Bölüm 25: Yaşanmışlıklar ne kadar etkilidir?
Helen Demirdağ...
İnsanları şimdiki hallerine dönüştüren şey yaşanmışlıklardır. Yaşanan her bir şey iyi veya kötü yönde insanları değiştirirdi çünkü. Özellikle herkesin atlatamadığı, belli başlı kırılma noktaları vardır, ki bazıları bunu hızlıca kabullenip değişmekte zorlanmasalar da bazıları oldukça zorlanabiliyordu. Bazıları da buna alışırdı.
Helen Demirdağ da alışanlardan biriydi. Öncesinde ufak bir değişimde bile kendini dış dünyaya kapatan kız, şimdilerde etrafında olup bitenlere, kendisini bile şaşırtacak derecede çabuk uyum sağlıyordu. Başından geçen tüm şeyler, ona bu gibi durumlara hazırlamıştı. Yaşamışlıklar onu daha güçlü ve değişken yapmıştı.
Onun için beklenmedik herhangi bir duruma ayak uydurmak zor olmasa da sonrasında hissettiği ve dışa vuramadığı o duygu değişimleri gerçek benliğine yansıyordu. Plana bağlıyken her duygunu kontrol etmek zorunda kalmasa kişiliği bu kadar değişken olmazdı belki de. Gün içinde, kendi içinde verdiği tüm çatışmalar ve ortaya çıkaramadığı tüm hisler ona negatif bir şekilde geri dönüyor, normal hayatında da dengesizleştiriyordu.
Bunlara katlanmak kız için gerçekten de çok zor olmaya başlamıştı artık. Önceleri, sadece belirli bir süre rol yapmak gerekliydi, şimdiyse her anı ve her dakikası başka birini oynayarak geçiyordu. Bu hem yıpratıcı hem de katlanılamaz bir şey olmuştu. Dışarıdan biri, Helen'in her şeyi iyi idare ettiğini, kız için hiç de zor olmadığını düşünürdü. Ama hiç de öyle değildi. Kâbus gibiydi ve Helen güçlü durmak için normal hayatında da rol yapmaya başlamıştı.
Onu ayakta tutan tek şey Atlas ile aralarının düzelmiş olmasıydı. Tabii aralarının düzelmesini sağlayan şey, bir yandan da Helen'i yıkan şeyle aynıydı. Atlas'ın katil olması, Helen'i de en az Atlas kadar etkilemiş ve sarsmıştı. İçten içe bildiği şeyi nasıl da görmezden gelmişti? Ağabeyimi hiç tanımamış gibi davranmıştı. O, acılar içinde kıvranırken görmezden gelmişti.
Nasıl Atlas'ı bu denli ihmal etmişti hâlâ bilmiyordu ve kendisine hiç olmadığı kadar kızıyordu. O gecenin dehşeti, asla aklından silinmeyecekti. Atlas'ın o hâli, yaşadığı zorlukları haykırması zihnine kazınmış, katil olduğunu bağırırkenki hâli de o günden beri gözlerinin önünden gitmemişti.
Ama ortada inkâr edilemez bir gerçek vardı, itiraf ettikten sonra Atlas'ın durumu iyiye gitmişti ve bu tüm ekibe yansımaya başlamıştı. Bir tek Batu'nun kırgınlığı geçmemişti. Atlas onunla konuşacağını söylese de bunu geciktirdiğini görebiliyordu.
Sırf bu yüzden Batu ile de son iki günde Helen daha fazla zaman geçirmeye başlamıştı. Onunla ilgilenmenin ona iyi geldiğini biliyordu. Bu bir tek Batu için geçerli değildi tabii. Helen'e de Batu ile sohbet etmek iyi geliyordu. Dün akşam oynadıkları bilgisayar oyunuyla da morali oldukça yükselmişti. Onun yanında rol yapmaya ihtiyacı hiç yoktu. Bu yüzden eski arkadaşıyla ufak bir zaman geçirmek bile Helen'in kendisini iyi hissetmesine neden oluyordu.
