İçeriğe geç

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 21 · 22 dk okuma

Asla Benim Türüme Güvenme!

Bölüm 21

Bölüm 20: Gerçekte nereye aitizdir?

Bölüm 20: Gerçekte nereye aitizdir?

Kerem Durmaz...

İnsanlar, hep bir yerlere ait olmak isterler. Birine veya bir yerlere olan bağlılıkları, onları insan yapan en önemli özelliklerindendir. Bağlı oldukları şeyleri kaybettiklerindeyse kocaman bir boşluk sarar etraflarını. Onları karanlığa sürükler. Böyle insanlar yaprağın rüzgârda savrulduğu gibi savrulurlar bir yerden başka bir yere. Kendilerine tutunacak dal bile bulamazlar.

Kerem de o insanlardan biriydi. O karanlığın içinde oradan oraya savruluyor, ancak hiçbir yere ait hissedemiyordu kendini. Ekibe ilk dâhil olduğunda bir şeylerin değişebileceğini düşünmüştü. Onların arasında bir yer edineceğini, onu anlayan kişilerle birlikte olacağını sanmıştı. Fakat şimdi, bu düşüncesini sorguluyordu.

Kaçtığı şeyi itiraf etmek zorunda kalmıştı herkesin içinde. Yüz ifadelerinin nasıl değiştiğini de görmüştü. Hepsinin suratındaki o şaşkınlığın acımaya ve yargılamaya dönüşmesini izlemek Kerem'e işkence gibi gelmişti. O, kendisini yargılarken diğerlerinin yargılamaması imkansızdı. İster istemez içlerine bir kurt düşecekti, ne yaptığını tahmin etmeye çalışacaklardı.

Neden söylemedim iftiraya uğradığımı?

Çünkü hiçbir şeyi hak etmediğini düşünüyordu. Çünkü hiçbir şeyin bir önemi kalmamıştı. Doğruyu söylese, ne fark edecekti o an? Hangisi inanacaktı ona? Zihinlerindeki o şüpheyi ve inançsızlığı elinde olmayan kanıtlar mı yok edecekti? Birbirlerini doğru dürüst tanımıyorlardı bile. İnanmaları için ortada bir sebep yoktu.

Aslında bunların hiçbirinin bi' önemi yoktu. Kerem kendi gözünde bir suçluydu ve bunu inkâr etmek anlamsızdı. Belki içeride yatmasına neden olan suçu işlememişti; fakat başka şeyler yaparak orayı hak etmişti. Her ne kadar kabul etmek zor da olsa bununla yüzleşmişti. Bu yüzden inkâr etmemiş, iftira olduğunu söylememişti. Suratlarındaki o acıma ve yargılamayı sonuna kadar hak ediyordu.

Kerem artık ortada dönen konunun bitmesini istiyordu. Bu, sıkıldığı ya da konunun onu ilgilendirmediğini düşündüğü için değildi. Sadece kaçmak istiyordu. Her şeyden, herkesten uzaklaşmaya ihtiyacı vardı. Odada boğuluyormuş gibi hissediyordu. Salonun büyük olmasına rağmen ona küçücük bir yere hapsettikleri zamanki gibi nefes darlığı çekiyor, anksiyetesi nüks ediyordu.

Kendine gel.

Gözlerini tek bir yere sabitleyerek kalp atışlarının düzene girmesini beklese de etki etmiyordu. Kalbinin laf dinlemeyeceği aşikârdı. Bu yüzden tüm toplantı boyunca Atlas'ın söylediklerini dinleyip anlamaya çalıştı. Belki böyle, düşüncelerini dağıtıp aklını başka bir şeyle meşgul edebilirdi.

Bu, gerçekten de işe yaramıştı. Az da olsa kendine gelmiş, kaygılarını unutmasını sağlamıştı. Ama hâlâ ortamdan ayrılmak istiyordu. Atlas ise herkesin şaşırmasını sağlayacak bir laf söyleyerek bu isteğinin üzerini çizdi.

"Ne?" İlk sesli tepki gösteren kişi Ozan olmuştu. Fakat en çok şaşıransa Hayal'di. Gözleri büyümüş, dudakları hafifçe aralanmıştı. Sandalyenin kol kısmını da sıkı sıkıya kavramıştı. "Oğlum, kızı böyle bir şey için mi kullanacaksın?"

Atlas ona kaşlarını çatarak baktı. Bu laftan rahatsız olmuş gibiydi.

"Kullanmak değil bu. Ortak bi' amaç uğruna bir süreliğine rol yapacağız."

"Aslına bakarsan bu ortak bir amaç değil. Senin amacın."

"Hayal'i peşindeki adamdan kurtaracağım." Bakışlarını Ozan'dan çekip Hayal'e yönlendirdi. "Özgür olmak istemiyor musun?"

Hayal cevap vermemekte ısrarcıydı. Daha ne olduğunu algılayamıyor gibi gözlerini Atlas'a dikmiş öylece bakıyordu. Helen yerinde kıpırdandığında Kerem onun konuşacağını anlamıştı.

"Atlas, emin misin?" Kerem, kızın gözlerinde garip bir tedirginlik gördü. Genç adam ortada bilmediği bir şeylerin döndüğüne emin olmuştu artık. Helen göz ucu Hayal'e baktı. "Bu büyük bir şey. Hatta rahatsız edici olabilir."

Atlas gergin gergin nefes aldı. Bıkmış gibi görünüyordu. Sanki dedikleri şeyler onun için hiçbir şey ifade etmiyordu.

