Bölüm 26: Eskiler unutulur mu?
Helen Demirdağ...
Yaşamları boyunca insanların hayatlarına bir sürü kişi girer ve aynı şekilde çıkardı. Bazıları sessiz sedasız giderken bazıları da yaralar bırakırdı. Çok değerli biri gidince, geriye dönüp bakıldığında, orada sadece pişmanlık, acı ve yapılan hatalar görülürdü.
Helen geriye baktığında gördüğü tek şey yaşanabilecekken yaşanmamış olan, pişmanlık dolu anılardı. Asla normal bir genç kızın hayatına sahip olmamıştı. Bundan sonra da normal bir hayatı olacağını sanmıyordu. Her genç kız gibi aile sevgisinin, aşkın ve arkadaşlığın ne olduğunu keşfetmesi gerekirdi. Fakat elinden hepsi alınmıştı. Önce ailesinden mahrum bırakılmıştı. Sonra hem arkadaşı hem de sevgilisi olan kişiyi kaybetmişti. Karşısında gördüğü kişiyse ondan başkası değildi.
Helen, Batu'nun sesiyle vücudunun kontrolünü tekrar eline almıştı. Sanki az önce yaptıklarını daha yeni hatırlıyormuş gibi irkildi. Rüzgar'a çok fena vurmuştu! Üstelik bir kez de değil, defalarca. Bunun farkındalığıyla paniklemişti. Sesli bir küfür savururken çabucak öne doğru atılıp koluna girmeye çalıştı. Ancak Rüzgar kendini sağındaki yatağa bırakmıştı bile.
Kapüşonu geri düşerken Helen onun sağ şakağındaki kızarıklığı gördü. Kafasını masaya geçirince oluşmuş olmalıydı. Rüzgar diyaframının üzerine elini koyup birkaç kez öksürerek öne eğildi.
"Üzerimden tır geçmiş gibi hissediyorum." Rüzgar boğulurken zar zor kurabildiği bu cümleden sonra Helen ne hissedeceğini bilemedi. Tıra benzetildiği için üzülmeli miydi, yoksa Rüzgar gibi birini alt edip, bu duruma düşürdüğü için mutlu mu olmalıydı? Ya da Rüzgar'ın yıllar sonra ilk söylediği şeyin bu olmasına mı takılmalıydı?
Helen arkasına bakınca Batu'nun şaşkınlıkla, Kerem'in de ne olup bittiğini anlamadığını gösteren bir yüz ifadesiyle baktığını gördü. Gözleriyle ağzını açmadan soru soruyordu resmen. Ancak Helen onun bu sessiz sorularını pas geçerek Batu'ya çevirdi bakışlarını.
"Oradaki suyu getirir misin?"
Batu yerinden ayrılarak Helen'in dediği şeyi yaptı. Yatağın diğer yanındaki bardağı alıp ona uzatmıştı. Kız hızlıca bardağı Batu'dan alınca Rüzgar'ın yanına oturmuştu. Suyu Rüzgar'a yönlendirdi. Yaralı arkadaşı Helen'in elinin üstünden bardağı tutarak birkaç yudum aldı. Ancak yine öksürmeye başlayınca durmuştu.
Helen uzun zaman sonra ilk kez yaptığı bir şeyden pişman olduğunu hissetti. Ama onun ne suçu vardı ki? Eve hırsız gibi giren Rüzgar'dı. Helen sadece müdahale etmek istemişti. Şimdi her ne kadar suçluymuş gibi hissetse de aslında değildi. Belki tek suçu fazla sert olmaktı. Bu kadar sert vurmamalıydı muhtemelen. Ama adam Rüzgar çıkmayabilirdi de. Gerçekten hırsız ya da onların kötülüğünü isteyen birinin olması da olasıydı.
"İyi misin?" diye sorduğunda Rüzgar'ın öksürükleri azalmıştı. Başını kaldırıp Helen'e baktı. Kafasını aşağı yukarı sallarken şakağını ovuşturdu.
"Neremi tutacağımı bilmiyorum." Sızlanaraktan konuştuğunda bir eli karnındayken diğeri başındaydı. Helen başka bir durum olsaydı kahkaha atar, sonuna kadar dalga geçerdi. Fakat şimdi her şey farklıydı. Kendisi olayın içindeydi ve her şeyden önemlisi, dayak yiyen Rüzgar'dı.
Rüzgar, aniden kolunun acıdığını anlamış gibi yüzünü buruştururken omzunu tuttu. Kolunu az önce büktüğünü hatırlayınca yeni bir suçluluk duygusu kapladı içini. Yıllar sonra ilk karşılaşmaları böyle mi olacaktı?
"Birinin beni, 'dikkat, Helen çıkabilir,' diye uyarması gerekirdi." Omzuna masaj yaparken etrafa baktı. "Şansıma senin odana girmişim bi' de."
Helen kaşlarını çatarak ona baktı. Tek bir bakışta orasının Helen'in odası olduğunu anlamasına takılmamaya çalışarak önceki söylediği şeye tepki gösterdi:
"Neden insan gibi kapıdan gelmedin ki?"
Helen'in sitemine karşılık genç kıza kısa ve kaçamak bir bakış attı. Ayağa kalkmaya yeltendi. Helen onun kolunu tutarken hiç itiraz etmemişti. Hatta bundan memnunmuş gibi görünüyordu. Ancak ortamda memnun olmayanlar da vardı. İlki Batu, ikincisi de hâlâ bir şey anlamayan Kerem'di.
"Yeteneklerimin körelip körelmediğini anlamak istiyordum."