Helen aklından geçen tüm bu düşüncelerle işe odaklanamayacağını anladığında karşısındaki kağıtları bir kenara bırakıp gözlerini ovuşturdu. Kaç saattir şirkette çalışıyordu, bilmiyordu bile. Camdan dışarı baktığında havanın karardığını görmüştü. Belki de eve gidip dinlenmeliydi.
"Yorulmuş gibisin."
Kafasını kaldırıp sesin sahibi olan, elinde iki tane kahveyle kapıda durmuş, takım elbiseli adama baktı. Yüzünde samimi bir gülümseme vardı. Fazla uzun olmayan parlak sarı saçları yana doğru taranmıştı. Bu saatte bile oldukça dinç görünüyordu. Sanki işe daha yeni gelmişti.
"Eh, biraz yoruldum galiba," diye gerçek bir gülümseme sunmaya çalışarak cevapladı. Kafasıyla Faruk'un yerine gelen adamı işaret etti. "Ama sen yine hiç yorulmamışsın."
Bembeyaz dişlerini göstererek gülümsedi ve elindekileri kaldırdı. "Sana da kahve aldım. Ara verip laflarız diye."
Helen böyle bir şey istemiyordu. Ne onunla laflamak ne de kahve içmek ilgisini çekiyordu. Tek istediği eve gitmek ve dinlenmekti. Ama tabii ki düşüncelerini öyle alelade söyleyemezdi.
"Güzel olur aslında." Helen yalan söylerken ayağa kalktı ve masanın karşısına geçti. Adamdan kahvelerden birini alırken masanın önündeki deri koltuklardan birine oturdu. O da Helen'e uyarak karşısına oturmuştu. "Teşekkür ederim. Her zamanki gibi yine çok düşüncelisin, Yavuz."
Helen kahvesinden bir yudum alırken tebessüm etti. Saçına dokunarak bir tutamıyla oynadı. Bu flört oyunu gittikçe katlanılamaz bir hâl alıyordu. Neden kendi kendine bir karar alıp uygulamıştı ki? Atlas da ona flört etmeli olduğunu söylememişti. Artık bu kadar fevri davranmaya son vermeliydi belki de. Fakat içten içe bunun olmayacağına da emindi.
Adamı kullanabiliriz, diye geçirdi içinden. Bunu kendisine hatırlatmak zorunda kalmaktan da nefret ediyordu. Herkes bir gün işe yarardı sonuçta. Karşısındaki bu adam gibi.
"Aç mısın?" Yavuz yerinde rahatsızca kıpırdandı. "Belki de yemek söylemeliydik."
"Hayır, teşekkür ederim." Helen kafasını iki yana sallayarak itirazını bildirdi. "Böyle iyi. Belki başka zaman."
Yavuz kıza gülümserken Helen bakışlarını kaçırıp biraz öne doğru eğildi. Vücut dilini onun ilgisini çekecek şekilde kontrol etmeye çalıştı. Elindeki kupayla oynamaya başladığında dudağını ısırdı. Sessizliği onun bozmasına izin verdi.
"Aslında seni yemeğe çıkarmayı düşünmüştüm," Bu ani itiraf karşısında Helen kafasını kaldırıp Yavuz'a şaşkınlık dolu bir ifadeyle baktı. "Ama beni reddedeceğinden korktum."
"Neden?" Helen, adam çok olağanüstü bir şey söylemiş gibi bir tepki göstermişti. Sanki onu yemeğe çıkarmak istemesi Helen'in çok hoşuna gitmişti. Aptalı oynamak en iyisiydi. Eteğindeki taşları dökmeye başlardı böylece.
"Bilmiyorum," diye omuz silkti. Bakışlarını yere çevirdiğinde beyaz teninin kızardığını gördü Helen. Dudaklarında silik bir tebessüm oluşmuştu. Gerçekten utanıyor muydu? Onun görüntüsüne sahip biri için böyle bir utangaçlık, Helen'in bekleyeceği türden bir şey değildi. Çoğu kızın hoşlanacağı tipte bir görüntüsü vardı. "İşine çok odaklısın. Ekstra şeylere vakit ayırmak istemeyeceğini düşündüm."