"Bunun cevabını verecek olan siz değilsiniz," dedi sertçe. Atlas'ın, kararlarının sorgulanmasından hoşlanmadığını fark etmişti Kerem. Her ne kadar öfkeli de olsa Hayal'e döndüğünde yüz ifadesi ve ses tonu yumuşamıştı. "Hayal, istemezsen başka bir plan uygularız. Ama hem planımızın devam etmesi açısından hem de peşindeki adamdan kurtulman için en iyi yol bu. Ne diyorsun? Bu kararı vermek sana kalmış."

Hayal sonunda kavradığı sandalye kolunu bıraktı. Gözlerini de masaya indirmişti. Kimse konuşmuyordu. Hepsi onun cevabını bekliyordu. Kerem bu yalandan sevgililik olayının Hayal için neden normalden daha zor olabileceğini tahmin etmeye çalıştı.

Ortada, bununla ilgili bariz bir rahatsızlık vardı ve bunu sadece birkaç kişi biliyordu. Belki de bilmiyorlardı ve Hayal'in tavırlarından çıkarım yapmışlardı. İkincisinin olma ihtimali daha yüksekti. Burada oturan herkesin zeki olduğunu görmüştü. Tam da Kerem'in şimdi yaptığı gibi çıkarımlar yapmak pek de zor olmazdı onlar için.

Tahminlerine göre Hayal'in erkekler konusunda büyük bir travması vardı. Belki aldatan, ona zarar veren bir sevgili, belki de bu bir yabancıydı. Şimdiki devirde hangi kadın tacize uğramıyordu ki? Her kadının illaki böyle bir travması vardı ve görünen o ki Hayal'in de öyle, büyük bir travması vardı.

İlk kez kızı tanıdığında ne kadar çekingen ve korkak olduğunu görmüştü. Ortamdaki erkeklerden uzak durmuş, temas etmemeye çalışmıştı. Kerem gibi biri için bu belirtileri görüp de Hayal için böyle bir tahminde bulunmak zor olmamıştı. Daha önce bu travmalara sahip insanlarla karşılaşmıştı. Onların da çoğunluğu Hayal gibi davranıyordu.

"Peki..." Hayal ilk konuştuğunda sesi o kadar kısık çıkmıştı ki kimse doğru dürüst duyamamıştı. Kerem, kız tam karşısında oturduğu için dudaklarının kıpırdatmasından anlamıştı. Öksürüp yüksek sesle bir daha tekrar etti. "Peki. Ama nasıl olacak? Ben..."

"Pekâlâ, herkesin önünde bir anlaşma yapalım." Atlas anında elini kaldırıp sözünü kesti. "Senin de için rahat eder böylece."

"Nasıl bir anlaşma?"

"İstemediğin hiçbir şey aramızda yaşanmayacak." Surat ifadesi daha da ciddi bir hâl almıştı. Kerem, onun sözlerinin tek kelimesinin bile yalan olmadığını görüyordu. "İstemediğin hiçbir şeyi, sana yaşatmayacağım. Senin izin verdiğin kadar sana yaklaşacağım."

Hayal Kerem'i şaşırtarak gözlerini Atlas'tan kaçırmamıştı. Sertçe yutkundu. Gözlerindeki korku biraz silinmişti fakat hâlâ tedirgindi. Rahatsız olduğu da çok barizdi. Aslında odadaki herkes bu tekliften rahatsızdı veya şaşırmıştı.

Kerem gözlerini İdil'e çevirdiğinde sessiz sakin bir şekilde oturup Hayal ile Atlas'a baktığını gördü. Kerem onun ne düşündüğünü merak ediyordu; fakat İdil, düşüncelerini saklamakta oldukça iyiydi. Surat ifadesi ona hiçbir ipucu vermiyordu. Ancak onun da bu durumdan hoşnut olmadığını hissediyordu.

Batu, gözlerini mevzu bahis kişilerin üzerinde gezdiriyor, ortamın gerginliğinden bir an önce kaçmak istiyor gibi yerinde durmadan kıpırdanıyordu.

Ozan az önceki çıkışının üzerine çatık kaşlarını çözmemişti. Atlas'a mı güvenmiyordu yoksa Hayal'in yaşadığı şeyleri tahmin ederek mi böyle bir tepki veriyordu bilmiyordu. Ancak bir şeylerden endişe duyduğu barizdi.

"Aklında sorular varsa sorabilirsin." Atlas tekrar konuşup sessizliği böldü. "Ama devamını özel olarak konuşmayı tercih ederim."

Hayal kafasını sallayarak, "Olur," dedi kısık sesle.

"Güzel. Şimdi devamında ne olacağını da size söyleyeyim." Genç adam masadan destek alarak kendisiyle birlikte sandalyesini de çekip ayağa kalktı. "Herkes Hayal'i sevgilim sanacak. Bu odadakiler ve Niyazi dışında kimse bunun sahte olduğunu bilmeyecek."

Söylediği şeylerden sonra aniden duraksadı. Aklına bir şey gelmişti.

"Bir de başka biri var. O bilecek."

Helen sorgulayıcı bakışlarını ağabeyine yöneltmişti. "Kim o? Tanıyor muyum?"

Atlas buna cevap vermek için ağzını açtı fakat son anda vazgeçmiş gibi geri kapattı. Kerem bu davranışı neye yoracağını anlamamıştı. Atlas söylemek istememişti, bu kesindi. O zaman o kişi her kimse Helen'in tanıdığı ama hoşlanmadığı biri miydi?

"Doğrusu, daha planımızda ne gibi yere sahip olacağına karar vermedim." Ya gerçekleri söylüyordu ya da Atlas harika bir oyunculuk sergileyerek hepsini kandırıyordu. Çünkü dediklerinde samimiyet varmış gibi hissetmişti Kerem. "Bu yüzden şimdi bilgi vermem doğru olmaz."

