Bölüm 21: Pişmanlık duygusundan nasıl kurtuluruz?
Helen Demirdağ
İnsanlar, hayatları boyunca unutmak istedikleri anılar biriktirirler. Kaçtıkça kovalayan geçmişleri, onları huzursuz etmek için varlıklarını göstermekten çekinmezlerdi. Üzerinden günler, aylar ve yıllar geçer, ama o duygu hâlâ orada bir yerlerde insanlara eziyet etmeye devam ederdi.
Helen'in de ona eziyet eden böyle bir anısı vardı. Kendinden geçip o adama bilinçsizce saldırmasını unutmak için her şeyi yapmıştı neredeyse, ancak hiçbir şey değişmemişti. Biraz daha yer edinmişti zihninde. O utanç ve pişmanlık duygusu da asla geçmeyecekti. Çünkü bazı şeyler zamanla geçmezdi, hatta bazen, zamanla katlanır daha büyük acılara neden olurdu.
Aslında Helen'in, kendisine kızma nedeni o adama saldırmış olması değildi. Kendini kaybetmesine öfkeliydi. Helen'in kızıp gözünün dönmesine neden olmuştu ve Helen de o adama istediğini vermişti. Genç kız, yine bu anıdan kaçabileceğini sanmıştı, ancak Kerem'in karşısında belirmesiyle yanıldığını anladı.
Bir eli odanın kapısını sıkı sıkı kavramış diğeri de beline yerleşmişti. Helen sıkıntılı bir biçimde nefesini dışarı verdi. Kerem'in yüz ifadesinden anladığı kadarıyla, bu sorgulamadan kaçması neredeyse imkânsızdı.
"Gelmeyeceğini ummuştum."
"Belki öyle ummuştun..." Kerem'in dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. "Ama geleceğimi biliyordun."
Helen de yorgun bir gülümseme sundu. Kafasını salladı onaylar biçimde. "Biliyordum."
Gerçekten de biliyordu. Helen de aynısını yapardı çünkü. O da Kerem'in peşinden gider, sakladığı şeyi öğrenmeye çalışırdı. Kerem'le bazı yönlerden çok saçma bir şekilde benziyorlardı. Son birkaç günde mecburen de olsa çok fazla vakit geçirmişlerdi ve bu benzerlikler gün yüzüne çıkmıştı. İster istemez birbirlerini tanımaya başlamışlardı. Kısacası, onun hakkında bilgi sahibi olması hiç de şaşırılacak bir şey değildi.
"Pekâlâ, gel içeri." Helen daha fazla dayanamayarak kapının önünden çekildi ve kafasıyla odayı gösterdi. Kerem içeri geçtiğinde Helen çabucak kapıyı kapattı. Tekrar yatağının yanına dönerek Kerem'in karşısına geçti. Aralarında neredeyse iki metre vardı. Helen kollarını göğsünün altında kavuştururken Kerem odayı incelemekle meşguldü.
Helen de sessizliğin uzamasını istediğinden, susacağı her fırsatı kullanarak odaya göz attı. Odada kahverengi tonları hakimdi. Bohem bir havası vardı. Beyaz duvardan asılan kendi tabloları ve balkon kapısının üzerinden aşağıya doğru sarkan plastik bir sarmaşık, Helen'in bu evdeki odasıyla ilgili en beğendiği detaylardı. Tabii bir de balkon vardı.
Daraldığında orası sığındığı bir yer hâline gelmişti. Genelde resimlerini de herkesten gizli bir şekilde orada çiziyordu. İnsanlardan neden sakladığını bilmediği bi' çizim yeteneği de vardı. Çekmecesini biri açsaydı, Helen'in gördüğü her insanı çizmesinden ürkebilirdi.
Kerem gözünü bej rengi perdelerden çekip Helen'e çevirdi. Kaşlarını kaldırmış, bir şeye şaşırmış gibi bakmıştı. Helen, odasında onu şaşırtacak ne gibi bir şey olduğunu merak etti.
"Odanı hiç böyle tahmin etmemiştim."
Helen bu açıklama karşısında ne söyleyeceğini bilemedi bir anlığına. Kaşlarını çatarak Kerem'e baktı.
"Ne bekliyordun ki?"
"Bilmem," diye omuz silkti. "Daha karanlık, daha siyah, daha koyu renkler..."
"Mağarada falan yaşadığımı mı sanıyordun?"
"Tahminlerim arasında vardı." Kerem'in suratındaki bilmiş ifade Helen'in sinirlerini bozmaya başlamıştı artık. Her ağzını açtığında kızı sinir etmeyi nasıl başarıyordu, Helen hayret ediyordu.
"Uzun süre vakit geçirdiğim yerlerde koyu renkleri tercih etmiyorum," diye açıkladı Helen.
"Neden?" Kerem merakını saklamadı. Bir adım daha kıza yaklaştı etrafı süzerken.
"Hayatımız yeterince karamsar zaten."
Kerem'in dudağının sol kenarı yukarı doğru kıvrıldı. Aldığı cevaptan çok memnun görünüyordu. Sonra yüz ifadesi değişti ve ciddileşti.
"Yara izlerin..." Yalandan iki kez öksürerek boğazını temizledi. "Göstereceğim, demiştin. Hikâyesini de anlatacaktın."
Genç kız, bu konuşmayı yaşamak istemiyordu. Helen her ne kadar kafasına eseni yapıp etrafın düşüncelerini umursamayan biri de olsa sırf bu olay onda o alışkın olmadığı utanç duygusunu gün yüzüne çıkardığı için kaçmak istiyordu.
"Anlatacak mısın?" Kerem kafasını yana eğdi. Sesi biraz yumuşamıştı. "Ben sana anlattım. Ve her ne anlatırsan anlat, büyük ihtimalle en iyi anlayacak kişi benim."
Helen, Kerem'in bu tavrını takdir etmişti. Onu rahatlatmaya çalışıyordu ve bunun bir rahatlatma taktiği olduğunu bilmesine rağmen işe yarıyordu. Zaten Kerem de doğruyu söylüyordu. Birbirlerinden çoğu zaman hazzetmeseler de ortak yanları fazlaydı. Helen Kerem'i dinlemiş, onu yargılamamıştı. Hem anlattıkları için hem de anlatmadığı, sakladığı şeyler için. Kerem belki de Helen'in, o sakladığı şeyleri fark etmediğini düşünüyordu; ancak genç kız anlamıştı. Yaşadığı şeyler, kızı yargılamasına izin vermezdi.
Aslında düşününce Kerem'in atlattığı onca şeyden sonra Helen'in yaralarının hikâyesi hiç de anlatılmaya değer değildi. Hatta Kerem'e haksızlık bile sayılırdı. Tüm o acıların yanında Helen'in iki yara izinin ne önemi vardı?
"Peki," diye elleri bluzunun uçlarına yöneldi. Tek seferde, tereddüt etmeden üzerinden çıkardığında üst kısmında sadece sütyen kalmıştı.
"Hey! Hey, n'apıyorsun?" Kerem, bu ani hareketin şokuyla ne yapacağını bilemez hâlde, panikle kafasını çevirdiğinde Helen gülmemek için kendini zor tutmuştu. Ciddi bir ortam olmasa kahkaha atabilirdi. Ama ne yazık ki ciddi bir ortamdı.
"Yara izimi görmek istediğini söylemiştin," diye Helen bir adım öne çıktı.
Kerem kafasını hafifçe kaldırsa da sağ tarafa, Helen'in olduğu yere bakmamaya çalıştı. Kerem'in bu kadar utangaç olması hem tatlı hem de sinir bozucuydu.