Kelimeleri seçerek ve zorlanarak söylemişti resmen. Bunlar gerçek düşünceleriydi, Helen buna emindi. Emin olduğu başka bir konu da Yavuz'un Helen'den hoşlanmaya başlamasıydı. Genç kız, kendisinin oluşturduğu bu görevde başarılı olmuştu anlaşılan.
"Belki de başka bir zaman denemelisin." Helen de utangaçmış gibi hafifçe gülümseyip gözlerini kahvesine çevirdi. Onu ümitlendirecek kelimeler sarf etmek hiç istemese de yapmak zorunda hissetti kendini. Bakışları tekrar adamı buldu ve bu sefer daha cüretkâr konuştu. "Belki de ekstra şeylere vakit ayırmanın zamanı gelmiştir."
Yavuz bundan memnun olarak, kızın bu sözlerini geniş bir gülümsemeyle karşılamıştı. Kafasını istemsizce sallıyormuş gibi ileri geri hareket ettirdi. Helen bir an, onun duygularıyla oynadığı için kendini kötü hissetmişti. Yavuz gerçekten mutlu olmuştu çünkü. Kız için ne kadar sahteyse, Yavuz için bir o kadar gerçekti bu durum.
"Pişman olmayacağının garantisini verebilirim."
"Sana güveniyorum." Hiç bozuntuya vermeden bir yalan daha söylemiş, kahvesinden bir yudum almıştı. Yavuz da onu taklit ederek kahvesini içti. Muhtemelen şu an kendi başına fena hâlde iş açıyordu ama devam etti. Bunun acısı sonradan çıkacaktı...
***
Arabayı fazla işlek olmayan bir caddede durdurup Kerem'i beklerken, dinlediği şarkıya uyaraktan belirli bir ritimle kafasını sallayıp parmağını direksiyona vuruyordu. Kerem'i alma görevi Batu'ya verilmişti ama son anda Helen'in sorumluluğu hâline gelmişti. Ki kız bundan hiç hoşnut değildi. Aniden İdil'in yardıma ihtiyacı olmasaydı, Helen tüm yorgunluğun arasında Kerem ile uğraşmayacaktı.
Kerem'in zaten neden evden çıktığını bir türlü anlamamıştı. Yarası tamamen iyileşmiş sayılmazdı. Hâlâ acıdığına Helen birkaç kez şahit olmuştu. Buna rağmen ara sıra kendi evine gitmeyi es geçmiyordu. Haklı olarak ailesinin merak etmesini istemiyordu fakat iyileşme sürecini yavaşlattığı aşikârdı. İlk iki gün zaten yalan söylemek zorunda kalmıştı. O iki günün sonunda da anne ve babasına bir kere görünmüş, iyi olduğuna emin olmalarını sağlamıştı.
Helen o yarayla annesine nasıl iyi numarası yaptığını bilmiyordu, ancak görünen o ki bu işte başarılı olmuştu. Ailesi artık ona ve sokak dövüşlerine katılmadığına güveniyor gibiydi. Silahla yaralandığını anlasaydılar büyük ihtimalle Kerem'i hiçbir yere bırakmazlardı ve o da bir daha ortak eve dönemezdi. Peki bu Helen'i üzer miydi? Belki. Eskisi gibi varlığı onu bunaltmıyordu.
"Sen mi geldin? Ciddi olamazsın."
Helen yan tarafından bir ses geldiğinde sağda, açık camdan içeri bakan Kerem'i gördü. Yüzünde memnuniyetsiz bir ifade vardı. Helen telefondaki müziği durdururken göz devirdi.
"İnan bana, seni burada bırakıp gitmemek için inanılmaz zor bi' mücadele verdim."
