulamadım. Bununla idare edeceğiz." Eski yerine oturup metal kutuyu herkesin görebileceği şekilde yan tutup kaldırdı. "Şimdi bakın. Bunu dokularımız olarak düşünün. Biraz kuvvet uyguluyorum..." Kutuyu eliyle hafifçe sıktı ve bıraktı. Kutu ses çıkararak eski hâlini almıştı.

"Gördünüz mü? Eski şeklini korudu. Şimdi daha fazla güç uygulayalım." Silindirik kutuyu elinin arasında tek hamlede, zorlanmadan ezip biçimsiz bir hâle getirdi. Kola kutusunun eski hâlinden eser kalmamıştı. "Artık işe yaramaz bir metal parçası. Eski şeklini alamaz. Dokularımız da aynı böyledir. Kuvvet doku direncini aşarsa geri dönüşümü olmayan anatomik değişiklikler ortaya çıkar."

"Anladım..." Helen kollarını dizlerine sardı fısıldarken.

"Ozan'ın kendisiyle getirdiği bu patlayıcıyı incelerdim," dedi salonun girişindeki büyük masaya bakarken, "fakat arabadaki bilmediğim diğer patlayıcılar akıl yürütmeme her türlü engel olur. En azından TNT, C4 gibi yüksek patlayıcıların olmadığını biliyoruz."

Kerem kaşlarını çattı. Bir hırsıza göre bombalarla ilgili bu kadar bilgi sahibi olması Kerem'in şüphelerini alevlendirmekten başka bir şey yapmıyordu. Bu anlam veremediği durum da onu germeye başlamıştı. Rüzgar kesinlikle bir hırsızdan fazlasıydı. Sabahtan beri patlayıcılarla ilgili vermediği bir bilgi kalmamıştı. Kerem içten içe bunu soracağı için pişman olacağını bilse de en sonunda dayanamayıp Rüzgar'a döndü.

"Yanlış anlama ama... Bunları nereden biliyorsun?"

Rüzgar çok garip bir soru sormuş gibi ona bakmıştı. Kaşlarını çatıp gülümsedi. Gözlüğünü düzeltmeyi de unutmamıştı.

"Çünkü ben bir kimyagerim. Patlayıcı maddeler ve onların zararları hakkında da biraz bilgim var doğal olarak."

Kerem korktuğu cevabı almıştı. Yüzündeki o şaşkınlığı gizleyemedi. Bir kimyagerdi. Hırsız değil... Gözleri anında Helen'i bulup ona öfkeyle baktı. Kızın dudaklarında silik, zafer kazanmış gibi bir gülüş gelip geçti. Ancak Kerem'e bakmamıştı.

"Yoksa benim hırsız olduğumu falan mı düşündün?" Rüzgar Kerem'in utanacağı türden samimi bir gülümsemeyle ona baktı. Sonra elini, önemli değil, dercesine havada salladı. "Neyse. İçeri nasıl girdiğim düşünülürse gayet doğal."

Az önce Helen, Kerem Rüzgar'ı hırsız diye yaftalarken ağzını açıp tek bir kelime bile etmemişti. Daha önce söyleme zahmetine girseydi hırsız diye yargılamaz, bu utancı da yaşamazdı. Onu bu şekilde hem kendi önünde hem de on dakika önce Helen'in önünde küçümsemezdi.

Helen'in daha önce ona yaptığını şimdi o, Rüzgar'a yapmıştı. Onun hırsız olduğunu düşünse bile Rüzgar'ın bunu umursayıp kafaya takmaması da Kerem'in diğer konularda da ona haksızlık ettiğini düşündürdü. Bununla da Helen'e olan öfkesi de inanılmaz bir boyuta ulaşmıştı.

Atlas hem Kerem'e hem de Helen'e baktı. Kaşlarının arası kırışmıştı. Onlarla ilgili bir gariplik olduğunu sezmiş olmalıydı. Sonra bakışları Rüzgar'a kayıp oradan da Kerem'e yöneldi. Atlas'ın ne düşündüğünü çok merak etse de sorup bir daha bozulmak istemiyordu.