"Eğer aklından geçmişse olacaktır." İdil kafasını kaldırıp ayakta duran Atlas'a baktı. "Sen devamını anlatsana."

"Evet, nerede kalmıştık? Bu ilişkinin sahte olmasını ekiptekiler dışında kimse bilmemeli. Ben Hayal'e değer veriyor gibi görüneceğimden, sözde katilimiz onun peşine düşecek. Ve belirlediğimiz bir zamanda Hayal'i kaçırıyoruz. Hayal'in bulunması ve saldırıya uğraması seni takip eden adamın işinden olması için yeterli."

"Peki ya yeni biri gelirse? Ya bu gelen daha beter olursa?" diye Kerem araya girdi. Aslında konuşmak hiç istemiyordu ancak kendisini meşgul etmek zorundaydı.

Atlas'ın dudaklarına tatmin edici, hoş bir gülümseme yayıldı. Planlamış, diye düşündü Kerem. Tabii ki planlayacaktı, Atlas için aksi düşünülemezdi.

"Elbette yenisi olacak. Fakat yeni gelen kişi bizim için sorun teşkil etmeyecektir." Başkasının geleceğini biliyordu o da. Kendinden emin tavrı sayesinde Kerem ona inanmak istese de işlerin her zaman ters gidebileceğinin farkındaydı. "Eğer doğru hesapladıysam, ki doğru, o zaman gelen kişinin bize faydası bile olabilir."

"Anladım," dedi Kerem kaşlarını kaldırarak. "Bizim adamımız olacak yani. Bu yüzden rahatsın."

"Öyle de denebilir." Atlas'ın sinsi gülüşü yine dudaklarında yer edinmişti. Ama bu seferki daha silikti. Yaptığı planda bir şeylerin ters gidebileceğini düşünmüyor olamazdı. Kerem bir an için, az önce bahsi geçen, ekipte olup olmayacağını bilmedikleri adamın bu konuyla da bağlantılı olabileceğini düşündü.

Gözleri istemsizce tekrar Helen'i bulduğunda kızın da ona baktığını gördü. Kerem bir anlığına bu beklenmedik bakışma yüzünden afallasa da dışarıya belli etmemeye çalıştı. Helen gözlerini bir saniye sonra genç adamın üzerinden çekmişti. Tekrar ağabeyine döndü.

Kerem, onun neden kendisine baktığını merak etse de bir tahminde bulunamamıştı. Bakışlarından da bir şey çıkaramıyordu. Çok sert ve duvar gibi düzdü. Hoş olmakla yakından uzaktan alakası yoktu. İletişimlerinin iyileşmesinde gözle görülür bir artış olmasa Helen'in onu bir kaşık suda boğacağını düşünürdü.

"Her neyse," diye Atlas konuyu toparlamaya çalıştı. "Gündemimizdeki tüm konuları konuştuk bence. Sorusu olan?"

"Sormadan geçemeyeceğim." Anlaşılan, Ozan'ın bi' sorusu vardı. Kerem gelecek soruyu az çok tahmin etmişti. "Hamdi yakalandığında onunla ne yapacaksın? Polise teslim edeceksin, değil mi?"

Ve doğru tahmin. Sorunun Hamdi ile ilgili olması Kerem'i şaşırtmamıştı. Doğrusu, o da bu sorunun cevabını merak ediyordu.

Atlas soruyu yanıtlamadan, iki saniye için doğrudan Ozan'ın suratına baktı. Yine bir şeyleri söylemek istemiyor gibiydi. Ozan, kafasını eğerek delici bakışlarıyla biraz daha Atlas üzerinde baskı uyguladı. Sorusuna bir cevap almadan rahat etmeyeceği aşikârdı. Normalde bu bakışları, suçluların ifadesini aldığında kullandığına yemin edebilirdi fakat Atlas'ı etkilediğini sanmıyordu Kerem. Bu numaralar sadece aptal suçlularda işe yarar, onların konuşmalarını sağlardı. Atlas ise onlardan değildi.

"Bir yerde teslim edeceğim illaki."

Kerem, bu cevaba gülmemek için kendisini zor tuttu. Ozan'ın surat ifadesini görmese bile tahmin etmişti.

"Bir yerde mi? O yere varana kadar ne yapacaksın?"

"Misafir edeceğim," diye Atlas, kısa bir cevap verdi. Kerem'in gözleri tekrar Helen'e kaydığında onun düşünceli olduğunu gördü. Bu cümle onu neden rahatsız etmişti?

Yine ve yine Atlas için endişeleniyordu. Kerem tek çocuk olduğu için daha önce kardeşliğin nasıl olduğunu sorgulamamıştı. Zaten anlamıyordu da. Ama aileden olanları korumak istemenin nasıl bir şey olduğunu biliyordu.

"Yoksa polis işini yaparken karışmaya çalışır, engel olur." Atlas tekrar konuştuğunda Kerem gözlerini Helen'den çekti. "Gözümüzün önünde dursun."

"Peki misafir ettiğin süre zarfında ona ne yapacaksın?" diye farklı bir soru yöneltti Ozan. Kerem, onun bu sorularla nereye varmak istediğini bilmiyordu ama Atlas'ın da pek sabrı kaldığını sanmıyordu.

Derin ve bıkkın bir nefes aldı. "Hiçbir şey yapmayacağım."

"Rıza'ya yapmadığın gibi mi?" diye Ozan cesurca sorduğunda, Kerem yine bir kavganın yaklaştığını anlamıştı. "Ya da Bekir'e? Ne olduğunu hâlâ bilmiyoruz. Ona da zarar vermiş olabilirsin."