"Git diyen tarafın kazanamamış anlaşılan." Kerem'in yüzünde alaycı bir ifade belirirken kapıyı açıp yan koltuğa oturdu. Bu biraz zaman almıştı, çünkü yarası rahat hareket etmesine izin vermiyordu. Arabanın da yerden yüksekliği büyük olunca ister istemez acıtmış olmalıydı. "İçten içe beni sevdiğini biliyorum, Helen. Sen de kabul et."
Bu alay dolu sözler Helen'in bıkkınlıkla nefes almasına neden oldu. Pişkince ona dönmüş Kerem'e düz bir ifadeyle baktı.
"Biliyor musun?" diye işaret parmağıyla Kerem'i gösterdi ve tüm vücuduyla ona doğru döndü. "Aslında haklısın. Sana karşı hislerim var."
Kerem afallayarak gözlerini kırpıştırırken kaşlarını kaldırdı. Böyle bir cevap beklemediği barizdi. Helen'in ona laf sokacağını, kavgalarını ilerleteceğini düşünmüş olmalıydı.
"Var mı?" diye kekeleyerek şaşkınlığını belli etti.
"Evet, var." Helen yüzüne doğru kahkaha atmamak için zor duruyordu. "Sana karşı olumsuz hislerim var."
Kerem birkaç saniye kızın ne dediğini algılayamamış gibi durdu. Boş boş Helen'in yüzüne bakarken Helen daha fazla kendini kontrol edemeyip gülmeye başladı. Gerçekten ona karşı bir şeyler hissettiğini mi sanmıştı?
Helen önüne dönüp arabayı çalıştırırken kısa bir bakış attı. Kerem gergin gergin gülüp kafasını cama çevirmişti. "Yine formundasın."
"Gerçekten sana âşık olduğumu falan mı düşündün?" Helen kıkırdarken aracı park ettiği yerden çıkarıp esas yola çıkmıştı. "Bunu yediğine inanamıyorum."
"Tabii ki de hayır." Kerem küçümseyici ve alaycı bir tavır takındı. "Bana âşık olduğunu falan söyleseydin kendimi arabadan aşağı atardım." Gözlerini kararlı bir biçimde Helen'e dikti. "Hâlâ hareket hâlindeyken."
Helen'in dudağının kenarı hafifçe oynamıştı ama bir şey söylememişti. Bu tartışmanın daha fazla uzamaması ikisi için de en iyisiydi. Zaten yorgundu, laf dalaşına girecek hâlde değildi.
Aradan geçen beş dakikada kimse konuşmamıştı. Sadece dışarıdaki araçların ve insanların sesi ara sıra ikilinin arasındaki sessizliği bölüyordu. Ne Helen ne de Kerem konuşmaya sıcak bakıyor gibi duruyordu. İkinci beş dakika da dolmak üzereyken Kerem konuşmama yeminini bozdu.
"Neden Batu gelmedi? O alacaktı beni."
Helen cevap vermek için hiç acele etmedi. Sağa dönüp ileride kırmızı ışıkta durduğunda Kerem'e yan bir bakış attı.
"O, İdil'e yardım ediyor."
"Neden? Görev mi vardı?"
Helen kafasını sallayıp, "Evet," diye yanıtladı. Tüm gün onlarla aynı ortamda olmadığı için muhtemelen bilmiyordu. "İdil'in görevi. Ozan da yardım ediyor."
Kerem'in dudakları gerilirken ortaya anlamlı bir gülümseme çıktı. "Üçü birlikte çalışıyor yani? Peki görev ne?"
"Gizlice Hamdi'nin evine sızıp tehdit mesajı bırakmak." Helen tekrar yeşil ışıkta hareket ederek gaza bastı. Şimdi az öncekinden daha hızlı kullanıyordu arabayı.
"O zaman oyun başlamış desene." Kerem dirseğini arabanın kapısına yaslayıp elini kıvırcık saçlarına götürdü. Dışarıdaki lambaların sarı ışığı yüzüne her vurduğunda kahverengi gözleri parlıyor, saçları da yaralı yüzüne gölge düşürüyordu. "Sadece ikisi halledebilir mi?"