"Fazla mütevazi davranıyorsun." Helen'in sinir bozucu derecede enerjik sesi kulağına dolduğunda, Kerem baygın bakışlarını ona dikti. "Sadece kimya değil... Fizik ve matematik konusunda da çok iyidir kendisi."

"Abartmasan mı Helen?" Rüzgar mahçup bir gülümsemeyle gür, kahverengi saçlarını karıştırdı.

"Hayır, söylemek zorundayım." Kızın gözlerinden vahşi bir parıltı geçti Kerem'e bakarken. "Çünkü Kerem arkadaşımız patlayıcı maddelerle ilgileniyorsun diye senin terörist olduğunu da sanabilir."

Kerem göğsünden yükselen sıcaklığın yayıldığını hissettiğinde daha fazla dayanamadı. "Senin beni serseri bir sokak dövüşçüsü sanman gibi mi?"

İşte bu sefer afallama sırası Helen'e geçmişti. Kirpiklerini anlamsızca kırpıştırırken kaşlarını çattı. Ağzını birkaç kez açıp bir şey demeye çalıştı fakat hiçbir şey söylemedi. Ne olduğunu anlamak için Atlas'a kısa bir bakış atsa da tekrar Kerem'e döndü.

"O da ne demek şimdi? Anlamıyorum..."

"Ben de öyle tahmin etmiştim," diyerek dudaklarının muzaffer bir tavırla yana kıvrılmasına engel olmadı. Arkaya yaslanırken Helen'in bu duruma düşmesinden olabildiğince zevk almaya çalıştı.

"Arkadaşlar!" Atlas sesini yükseltip araya girdi. Sanki bir tartışma ortamı oluşacağını tahmin etmişti. "Bu gerginliğin nedeni her neyse, bir son verin. Çok daha önemli sorunlarımız var."

"Aha!" Rüzgar sanki ortamdaki gerginliği ve ikilinin birbirine dikilmiş sert bakışlarını bölmek ister gibi ellerini yukarı kaldırdı. Dikkatleri üstüne çekince konuşmaya devam etti. "Bence de başka şeyler konuşalım. Mesela herkes benim neden burada olduğumu merak ediyor. Oradan başlayabiliriz."

"Herkes gelince konuşacağız. Onun dışında daha büyük sorunlarımız olabilir."

Helen sağındaki ağabeyine dönerek merakla onu süzdü. "Büyük sorunlarımız var derken?"

Atlas cevap veremeden merdivenlerden bir ses duyuldu. İdil ve Batu ikilisi nedeni bilinmez bir kavgaya tutuşmuşlardı. Fazla gürültü olmaması için seslerini kısmaya çalışsalar da bunda pek başarılı değillerdi. Zaten neden gürültü yapmaktan çekindiklerini de anlamamıştı, Ozan duymuyordu sonuçta.

"Batu bi' gider misin?" İdil sabrı tükenmişcesine konuştu. "Senin yüzünden zaten Ozan ikimizi de kovdu."

"Gitmem." Batu tavır alırcasına kafasını çevirip önüne geçti, birkaç basamak indi. "Hem değildi, benim suçum."

İdil arkasında göz devirip bıkkın bir tavırla nefesini dışarı vermişti. Onunla uğraşmak istemediği barizdi. Kerem, Ozan'ın onları kovmasına neden olan şeyi merak etse de sormadı.

"Her şey yolunda mı?" Atlas bu kavgaya da bir son vermek istemişti anlaşılan. Ve ses tonu gittikçe daha da kaba bir şekle bürünüyordu. Kerem, onun dediği gibi büyük sorunları olduğuna emin olmaya başlamıştı artık.

İdil tatsız tatsız kafa salladı son basamağı inerken. Batu uzun adımlarla onlara yaklaşmıştı bile. İdil de hemen arkasındaydı.

"Ozan?"

"Ozan dinleneceğini söyledi. Yalnız kalmak istiyormuş."

"Anladım," dedi Atlas, başını öne eğerken. Ensesindeki saçları karıştırırken yana çekilip İdil'in kardeşi ile arasına girmesine izin verdi. Batu da Kerem'in yanındaki tekli koltuğa geçmişti. "Sizinle bir şey konuşmam gerek. Önemli."