"Görünen o ki," diye iğneleyici bir tavırla konuşmaya başladı, "körelmiş. Bu sen bile olsan, Rüzgar."
"Aslında hayır." İki kere öksürdükten sonra tekrar kıza baktı. Doğru söylüyordu. Bu eve girmek hiç de kolay değildi. Ama Rüzgar başarmıştı. Yüzünde, Helen'in önceleri çok sevdiği o tatlı, şapşal gülümseme vardı. Belki de hâlâ seviyordu. "Sadece ön göremediğim bir şey oldu."
"Ne?"
"Lambaya çarptım." Eliyle yatağın yanındaki komodini gösterdi. Kolunun acısıyla yüzünü buruşturup derin bir nefes almaya çalıştı. Sesi sıkıntılı ve acı çektiğini belli edecek kadar boğuktu. "Senin odan olduğunu girmeden önce bilseydim, lambanın orada olduğunu tahmin ederdim."
Helen bu basit bir yorum karşısında afallarken Rüzgar dediği şeylerin farkında bile değilmiş gibi Batu'ya bakıp onunla yeni bir sohbete başladı.
"Batu... n'aber?" Dikelmeye çalışsa da başarılı olamadı. "Seni de tekrar görmek güzel."
Batu ona cevap vermeyip sadece hayret karışık öfkeyle -öfkesini sadece Helen görebilirdi- ona bakıyordu. Batu eskiden de Rüzgar'dan hoşlanmazdı. Helen nedeninin kıskançlık olduğunu düşünse de emin değildi. Başka bir sebep de olabilirdi ancak Batu'nun sevdiği insanları paylaşmaktan hoşlanmadığını biliyordu Helen. Rüzgar da onlarla, özellikle bir zamanlar Helen ile yakın olduğundan, sevgili arkadaşının kıskanması da oldukça doğaldı.
Rüzgar Helen'e döndü. O boğuk sesine rağmen muzip bir ifadesi vardı. "Yanlış mı hatırlıyorum? İsmi Batu değil mi?"
"Batu," diye cevap verdi sertçe. Aksanı yine kendini belli ederken devam etti. "Ben sadece çözemedim, niye sen... sen buradasın?"
Rüzgar kafasını yana eğerek laubali bir tavır takındı. Dudaklarını büzüp, kollarını fazla kaldırmadan iki yana açtı.
"Biliyor musun? Ben de nedenini pek bilmiyorum." Sonra bir şey fark etmiş gibi Helen'e baktı. Elini, az önce masaya çarptığı yere götürdü. Kızarıklık belirginleşmeye başlamıştı artık. Gözleri oyun yaptığını belli edecek kadar büyürken Helen'e döndü. "Hafıza kaybı mı yaşıyorum yoksa?"
"Hey! Dalga geçme. O kadar sert vurmadım bile."
"Kafamı masaya geçirdin!" Rüzgar gözlerini hayretle açıp, az önce olanların özetini geçerken, kendini nasıl savunursun, der gibi bakıyordu.
"Olabilir," diye Helen gözlerini kaçırdı ve omuz silkti, "yine de o kadar sert değildi."
"Doğru, sert olması için masanın kırılması gerekirdi..." Elini tekrar şakaklarına götürüp yüzünü ekşitti. Her zamanki gibi o yaramaz çocuk edasıyla konuştu. "Ah... Galiba kafatasımda çatlaklar var."
"Abartma!" diye Helen güldüğünde sırıtan Rüzgar'ı kendisiyle beraber çekiştirdi. "Hadi gel şu yaralarına bakalım."
"Hani senin sebep olduğun yaralar mı?" Alay ederken gıcık gülümsemesini yine yüzüne yerleştirmişti. "Beni çuvala koyup duvardan duvara vursaydın canım bu kadar yanmazdı."
"Çok konuşma." Helen onu gülen bir yüzle uyarırken muhtemelen Rüzgar için bir anlam ifade etmiyordu lafları. Kerem'in yanından geçerken Rüzgar arkasını dönüp Batu'ya baktı. Helen onun gözlerindeki o parıltıyı gördüğünde onları neyin beklediğini anlamıştı.
"Batu, gelirken masada kalan dişlerimi de getirir misin?" diye acınası bir sesle konuştu. "Ben sonra yapıştırırım onları."
"Bak hâlâ espri yapıyor ya..." Helen, kolundan tutup tekrar çekiştirdi. Kafasını çevirip Batu'yla Kerem'e gelmelerini söylemek isterken gördüğü şeyle gözleri büyüdü. "Batu! Kes şunu. Dalga geçiyordu."
Rüzgar kıs kıs gülerken Helen gidip Batu'nun giydiği tişörtten yakalayarak kendine çekti. Onun gerçekten diş aradığına inanamıyordu. Bazı hareketleri hâlâ çok çocuksuydu. Batu'nun neden Rüzgar'ı bu kadar sevmediğini şimdi daha iyi anlıyordu. Çünkü Batu'nun saflığını ve dil konusundaki eksiğini kullanıyordu hep.
İkisinin de önünde yürümesini sağlarken Kerem'e de başıyla gelmesini işaret etti. Şu ortamda aklı başında olan kişinin Kerem olduğuna inanmıyordu. Ona her şeyi anlatmalıydı, Helen'in daha önce görmediği kadar huysuz ve asabi duruyordu. Ama her şeyden önce, Rüzgar'ı sorguya çekmeliydi.