Kerem'in sesinde endişe vardı. Ozan için mi yoksa İdil için mi endişelendiğini belli etmemişti. Belki de ikisi için de korkuyordu. Ama Helen onun, daha çok İdil için telaşlandığını hissetmişti.
"Hallederler. İdil'in ne kadar iyi olduğunu sen de gördün."
Kerem gülümseyerek kafasını salladı. "Doğru. Biri görevde başarılı olacaksa, bu İdil'dir."
Pekâlâ, Helen bundan hoşlanmamıştı. İdil'i severdi, ona görev konusunda da sonuna kadar güvenirdi. Ne yapacağını bilirdi çünkü. Atlas gibi hata yapmayı sevmezdi. Fakat Kerem'in ekipte tek başarılı kişi oymuş gibi kullandığı kelimeler, Helen'in hiç hoşuna gitmemişti. Ona doğru dürüst bir görev verilmediği için Helen kendini gösterememişti. Neredeyse ölümüne sebep olacak olan son görevi de bazıları için pek başarılı sayılmazdı.
Helen memnuniyetsizlikle tek kaşını kaldırdığında öne eğilip yolu kontrol ediyormuş gibi davrandı. Kerem'in görmesini ve yanlış yorumlamasını istemiyordu. Hele Kerem'i kıskandığını falan düşünürse onu direkt arabadan tekmeleyerek iterdi. Bu yüzden en iyisi rol yapmaktı.
"Bu yüzden endişelenme. İkisi halleder."
"Bu hâlde olmasaydım Ozan'ın yerinde ben olurdum." Kerem'in sesi puslu çıkmıştı. Göreve gitmeyi en az Helen kadar istiyor olmalıydı. Biraz da pişman görünüyordu kızın gözüne.
"Evet, kesinlikle. Kim bilir, belki bu sefer kurşun kafana isabet ederdi?" diye dalga geçti onunla.
Kerem derin bir nefes alıp göz devirdi. "Ufak bir kazaydı o."
Helen arabayı evin önünde durdurduğunda Kerem'e muzip bir ifadeyle baktı. Onu kızdırmaya gerçekten bayılıyordu. Özellikle karşılıklı olduğunda çok keyif alıyordu.
"Acıdan deli gibi kıvranırken hiç de ufak bir kaza gibi görünmüyordu?"
Kerem'in bakışlarında meydan okuyan bir ifade gelip geçti. Aynı Helen gibi tüm vücuduyla kıza döndü. Yarasının acıttığına emindi ama Kerem'in yüzünde mimik oynamamıştı.
"Elimi tutup bırakmazken de sen bu kadar alaycı görünmüyordun, n'oldu?" Kerem göz kırparak kafasını iki yana salladı. Alçak ve derin bir sesle konuştuğunda Helen'e biraz daha yaklaşmıştı. "Ya da bana yemek hazırlayıp benimle ilgilenirken..."
Helen itiraf etmeliydi, bir an için sersemlemişti. Kerem, onun elini tuttuğunu, onun için endişelendiğini hatırlıyordu. Kız, Kerem'in bu detayları aklından sildiğini, hatta hatırlamadığını sanıyordu. Tüm o zaman boyunca yarı baygındı sonuçta. Peki şimdiye kadar neden hiç bahsi geçmemişti? Onca zaman aynı ortamdaydılar ve konusunu neden açmamıştı?
"Biliyor musun?" diye sorarken gözlerini kıstı. "Bence sen gerçekten bana karşı bir şeyler hissediyorsun."
"İnsanlık görevimi yapmasa mıydım?" Helen daha fazla oyalanmadan kendini toparlayıp öne eğildi. Dudaklarında silik bir gülümseme oluşmuştu. "Acı çekerken yanında oldum diye senden hoşlandığımı nereden çıkardın?"