"Ne Ozan var ne Hayal." İdil huzursuzca Atlas'a döndü. Karamsar ses tonu onu şimdiden endişelendirmiş görünüyordu.

"Ozan dinlensin." Cebinden telefonunu çıkardı. "Hayal'i de arıyorum. Buraya getiremezdim."

Telefonu çaldırırken Atlas hoparlöre aldığından ses salona yayılmıştı. Birkaç saniye geçmişti ancak Hayal açmıyordu. Atlas kaşlarını çatıp telefonda Hayal'in ismine dikmişti gözlerini. Hoşuna gitmeyen, onu endişelendiren bir şeyler vardı. En sonunda açtığında kaşları çözüldü ve rahatladı.

"Ne var Atlas? Ne istiyorsun?" Hayal'in kızgın sesi tüm odaya dolduğunda Atlas'ın rahatlamış yüzü eski hâlini aldı. Anlaşılan sahte randevuları çok iyi geçmemişti. "Yine bir şey ima etmek için mi aradın? Bu sefer de sana deli divane âşık olduğumu falan mı söyleyeceksin?"

Tüm oda duydukları şeyler karşısında bir an için afallayıp sessizleşti. Atlas bezgin bir tavırla gözlerini kapatırken elini alnına götürdü. İdil ve Helen gözleri hayretle büyümüş bir şekilde Atlas'a döndüler. Rüzgar'ın dudakları, Hayal'in pot kırması üzerine "o" şeklini almış, kaşları yukarı kalkmıştı. Batu ise ortamda olan bitenden habersiz gibi boş boş onlara bakıyordu.

Hayal çok büyük bir patavatsızlık etmişti. Kerem gülmemek için elini ağzına götürerek parmağını dudağına bastırdı. Hayal ve Atlas arasında ne yaşandığını bilmese de kız açısından hiç hoş şeylerin olmadığını anlayabiliyordu. Atlas, Hayal'in kendisinden hoşlandığını mı ima etmişti? İşte bu haber değeri olan bir gelişmeydi.

"Hayal..." Atlas elini yüzünden çekmeden uyarır tonda konuştu. Sesi, her şeyden yorulmuş gibi hâlsiz ve umutsuz çıkmıştı. "Şu an herkes seni duyabiliyor. Toplantı yapıyoruz."

Hayal cephesinde sessizlik oluştu. Nefes alışveriş sesi bile gelmiyordu. Kızın az önceki siniri Atlas'ın laflarından sonra içine kaçmış gibiydi. Kerem onun şu an ne yaptığını acayip merak etti. Sessizce çığlık atacak tipte birine benziyordu. O kadar uzun sessizlik oldu ki, bir an için, Kerem Hayal'in telefonu kapatıp gittiğini sandı.

"Hayal, orada mısın?" diye Atlas tatsız tatsız sordu.

Cılız bir ses, "Buradayım," dedi. Kerem, Hayal'in sesini duyar duymaz gülüşünü bastırmak için bir kez daha dudağını ısırıp bakışlarını başka yere yöneltti. Anında Helen ile gözleri buluşmuştu. Onun da yüzünde neşeli bir gülümseme vardı. İkisinin de gülümsemesi bir saniye için dondu. Tekrar somurtup bakışlarını çektiler.

"Neyse, konumuza dönelim. Bilgisi olmayanlar için," diye bakışlarını telefona indirdi. "Ozan aramızda olmayacak. Kendisi rahatsızlandı."

"Neden?" Hayal'in telaşlı sesi Kerem'i şaşırtmıştı. "Nasıl şimdi? Bana ihtiyaç var mı?"

"Hayır, iyi şu an. Ölümcül bir şey değil." Dirseklerini dizlerine yaslayıp öne eğildi iyice. Ellerini de önde kenetlemişti. "Görevde yaralandı."

"Nasıl oldu?"

"Patlayıcı dolu bir arabayı patlattığı için işitme kaybı yaşıyor." Tek seferde söylediği gerçeğin, Hayal'e nasıl etki edeceğini Kerem az çok tahmin edebilmişti. Ve tahmini de doğru çıktı.