Atlas daha fazla kendini durdurmadı. Öfkeyle öne çıkıp iki elini de masaya geçirmişti ki masanın üzerindeki kahvenin bir kısmı dökülmüştü. Kerem ses yüzünden hafifçe irkilirken yalnız olmadığını gördü. Ozan dışında neredeyse herkes onun gibi irkilip sinirden patlayacakmış gibi olan Atlas'a bakıyordu.

"Bilip bilmeden beni yargılayacak hakkı kendinde görmen ne komik." Dişlerini sıkarak sanki kendisini durdurmaya çalışıyordu ama çok zorlandığı ortadaydı. Boynundaki damarlar belirginleşmeye başlamıştı. Hatta kendini tutmuyor olsa Ozan'ın yakasına bile yapışmış olabilirdi şu an.

"Atlas!" İdil ayağa kalkıp onu uyarmaya çalışsa bile kızı dikkate almadı. Helen ve Batu da hemen müdahale etmeye hazır görünüyordu.

"Kes şu dürüst polis ayaklarını, Ozan." Atlas dikeldi ve alayla baktı. "Diğerleri belki yer ama ben yemem."

"Öyle mi?" diye ayağa kalktı. Ozan da bu laflar karşısında sinirlense de belli etmemişti. Genelde Atlas'a ve laflarına karşı bu kadar sakin kalamazdı. Fakat Kerem'i şaşırtacak kadar sakin görünüyordu. "Belki de hakkında bir şeyler biliyorumdur?" Biraz daha yaklaştı. "Belki de ne yaptığını biliyorumdur."

Atlas hiç beklenmedik bir şekilde gülmeye başladığında Kerem, Ozan'ın yüz ifadesini görmediği için üzüldü. Yüzü tamamen ona dönük olmadığından mimiklerini göremiyordu.

"Sen beni o aptal suçlularınla karıştırıyorsun galiba." Atlas'ın yüzündeki gülümseme hâlâ duruyordu. "Sen böyle söyleyince ben korkup sana bir şeyler mi itiraf etmeliyim? Çok basit bir numara."

"Basit? O zaman neden böyle bi' tepki verdin? Her zamanki gibi sakin kalsaydın ya."

"Beni durmadan suçlarken ne yapacaktım?" Atlas'ın yüzündeki gülümseme silindi. Sesi öncekinden daha tehditkârdı. "Sabahtan beri bir şeyler ima edip duruyorsun. Aptal mı var karşında?"

"Hah! Kesinlikle aptal değilsin." Ozan'ın eğlenen sesini Kerem garipsemeden edemedi. Ne yaşıyorlardı bunlar böyle? Birbirlerini aşağılayıp kavga ederken tatmin oluyorlardı resmen. "Ama sana bir şey söyleyeyim mi Atlas? İnsanlar hassas oldukları konularda sert tepkiler gösterirler. Agresif olurlar. Galiba bu da senin hassas olduğun bir konu."

Atlas çenesini kaldırıp ona dik dik bakarken bir adım daha yaklaştı. Kerem işte o an iplerin kopacağını anlamıştı. Batu ve Helen de ayağa kalkınca Kerem de yarasını tutarak ayaklandı. Yeni bir Batu-Atlas kavgası tarzı bir şey olacaktı anlaşılan.

"Senin kardeşin konusunda hassas olman gibi mi?"

"Atlas..." bu sefer araya girmek isteyen Batu'ydu. Ama o an Atlas'ı durdurmaya çalışmak imkânsız gibi bir şeydi. Bu kavga kötü yerlere gidecekti. Ölen kardeşini hatırlatması -ki ortada, Ozan'ın kardeşinin ölümünden sorumlu hissetmesi de vardı- Kerem'e bile acımasızca gelmişti. Ozan onun üstüne fazla gitmiş olabilirdi fakat bu da bel altı vurmaktı.

Üstelik söylediği cümlenin altında yatan başka bir anlam vardı. Buna yüzde yüz emindi Kerem. Atlas böyle bir cümleyi boşuna dillendirmezdi. Sadece Ozan ve Atlas'ın anlayacağı türden bir şeydi. Belki de Ozan'ın kendisini suçlu hissetmesine neden olan sırla ilgiliydi.

Atlas aniden durdu. Daha fazla şey söylemek için açtığı ağzını da geri kapatmıştı. Geri gidip Ozan'dan uzaklaşırken gözlerini kapatarak dudaklarını birbirine bastırdı. Kafasını iki yana sallayıp kendine gelmeye çalışır gibi alnını ovuşturdu. Söylediği şeyden pişman olmuş olmalıydı.

"Kusura bakma," dedi gözlerini açıp Ozan'a bakarken. Gerçekten de sesinden pişman olduğu anlaşılıyordu. "Öyle söylemek istemedim."

Kerem ayağa kalktığı için artık Ozan'ın suratını da görebiliyordu. Ama görmemeyi tercih ederdi. Yüzündeki hüzün ve kırgınlık kalp kırıcıydı. Bu kırgınlığın Atlas'ın söyledikleri yüzünden olduğunu sanmıyordu ama.

Bir süre öyle durarak hiçbir şey söylemedi. Sadece yutkundu ve kafasını hafifçe salladı. Öylesine yalandan öksürerek boğazını temizledi.

"Pekâlâ, ben gidiyorum. Halletmem gereken işler var." Ozan hiçbiriyle göz teması kurmadan yanlarından ayrılıp kapıya doğru yönelirken tekrar konuştu. "İyi akşamlar size. Bir şey olursa ararsınız artık."

Çıkıp gittikten sonra ise eve derin bir sükût çökmüştü.