Helen burnundan soluk vererek gülüp dudağını ıslattı. Bilerek, bakışlarını Kerem'in yakından oldukça dolgun görünen dudaklarına çevirdi. Sonra tekrar gözlerine baktı. Kerem'in göz bebeklerinin büyüyüp büyümediğini arabadaki loş ortam yüzünden göremiyordu ama bu yakınlığın onu etkilediğini hissediyordu. Yüzüne çarpan nefesi kısık kısıktı. Ancak hangi açıdan etkileniyordu, onu daha çözememişti.
"Az önce söylediğim şeyden sonra bayağı bir umutlanmıştın, değil mi?" Helen başka bir tespitte bulunmaktan kendini alıkoyamadı. Kerem'in yüzü, Helen'in laflarından sonra değişti. Fakat bu değişim anlıktı. Helen bu kadar yakın olmasaydı ve dikkatle bakmıyor olsa görmezdi bile. "Gerçekten senden hoşlanıyor olmamı çok istiyorsun..."
"Benim senden hoşlandığımı mı ima ediyorsun şu an?" diye sorarken gözlerini kızın yüzünde gezdirmiş, dudaklarında oyalanmıştı. Sertçe yutkundu ve kendini beğenmiş gülümsemesi suratında belirdi. "Hayal gücünün bu kadar geliştiğinden haberim yoktu."
Helen çenesini yavaşça kaldırırken Kerem de aynısını yapmıştı. Yüzleri arasındaki mesafe hâlâ aynıydı ama. Dışarıdan biri görecek olsa, ikisinin de birbirine romantik şeyler söyleyip öpüşmek üzere olduklarını sanırdı. Ama aslında yaptıkları şey, birbirlerine laf sokmaktı.
"Hoşlandığından emin değilim," dedi fısıldayarak. Dudağını ısırıp kafasını geri çekmeden yana eğdi Helen. Biraz cilveden zarar gelmezdi, değil mi? Kerem'in kısık nefesleri giderek azalıyordu. Yutkunmaya çalıştığını yakaladı genç kız. "Ama etkilendiğin ortada."
Helen öpecek gibi aniden öne gelip hemen geri çekildi. Son anda dudakları birbirine değmekten kurtulmuştu. Ama bu hareket, Kerem'in soluğunun anlık olarak durması için yeterliydi. Şaşkınlıkla, gözleri büyümüş şekilde kıza baktı. Helen'in yüzünde muzaffer bir ifade belirdiğinde tek kaşını kaldırıp sırıttı. Tek bir şey söylemeden arabadan indi.
Kızdan sonra inen Kerem -yarası yüzünden birkaç saniye harcamıştı- arkasından seslendi. Helen ise az önce yaptığı şeyden keyif almakla meşguldü. Arabayı kilitleyip kapıya yöneldi.
"Hey! Sana diyorum." Kerem ona seslenmeye devam ederken Helen kapıyı açıp içeri girmişti bile. Kerem de girdikten sonra arkasından kapatıp beyaz masanın yanında kızı yakaladı. "Bir daha sakın öyle bir şey yapma!"
"Niye?" Helen kollarını göğsünde kenetledi. Çenesini kaldırıp meydan okur gibi bakmıştı. "Az önce keyfin gayet yerindeydi."
"Sana öyle gelmiş," diye dişlerinin arasında konuştu. Az önce düştüğü durum gururunu incitmiş olmalıydı. Helen'in karşısında etkisiz kalmaktan hoşlanmadığı barizdi. "Yakınlığından oldukça rahatsızım. Bir daha asla sınırı geçme."
"Bana ne yapıp yapmayacağımı söylemeye kalkma sakın." Helen kollarını çözüp öfkeyle nefesini dışarı verdi.
"Konu benim kişisel alanımsa, istediğimi söylerim."
Helen bir adım yaklaşıp işaret parmağını Kerem'in göğsüne bastırdığında, "Sen de kişisel alanın da umurumda değilsiniz," diye hiddetle konuştu. Şimdiye kadar birbirleriyle eğlencesine uğraşıp durmuşlardı ama artık iş ciddileşmeye başlıyordu. Helen, Kerem'in bu kabadayı hallerine katlanabileceğini sanmıyordu. Bu yüzden damarına basmaya devam etti. "İlk yaklaşan sendin, unuttun mu? Yoksa sonda seni öpmedim diye mi bu kızgınlığın?"