"Gerçekten mi?" Helen onun bu hâline anlam veremezken elindeki bluzu yatağın üzerine bıraktı. Kollarını tekrar önünde kenetledi. "Hayatında daha önce hiç kadın vücudu görmemiş gibi davranma!"
"Sen de-" Kerem, aniden konuşmaya başlayarak ona dönse de tekrar manzarayı görünce lafını tamamlayamadan kafasını çevirmek zorunda kalmıştı. "Sen de her gün erkeklerin önünde soyunuyormuş gibi rahat davranma!"
Helen şımarık bir edayla gülerek omuz silkti:
"Şimdiye kadar hiçbir erkek bundan şikâyetçi olmadı."
Duyduklarının getirisiyle genç adam aniden kıza döndü. Çatık kaşlı Kerem, Helen'in görmeyi beklediği bi' manzara değildi. Kerem'in gözlerindeki kafa karışıklığını fark etmemek de imkânsız gibi bir şeydi. Duyduklarından hoşlanmadığı ortadaydı. Öfkelenmiş miydi o?
"Şaka yaptım!" Helen gülüşünü bastırmaya çalışsa da pek başarılı olamamıştı. "Ama hâlâ aynı fikirdeyim, karşı cinsten hoşlanan herhangi bir erkeğin bundan şikâyetçi olacağını sanmıyorum."
"Ben şikâyetçiyim."
"Senin zevksiz olman benim sorunum değil."
Kerem tekrar ağzını açıp bir şey söyleyecekken gözleri Helen'in vücudunda bir yerlere takıldı. Doğrudan yara izine bakıyordu. Beyaz, silik bir çizgi şeklinde olan yara, Helen'in sol göğsünün hemen altında duruyordu. Kızın eli istemsizce yaraya uzandı.
"O mu?" Kerem az önceki kavgayı unutmuş gibi bir yüz ifadesi aldı. Kaşları tekrar çatılmıştı ama bu sefer sinirli olduğu için değildi. Helen kafasını hafifçe salladı.
Kerem gözlerini yara izine tekrar çevirdiğinde kendinden bağımsız bir şekilde Helen'e doğru adım atmıştı. Sanki kendisi de neden kıza yaklaştığını anlamamış gibi bir ifade oluşmuştu yüzünde. Helen'in tam karşısında durduğunda ikisi de aynı anda yutkundu.
Kerem elini öne uzatıp soğuk parmaklarıyla yara izine hafifçe dokunduğunda Helen ürpermekten kendini alıkoyamadı. Kerem bunu fark edince bir anlık duraksadı.
"Kusura bakma," diye fısıldadı. Parmakları dokunmakla dokunmamak arasında kalmış gibi Helen'in vücuduna değip geri çekiliyordu. "Ellerim biraz soğuk."
Helen kafasını iki yana salladı. "Sorun değil."
Kerem'in gözlerine baktığında göz bebeklerinin parladığını ve büyüdüğünü görmüştü. En son, yaralıyken onunla tekrar bu kadar yakın olduğunda böyle olmuştu. Kerem'in parmakları yaranın üzerinde gezinirken genç adam kafasını kaldırarak Helen'in gözlerinin içine baktı. Dudakları hafifçe aralanmıştı.
"Nasıl oldu?" diye puslu bir sesle sordu.
Çok garipti, insanlar cevaplarını bildiği soruları yanıtlamakta neden zorlanıyorlardı ki? Helen bu sorunun cevabını bilmesine rağmen söyleyemiyordu. Sonra aklına Kerem'i aşağıda ne kadar zorladığı ve yaşadığı travmaları hatırlamasını sağlayarak anlatması gelince, şimdi yaptığı şeyin çok bencilce olduğunu fark etmişti.
"Daha önce hiç kendini kaybedip aptalca bir şey yaptığın oldu mu?" Helen derin bir nefes aldı. "Sonra da pişman oldun mu?"
"Ben yaşadığım için pişmanım neredeyse, sen ne diyorsun?" Kerem acı acı gülümsedi. Eli hâlâ Helen'in vücudundayken kafasını iki yana salladı. "Yaptığım hataların çoğu zaten kendimi kaybettiğim için gerçekleşti."
Helen, Kerem'in gözlerindeki hüznü ve yorgunluğu görüyordu. Bu, o kadar kalp kırıcıydı ki. Daha çok gençti Helen gibi. Ama seksen yaşındaki bir insanın yorgunluğuna sahipti. Hayat, gençliğini ve neşesini ondan çabuk almıştı. Genç kız, Kerem espri yaptığında bile o tükenmişliği seziyordu laflarından.
Az önce ona söylediği şey bile bunu kanıtlar nitelikteydi. Komikmiş gibi söylemişti ama hiç de öyle değildi. Yaşamaktan pişman olmak, basite indirgenecek bir laf değildi. Bunun altında yatan travmalar göz korkutucuydu. Kerem'in psikolojisinin bu kadar sağlam kalması ve bunun da -kızın gördüğü kadarıyla- sadece öfke problemiyle sınırlı kalması büyük bir şeydi. Daha görmediği ne gibi sorunları vardı, bilemezdi.
"Bu da o zaman oldu işte. Yıllar önce çok aptalca bir şey yaptım." Helen gözlerini kaçırdı. "Düşünme yetimi kaybetmiştim sanki. Öfkeme yenik düştüm."
Kerem biraz daha yaklaştı ona. Kafasını eğerek meraklı gözlerini kızınkilerle buluşturdu. Kaşlarını hafifçe kaldırmış, ona anlatması için yardımcı olmaya çalışmıştı.
"Ne yaptın, Helen?" Sesi o kadar anlayışlı çıkmıştı ki olanları ona anlatmak için içinde büyük bir istek oluşuyordu. Anlatıp rahatlamak istiyordu. "Ne oldu?"
"Amerika'dayken birine ulaştık. O pisliğin adamlarından biriydi. Yakaladık ve konuşturmak için bir yere kapattık." Helen saçını geriye attı. İstemsizce eliyle dudağına ve burnuna dokundu. Sonra ne yaptığını fark edince kendisini durdurmuştu. Bedeni ondan bağımsız olarak onu susturmaya çalışıyor gibi tepkiler veriyordu. Ne yazık ki daha Atlas kadar beden diline sahip çıkamıyordu. Özellikle gergin anlarda onu ele veriyordu vücudu. "Niyazi ve Atlas ona yaklaşmamam gerektiğini söylese de ben o herifi görmek istiyordum. Hesap sormak istiyordum."
"Çünkü aileni elinden almıştı..." Kerem doğru bir tespitte bulunduğunda Helen hüzünle kafasını salladı. "Öfkeliydin..."
"Çok öfkeliydim," diye itiraf etti. "Annemle babamı bizden aldı diye onu öldürmek istemiştim."
Helen'in sesi çatladı sona doğru. Bunun olmasından nefret ediyordu ama bazen kontrol edemiyordu. Kendini şu an tamamen savunmasız hissediyordu. Kerem'in karşısında yarı çıplak bir şekilde durmuş, en büyük pişmanlıklarını ona anlatıyordu.
"Sonra bir gün gizlice odaya sızdım. Antrenman yaptığımız bıçaklardan birini de yanıma almıştım." Helen alayla güldü. "Aklıma koymuştum bir kere. Onu öldürecektim..."
"Sonra n'oldu, Helen?"