***

Kerem, yalnız kalmayı başardığına inanamıyordu. Toplantının bitmesi de başlaması gibi ani olmuştu. En son Atlas ile Ozan'ın küçük çaplı atışmalarından sonra kimse doğru dürüst bir şey konuşmayınca çareyi ortamdan uzaklaşmakta buldular.

Kerem toplantı bittiği için gerçekten de çok mutluydu. O ortama daha ne kadar fazla katlanabilirdi bilmiyordu. Sona doğru Ozan ve Atlas kavga etmeseydi daha az çekilir olacaktı belki de.

Kerem oradan ayrılır ayrılmaz soluğu bahçede aldı. Son zamanlarda favori mekânı hâline gelmişti burası. Beyaz, uzun salıncakta oturduğunda eski hayatını düşünmekten kendin alıkoyamıyordu. Her şey eskiden çok güzeldi. Ait olduğu bir yer, bağlandığı bir sürü insan vardı. Her şey zihninde o kadar canlıydı ki daha dün olmuş gibi her detayına kadar hatırlıyordu.

Gözlerini kapatıp kafasını iki yana sallayarak düşüncelerinden kurtulmaya çalıştı. Ceketinin cebinden kulaklığıyla telefonunu çıkardı. Şu sıralar müzik de vazgeçemediği bir şey hâline gelmişti. Önceleri çok fazla dinlese de sokak dövüşlerine başladıktan sonra buna bile mecali kalmamıştı. Sanki müzik dinlemek de bir lükstü ve Kerem her şeyi kaybedince bunu bile hak etmiyormuş gibi ondan da vazgeçmişti.

Ama yaralanıp dövüşemedikten sonra öfkesini bir şekilde dindirmesi gerekiyordu. Gün boyu çekilmez olduğunun farkındaydı. Tüm gün yanında olan kişilerle ya da ailesiyle kavga edip duramazdı sonuçta. Üstelik ona o kadar yardım ettikten sonra onlara sinirlenmek doğru olmazdı.

Öfkesi için bir sürü şey denemişlerdi. Batu ile bilgisayar oyunları oynamıştı ama Kerem yenildiğinde veya yenilmeye yakın olduğunda öfkelenip gamepad'i kırmanın eşiğine geldiği için Batu, sevimli oyuncağını elinden almış, ondan saklamıştı. Üstüne üstlük tüm gün Kerem'e tavır alarak, onu her gördüğünde kafasını Yeşilçam oyuncuları gibi dramatik bir şekilde diğer tarafa çevirmişti.

Helen ile satranç da oynamıştı. Ama tabii ki o oyunların da bir sonu olmamıştı. Her defasında bir şekilde kavga çıkararak oyunun sonunu getiremiyorlardı. İdil de Kerem'in yaralanmasından boşu boşuna vicdan yaparak onu ziyarete geliyor, film izleyerek, onunla konuşarak dikkatini dağıtmaya çalışıyordu fakat olmuyordu.

Kerem de en sonunda ekip kızlarının önerisiyle eski alışkanlığına geri dönmüştü. Müzik dinlemek hem sinirlerini yatıştırıyordu hem de başkalarını rahatsız etmemesini sağlıyordu. Kendisine itiraf edemediği şeyleri şarkılarda bulmak da şaşırtıcı derecede ona iyi geliyordu.

Çalma listesine şöyle bir göz attı. Aradığı bir şarkı vardı. Son zamanlarda ona fena hâlde takmıştı. Şarkının her cümlesinde kendini buluyordu. Şarkıdan bıkana kadar dinleyeceğine yemin etmiş gibi bir kez daha "Karanlık" şarkısını açtı ve geriye yaslanarak gözlerini kapattı.

İçinizden hiçbirinize ait hissedemiyorum...

Kerem'in durumunu özetleyen en doğru cümlelerden biriydi belki de bu. Kimseye ait hissedemiyordu. Annesi ve babası çok düşkün olmasına rağmen çok yalnızdı. Bir kimliği yoktu...

Her yer karanlık. Hiç ışık yok...

Kerem gözlerini açtı. Sanki şarkıdaki sözlere uyumlu olsun diye tek bir yıldız bile yoktu gökyüzünde. Tamamen karanlıktı ve kasvetli bulutlarla kaplıydı. Bahçeyi de sadece salonun perdesinin arkasından gelen cılız bir ışık huzmesi aydınlatıyordu.

Ve güya tanrılar da bizlerleyken.

Ne yaptık da düştük bu karanlığa?

Kerem'in sürekli sorguladığı başka bir şey daha... Neden onların başına gelmişti, neden Kerem'in ailesi dağılmıştı? Niye o, karanlığa düşmüştü?

Yine birilerini kızdırdım, yağıyor üstüme tanrının laneti.

Ne hain ne katil ne de hırsızdım

Tanrınız buysa beyler, yok hiç adaleti...

Kerem bu sözlerden sonra gözlerini kapatarak acı acı gülümsedi. Gerçekten, kimi kızdırdı da tüm bu acıları hak etti? İftiraya uğrayana kadar tek bir yanlışı bile olmamıştı belki de. İnsanlara yardım eden, sürekli iyilik yapan, hayat enerjisiyle dolu biriydi Kerem. Dünyanın adaleti bu kadar mıydı gerçekten de? Oysaki o adalet kavramına inanan biriydi. Şimdiyse etrafındaki hiçbir şeyin adaletten nasibini almadığını fark ediyordu. Buna inandığı onca seneyi boş geçirdiğini düşündü. Bu uğurda yaptığı her şey boşunaydı. Nereye kadar dayanacaktı? Gücü kalmamıştı artık.

Delirtiyor beni insanların gamsızlığı,

Ne olacak da bitecek bu yalnızlığım?