Kerem'in gözleri neredeyse alev alacaktı. Boynu kızarmış, dudaklarını birbirine bastırmıştı. Nefes alışverişleri de hızlanmıştı. Göğsü sarsılarak inip kalkıyordu. Öfkesini dindirmek istediği barizdi. Belki de Helen çok üzerine gitmişti ama pek umurunda değildi. Kendi kaşınmıştı. Helen'in canını sıkıyorsa kendisini gelecek yanıta da hazırlamalıydı.
Kerem cevap vermeden yanından geçip gitmeyi planlamış olacak ki merdivenlere doğru yöneldi. Helen arkasından seslenecekti fakat yukarıdan bir sesin gelmesiyle ikisi de durdu. Ses, bir şeyin düşme sesini andırıyordu. Önce Batu olacağını düşünse de gürültünün onun odasından gelmediğini fark edince tüm vücudu tehlike sinyalleri vermeye başlamıştı. Sanki Batu da onun kendisi olmadığını kanıtlamak ister gibi merdivenin altındaki güvenlik odasından çıktı.
Batu kulağındaki kulaklığı çıkarıp onlara gülümsedi. Geldiklerini duymamış olmalıydı.
"Geldiniz mi? Bizim görev de bitti-" diye onları karşılamak isterken Helen elini kaldırıp onu böldü. İşaret parmağını dudaklarına götürdüğünde onun susmasını sağlamıştı. Masanın diğer tarafında duran Kerem de yüzündeki tedirgin ifadeyi saklamadan Helen'e bakıyordu. O da kızla aynı şeyi düşünüyordu büyük ihtimalle.
Helen hızlıca bildiği gerçekleri gözden geçirdi. Atlas ve Hayal'in evde olmadığı kesindi. Ozan ve İdil de şimdi görevlerini bitirmişti. Kendileri de aşağıda olduğuna göre yukarıdaki kimdi? Helen ikisine de bir kere göz atıp hızlı adımlarla merdivenlere yöneldi. Kerem kısık sesle ona seslense de kız genç adamı takmadı.
Eve biri girmişti!
Sesin Helen'in kendi odasının olduğu taraftan geldiğine emindi. Bu yüzden hiç tereddüt etmeden sağa yönelmişti. Kapının yanına vardığında içeriden bir ayak sesi duyuldu. Ve kapının altından belli belirsiz bir ışık hüzmesi göründü. Tahminlerine göre hırsızın -eğer sadece hırsızsa, ki öyle olduğunu düşünmüyordu- elinde fener vardı. İçeriyi araştırıyor olmalıydı.
Bu hiç ama hiç iyi değildi. Mantıklı da değildi. Saniyeler içinde aklından bin bir türlü şey geçmişti. Ne tür bir hırsız bu eve girebilirdi ki? Atlas'ın tüm koruma sistemini geçecek, Helen'in odasına kadar girip içeride araştırma yapacak kadar rahat ve akıllı mıydı? Ev, şehir merkezine bile yakın değildi. Kimse kafasına estiği için böyle bir yerde hırsızlık yapmazdı.
Aslında önemli olan, birinin bu evde hırsızlık yapmayı düşünmesi değildi. Önemli olan, içeriye kadar girmiş olmasıydı. Rahatsız edici tarafı da buydu. Atlas'ın güvenlik önlemlerine yakalanmadan, sırf ufak bir ses çıkardığı için fark edilen, becerikli biri söz konusuydu. Helen öyle becerikli insanlarla çalışmıştı fakat hepsi geçmişte kalan, Amerika'dan tanıdığı kişilerdi. Bazılarıyla yolları çoktan ayrılmıştı bile. Belki de içerideki kişi Atlas'ı tanıyordu.