"Ona hesap sorarken beni kızdırdı. Manipüle etti." Helen anne ve babasıyla ilgili söylediği aşağılık sözleri hatırladığında bir kez daha öfkeyle doldu. Peki şimdi öfkelense bile aynı hatayı yapıp ona saldırır mıydı? "Elleri bağlıydı. Hem bana bir şey yapamayacağına güvendim hem de kendime. Sonuçta yıllardır kendimi savunmayı öğreniyordum."
"Bir şeyler ters gitti, değil mi?" Kerem'in baş parmağı aşağıya doğru inmişti. Fakat Helen artık bundan rahatsızlık duymuyordu. Vücudu Kerem'in varlığına ve soğukluğuna alışmıştı.
"Nasıl oldu bilmiyorum ama ellerini çözdü, ona saldırdığımda. Hatırlamıyorum bile ne yaptığını." Helen dudaklarını ıslattı. Yaşananları daha detaylı hatırlamaya çalışarak kısa bir süre sustu. "Bu beni biraz sarssa da bir süre kendimi korumayı becerdim ama bıçağı elimden aldı."
Kerem'in yüzünde öfkelendiğini gösteren belirtiler oluşmuştu. Sırf Helen'in anlattıklarından yola çıkarak hiç tanımadığı bir adama karşı aniden böyle öfkelenmesi Helen'in garip bir şekilde içini rahatlatmıştı.
"Önce bu yarayı açtı." Genç kızın eli yaranın olduğu yere gitti. Kerem'in eli de Helen'inkinin yanına gelmişti. Parmakları birbirine değerken Kerem baş parmağını yaranın üzerinde hafifçe gezdirdi.
"Sonra da diğerini." Helen yavaşça arkasını dönerek saçını omuzlarından çekmeye çalıştı. Kerem de Helen'i şaşırtarak yardım etmişti. Kürek kemiğinin hemen altında göğsündekinden daha küçük bir yara izi vardı.
Bu sefer de Kerem'in soğuk parmaklarını sırtında hissetmişti genç kız. Kerem'in sıcak nefesi de saçlarına karışıyordu. Birkaç saniye öylece durduktan sonra Helen tekrar Kerem'e döndü.
"Atlas neredeydi? Ya da Niyazi?" diye beklemeden sordu.
Helen bu soruyla birlikte hikâyenin en can alıcı noktasına geldiğini anlamıştı. İşte her şeyin karıştığı yer de orasıydı. Helen'i yaptığına pişman eden de buydu. Anılar tekrar gözlerinin önünde canlanmıştı.
Adam, on dokuz yaşındaki kızı yaraladıktan sonra kanlı tişörtünden tutarak kendine çekmişti. Helen'in saçlarından yakalayarak bıçağı ona doğru yaklaştırdı. Genç kız, yarası ve saç dipleri acırken hâlâ kendini korumaya çalışıyordu. Fakat kendisinden katbekat güçlü olan bu adama karşı pek de şansı yoktu. Oraya öğrendiklerine güvenerek gelmişti ama bir şey öğrenemediğini kanıtlamıştı.
Dirseğini adamın karnına sertçe geçirip elinden kaçmaya çalışsa da çabuk toparlanmış, kızın ensesinden tutarak geriye itmişti. Helen düşmenin etkisiyle kafasını yere çarptı. Gözleri bir an için kararırken yeni bir acı dalgası daha oluşmuştu vücudunda. Gözlerindeki karanlık geri çekildiğinde üstündeki adamın yüzünde oluşan manyaklığı görünce orada öleceğini düşündü.
Kendini bıçaktan korumaya çalıştı. Yana kaçmak için hamlede bulunmuştu ama ters tepmiş, bıçağın sırtını çizmesine neden olmuştu. Helen neredeyse pes etmek üzereydi. Gözleri acıdan sulanırken orada öleceğini kabullendi. Ve tam da o sırada, adamın yana devrildiğini gördü.
Kafasını kaldırıp ilk başta neler olduğunu anlamaya çalıştı. Atlas'ı fark ettiğinde hem rahatlamış hem de endişelenmişti. Ağabeyi adamın üzerine çıkmış, durmadan yumruk atıyordu. Elindeki bıçak da yanlarına düşmüştü. Helen'in dikkatini çeken asıl şey ise Atlas'ın yumruklarının oldukça düzensiz olmasıydı. Bu, büyük ihtimalle odaya rahatça sızabilsin diye Helen'in Atlas'a verdiği sakinleştirici yüzündendi. O an kız, ikinci kez büyük bir pişmanlık hissetti.
Ağabeyi adamın yakasından tutarak kendine çekmişti. "Ne cüretle ona dokunursun?"
Yüzüne bir yumruk daha attı ama yarısı boşa gitmişti. Yine de o yumruk adamı etkisiz kılmaya yetmişti. Atlas hemen onu sertçe yere iterek üzerinden kalkıp kardeşine koştu. Helen'in yanına çökerken yanaklarını avuçlarının arasına aldı.
"Helen'im... güzelim, iyi misin?" Nefes nefeseydi. Yorgun sesindeki telaş ise Helen'in ağlamasına neden olacaktı neredeyse. Atlas kızın saçlarını okşarken alnından öptü. "Sana bir şey olacak sandım!"
Helen'i kendisine çekip sıkı sıkı göğsüne bastırırken aniden durdu. Bir şey fark etmiş gibi yavaş yavaş geri çekildi. Atlas elini kızın sırtından çekerek avucuna bulaşan kana baktı. Gözlerindeki korku o kadar büyük ve derindi ki Helen bir an için ölüm döşeğinde olduğunu sanmıştı.
"Helen..." Atlas gözlerini kızın üzerinde gezdirdi. Göğsünün hemen altındaki yara izini gördüğünde endişesi katlandıkça katlandı. Titrek bir sesle konuştu: "Yaralısın..."
"Sadece bir çizik, iyiyim. Acıtmıyor." Helen onun daha fazla korkmasını istemediğinden yalan söyledi. Çok acıtıyordu...
Atlas söylediklerine inanmayarak kafasını iki yana salladı. "Hastaneye gitmeliyiz! Hemen!"
Dizleri üzerinde yükselip kucağına almak için Helen'e doğru eğildiğinde beklemedikleri bir darbeyle karşılaştılar. Genç kız önceden görse de vaktinde uyaramamıştı ağabeyini.
"Atlas!" diye çığlık attığında çok geçti. Adam bıçağı Atlas'ın böğrüne saplamıştı bile. "Hayır!"
Atlas'ın bakışları donuklaşıp öne doğru düşecek gibi olduğunda adam da bıçağı geri çekti. Kanlı yüzünde iğrenç bir gülümseme oluşmuştu. Helen ayağa kalkıp müdahale edemeden nereden çıktığını bilmediği Niyazi, adamı yerden kaldırıp büyük bir güçle yana doğru fırlatmıştı. Genç kız devamıyla ilgilenmedi.
Atlas elini böğrüne tutarak yana devrilmişti. Soluğu kesiliyor gibi derin nefes alıp veriyordu. Karnı da düzensiz bir biçimde kasılıyordu. Dişlerini birbirine sıkarken başının üzerinde ağlamaklı gözlerle duran Helen'e baktı.
"Helen..." diye ağır ağır konuştu. Boşta kalan elini de kıza uzatarak yanağını okşadı. Helen, yere damlayan kandan gözlerini zar zor çekti. Atlas ona hafifçe tebessüm etti. "Ben iyiyim, tamam mı? Sen hastaneye gitmelisin.... Yaraların acıyor mu?"