Helen üç erkeği salonda bırakırken anneleri gibi uslu durmaları konusunda uyarıp mutfağa gitmişti. Buz torbası bulup geri döndüğünde ortamda gerici bir sessizlik olduğunu fark etti. Hiçbiri konuşmuyordu. Kerem sağda, bahçe kapısına yakın bir yerde, tekli koltuklardan birine oturmuştu. Bakışlarının hedefi sık sık Rüzgar oluyordu. En ince ayrıntısına kadar incelediği kesindi.
Batu da solda, Kerem'in karşısındaki tekli koltuğa oturmuştu. Parmaklarıyla oynuyor, bacağını da sık sık hareket ettiriyordu. Gergin olduğu her hâlinden belliydi. Ortam ya da Rüzgar'ın varlığı onu germişti. Rüzgar ise tüm bu gerginlik dolu ortamı umursuyor gibi durmuyordu. Ortadaki üçlü koltukta tek başına otururken öne eğilmiş, az önce darbe yediği yere baskı uyguluyordu.
Helen yanına varıp buz torbasını ona yaklaştırdığında irkilerek geri çekildi. Sonra kızın elindekinin sadece buz torbası olduğunu anlayınca rahatlamış gibi baktı.
"Bir an için yine bana vuracaksın sandım." Rüzgar'ın bu ani itirafı karşısında gülmeden edemedi. İşin ilginç yanı, buna Kerem'in de gülmüş olmasıydı. Ama o, bunu komik bulduğu için gülmemişti. Rüzgar'ı küçümsemişti. Helen bu aşağılayıcı tavır karşısında sadece kaşlarını çattı.
Helen dizini büküp Rüzgar'ın sağına oturdu. Elindeki torbayı kaldırıp nazikçe şakağına dayarken dirseğiyle koltuğun başından destek aldı. Rüzgar'ın dudaklarından hafif bir inilti çıkmıştı.
"Ee?" diye Helen lafa girdi daha fazla uzatmadan. "Bize neler olduğunu ya da neden burada olduğunu anlatacak mısın?"
Rüzgar Helen'e doğru dönerken derin bir nefes aldı. Anlatacakları uzun sürecek gibiydi. Ya da anlatmak istemiyordu.
"Bunu, Atlas'ın anlatması daha doğru olur bence." Bu kaçamak cevap karşısında Helen gözlerini kıstı. Atlas biliyor muydu geleceğini? O planlamış olmalıydı her şeyi. Zaten ortada planlanmış bir şey varsa kesin o, Atlas'ın eserlerinden biriydi.
Ama neden Rüzgar? Helen'in aklındaki en büyük soru buydu. Rüzgar tüm bunların içinde olmayı kendi istememişti. Bu intikam oyunundaki piyonlardan biri olamayacağını, farklı amaçları olduğunu söyleyip durmuştu. Düzenli ve sakin bir hayat istemişti. Helen'e de bu hayatın bir parçası olmasını teklif etmişti hatta. Fakat Helen her ne kadar deli gibi evet demek istese de yapamamıştı. Kabul etsin ya da etmesin, intikam oyunu diye adlandırdığı tüm bu şeyler Helen'in hayatıydı. Ağabeyini de geride bırakamazdı. Peki sırf bu yüzden, mecburen yolları ayrılmışken şimdi neden geri dönmüştü?
"Sen de plana dâhilsin o zaman?" Kerem koltukta geriye yaslanıp konuşurken işaret parmağını dudaklarına götürdü. Bir şeyleri ölçüp tarttığı belliydi. Genç kız buz torbasını fark etmeden birazcık geri çekince Rüzgar'ın eli kızın elinin üstünden torbayı tutarak yarasına bastırdı ve Helen'in gözlerini Kerem'den çekmesini sağladı.
"Yani," deyip göz ucu Helen'e baktı. "Öyle de denebilir."
Helen bu bakışın anlamını biliyordu. O da kızın düşündüklerini düşünüyor olmalıydı. Bu planlar onların sonunu getirmişken tekrar nasıl bu işin bir parçası olduğunu kendisi de anlamıyor gibiydi. Rüzgar'ın üstünde biraz da bunun mahcubiyeti vardı.
Helen hızlıca elini çekerken buz torbasını Rüzgar'ın eline sıkıştırdı. Ayağa kalkıp mutfağı işaret etti.
"Ben kendime su alacağım," dedi Rüzgar'a bakmamaya çalışarak. "Bir şey isteyen var mı?"
Kimseden ses çıkmayınca Helen adımlarını mutfağa yönlendirdi. Masayı geçtiğinde tezgâhın önünde durdu. Ellerini belirli bir açıyla tezgâha yerleştirip gözlerini kapattı. Her şey çok saçmaydı. Rüzgar'ın yıllar sonra planın bir parçası olarak geri dönmesi Helen'in düşüncelerini altüst etmişti. Madem onlara katılacaktı, neden gitmişti?
Üstelik Atlas'ın bunları planlayıp Helen'e bir şey söylememesi onu daha da üzmüştü. Geçen sefer bahsettiği kişi Rüzgar mıydı? Bu gerçeği fark ettiğinde bir an için duraksadı. Hayal'in peşine düşen adamı denklemden çıkardıklarında yerine gelecek olan kişi Rüzgar'dı, yoksa değil miydi?
Atlas bunu planlamış olamazdı, değil mi?
"Helen?"
Mutfak kapısından gelen çekingen sesin sahibini yakından tanıyordu genç kız. Helen arkasını dönerken geldiğinden beri eğlenceli olan Rüzgar'ın suratının asık olduğunu gördü. Yüzünde Helen'in çok iyi tanıdığı bir hüzün vardı. Gerçek Rüzgar'ı şimdi ortaya çıkarmıştı işte. Kıza yaklaşmadan önce dudağını ısırdı.