Tam da o sırada yanında bir hareketlilik hissetti. Biri salıncağa oturmuş, sağ kulaklığını çıkarmıştı. Kerem gözlerini açıp soluna baktığında Helen'in kulaklığın tekini taktığını gördü. Geriye yaslanırken kız da ona bakmıştı. Kerem'in şaşkın bakışlarına karşılık o çok yorgun bakıyordu.

"Başa alsana şarkıyı."

Kerem'in aklına bir sürü soru gelmişti. Neden buradasın? Ne yaptığını sanıyorsun? Kulaklığı neden çıkarıyorsun?.. Ama hiçbirini sormadı. Hiçbir şey söylemedi. Sadece Helen'in dediğini yaptı ve şarkıyı başa sardı.

Helen gözlerini kapatıp iyice salıncağa yerleşti. Kafasını Kerem gibi geriye yasladı. Ellerini de kucağına bırakmıştı. Genç adam bakışlarını çevirmek istese de Helen'in bu yorgun hâlini merak ederek onu biraz daha izledi.

Bitkin görünüyordu. Son birkaç günde zaten kızın üzerinde garip bir yorgunluk seziyordu Kerem. Onunla tartışırken bunu belli etmese de bu hâli Kerem'in gözünden kaçmıyordu. Kızın hayat enerjisi Atlas'a bağlıydı sanki. Onunla kavgalı olduğu günden beri hâl ve tavırları değişmişti.

Salondan gelen ışık Helen'in saçlarına vurarak parlak görünmesini sağlıyordu. Karanlıkta pek belli olmasa da yüzü hafif kızarmıştı. Kirpiklerinin silik gölgesi elmacık kemiklerinin üzerini örtüyordu. Saçları, esen hafif rüzgâr nedeniyle yanaklarını okşarken, şarkının ritmine uygun bir şekilde kafasını ve bacağını yavaşça sallıyordu. Dudaklarında ufak bir tebessüm oluşmuştu. Şarkıyı sevmiş olmalıydı.

Kerem bir an şarkıyı dinlemediğini fark etti. Kısa bir süreliğine bakışlarını kızdan çekip önüne dönerek şarkıyı dinlese de istemsizce kendini tekrar ona bakarken buldu.

Konuştukça gözlerinde düşüyorum,

N'olur ört üstümü anne, çok üşüyorum...

Helen aniden durdu. Yüzündeki o belli belirsiz gülümseme yok olmuştu. Suratında acı çeken bir ifade oluşurken belirgin bir şekilde yutkundu. Zaten kapalı olan gözlerini biraz daha sıktı.

Kerem neden öyle yaptığını bir saniye sonra anca anladı. Helen annesiz büyümüş bir kızdı. Kerem bunu geç fark ettiği için kendine neredeyse küfredecekti. Helen o kadar güçlü duruyordu ki onun geçmişinde de kötü şeyler olduğunu tamamen unutmuştu.

Kerem'in yine annesi ve babası yaşıyordu. Kötü şeyler yaşasa da yanındaydı, peki ya Helen? Asıl kimsesiz olan oydu. Bir tek Atlas vardı ailesinden geriye kalan, o da artık eskisi gibi değildi kız kardeşiyle. Genç adam resmen kendi acısını unutmuş, kıza odaklanmıştı. Hakkında daha fazla şey bilmek istiyordu. Takındığı maskesinin ardında neler gizliyordu, çok merak ediyordu.

Şarkı bittiğinde Helen kulaklığı çıkararak Kerem'e uzattı. Derin bir nefes alıp temiz havayı ciğerlerine çekti.

"Şarkı güzelmiş. Daha önce duymuştum ama hiç dinlememiştim." Ona dönüp sahte bir gülümseme sundu. "Senin için yazılmış gibi."

"Biraz öyle, evet." Kerem de ona hafifçe güldü. Tartışmalarının sayısı hiç azalmasa da bu son birkaç günde çok fazla bağ kurmuşlardı. Özellikle yaralandığı günkü konuşmaları sırasında yaranmıştı o bağ. Helen'in de onun gibi yara izlerine sahip olduğunu öğrenmişti. Bunun üzerine de bir anlaşma yapmışlardı.

"Kaçma," dedi aniden Helen. Kerem kaşlarını çatarak ona baktı.

"Anlamadım?"

"Kaçma, diyorum. Geçmişte ne yaşadıysan yaşadın. Ne hata yaptıysan yaptın." Helen oturduğu yerde dikelerek ona döndü. "Bundan kaçma ya da kendini kötü hissetme. Sen de Atlas gibi öfkelisin. Nefret dolusun, Kerem. Bu senin sonun olur."

"Ben hata yapmadım, Helen." Kafasını iki yana salladı. Kerem'in yüzünde, acı bi' tebessüm yerini almıştı. "Sence hata yaparak içeri girdiğim için mi nefret doluyum? Hayır... Hiçbir şey yapmadığım hâlde, hayatım çalındığı için nefret doluyum."

"Bir şey yapmadın ve içeri mi girdin?"

"Evet, iftiraya uğradım," dedi bakışlarını ondan çekerek. Uzun süredir içinde tuttuğu kin yüzüne ve sesine vurmuştu en sonunda. Ona tüm bunları yaşatan adamları eline geçirdiği an öldürecekti. Onu kim durdurabilirdi? Helen haklıydı. Nefret doluydu ve bu nefretin serbest kalıp ona zarar vermesi de kaçınılmazdı. "İnanmazsan inanma."

"İnanıyorum sana."

Kerem hayretle kıza baktı. Bu kadar kolay mıydı? Öylece inanmış mıydı? Sorgulamadan, kanıt istemeden... Yalan söylediğini düşünse de oldukça samimi görünüyordu. Sesi de hiç yalan söylüyormuş gibi çıkmamıştı. Kerem'in bakışlarını görüp tekrar etti:

"İnanıyorum sana."