Bu kadar acı çekiyorken nasıl hâlâ Helen'i düşünürdü? Üstelik yaralanması Helen'in suçuyken.
"Atlas..." Helen'in söyleyecek çok fazla şeyi vardı ama söyleyemedi. Genç kızın gözünden bir damla yaş aktı, kafasını iki yana sallarken. Elini ağabeyinin yarasına bastırdı.
"Hey! Hey, ağlama." Atlas'ın, sesinin normal çıkması için çalıştığı barizdi. Kızın endişelenmesini istemiyordu ama bu, beyhude bir çabaydı. Baş parmağıyla Helen'in göz yaşını sildi. Zar zor yutkundu. "İyiyim ben, merak etme. Biliyorsun, sen iyiysen ben de iyiyim."
"Benim suçum..."
"Hayır! Hayır, kendini suçlama sakın." Atlas doğrulmaya çalışsa da başarılı olamadı. Acıyla dişlerini sıktı.
"Atlas? Helen!" Niyazi onlara doğru gelirken Helen, odanın bir köşesinde hareketsiz duran adama baktı. Niyazi onu bayıltmış gibi duruyordu. Öldürdüğünü düşünmek bile istemiyordu kız.
"Oğlum?" Niyazi Atlas'ın üzerine eğilirken yüzünü ellerinin arasına aldı. "Oğlum, iyi misin?"
"İyiyim. İyiyim ben." Atlas öksürdü birkaç kez. "Helen'le ilgilen. Yaralı..."
"Ne?" Niyazi kafasını hızlıca kıza çevirdi. Gözleri genç kızın üzerinde gezerken tişörtündeki kanı gördü.
"Ben iyiyim! Küçük bir sıyrık." Helen aniden sesini yükseltti. Ama ağlamaklı olduğu için sesi çatlamıştı sona doğru. "Atlas... asıl yaralı olan o! Bıçaklandı."
Niyazi ona öfkeli bir bakış atıp Atlas'a döndü. Sanki tüm bunların kızın suçu olduğunu anlamıştı. Atlas başını biraz kaldırıp yarasına doğru bakındı. Kesik kesik nefesler arasında konuşmaya çalıştı.
"Geri zekâlı herif hedefi tutturamamış bile."
"Hadi oğlum, hadi. Seni hastaneye götürelim." Niyazi Atlas'ı kaldırmaya çalışırken Helen'e baktı. "Bıçağı yerden al. Çıktıktan sonra kapıyı kilitle."
Helen onun dediklerini ikiletmeden yaptı. Kanlı elleri titrerken anca ikinci denemesinde kapıyı kilitleyebilmişti. Onlarla birlikte arabaya bindiğinde arka koltukta Atlas'ın yanına oturmuştu. Evden aldığı bir tişörtü yarasına bastırıyordu.
"Seni asla bırakmayacağım," diye fısıldadı Atlas. Acısına rağmen, sessizce ağlayan Helen'e doğru eğilerek alnından öptü. "Söz veriyorum..."
"Helen!" Kerem'in sesi genç kızın irkilmesini ve anılardan sıyrılarak gerçekliğe dönmesini sağlamıştı. "Dalıp gittin. N'oldu?"
"Hiç... hiçbir şey."
"Anlatacak mısın? Atlas neredeydi?"
Helen kafasını aşağı eğerek gözlerinin dolmasını önlemeye çalıştı. "Odaya girebilmek için ona sakinleştirici vermiştim. O uyuduktan sonra da odaya girdim."
"Sonra?"
"Sonra ben öleceğimi sanırken Atlas geldi... Nasıl uyandı inan bilmiyorum. Belki de fazla gürültü olmuştur." Helen omuzlarını silkti. "Ama iyi ki uyanmış. Adam beni öldürüyordu."
"Atlas adama ne yaptı?"
"Dövdüğünü hatırlıyorum. Sonra adamı bırakıp yanıma koştu. Bayıldığını sanmıştık ama bayılmamış." Helen dudağını ısırdı. Anlatmak istemiyor gibi kafasını iki yana salladı. "O pislik herif arkadan gelip Atlas'ı bıçakladı."
Kerem'in yaranın üzerine duran eli aniden hareketsiz kaldı. Dudaklarını birbirine bastırarak kafasını aşağı eğdi. Helen'in neden pişman olduğunu şimdi anlamış olmalıydı.
"Nasıl kurtuldunuz peki?"
"Niyazi son anda yetişti. Adamı bayıltıp bizi kurtardı. Hastaneye gittik."
Kerem aniden kaşlarını çatarak kıza baktı. Sanki aklına takılan bir şey vardı. "Atlas arkadan yaklaştığını nasıl anlamadı? Atlas'tan bahsediyoruz sonuçta. Yıllar önce bile olsa hep tetikte olan biriymiş gibi geliyor bana."
"Öyleydi zaten." Helen yukarıya bakarak derin bir nefes aldı. Kerem'in her sorusunda köşeye sıkışmış gibi hissediyordu. Aşağıda ona durmadan soru sorduğunda Kerem de böyle hissetmiş olmalıydı. "O da benim yüzümden... Benimle ilgileniyordu. Hem verdiğim sakinleştiriciler de onu savunmasız hâle getirmişti."
"Atlas'ın senin planlarından neden bu kadar çok korktuğunu şimdi anladım." Kerem kafasını iki yana salladı öfkeyle. "Saçma sapan planlarınla hayatını daha önce de tehlikeye atmışsın."
Helen kaşlarını çatıp Kerem'e baktı. "Hani yargılamayacaktın?"
Doğru şeyler söylemesi kızın sinirlerini bozuyordu. Ama söylediklerinin doğru olması, istediğini söyleyebileceği anlamına gelmiyordu.
"Yargılamıyorum. Çıkarım yapıyorum."
"İyi! O zaman ben de hiçbir şey anlatmam." Helen geri çekilmek istediğinde Kerem ondan daha hızlı davranarak elini beline götürdü ve gitmesini engelledi. Genç kız da elini istemsizce Kerem'in göğsüne koymuştu. Bu sefer şaşıran ve afallayan kişi Helen'di. Az önce bana bakmaya bile çekinen Kerem miydi bu?
Kolunu ne rahatsız edecek derecede beline tamamen dolamıştı ne de serbest bırakmıştı. Helen isterse bir çırpıda kurtulurdu; fakat yapmamıştı. Çıplak teninde hissettiği soğukluğa karşı kendi vücudu ısınmıştı sanki.
"Ne yapıyorsun?"
Kerem'in gözleri ellerine kaydı yavaşça. Sertçe yutkundu ve kaşlarını kaldırdı. "Gitmeni engelliyorum."
"Bu çok aydınlatıcı oldu." Helen'in kinayesine karşılık yaptığı şeyin pek doğru olmadığını anlayınca çekilmeye yeltendi. Fakat çekilemeden kapı bir anda açıldı.
"Helen! Bebeğim, sana bir şey söyle-" İdil karşılaştığı manzara karşısında lafını bile bitiremedi. Gözleri fal taşı gibi büyürken dudakları şaşkınlıkla aralandı. Birkaç saniye öylece kilitlenerek öpüşecekmiş gibi duran ikiliye dikti gözlerini.
Helen hemen Kerem'i iterek ondan uzaklaştı. "İdil! Gerçekten göründüğü gibi değil."
Helen bu lafı kullandığına inanamıyordu. Neden kapıyı kilitlememişlerdi ki? Aptal!