"Seni tekrar görmek çok güzel." Sesi hafifçe titrerken nefesini dışarı verdi.
Helen kafasını sallayıp gülümsemeye çalıştı. "Seni de," diye mırıldanırken dönüp yan taraftaki dolaptan bir bardak aldı.
Sürahideki suyu boşaltırken parmaklarıyla bardağı kavradı. Tekrar Rüzgar'a döndüğünde kalçasını tezgâha yaslamıştı. Aralarındaki sessizlik, uçurum gibi büyürken hiçbiri konuşmadı. Söylenecek ne vardı ki?
Rüzgar birkaç kez bir şey söylemek için ağzını açsa da hepsi başarısızlıkla sonuçlanıyor, tek bir kelime edemeden geri kapatıyordu. Ne söylemek istiyorsa ona eziyet ettiği açıktı. Rüzgar kıvranmaya devam ederken kafasını yavaşça iki yana salladı. Birkaç adım daha yaklaşmıştı Helen'e. Artık dayanamayacağı belliydi.
"Helen," diye fısıldarken sanki adı büyülüymüş de söylediğinde tüm acıları diniyormuş gibi yüzünde bi' rahatlama ifadesi oluşmuştu. "Sana sarılabilir miyim?"
Helen bu gelen istekle birlikte kaskatı kesildi. Gözlerini birkaç kez kırpıp Rüzgar'ın dediklerinin gerçekliğini sorguladı. Dudaklarından titrek bir nefes kaçarken yutkunmaya çalıştı. Rüzgar'ın yüzündeki o istekli bakışı geri çevirmek istemiyordu. Onu en son gördüğünde yüz ifadesi, darmadağınık olduğunu kanıtlar nitelikte üzgün ve karamsardı. Şimdiyse tek ihtiyacı olan şey buymuş gibi bakıyordu kıza.
Yıllar önce, aynen bu şekilde bitmişti: bir sarılmayla. Yukarıdaki saçmalığı unutacak olurlarsa ilk karşılaşmaları da bu şekilde olabilirdi. Rüzgar onun için sadece eski bir sevgili değildi sonuçta. Uzun bir süre ayrı olsalar da hâlâ çok değerli bir arkadaşıydı. Ailesini yeni kaybettiğinde, ilk başlarda, ona destek olan, onu gülümseten tek kişi olduğunu asla unutamazdı. Unutursa, her şeye; duygularına, arkadaşlıklarına ihanet etmiş olurdu.
Helen bardağı tezgâha bırakırken yaslandığı yerden doğruldu. Kafasını aşağı yukarı sallarken Rüzgar'a doğru büyük bir adım attı. Suratına kocaman bir gülümseme yayılmıştı şimdi. Kollarını iki yana açmış bekleyen Rüzgar'ın boyuna yetişmek için parmak uçlarında doğrulan Helen, kollarını oğlanın boynuna sardı. Rüzgar eğilip belini sararken kızı nazikçe kendine çekmişti.
"Seni özlemişim." diye yüzünü Helen'in saçlarına doğru çevirip fısıldadı. Bir eli belindeyken diğeri sırtındaki saçları okşuyordu. Bu halleri Helen'i geçmişe götürmüştü. Seni özleyeceğim, diye kulağına fısıldamasını hâlâ hatırlıyordu. "Daha önce seni görmeye gelmediğim için üzgünüm."
Rüzgar geri çekilirken sesindeki pişmanlığın yüzüne yansıdığını görmüştü Helen. Gerçekten gelip görmek istemiş miydi? Elleri Rüzgar'ın boynundan omuzlarına yöneldi. Rüzgar'ın tutuşu da eskisi kadar sıkı değildi ancak daha fazla geri çekilmesini engelleyecek kadar sabitti.
"En azından... keşke böyle olmasaydı karşılaşmamız." Helen onun ilk başta odada yaşadıkları şeyleri kastettiğini sandı ama sonra tekrar plana dâhil olmasını ima ettiğini anladı. "Daha önce görmek istedim aslında; ama Atlas bunun iyi bir fikir olmadığını söyledi."
Helen hiçbir şey anlamıyordu. Tüm bunlar ne ara olmuştu? Ne zamandan beri Rüzgar da planın içindeydi? Bunca şeyi planlayıp, ki olayın içinde Rüzgar da vardı, Helen'e bir şey söylememesi kızı delirtecekti. O konuda hem Atlas hem de Rüzgar hesap vermeliydi.
Genç kız geri çekildiğinde Rüzgar'ın kolları boşa çıkmış, yanına düşmüştü. Helen belindeki soğuk boşluk hissini görmezden gelmeye çalıştı. O anı bozmak istemese de bozmuş bulunmuştu. Bu konuyu ilk Atlas ile konuşmalıydı belki de.
"Neden intikam oyunu yüzünden gitmişken şimdi plana dâhil olarak geri döndün bilmiyorum. Doğrusu, anlamıyorum da." Helen düşündüğü şeyler konusunda dürüst olmaya karar vermişti. Rüzgar ise bakışlarını kaçırıp başını aşağı eğdi. Gür saçlarını yavaşça karıştırarak Helen'e bakmaktan kaçınıyordu. "Ama bunları sonra konuşacağız. Şimdi tek bilmek istediğim..." diye lafına devam ederken duraksadı. Ağabeyine sormaya karar vermişti ancak bir yanı Atlas'ı beklemek istemiyordu. Ya da ona istediği cevapları vermemesinden korkuyordu. "Atlas ile planladığınız şey ne, Rüzgar?"