"Neden?" Sesi kısık ve güçsüz çıkmıştı. "Beni tanımıyorsun bile doğru dürüst."

"Bir nedeni yok," diye omuz silkti. "Ve bunu yapmadığını bilecek kadar tanıyorum. Hem yapsaydın da sana olan bakış açım değişmezdi."

Kerem alayla güldü. "Öyle mi? Acaba beni nasıl biri gibi görüyorsun?"

Helen de güldü. Kerem belki bi' umut cevap vermesini bekledi ama kız sessizliğini korudu. Genç adam bu soruyu üstelemedi. Birkaç saniye öyle sessizce oturdular. En sonunda tüm vücuduyla ona dönerek konuştu.

"Demek senin büyük olayın buydu. Rıza ile de oradan düşmansınız?"

"Evet," diye onayladı.

"Peki bu düşmanlığın nedeni ne?" Meraklı Helen geri gelmişti. Kerem, bir sorgulama faslının daha yaşanacağını anladı.

"Koğuşun kurallarına uymadım, diyelim. Hiç anlaşamadık." Kerem rahatsızca kıpırdandı. Eski günleri hatırlamak istemiyordu. "Onun emirlerine uymadım, aksine karşı geldikçe karşı geldim. Zorba herifin tekiydi. İnsanlara pislik gibi davranıyordu."

Helen gülümseyip ona baktı. "Koğuşun kahramanıydın yani?"

"Aslında pek değil, filmlerde yaşamıyoruz sonuçta. Çoğu benden nefret ediyordu." Helen'in gülümsemesi soldu. Anlamadığını belli eden bir bakış attı.

"Rıza'ya karşı gelmek ölümü kabul etmekti bir nevi. Diğerlerinin de başı yanıyordu. Rıza bana olan nefretini diğerlerine de yöneltiyordu." Kerem durumu açıklarken ceketinin fermuarıyla oynamaya başladı. Söyledikleri gerçekti ama eksikti. Koğuştakilerin ona düşman olma nedeninin bir tek bu olmasını çok isterdi. "Eh, bir de tabii gardiyanlarla iyi geçiniyordum. Bu yüzden kimse beni sevmezdi."

"Peki nasıl... yani şey..."

"Nasıl hayatta mı kaldım?" diye alayla sordu. Helen'in bunu sormak istediği barizdi. "Aslında bilmiyorum. Bazı geceler uyumuyordum bile. Biri saldırır da kendimi koruyamam diye."

Helen bakışlarını ondan çekip yere sabitledi. Genç kız oldukça üzgün görünüyordu. Bunları duyacağını tahmin etmemiş gibiydi. Kerem de bunları anlattığına pişman olmuştu. Belki de artık susmalıydı.

"Neyse artık. Hepsi geçip gitti." Hiçbir şey geçmemişti. Hiçbir zaman da geçmeyecekti. Kâbus gibi bir altı ay geçirmişti. Her türlü pisliğe şahit olmuştu. Bir sürü de düşman edinmişti.

O zamandan kalma tüm travmalar kendini durmadan belli ediyordu. Geceleri doğru dürüst uyuyamıyordu. Uykusuzluk yüzünden delirecek gibi oluyordu bazen; ama uyuyamamasının en büyük nedeni gördüğü kabuslardı. Rıza ile son karşılaşmasından sonra bu kabuslar biraz daha artmıştı. Bastırılmış tüm travmalarını tetiklemişti. En son ne zaman deliksiz uyuduğunu hatırlamıyordu bile.

"Pek geçip gitmişe benzemiyor." Helen hiç olmadığı kadar uysal görünüyordu bu konuşmalardan sonra. "Geçmesi de imkânsız gibi bir şey. İnanmayacaksın ama... bunları duyduğuma gerçekten üzüldüm."

Kerem ortamdaki ciddi havayı yok etmek ve Helen'in üzülmemesini sağlamak adına sırıttı. "Aslına bakarsan gerçekten de inanmıyorum sana."

Helen de ona ayak uydurarak gülüp saçlarını geriye atmıştı. Kafasını iki yana sallayarak dudağını ısırdı. Kerem her böyle alay ettiğinde yaptığı bir hareketti bu. Gözleri genç adamın göğsüne takılı kaldı. Elini uzatıp tişörtün üstünden yaraya dokundu.

"Bıçak yarası da o gecelerden birinde mi gerçekleşti?"

Kerem bu soru ve dokunuş karşısında biraz afallamıştı. Olayı tamamen mi anlatmalıydı? Bunu istemiyordu.

"Sayılır. Karşılıklı tartıştık. O beni yaraladı ben de onu."

"Kimse ayırmadı mı sizi? Herkes mi düşmanındı?"

"Tabii bir iki kişi seviyordu beni," dedi düşüncelerini toplamaya çalışırken. "Ama genel olarak düşmanım daha fazlaydı."

"Başka buna benzer bir olay yaşandı mı? Koğuşta, biri öldü mü hiç?"

Kerem anlamıyordu. Helen bu soruların Kerem'i zor durumda bırakacağını bilerek mi soruyordu yoksa hissediyor muydu da soruyordu?

"Öldü..."

"Neden? Kim yaptı?"

Buna cevap vermedi. Dudağını ısırırken bakışlarını başka bir yere odakladı. Orada yaşadığı her şeyi anlatamazdı. Bunu yapacak kadar kendine güvenmiyordu. Dolaylı yolla da olsa birini öldürdüğünü şu an itiraf etmek istemiyordu. Bu yüzden bir kısmını gizledi.