"Ben çok özür dilerim." İdil bakışlarını onlardan kaçırdı. Sanki utanılacak bir şey yapmışlar gibi Helen'in utançtan yanakları ısınmıştı. "Kapıyı çalmam gerekirdi. Çok pardon. Gidiyorum ben."
İdil kapıdan çıkmaya yeltenirken Helen durdurdu. "Bi' dur ya! Yanlış anladın."
"Helen neyi yanlış anlayayım? Bu hâline bir bak!" İdil gözlerini belertti. Bir şeyler ima ediyor gibiydi. Sonra Kerem'e döndü. "Sana söylemiştim. Bir de inkâr etmiştin ya!"
Helen, Kerem'e söylediği, Kerem'in de inkâr ettiği şeyin ne olduğunu anlamamıştı ama ikisiyle ilgili olduğunu tahmin etmişti. Müsait bir zamanda bunu da soracaktı. Şimdi yapması gereken tek şey bu saçma yanlış anlaşılmayı düzeltmekti.
"İdil bak, gerçekten öyle bir şey değildi." Kerem de sonunda konuşmaya karar vermişti. "Yarası-"
"Ya neyse ne!" İdil oradan hemen ayrılmak istiyor gibiydi. Bakışlarını tekrar kaçırdı. "Hiç gelmedim varsayın. Siz devam edin."
"İdil..."
İdil ikisini de dinlememiş odadan hızla çıkmıştı. Helen tekrar durduramamıştı bile. Genç kız peşinden çıkmak için kapıyı açtığında önünde beliren Kerem, tek hamlede yüzüne kapattı. Bu çocuğun yarası yok muydu? Nasıl bu kadar hızlı gelmişti?
"Helen n'apıyorsun?"
"Ne yapıyor gibi görünüyorum?" Helen sinirini Kerem'den çıkarmamak için zor duruyordu. Her şey onun yüzünden olmuştu zaten. Ne demeye yaralarını sormuştu ki? "İdil'i ikna etmeye gidiyorum."
"Onu anlıyorum." Kerem öne doğru eğilerek Helen'i süzdü ve alayla baktı. "Bu hâlde mi?"
Sadece sütyenle olduğunu yeni fark etmiş gibi şaşırdı. Az kalsın bu hâlde aşağıya, diğerlerinin yanına inecekti. Batu'nun onu böyle görmesi pek sorun olmazdı, daha önce de yanında rahat oluşu nedeniyle kıyafet değiştirirken görmüştü ama yukarıda Kerem ile bu hâlde olması sorun olabilirdi. Üstelik Atlas'ın bu durumdan hoşlanacağını da hiç zannetmiyordu.
Kerem'in ne ara yatağın üzerinden aldığını bilmediği bluzu ona uzatmasıyla giydi. Derin bir nefes alarak kapının koluna uzandı. Çıkmadan hemen önce Kerem'e döndü.
"Odadan çıktığında kimseye görünme," diye uyardı. "Başka bir yanlış anlaşılma daha kaldıramam."
***
Helen kendi evini özlediğini sıcak bir duş alıp yatağına uzanana kadar fark etmemişti. Nemli saçlarından yayılan şampuan kokusu ve yumuşacık yastığı neredeyse uykusunu getirecekti. Kerem'e anlattıklarından sonra üzerinde garip bir rahatlama oluşmuştu. Zaten günlerdir doğru dürüst uyumamıştı. Hep bir şeyler için endişelenmişti. Bu endişelerinin çoğunluğu da Atlas ile ilgiliydi.
Atlas'ı düşünür düşünmez tüm endişeleri tekrar nüfuz etmişti zihnine. Yatakta doğrulurken aklına İdil'in söyledikleri geldi. Diğer evdeyken, Kerem ile aralarında bir şey olmadığına onu ikna ettikten sonra, Atlas'la ilgili konuşmuşlardı. İdil, durumunun daha da kötüye gittiğini vurgulayıp artık onunla konuşması gerektiğini söylemişti.
Tabii söylemek kolaydı. Atlas ile konuşmak hiç olmadığı kadar zorlaşmıştı bugünlerde. Sanki iletişim kurduğu anda Atlas tarafından azarlanacaktı. Onu kızdırıp biraz daha kötüleşmesine neden olur diye de korkuyordu. Ondan tamamen kopmasına izin veremezdi. Helen, Atlas'ı kaybetmek istemiyordu; fakat ne yapacağını da bilemiyordu.
Her gün ekipten biriyle kavga etmesi de onlara zarar veriyordu. Önce İdil ve Batu, sonra Ozan... Kerem ile de yaralıyken ufak bir atışma olmuştu ama diğerlerinin yanında o pek de kavga sayılmazdı. Zaten Kerem de Atlas'ı takmamıştı. İlk kez böyle vurdumduymaz olması işe yaramıştı.
Helen yatağından kalkıp kapıya doğru ilerledi. Artık zamanı gelmişti. Bu konuşma illaki gerçekleşecekti. Bundan kaçıp duramazlardı. Birbirlerine destek olmaları gerekirdi. Atlas her ne yaşadıysa Helen de bilmeliydi. O Atlas'tan kopamazdı zaten. Ağabeyi ne yapmış olursa olsun onu bırakmazdı.
Salona girdiğinde karşılaştığı manzara olduğu yerde donmasını sağlamıştı. Dudakları şaşkınlıkla aralanırken tuttuğu nefesini bıraktı. Sanki gördüğü şeyi kendisine inandırmak ister gibi zihni birkaç kez tekrarladı; Atlas içki içiyor!
Durum sandığından bile kötü olmalıydı. Ağabeyi asla içki içmezdi ki. Atlas'ı içerken neredeyse hiç görmemişti bile. Hatta sırf düşünmesini engellediği için içkinin ne kadar gereksiz bir şey olduğunu savunurdu. Bu yüzden çoğu zaman ilaç bile kullanmak istemezdi. Özellikle Helen'in ona gizlice verdiği sakinleştiriciden sonra ekstra dikkat etmeye başlamıştı.
"Bir daha asla savunmasız kalamam," derdi. Şimdiyse şişenin yarısından çoğunu boşaltmıştı. İçkisinden bir yudum daha alıp kafasını aşağı eğdi. O kadar bitkin görünüyordu ki her an düşüp bayılacağından korkmaya başlamıştı Helen.
Genç kız ona biraz daha yaklaştı. Kafasını yana eğerek Atlas'ın onu fark etmesini sağlamaya çalıştı. Ama Atlas'ın pek umurundaymış gibi görünmüyordu. Gölgelerin arasında kendisine yer edinmişti. Odanın ışığının loş olmasından dolayı ve oturduğu yer yüzünden yüzü gözükmüyordu. Atlas'ın surat ifadesini net göremediği için ne düşündüğünü de sezemiyordu.
"Hey..." Helen bir adım daha yaklaştı. Artık korkmaya başlamıştı. Atlas'a ne olduğunu çözmezse iyice delirecekti. "Atlas?"
Genç adam yavaşça kafasını kaldırdı. Loş ışık yüzüne vurduğunda kızarmış ve damarları belirginleşmiş olan mavi gözleri ortaya çıkmıştı. Yanakları ıslaktı, dudakları ve burnu da kızarmıştı.
Atlas ağlıyordu...
"Atlas?" diye şaşkın ve endişeli bir sesle konuştu. Helen, tüm bu şaşkınlığın arasında ne soracağını bile bilmiyordu. Aklı karmakarışıktı. Delirmek üzereydi. Şok üstüne şok yaşıyordu. Önce ağabeyinin hiç huyu olmadığı hâlde içki içtiğine, sonra da ağladığına şahit oluyordu. Ne düşünmesi gerekiyordu? Ona nasıl yaklaşmalıydı?