"Büyük ihtimalle bana ve Atlas'a kızacaksın," diye sıkıntılı bir sesle konuştu. Kafasını yukarı çevirip gözlerini kapattığında dudaklarını birbirine bastırmıştı. Söylemekten çekiniyordu. Helen bu hareketin anlamını çok iyi biliyordu, söyleyecekleri hiç ama hiç hoşuna gitmeyecekti. "Ben bir süredir Orhan Özbey'e çalışıyorum."
Bir çırpıda söylediği şey Helen'in üzerinde küçük bir deprem etkisi yaratmıştı. İstemsizce kafasını iki yana sallarken Rüzgar'ın dediği şeyi inkâr etmeye çalıştı.
"Ne?"
"Atlas'ın isteği buydu. Aralarına sızmak."
"Ne zamandan beri?" diye sorsa da alacağı cevaptan korkuyordu.
"Bir yıldan biraz fazla oldu." Utanarak söylediği bu şey, Helen'i ikinci kez hayal kırıklığına uğratmıştı. Kız eliyle ağzını kapatıp arkasını dönerken bu şaşkınlığı üstünden nasıl atacağını bilemiyordu. Helen ve Atlas'tan daha önce buraya gelip Özbeylerin içine sızmıştı resmen. Rüzgar bir yıldır bu işin içindeydi ve Helen hiçbir şey bilmiyordu. Belki de daha fazlaydı. Hatta belki de hiç planın bir parçası olmayı bırakmamıştı.
"Helen... bir şey söyleyecek misin? Sessizliğinden asla hoşlanmadım, biliyorsun."
Helen arkasını dönüp ona baktı. Ne söylemesini istiyordu ki? Rüzgar'dan açıklama yapmasını mı istemeliydi? Hiçbir açıklama beklemiyordu. Her şey ortadaydı. Atlas'ın ne diyeceğini bile tahmin edebiliyordu artık. "Plan için gerekliydi," "ayrı kalmanız gerekiyordu," "söylersem birlikte olurdunuz," gibi şeyler söyleyecekti. Planı bozacaklarından korkmuş olmalıydı. Peki çok önceden söylese yaparlar mıydı? Kesinlikle yapabilirlerdi. Daha önce de neredeyse yakalanacak kadar pervasız davrandıkları olmuştu. Atlas'ın aldığı bu önlem için Rüzgar'a ya da Atlas'a kızabilir miydi?
"Ne dememi bekliyorsun, Rüzgar?" diye yorgun bir sesle konuştu. "Bunca zaman bizimle birlikte çalışıyordun, değil mi?"
"Çok uzun zaman değil aslında." Bir adım yaklaştı Helen'e. "Düşündüğün şeyi biliyorum. Ama hayır, arkandan iş çevirmedim. Ben gerçekten o dediğim hayatı yaşamaya çalıştım."
Helen başını salladı. Yani gerçekten intikam oyunundan uzaklaşmak istemişti. Yeni bir hayat kurmuştu, dilediği gibi. Gidiş nedeni de Helen'e söylediği nedenle örtüşüyordu. Onu kandırmamışlardı. Yine de kaçtığı tüm bu intikamcılık oyunlarına tekrar geri dönmüştü. Peki ama neden?
"Neden tekrar bize katıldın?" Helen aklındaki soruyu sormadan edememişti. Bir cevaba ihtiyacı vardı. "Neden yeni hayatına devam etmedin?"
"Dürüst olayım mı?" diye sorduğunda alayla güldü. Omzularını yavaşça indirip kaldırdı. Rüzgar düşüncelerini nasıl ifade edeceğini bilemiyor gibi ellerini rastgele havada salladı. "Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum."
Helen'in beklediği cevap bu değildi. Saçmalık, deyip bir tane yumruk daha atmamak için zor tuttu kendini. Böyle şeyleri, gerçekten bilmiyorum, diye geçiştirmek mümkün olmamalıydı.
Helen suratında nasıl bi' ifade oluşmuştu bilmiyordu; ama Rüzgar bunu gördüğünde şaşkınlıkla ona bakmıştı. "Şu an bana vurmanı engelleyen şey ne?"
Onu gerçekten çok iyi tanıyordu. Rüzgar, zamanında boşuna kızın en yakın arkadaşı olmamıştı. Ailesini kaybedince Helen'in her anına şahit olması da ağabeyinden sonra, onu en iyi tanıyan kişi olmasına sebebiyet vermişti. Birlikte geçirdikleri zaman, birçok şeyden daha kıymetliydi Helen için. Üstünden ne kadar yıl geçmiş olursa olsun o bağı koparmaları imkânsızdı. Rüzgar'ın tek bir bakışından ne düşündüğünü anlayabildiği gibi, Rüzgar da onun her hareketinin nedenini ve doğuracağı sonuçları bilirdi. Çünkü onlar, basit bir eski sevgiliden daha fazlasıydılar.
"Kendimi artık daha iyi kontrol edebiliyorum," diye pek de doğru olmayan bir açıklamada bulundu. Ama doğru olmaması kimin umurundaydı? Az önceki konuşmanın gerilimini atmak ve bir süreliğine unutmak için raftan yeni bir bardak alarak ona gösterdi. "Kahve ister misin?"
"Vay be." Rüzgar gururlu bir ifadeyle kıza bakarken tebessüm etti. Bu teklifi beklemediği aşikârdı. "Gerçekten büyümüşsün, Helen."
"Yani, normal değil mi?" diye omuz silkti kız. "En son ne zaman gördük birbirimizi? Çok uzun zaman oldu..."