"Koğuşta hoş karşılanmayan suçlar vardır. Hem işlediği suç öğrenildi hem de koğuşta yasak olan bir şeyi yaptı. Bunları da diğerleri öğrenince sonu kaçınılmaz oldu."

"Suçu neydi?" Biraz daha yaklaştı Kerem'e. Eli hâlâ tişörtündeydi. Bazen de ceketinin fermuar kısmıyla oynuyordu. Helen'in bu temas etme alışkanlığı Kerem'i oldukça germeye başlamıştı artık. Ama bu sıkıştırma hâli, kızın bayağı hoşuna gidiyor gibiydi.

"Duyunca hoşlanacağını sanmıyorum."

"Olsun, bilmek isterim." Helen'in inadı kimsede yoktu. Bilse ne değişecekti ki? Bu soruları sorarak sadece Kerem'in vicdanını tetikliyordu. Atlatmaya çalıştıkça hep birileri ona geçmişi hatırlatıyordu.

"'Çocukların Cinsel İstismarı' ve 'Kasten Öldürme' suçlarından içeri girmişti." Kerem'in bakışları istemsizce Helen'in eline kaydıysa da kendini toparladı çabucak. "Üstüne de koğuşta hırsızlık yapıp Rıza'dan bir şeyler çalmıştı."

"İnanamıyorum." Geri çekildiğinde Helen'in yüzünde tiksindiğini belli eden bir ifade oluşmuştu. Helen'in o heriften nefret etmesi Kerem'in neredeyse iyi hissetmesine neden olacaktı. Tabii Helen'in elini çekmesi de rahatlatmış olabilirdi onu. Genç kız, adam için pis bir küfür savurdu. "Geberdiği iyi olmuş. Şerefsiz herif. Peki nasıl öğrendiler?"

"Biri söylemiş işte Helen. Ne sorguladın ya? Ben de bilmiyorum." Helen artık Kerem'in sınırlarını zorluyordu. Neden her şeyi bilmek istiyordu?

"Peki..." Başka bir soru sormamıştı. Ama anlamlı bakışları bir süre Kerem'in üzerinde durmuştu. Genç adam kızın aklından geçenleri çok merak ediyordu. Bir şeyler anlamış mıydı, yoksa onun söylediklerine sorgusuz sualsiz inanmış mıydı? Biraz daha böyle sorgulasa Kerem kaçıp gidecekti artık. "Kim yapmışsa yapmış. İyi ki söylemiş."

Kerem bu cevaptan sonra biraz afallamıştı. Gerçekten öyle mi düşünüyordu? Söyleyen kişiyi mi haklı buluyordu? Gerçeği anlatsaydı bir şey değişmeyecekti o zaman. Fakat yapamazdı. Bu riski almak istemiyordu. Helen onu yargılamasa da Kerem kendisini yargılıyordu. Sırf Kerem ile ters düştü diye onun asıl suçunu herkese söylemişti. Rıza'dan bir şey çaldığını da gördüğünü anlatmıştı diğerlerine. Yani bir nevi, adamı Kerem öldürmüştü.

"Aslına bakarsan hem şaşırdım hem rahatladım." Helen'in sesiyle Kerem kendine geldi.

"Neden?"

"Sana sokak serseriliği dışında hiçbir şey yakıştırmıyordum açıkçası. Bu yüzden şaşırdım öğrendiğimde."

"Anlıyorum." Kerem'i bu laf bir hayli üzmüştü ama çaktırmamaya çalıştı. Sadece sokak serserisi olmak dışında bir vasfı yoktu onun gözünde. "Peki niye rahatladın?"

"Ne yapmış olduğunu düşünmekten kafayı yiyecektim," diye Helen aniden gülerek itiraf etti. "Öğrendiğim için rahatladım."

Kerem az önceki kırgınlığı bastırmaya çalışarak güldü. Dalga geçmenin vakti gelmişti anlaşılan.

"Demek sürekli beni düşünüyorsun?"

Helen ona dünyanın en saçma şeyini söylemiş gibi bakıp suratını buruşturdu.

"Hayır, henüz seni sürekli düşünecek kadar akıl sağlığımı kaybetmedim."

Kerem gülerek geriye yaslandı. Bu atışmaları neden bu kadar seviyordu? Helen, bu ekipte hem en iyi anlaştığı hem de hiç anlaşmadığı yegâne insandı. Bu da birbirlerine hem fazla benzeyip hem de hiç benzememelerinden kaynaklanıyordu belki de.

"Neyse, seni yalnız bırakayım." Helen aniden ayağa kalktığında Kerem ona bakakaldı sadece. Neden bu kadar çabuk ayrılıyordu yanından? Kerem, biraz daha kavga ederler diye düşünmüştü. "Görüşürüz."

Cevap beklemeden eve girerken Kerem sadece arkasından bakabilmişti. Neydi bu şimdi? Neden kaçıyor? Daha Kerem ona sorular soracaktı. O an Helen'in ne yapmaya çalıştığını anladı. Kerem'in ona soru sormasından korkuyordu. Yaptıkları anlaşma yüzünden kaçıp gidiyordu.

Genç adamın yüzünde sinsi bir gülüş belirdi. Madem bundan kaçıyordu, o da onu kovalar, sorularını sorardı. Kerem kendisiyle ilgili bir sürü şey anlatmıştı. Helen, bunun üzerine öylece çekip gidemezdi. Cevaplama sırası ondaydı ve Kerem'in, onu rahat bırakmaya hiç niyeti yoktu.

Ve bölüm bitti...

mı?

- Atlas'ın bilgi vermediği kişiyle ilgili ne gibi düşünceleriniz var?

- Diğer bölümün kimin bakış açısından olmasını isterdiniz?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.