"Yalnız kalmak istiyorum," diye aksi bir şekilde konuştu. Kafasını diğer tarafa çevirerek gözlerini Helen'in üzerinden çekti. "Lütfen git."
"Hayır!" Helen net olduğunu göstermek adına biraz daha yaklaştı ona. "Bu sefer olmaz. Bu sefer gitmiyorum. Seni bırakmayacağım!"
"Helen, kalbini kıracağım." Atlas elini şakaklarına götürerek ovmaya başladı. Kelimeleri söylerken zorlanıyor gibiydi. "Git..."
"Daha ne kadar kırabilirsin ki? Herkesi kırıyorsun zaten. Etrafında kimse kalmayacak bu gidişle."
"Belki de tam olarak bunu istiyorumdur?" Atlas kafasını kaldırıp ona baktı. Sesi o kadar sakindi ki, bu durum Helen'i biraz daha korkutmuştu. "Belki de etrafımda kimseyi istemiyorumdur."
"Sen ne diyorsun ya?" Artık Helen de kızmaya başlamıştı. Atlas'ın dediklerinden hiçbir şey anlamıyordu. Gözlerinin önünde kendisini yiyip bitiriyordu ama genç kız hiçbir şey yapamıyordu.
Hızlıca Atlas'ın yanına giderek koltuğa oturmaya yeltendi ancak ağabeyi ondan daha hızlı davranmıştı. Hemen ayağa kalkarak ondan ve sehpadan uzaklaştı.
"Hayır. Hayır yaklaşma bana." Gölgelerin arasından sıyrılıp ışığa doğru adım attığında Helen onun yüzünü daha iyi görmeyi başarmıştı. Yakından çok daha kötü görünüyordu. Gözleri hiç olmadığı kadar şişmişti. Ayakta doğru dürüst duramıyordu. Ki bunun içki yüzünden olduğunu düşünmüyordu. Atlas'ı böyle çökmüş görmek kalbini acıtmıştı kızın.
"Senin neyin var, Atlas? Niye bu hâldesin?" Helen artık sitem etmeye başlamıştı. Ağabeyini omuzlarından tutup sarsmak, kendine getirmek istiyordu. Elindeki bardağı gösterdi. "Sen içki içmezsin bi' kere. Niye içiyorsun?"
"Düşünmek istemiyorum çünkü." Atlas içkisinden bir yudum daha aldı.
"Sen düşünmeden duramazsın ki." Helen Atlas'a yaklaşarak elindekini almaya çalıştı. "Yeter bu kadar içtiğin. Ver şunu bana!"
"Hayır!" Atlas hemen geri çekilerek elindeki bardağı kaldırdı. Helen'i uzak tutmak için diğer elini beceriksizce öne uzattı. "Yaklaşma! Dokunma bana."
"Ne? Sana yaklaşmayayım, öyle mi?" Ağabeyi artık Helen'in sınırlarını zorluyordu. Son dedikleri bardağı taşıran son damlaydı. Daha fazla dayanamayarak sesini yükseltti. "Ya sen delirdin mi, Atlas?"
"Delirdim!" diye aniden bağırıp bardağı yana doğru fırlattığında, Helen geri çekilmemek için tüm iradesini kullandı. Bardağın kırılma sesinden irkilirken gözlerini sımsıkı kapatmıştı. Yıllar sonra Atlas'ı ilk kez bu kadar öfkeli görüyordu. Ve yine kızdığı kişi kendisiydi.
"Ben delirdim, Helen. Paramparçayım, görmüyor musun?" Sesi giderek alçalmıştı. Atlas'ın gözleri dolmaya başladığında Helen de bu itiraflar karşısında güçlü duramayacağını anladı. Titreyen elleriyle kendisini gösterdi. "Tükendim ben. Ruhum parçalanmış gibi hissediyorum. Her yerde onu görüyorum... Kendimi kaybetmek üzereyim."
"Neden bahsediyorsun sen?" Helen kaşlarını çatarak Atlas'a yaklaştı. "Kimi görüyorsun?"
"Bekir'i görüyorum!" diye aniden itiraf etti.
"Bekir'i mi?"
Atlas bu sorudan sonra aniden duraksadı. Omuzları düşmüş, bakışları donuklaşmıştı. Etrafa şaşkın bakışlar atarken kirpiklerini kırpıştırdı. Sanki yeni fark etmişti söylediği şeyi. Bu, muhtemelen kaç zamandır onlardan sakladığı şeydi.
"Anlamıyorum... Bekir'i niye görüyorsun?"
Genç adam kafasını iki yana salladı. Ellerini saçlarına götürüp geriye doğru çekiştirirken gözünden bir damla yaş akmıştı.
"Hayır... söylememeliydim." Arkasını kıza dönerek Helen'in ona bakmasını engelledi. "Anlatamam..."
"Bana anlatabilirsin." Helen'in de sesi titremeye başlamıştı. Bir adım daha yaklaştı. Ona sarılmak istiyordu ama Atlas'ın buna izin vermeyeceğine emindi "Birbirimize söz vermiştik hani?"
"Yapamam. Ona yaptığım şeyi öğrendiğinde benden nefret edeceksin."
"Asla! Senden asla nefret etmem." Helen ondan nefret etmeyeceğini biliyordu. Her ne yapmış olursa olsun nefret edemezdi. Ancak yapmış olduğu şeyi tahmin etmeye korkuyordu.
"Seni de kaybedemem, beni affetmezsin."
"Beni kaybetmeyeceksin." Helen bilinmezin içinde savrulup durmaktan sıkılmıştı artık. Ama Atlas bu kadar hassasken ne yapacağını bilemiyordu. "Her ne yaparsan yap, seni sevmeye devam edeceğim! Ne yaptıysan yaptın. Sen kötü biri değilsin ve ben seni affediyorum."
Atlas'ın bakışları garip bir şekilde değişti. Sanki bir şeye öfkelenmişti. Bu duygu değişimleri Helen'in delirmesine neden olacaktı en sonunda.
"Ben mi kötü değilim?" Atlas hırsla göz yaşını silip Helen'e yaklaştı. Sesi tekrar yükselmişti. "İnsanların hayatını karartıp duruyorum. Ben bunlar yüzünden kendimi affedemiyorum ki, sen nasıl affediyorsun?"
"Sen kimseye hak etmediği bir şey yaşatmadın." Helen ile bu konuşmayı yıllar önce de yapmışlardı. O zaman Atlas'ın yerinde Helen vardı. Ağabeyi onu ikna etmişti hatta. Şimdiyse sanki roller değişmişti. "Bunu bana hep sen söylerdin. N'oldu da fikrin değişti?"
"Çok kötü bir şey yaptım çünkü! Ve bunun altında eziliyorum." Atlas sesini yükseltirken geriye doğru sendeledi. "Onun suratını gördüğüm her an, ne kadar iğrenç biri olduğumu hatırlıyorum."
"Neden ya neden?" diye Helen de dayanamayıp bağırdı.
"Çünkü onu öldürdüm!"
Helen olduğu yerde donakaldı. Bedenini bi' şok dalgası kaplayıp hareket etmesini önlemişti. Etrafta olup biten hiçbir şeyi, bir an için, algılayamadı. Duydukları, zihninde sayısız kez yankılanırken kulakları uğuldamaya başladı. Korktuğu cevabı almıştı. Düşünmemek için çabaladığı yanıt, Atlas'ın dudaklarından öylece dökülmüş, kızın dünyasını altüst etmişti.