"Doğru..." Bunu hatırlayınca suratı düşmüştü Rüzgar'ın. Sonra anında toparlayıp güldü. "Ama parfümün değişmemiş." Eliyle saçlarını işaret etti. "Saçların da uzamış."
"Ee? Başka?" diye gülerek laf almaya çalıştı. Diğer yandan kahve hazırlıyordu. Uzun zaman sonra Helen'i görünce hakkında ne düşündüğünü bilmek istiyordu.
"Ve hâlâ çok güzelsin." Rüzgar'ın itirafıyla Helen durup ona döndü. Aniden böyle bir iltifat alınca nasıl tepki vermesi gerektiğini kestirememişti. Rüzgar da neden böyle bir şey söylediğini sorgular cinsten kaşlarını çatıp etrafa baktı. Sanki kaçmak için yer arıyordu. "Eh... bir de dövüş becerilerin gelişmiş," diye çok komik bir şekilde konuyu değiştirmeye çalıştı. Kendine has şapşal gülüşü suratında belirmişti. "Ben ve kafatasım bunu onaylıyoruz."
"Sen ve kafatasın hâlâ aynı," dedi göz devirirken. Ancak gülmeden edememişti. "Hiç değişmemişsin, Rüzgar. Hâlâ-"
"Seni güldürebiliyorum, evet." Helen'in lafını tamamlarken iyi bir şey yapmış gibi göğsünü kabarttı. "Farkındayım."
"Tatlı konuşmanızı bölmek istemezdim ama birileri bize de açıklama yapacak mı?" Kulağına asabi ve bıkkın bir ses dolarken Helen yana kayarak kapının yanında duran kişiye baktı. Bakmasına bile gerek yoktu aslında, bu kişi tabii ki Kerem'di. Yine tüm huysuzluğuyla orada dikilip memnuniyetsiz bakışlarını ikiliye dikmişti. Bir kere de bir şeyden memnun olsa ölürdü, değil mi?
"Geleceğiz birazdan."
"Size de zahmet olacak, kusura bakmayın artık." Kerem'in alay dolu sesi daha öncekilerden farklıydı. Gerçek bir öfkeyle dolup taşıyordu.
"Bu arkadaş biraz sinirli mi?" diye Rüzgar Helen'e dönüp kısık sesle sordu. Ancak Kerem duymuş gibi ters ters ona baktı.
"Emin ol, bu en sevimli hâlim."
"Doğru söylüyor," dedi Helen, hemen. "Bu, kendisiyle iletişim kurabildiğimiz tek hâli."
Kerem bir şey söyleyecek gibi olmuştu fakat aniden arkasından çıkan, sakarlığı tutmuş Batu'nun ona çarpmasıyla kelimeleri acı dolu bir inlemeye dönüştü. Öne doğru eğilirken eli yarasına gitmişti. Helen düşünmeden ona yaklaştı. Kerem ise geri çekilip elini kaldırarak izin vermemişti.
Batu'nun gözleri büyüyüp küfür savururken Kerem'in kolundan tuttu. "I'm sorry... gerçekten. İstemeden oldu."
"İyiyim," dedi nefes almaya çalışırken. Helen, Kerem'in izin vermemesine rağmen diğer koluna girmeye çalıştı. Kerem ondan kurtulmak istese de Helen bırakmamıştı. Gözlerinden alev çıkacak gibi Helen'e baktığında Helen de aynı şekilde karşılık vermişti. İnat etmişti bir kere, geri çekilmeye hiç niyeti yoktu.
"Gerçekten çok üzgünüm." Batu yine özür dilemekte ısrar edip Kerem'in kolunu pervasızca çekiştirince Kerem dayanamadı.
"İyiyim, dedim!" diye isyan ettiğinde bir kolunu tutan Batu'yla diğer kolunu tutan Helen'den kaçmaya çalıştıysa da başarısız oldu. Tahammülünün kalmadığını göstermek ister gibi sesini yükseltti. "Beni bırakır mısını artık? Sadece canım yandı. Doğurmuyorum!"
Batu, Kerem'in sesiyle irkilse de geri çekilmeyip sadece gözlerini kırpıştırdı. Helen bu benzetme karşısında neredeyse kahkaha atacaktı ama Kerem'e kızgın olması buna engel olmuştu. Sadece dudaklarını birbirine bastırmakla yetindi.
"Hey, hey, hey." Rüzgar Helen'in arkasında, ufak bir kahkaha krizine girse de hemen durumu toparlamak için öne çıkmıştı. Kollarını, olay yerine müdahale etmek isteyen, havalı amerikan polisi edasıyla kaldırıp bakışlarını Kerem'e yönlendirdi. "Yaralı ve Öfkeli! Önce bir sakin ol."
Kerem ona taktığı bu lakaba karşılık sadece suratını buruşturdu. Helen gülmemek için iradesinin son damlasına kadar harcamıştı. Rüzgar'ın espri anlayışı aslında Kerem'inkine çok benziyordu. Hatta çok iyi arkadaş olabilecek kapasitedelerdi. Fakat şu an nedense Kerem ondan pek hazzetmiyordu.
"Sadece yardım ediyorlardı."
"Yardım istediğimi hatırlamıyorum." Kerem yine her zamanki tavırlarını sürdürürken sağ kolunu bir çırpıda Batu'dan kurtardı. Helen de kaba hareketler karşısında sinirle nefesini dışarı vererek Kerem'i bırakmıştı. Neden uğraşıyordu ki?
"Doğru, yardım istemek de kabul etmek de bir erdemdir." Helen kinayeli sesiyle konuştu. "Sen nereden bileceksin, değil mi?"