"Ne? Az önce iyi olduğunu söylemiştin!" Hayal'in çıkışması Atlas'ın kaşlarını çatmasına neden oldu.

"Ölü değilse iyidir." Atlas da sabırsızca sesini yükseltti.

"Bu nasıl hastalıklı bir bakış açısı böyle!"

Hayal'in suratını göremese de Kerem nasıl olduğunu biliyordu. O hayret dolu yüz ifadesi gözlerinin önüne gelmişti. Zaten büyük olan gözlerini daha da büyütmüş olmalıydı. Büyük ihtimalle de kaşlarını kaldırıp ağzı açık halde telefonla konuşuyordu.

"Dostum, keşke alıştıra alıştıra söyleseydin." Rüzgar gergin bir gülümseme sundu. Sonra telefona doğru elini kaldırıp -sanki Hayal görecekmiş gibi- kendini tanıttı. "Bu arada merhaba. Ben Rüzgar."

"Kim?"

"Rüzgar! Daha açıklanmadı ama," diye göz ucu Atlas'a baktı. "Peşindeki adamdan sonra seni takip edecek muhtemel sapık benim."

"Ne?"

Bugün herkes Hayal'in kalbine indirmek için yemin etmiş gibiydi. Ama tabii tek şaşıran kız değildi. Ekipte Hayal'den daha çok şaşıran Kerem'in kendisi olmuştu. Rüzgar'a soru soran bakışlarla bakarken Helen'in de ona baktığını gördü. Ancak onun yüzünde gizli bir öfke ve hayal kırıklığı da vardı. Ama çok derinlerdeydi.

Helen, Rüzgar'ın gerçek geliş amacını bilmiyor olmalıydı. Belli ki mutfakta öylesine konuşmuşlardı bu konuları. Rüzgar da Helen'e, Hayal'i takip etmek için geldiğini söylememişti.

"Sapık derken öyle değil," diye Rüzgar toparlamaya çalıştı. Bir Helen'e bir Atlas'a bakıyordu. "Yani takip edeceğim ama ben iyi olanım." Eliyle kendini gösterirken iyice panikledi. "Sadece şaka yapmıştım... gereksiz oldu. Neyse, ben susayım..."

Atlas kafasını iki yana sallayarak güldü. Bunun sinirden olduğuna Kerem çok emindi. Atlas'ın üzerinde bugün daha farklı türden gerginlik ve stres vardı.

"Senin alıştıra alıştıra söylemekten kastın bu muydu, dostum?" Atlas, 'dostum,' kelimesini bastırarak söylerken surat ifadesi düzleşti. Öfke hâkim oldu yüzüne. Tekrar telefona baktı. "Hayal, korkma. Rüzgar şu an Özbey'e çalışıyor gibi görünse de bizden biri."

"Yani... yani beni takip eden adamı atlatırsak beni artık Rüzgar mı takip edecek?" Telefondan gelen ince sesi biraz daha tizleşti sona doğru. Kerem onun bu karardan mutlu olup olmadığını anlayamadı.

"Evet. İstediğin gibi takılabileceksin artık." Atlas anlayışlı bir şekilde konuşmaya çalıştı. Derin bir nefes alıp dikeldi. "Bu konuyu atlattığımıza göre daha önemli olan sorunlarımıza geçelim mi?"

"Sabahtan beri büyük bir sorunumuz var, deyip duruyorsun." Helen az önceki sinirli hâlini bastıramayıp bunu Atlas'a yansıttı. Ağabeyine bakmak için öne doğru kayarken İdil de arkaya yaslandı. "Bu büyük sorun ne?"

Atlas, Kerem'in ad veremediği bir bakış attı kardeşine. Söyleyeceği şey için kendini içsel olarak hazırlıyor gibiydi. Kerem, çok büyük ve hepsini etkileyecek bir şeyin geleceğini hissetti.

"Bugün Orhan Özbey ile karşılaştım."

Ve bölüm bitti...

Bölüm sonu

1 yorum