Atlas katil olmuştu...
Karşısında tamamen savunmasız bir şekilde duran ağabeyine baktığında gözleri doldu. Atlas pişmanlık yüklü bakışlarını kız kardeşine çevirdi. Göğsü öfkeyle inip kalkıyordu. İtiraftan sonra bile kendisine karşı olan siniri geçmemiş gibiydi. Sertçe yutkunup Helen'e yaklaştı.
"Gözlerinin içine baka baka öldürdüm." Her kelimenin üzerine bastırarak konuşmuştu. Sesi çok uzaktan geliyor gibiydi. "Şimdi anladın mı neden iğrenç biri olduğumu?"
Bir süre kızın gözlerinin içine baktı, sonra arkasını kıza dönüp az önce oturduğu yere doğru yalpalayarak ilerledi. Helen olduğu yerde durmuş, kıpırdamadan onu izliyordu. Duyduklarından sonra hareket etme yeteneğini kaybetmişti sanki. Düşünceleri karman çormandı. Atlas'ın söylediklerine doğru dürüst bi' tepki bile verememişti.
Atlas koltuğu es geçti. Duvardan destek alarak yere çöktü zar zor. O kadar zayıftı ki, Helen karşısındakinin Atlas olduğuna inanamıyordu. Her hareketinde biraz daha güçten düşüyordu. Gözlerini tek bir yere odaklamıştı.
"Ben bir katilim, Helen," diye fısıldayıp tekrar sessizce ağlamaya başladığında Helen artık dayanamadı. Büyük adımlarla yanına gidip yere çöktü ve hiç tereddüt etmeden omuzlarından tutarak kendisine çekti. Atlas'ın başını göğsüne yaslarken ağlamaktan sarsılan omuzlarına sıkıca sarıldı.
"Üzgünüm... gerçekten çok üzgünüm." Saçlarına doğru fısıldarken gözlerini sımsıkı kapattı. "Yanında olamadığım için üzgünüm. Bunca şeyle yalnız baş etmene izin verdiğim için üzgünüm."
Atlas'ın omuzlarını biraz daha sarıp kendine çekti. Ensesine ufak bir öpücük kondururken göz yaşları Atlas'ın saçlarına karışmıştı. Yanağını saçlarına yaslayıp içinde biriken suçluluk duygusuyla nasıl baş edeceğini düşündü.
Helen ne kadar da kördü. Atlas gözlerinin önünde yok olup gitmişti ama kılını bile kıpırdatmamıştı. Günlerdir yaptığı her şey için onu suçlamış, karşı tarafı haklı bulmuştu. Ancak neler yaşadığını, nelerle boğuşmak zorunda kaldığını anlamamıştı. Bilip bilmeden ona kızmış, Atlas'ı yargılamıştı. Ona karşı aldığı tavrı düşündükçe kendisinden nefret ediyordu.
"Özür dilerim, Atlas." Yanağını ıslatan göz yaşını silmeye çalıştı. "Anlamadığım için özür dilerim. Sana söylediğim her kötü söz için özür dilerim. İyi bir kardeş olamadığım için çok özür dilerim."
Atlas ağlamayı keserek kafasını yavaşça kaldırdı. Anlamadığını gösteren gözlerle kız kardeşine baktı. Kaşlarını çatıp gözlerini kırpıştırıyordu. Elinin tersiyle yüzünü kurulamaya çalıştı.
"Helen..." Atlas'ın sesi o kadar cılız çıkmıştı ki kız bir an için Atlas'ın sesini kendisi uydurdu sandı. "Benden nefret etmiyor musun?"
"Hayır," diye anında cevapladı. "Senden nefret edemem, etmem."
"Katil olduktan sonra bile mi?"
"Katil olduktan sonra bile..." Helen kafasını salladı dudağını ısırırken. Ağlamamaya çalışıyordu ama imkânsız gibiydi. "Sen kötü biri değilsin, Atlas."
"Nasıl kötü biri olmam, Helen? Birini öldürdüm ben! Kaç kişinin hayatını kararttım."
"Doğru olmadığını ve bunun çok kötü bir suç olduğunu ikimiz de biliyoruz," diye Helen de onayladı onu. "Fakat bir gerekçen olduğunu düşünüyorum. Evet, hiçbir şey bunu haklı göstermez ama eminim başka çaren kalmamıştır."
"Bana çok fazla güveniyorsun..." diye geri çekildi.
"Senden başka güvenecek kimsem yok ki." Acı acı gülümsedi. "Niyazi her ne kadar bunun tersini öğretmiş de olsa ben sana hep güvendim ve güveneceğim."
Atlas Helen'in gözlerinin içine bakıp ilk kez samimi bir şekilde gülümsedi ve kafasını salladı. "Sen zaten asla onun dediklerini dinlemedin ki."
"İşime gelmiyordu," diye omuz silkti şımarıkça.
"Evet, yoksa nasıl hayatını tehlikeye atardın?"
Birkaç saat önce Kerem de hayatını tehlikeye atmakla ilgili bir şey söylemişti. Galiba haklılardı, Helen'in kendi hayatıyla bir sorunu vardı. Durmadan hem kendisinin hem de Atlas'ın başını yakıp duruyordu. Asla da ders almıyordu. Atlas'ın bıçaklanmasından hemen sonra Niyazi ile konuşması aklına geldi aniden.
"Özür... özür dilerim," dedi Helen burnunu çekerken. Hastane odasında Atlas'ın yanında durmuş, uyanmasını beklerken, Niyazi'nin azarını dinliyordu. Az önce yaşanan tüm şeyleri ona anlatmıştı. Ve tahmin ettiği gibi öfkeyle karşılaşmıştı. "Ben onu yenerim sanmıştım. Ne kadar iyi dövüştüğümü biliyorsun."
"Peki öğrendiklerini kullanabildin mi, Helen?" Niyazi'nin bu sakin sesi Helen'i daha fazla geriyordu. Hep böyle konuşmaya başladığında sonu kötü bitiyordu. "Dövüşebildin mi onunla?"
On dokuz yaşındaki Helen hiçbir şey söylememeyi tercih ederek sustu. Niyazi ise konuşmasına devam etmişti:
"Belki iyi dövüşüyorsun. Ama sabrın, iraden ve zekân olmadan öğrendiklerin bir hiç!" Eliyle hastane yatağında yaralı hâlde yatan Atlas'ı gösterdi. "Atlas tüm bunlara sahip olduğu hâlde bu haltı yemedi. Neden biliyor musun? Çünkü temkinli ve akıllı! O adamı öldürmekle bir şey kazanmayacağının farkındaydı. Bir şey kanıtlamak gibi bir derdi yok."
"Ben bir şey kanıtlamak istemiyordum ki..." Helen çaresizce konuşmaya kalktı fakat anında Niyazi tarafından bölündü.
"Hâlâ kendini haklı mı görüyorsun sen?" Niyazi daha fazla ne kadar öfkelenebilirdi bilmiyordu. Ama Helen bunu keşfetmeye ant içmiş gibi adamı çıldırtıyordu. Genç kız, Niyazi'nin bu öfkesinin, başlarına bir şey geleceği korkusu yüzünden olduğunu biliyordu. Atlas ve Helen, ona arkadaşının emanetiydi, bu yüzden de yaralanmaları onu delirtmişti. "Atlas'ın bu hâlde olmasının tek nedeni sensin! Ve sen hâlâ konuşabiliyorsun."