Kerem tüm vücuduyla ona dönüp tek kaşını kaldırarak tehditkâr bir bakış attı. "Bana diyene de bak. Kişisel alanlara saygı duymak da bir erdem midir? Çünkü sende o yok."
"Seni bu kadar etkilediğini bilmiyordum doğrusu." Helen yüz ifadesinden taviz vermeyerek çenesini kaldırdı. Boyun eğmeyecekti asla.
"Sen kendini fazla önemli zannediyorsun."
"Biz galiba çıkmalıyız." Rüzgar ikisi arasındaki gerilimi kaşları çatık bir şekilde izlerken gönülsüzce konuşmuştu. Artık eski neşesi üstünde değildi. Kerem'le konuşması hoşuna gitmemiş gibi görünüyordu. "Hadi gel, Batu."
"Hayır," diye karşı çıkmaya çalıştı Helen. Aynı şekilde Kerem de. Fakat Rüzgar istememişti.
"Aranızdaki sorun herneyse, gerçekten çözmelisiniz." Batu önden çıkarken Rüzgar son kez onlara döndü. "Bence birbirinizden o kadar da nefret etmiyorsunuz. Sadece halledin şunu."
Helen, Kerem ile mutfakta baş başa kalınca yüzünü ekşitti. Kollarını göğsünde kavuştururken dik dik ona baktı. Kerem de gözlerini devirmiş, duruma burun kıvırmıştı.
"Bu saçmalık." Kerem gitmek isterken Helen durdurdu.
"Saçmalık olduğu konusunda hemfikirim." Kız ona katıldığına inanamıyordu ama doğruydu. Tamamen saçmalıktı. "Ancak çözmeli olduğumuz konusunda da Rüzgar haklı."
"Öyle mi? Şimdi onun dediklerini mi yapıyoruz?" Helen, Kerem'in sesinde garip bir tını sezdi. Rüzgar'dan hoşlanmadığını belli edecek bir şeydi; fakat gizemin tamamı bu değildi. Küçümseyici, aşağılayıcı bir şey vardı sesinde.
"Anlamadım?"
"Bir hırsızın dedikleriyle mi hareket edeceğiz?" diye sesini alçaltarak sordu. Bakışları oldukça derin ve tehlikeliydi. "Yoksa eski sevgilin diye mi?"
Helen böyle bir hamle beklemiyordu işte. Dediklerinin yarısı doğru değildi ancak yine de şaşırmaktan kendini alıkoyamamıştı. Kerem tüm olayı yanlış anlamıştı bir kere. Evet, Rüzgar kilitler açmakta veya evlere sızmakta oldukça başarılıydı. Ama o bir hırsız değildi. Asla da olmamıştı. Hatta başka şehre gidip en iyi üniversitelerden birinde okumuştu. Ona hırsız demek, ilk bakıştan böyle bir yargıya varmak çok ama çok yanlıştı.
Üstelik Kerem, Rüzgar'ın eski sevgilisi olmasını nasıl anlamıştı? Tek bir cevap vardı: Batu!
"Sana Batu mu söyledi?"
"Gerçekten mi? Bir hırsızla mı?" Kerem soruyu umursamamış gibi kendi aklındakileri art arda söylemeye başlamıştı. Az önce Rüzgar için takındığı o aşağılayıcı tavırların hedefi şimdi Helen'di. "Bu adamın senin için iyi bir seçenek olduğunu mu düşünüyorsun? Ben bile senin için daha iyi bir seçeneğim. Düşün... biz birbirimizi sevmiyoruz bile."
Helen Kerem'in dedikleri karşısında hayrete düştü. Az önce Kerem, Helen'e birlikte daha iyi bir çift olurlar iması yapmıştı resmen. Bu konunun asıl amacını asla anlamıyordu. Kerem ona kişisel alanını geçtiği için kızgın değil miydi? Şu an ise Helen'in eski sevgilisinin bir "hırsız" olması, Kerem'in en büyük sorunu gibi duruyordu. Neden buna bu denli takmıştı? Sonuçta onu ilgilendiren herhangi bir durum söz konusu değildi.
"Şu an dalga mı geçiyorsun? Tek sorunun eski sevgilimin hırsız olup olmaması mı?" diye alayla güldü. Rüzgar'ın hırsız olmamasıyla ilgili gerçeği henüz açık etmek istememişti.
"Evet!" dedi aniden. Hatta kendisi bile bir an için, bunu neden itiraf ettiğini bilmiyor gibi, kafası karışık bir şekilde bakmıştı. "Devamı nasıl olacak? Şimdi hırsız sevgilin var. Gelecek sefer de mafya mı?"
"Bir sokak dövüşçüsü olarak mı söylüyorsun bunları? Merak etme, bir dahaki sefere sana sorarım artık," diye hiddetle konuştu. Sesindeki o aşağılayıcı tonu bastıramamıştı. Onunla ilgili olmayan hiçbir şeye burnunu sokmamalıydı, ki yaptıkları kavganın bir anlamı bile yoktu. "Belki bana avukat, savcı falan ayarlarsın, ne dersin? Hukukçular senin için yeterince dürüst mü?"
Kerem, Helen'in bilmediği bir sebepten dolayı bocaladı ve geri çekildi. Konuşmasında fark etmeden dediği, Kerem'i etkileyen bir şey mi vardı? Belirli bir şey dememişti aslında, belki de fark etmeden yapmıştı. Kerem'in bu hâli dikkatini çektiyse bile konuyu deşmedi.
"Bana ne ya?" diye sersemlemiş hâlde konuştu. En sonunda konunun onu ilgilendirmediğini anlamıştı. "Ne hâlin varsa gör."