Daha fazla düşünmek istemiyordu ve bunun bariz bir şekilde zaman kaybı olduğunu görüyordu. Aklındaki düşünceler bir yere varamadığı gibi ona vakit kaybı olarak geri dönmüştü. Harekete geçmek zorundaydı.
Helen'in vücudu adrenalin pompalarken herhangi bir plan yapmadı. Merdivenin başındaki Batu'yu ve hemen onun arkasındaki Kerem'i görür görmez harekete geçmesi gerektiğini anlamıştı. Yeterince ses çıkarmışlardı zaten. İkisinin de yüzünde, yapmamasını söyleyen bir ifade oluştuysa da Helen göz ardı etti.
Kapının kolunu aşağı indirir indirmez içeri girdi. Tahmin ettiği gibi fenerin ışığını anında ona doğrultmuştu. Helen elini yukarı kaldırıp ışığın gözüne gelmesini engelleyerek öne atıldı. Fener tutan elini yakalayıp kendine çektiğinde hırsız sandığı kişinin kısık sesle ve telaşla, "Dur," demesini duysa da genç kızın durmak gibi bir niyeti yoktu.
Elini kaldırıp avucunun alt kısmını diyaframına geçirdi. Beklemeden diğer darbeyi boğazına indirmişti. Adamın nefesi kesildiğinde iki büklüm oldu. Tuttuğu kolu güçsüzleşmiş, feneri de yere düşürmüştü. Helen ise adamın boyuna rağmen ensesinden tutmayı başararak yandaki çalışma masasına kafasını vurdu. Hırsızın ağzından acı nidası döküldüğünde Helen onu kaldırıp ayakta durmaya mecbur bırakarak diğer elinin yardımıyla, hâlâ tutmakta olduğu kolu geriye doğru büktü. Sonra da iterek açık olan balkon kapısının yanındaki duvara çarptı. Adamı omzundan bastırırken kolunu biraz daha sıktı.
"Kimsin sen?" diye bağırdı.
Dudaklarından sadece acıyla karışık inleme çıkmıştı. Adamı haşat ettikten sonra bu soruya cevap vermesini beklemesi biraz saçma olabilirdi, fakat kimin umurundaydı? İçeri giren her kimse, bilmek istiyordu. Koridordan odaya sızan ışık arkada duran Kerem ve Batu'nun şeklini alıp adamın vücuduna yansıyordu.
Gördüğü kadarıyla adam uzun boyluydu. Çok zayıf değildi ama kilolu da değildi. Oldukça fit görünüyordu. Kapüşonu vardı ve dışarı taşan saçlarından gür saçlara sahip olduğunu anlamıştı Helen. Yüzüne de maske gibi gözükmemesi için siyah bir şey bağlamıştı. Kesinlikle genç biriydi.
Helen tekrardan dirsekten aşağısını adamın omuzlarına bastırarak duvara ittiğinde, "Kimsin sen?" diye sordu bir kez daha. Hırsız cevap veremeyince Helen onu kolunu bırakıp çevirdi. Adamın sırtını duvara sabitlerken yüzündeki şeyi tek hamlede aşağı çekti. Tam da o an arkadakilerden biri ışığı açmayı akıl etmişti.
Helen, karşısında acı çeken kişinin yüzünü gördüğünde bedeni şaşkınlıkla sarsıldı. Gözlerini ardına kadar açarak istemsizce geri çekildi. Nefesini bir anlığına tuttuğunu fark etmemişti bile. Zihni uyuşmuş gibiydi. İkisi de göz kontağını bozmamıştı. Fakat hırsız sandığı kişi öksürük krizine girince karnını tutarak eğildi.
Helen kafasını iki yana salladı. Hayır, bu hırsız değildi. Alelade bir adam hiç değildi. O, geçmişten gelen, güzel ve eski bir anıydı. Bir nostalji dalgası Helen'in vücudunu sararken, Batu onun yerine çocuğun adını söyleyip şaşkınlığını dile getirmişti.
"Rüzgar?"
Ve bölüm bitti...