"Özür diler-"
"Ben, özrü ne zaman dilemeniz gerektiğini söylemiştim size?" Niyazi'nin sesindeki tehlikeli tını, bir kez daha Helen'in lafını tamamlamasına engel olmuştu. Kız kafasını eğerek sustu.
"Ne zaman, dedim?"
"Bir daha aynı hatayı yapmayacaksak..." Helen'in sesi kısılmıştı ve kız, bunun olmasından nefret ediyordu.
"Sen kaç kez aynı hatayı yapıp sonra özür diledin peki?"
Tekrar cevap vermediğinde Niyazi'nin gür sesi irkilmesine neden olmuştu. "Kaç kez? Cevap ver bana!"
"Üç..."
"Güzel..." Niyazi yanıttan tatmin olmuş gibiydi. "Şimdi Batu'nun yanına git, onunla ilgilen. Burada kalmayacaksın."
"Ne? Ama Atlas..."
"Ben ne dediysem o! Burada kalmayı hak etmiyorsun." Niyazi yandaki çantayı alıp ona uzattı. İtiraz kabul etmeyeceği ortadaydı. Helen elinden çantayı alıp giderken Niyazi'nin arkasından ona seslendiğini duydu:
"Umarım bu sefer yaşadıkların sana bir ders olur da uslanırsın.
Ders olmuş muydu? Olmuştu. Peki uslanmış mıydı? Asla. O olaydan sonra her ne kadar dikkatli de olmaya çalışsa hatalar yapıp durmuştu. Hepsinde de Niyazi'ni ve Atlas'ı çıldırtmayı başarmıştı. Bazen elinde olmadan bir şeylere dâhil olup istemeden kaos yaratıyordu. Her ne kadar yanlışlıkla da yapmış olsa, bu ona ceza olarak geri dönüyordu.
"Sence... sence Ozan'ı ne kadar üzmüşümdür?" Atlas yeni ve beklenmedik bir şey sorduğunda Helen'in kendine gelmesini sağlamıştı. Soru afallamasına neden olsa da geciktirmeden cevap verdi.
"Bilmiyorum. Ama düzelir." Helen bu tür soruları nasıl yanıtlaması gerektiğini bilmiyordu. Atlas'ı uzun zamandır böyle duygusal ve savunmasız görmemişti, bu durumda da ona nasıl yaklaşacağını kestiremiyordu.
"Peki ya Batu? İdil? Beni affederler mi?" Atlas gözlerini masadaki içki şişesine sabitlemişti. Kelimeler ağzından düşünmeden çıkıyor gibiydi.
"Bence çoktan affetmişlerdir." Yine kendi derdini unutmuş, diğerlerini düşünmeye başlamıştı Atlas. Helen'in umurunda bile değildi, Ozan'ın veya diğerlerinin kırgınlığı. En önemsediği kişinin acıları dururken başka birininki dikkatini çekmiyordu. "Bu arada diğerlerine de söylemeliyiz..."
Atlas gözlerini aniden yanı başında oturan Helen'e çevirdi.
"Hayır! Hayır, yapamayız." Hızlıca iki yana salladı kafasını. Gözleri korkuyla açılmıştı. "Onlara anlatamayız, biliyorsun. Her şey kötü olur. Benden kaçacaklar, Helen. Plan suya düşecek."
"Anlayacaklardır seni." Neden bilmiyordu ama onu ikna etmeye çalışıyordu. "Yargılamazlar. Hepimiz senin yanındayız. İdil, Batu, ben... seni yalnız bırakmayız."
"Hayır! Hayır, lütfen Helen. Söyleyemeyiz." Sesindeki panik dalgası anında fark ediliyordu. "Onların gözünde katil olamam! Böyle bir yükü taşımalarını onlardan isteyemem... Bu lekeyi onlara bulaştıramam."
"Tamam... tamam, sakin ol." Atlas'ın bu endişeli ve rahatsız hâline karşılık sarılmaya çalıştı. Kollarını boynuna dolarken kendine çekti. "Geçti artık. Ben yanındayım. Kimseye de bir şey söylemeyeceğim."
"Teşekkür ederim," diye fısıldadı Helen'in saçlarına doğru. Sırtını sıvazlarken Helen, rahatladığını hissetti.
"Artık bunlarla tek başına mücadele etmek zorunda değilsin, Atlas... Seni asla bırakmayacağım, söz veriyorum."
Ağabeyi yavaşça geri çekildiğinde gülümsedi. Helen onun tekrar böyle gülümsediğini görebilmek için her şeyi yapacağını fark etti. Helen ona bu kadar düşkün olmasından korkmaya başlamıştı artık. Niyazi'nin onlara öğrettiği bir başka şey olan bu bağ konusu gerçekten de tehlikeliydi.
"İnsanların birbirlerine duydukları sevgiyi ve onların birbirinden kopmasını engelleyen bağın kuvvetini hafife almayın," derdi. "Yeri gelir o bağ yüzünden hayatın kararır, yeri gelir başkasının hayatını karartırsın. Bu yüzden bağ kuracağınız kişileri dikkatli seçin."
Atlas artık sakinleşmişti. Sessizce oturmuş, kafasını duvara yaslamıştı. Helen de aynı onun gibi durarak yanında oturmuştu. İkisi de az önceki kavga ve itiraflardan sonra yorgun düşmüş gibiydi. Helen kafasını ağabeyinin omzuna koyup ondan destek aldı.
"Bu arada özür dilerim. Sana bağırdığım için." Eliyle yerdeki kırık camları gösterdi. "Bi' de az önce kırdığım bardak sana zarar vermedi, değil mi? Onu senin yanında kırarken ne düşünüyordum bilmiyorum."
Atlas'ın kendine sitem ederken sorduğu soruya karşılık Helen kafasını iki yana salladı. Yavaş yavaş eski Atlas'ın geri dönmesi, Helen'i mutlu etmeye başlamıştı.
"Hayır, iyiyim. Sorun değil." Gülümseyerek omuz silkti. "Hem ben de sana bağırdım biraz."
"Az önceki hâlimi düşününce... dövseydin bile tek kelime etmezdim." Helen bu lafa karşılık kahkaha attı. Aslında bu kadar gülmesi için hiçbir sebep yoktu ama o kadar uzun zamandır Atlas'la gülmüyordu ki bir şekilde arayı kapatmaya çalışıyordu.
"Bir ara gerçekten dövecektim ama. Aklımdan geçmedi değil."
Atlas elini Helen'in omzuna atıp kendisine yaslanmasını sağlarken güldü. Onu gerçekten böyle rahatlamış görmek Helen'i hiç mutlu etmediği kadar mutlu etmişti. Uzun zaman önce bu konuşma yaşansaydı belki de diğer kavgaların hiçbiri olmayacaktı.
"Burayı toplamamız gerekecek." Atlas'ın bakışını takip ettiğinde genç adamın yerdeki kırık cam parçalarına baktığını gördü.
"Evet... fazla dağıtmışsın."
Çok kısa bir süreliğine sessizce durdular. Sonra Atlas aydınlanma yaşamış gibi kafasını kaldırıp Helen'e döndü.
"Bana temizleteceksin, değil mi?" diye bıkkınlıkla sorduğunda Helen neredeyse gülecekti. Kaşlarını kaldırarak, e yani, der gibi baktı.
"Gerekli malzemeler banyoda. Yerini biliyorsun."
Ve bölüm bitti...