Mutfaktan çıkıp giderken Helen arkasından sadece sinirli sinirli bakmakla yetindi. Az önce olanların tek bir anının bile amacını anlamamıştı. Neredeyse konunun nerede başlayıp nerede bittiğini bile unutmuştu. Kerem'in bugünkü tavırları zaten genel olarak çok değişikti. Bir hafta önceki Kerem, Helen'in yaptıklarını bu kadar kaale almazdı. Sadece alay eder, o da karşılığında kızı gıcık etmeye çalışırdı. Şu anki durumsa hiç olmadığı kadar kafa karıştırıcıydı. Belki de biraz sakinleşmesini beklemeliydi.
Mutfaktan çıkmadan, biraz önce hazırladığı kahveyi bir bardağa döktü. Kavga yüzünden onu bile unutmuştu. Salona girdiğinde yine gerici bir sessizliğin olduğu ortamla karşılaşmıştı. Tekli koltuklara Kerem ve Batu yerleşmiş, üçlü koltuğu Rüzgar'a bırakmıştılar.
Helen direkt Rüzgar'ın yanına gidip kupayı ona uzattı. Ama çok yakınlaştırana kadar Rüzgar fark etmemişti bile. İrkilerek kafasını kaldırdı. Yüzünde gergin bir gülümseme göründü.
"Ah, teşekkür ederim."
Helen'den kahveyi alırken kız kaşlarını çatıp ona baktı. Sonra aklına gelen şeyle kafasını yana eğdi. İşaret parmağıyla Rüzgar'ın gözlerini gösterdi.
"Senin gözlüğün nerede?" diye sordu. Gözlerinin bozuk olduğunu, ameliyattan da hoşlanmadığı için -ki Helen onun aslında korktuğuna emindi- asla yaptırmayacağını biliyordu. Şimdiye kadar neden aklına gelmemişti bilmiyordu.
Rüzgar, siyah kot ceketinin iç cebinden çerçevesi kare şeklinde olan siyah bir gözlük çıkarıp kaldırdı. "Burada," dedi memnuniyetsiz bir şekilde. Helen onun ilk başta, yukarıdaki hırpalanma nedeniyle kırıldığını sandı ancak oldukça sağlam görünüyordu.
"E niye takmıyorsun o zaman?" Helen onun neden sabahtan beri kör gibi gezdiğini anlamamıştı.
Rüzgar omuzlarını yavaşça kaldırıp indirdi. "Artık o kadar da havalı gelmiyor gözüme."
"Kime havalı görünmeye çalışıyorsun?" Helen burnundan soluk vererek güldü. "Bence oldukça havalı... Gözlüklerini sevdiğimi biliyorsun."
Gözleri, karşı karşıya oldukları için Kerem'e kaydığında, onlara bakarak yüzünü buruşturduğunu gördü. Helen onu takmadan yine dikkatini Rüzgar'a verdi. Rüzgar Helen'in dediği iltifatımsı şeyle gülümsemişti.
"O zaman kesinlikle takıyorum." Gözlüğü takar takmaz Helen eski Rüzgar'ı karşısında bulmuştu. Şapşal gülümsemesiyle Helen'e baktığında gözleri ardına kadar açıldı.
"Vay canına, böyle çok daha güzelmişsin." Helen bu iltifat karşısında kaşlarını kaldırıp mahçup bir şekilde gülümsedi. Pekâlâ, bu hiç Helen'in yapacağı türden bir şey değildi. Yüz ifadesini düzeltmeye çalışsa da Rüzgar izin vermedi. "Gerçi, 360p'de bile bu kadar güzel gözükmenden anlamalıydım."
Helen bir şey diyemedi. Çünkü Batu onun arkasından garip sesler çıkarmaya başladığında ortamı bozmuştu. Genç kız onu, parmak uçlarıyla alnına dokunurken, dramatik bir şekilde koltuğa yayılmış hâlde bulmuştu. Elini alnından çekip Rüzgar'a, Helen'in görüp görebileceği en garip ifadeyle bakmıştı.
"Flört seviyende artış olmuş... görmeyeli." Batu'nun aksanla kurduğu bu cümle, dramatik tavırlarına hiç yakışmamıştı.
Rüzgar hiç alınmayarak güldü. "Olabilir. Ama ben senin dil seviyen için aynı şeyi söyleyemeyeceğim." Elini kaldırıp çocuksu bir tavırla omuz silkti. "I'm sorry, dude!"
Batu sinirle nefesini dışarı vererek dudaklarını büzdü ve kafasını küsmüş gibi diğer tarafa çevirdi. Helen göz ucu Kerem'e baktığında Batu'ya, "neden cevap vermedin?" der gibi kafa salladığını görmüştü. İkisine de Rüzgar'dan sonra bir şey olmuştu. Hatta aralarında bir konuşma geçtiğine de emindi. Yakında öğrenecekti ne de olsa. Bu yüzden daha fazla sorgulamadı bu durumu.
Evin kapısı açıldığında hepsi kafasını kaldırarak salonun girişine bakmıştı. İçeri ilk giren kişi Atlas'tı. Ardından da üstü başı toz toprakla kaplı, pejmürde hâlde olan Ozan ve onun yanında daha derli toplu görünen İdil girmişti içeri. Ozan savaşa mı girmişti yoksa göreve mi gitmişti belli değildi.
Yanında oturmuş olan Rüzgar, gelen üçlüyü ve hâllerini görünce muzipçe sırıttı.
"Bu gece kesinlikle eğlenceli olacak."
Ve bölüm bitti...