Bölüm 19: Karanlık sevilebilir mi?
Atlas Demirdağ...
Bazen sadece bir kez karanlığı kabul etmek yetiyordu, insanı çıkılamaz bir karanlığa hapsetmeye. O leke öyle bir bulaşıyordu ki insanın üstüne, çıkarması zor, hatta imkânsız oluyordu. Doğrudan ruhuna işliyor, geride sadece karanlık, bazen de hiçlik bırakıyordu. Önce vicdanı rahatsız ediyor, sonra kocaman bir boşluk oluşuyordu.
Atlas'ın vicdanı, katil olduğundan beri hiç susmamıştı. Her gün, her saniye daha da fazla eziyet etmişti ona. Atlas buna alışmak istemiyordu. Bu işkencenin bitmesini istiyordu. Ama bir yandan da bitmesinden çok korkuyordu. Bir daha hissedememekten, o karanlığa takılıp kalmaktan, tüm bunlara alışmaktan korkuyordu. İçinde büyüyecek olan o boşluktan korkuyordu.
Günden güne kimliği yok olup gidiyormuş gibi hissetmeye başlamıştı. O ilk günlerde, durumu katlanılmaz bir hâl almıştı. O tetiği çektikten sonra geçmişte yaptığı en küçük hataları bile hatırlayıp suçluluk duygusuyla çarpışmıştı. Atlas yorgundu, hiç olmadığı kadar bitkin ve savunmasızdı. Bunu belli etmemek için savaştıkça da güçsüzleşmeye devam ediyordu.
Atlas, daha önce hiç bu kadar aciz olmamıştı. Ailesini kaybettiğinde bile bu tarz şeyler hissetmemişti. Bu tarif edilemez bir acıydı. Şimdiye kadar var olduğunu bilmediği vicdanı, ona acımasızca eziyet ediyordu. Üstelik tüm bunlar sadece Atlas'ın kimliğini kaybetmesine neden olmuyordu, etrafındakileri de kaybetmesine neden oluyordu.
Neredeyse ekibinden kimseyle eskisi gibi değildi. Eskiden de pek yakın değillerdi ama böyle gergin de değildi araları. Hatta onları, bir cinayete dâhil olmaları için ikna ettiğinde bile bu denli bir gerilim olmamıştı.
Helen'i ve Batu'yu söylemiyordu bile. Aralarındaki bağı koparmaktan deli gibi korkuyordu. Belki de koparmıştı artık. Helen'i kırmıştı, üstelik birkaç kez. Dün de Batu'yla kavga etmişti. Aslında bu kavga, daha çok tek taraflı olmuştu.
Batu ilk kızdığında neredeyse onu ciddiye almayacaktı. Ama sonra, Batu'nun öfkesinin ve kırgınlığının bir hayli büyük olduğunu gördü. Diğerlerini kıskanmıştı, en azından Atlas öyle anlamıştı. İlk başta nedenini kavrayamadı. Batu'nun onları kıskanacağı bir sebep bulmakta zorlanmıştı. Sonra bakış açısını değişerek onun gözünden bakmaya çalıştı.
İşte o zaman durumu anlamıştı. Birlikte geçirdikleri bunca zamanı çöpe attığını düşünmüş olmalıydı. Sırf onu saha görevlerine göndermeyip diğerleriyle birkaç kez samimi olmaya çalıştı diye pabucunun dama atıldığını düşünüyordu muhtemelen. Ona böyle hissettirmeye hakkı yoktu. Özellikle sadece Helen ve Atlas'a sahip olduğu ve onları, kendisine ilgi gösteren tek aile gibi gördüğü için Atlas'ı, ona sırt dönmüş gibi görmeye başlaması Batu'yu altüst etmiş olmalıydı.
Tüm her şeyi onun iyiliği için yaptığını sanıyordu oysaki. Ona da en az Helen'e değer verdiği kadar değer veriyordu ve tüm tehlikelerden sakınmaya çalışıyordu. Yaşadığı onca şeyden sonra tekrar tekrar incinip acı çekmesini izleyemezdi. Bu, onun kendisini koruyamamasını düşündüğü için değildi, sadece Atlas onun zarar görmesini istemiyordu. Bu yüzdendi yaptığı her şey. Ama maalesef yanlış anlaşılmıştı ve Batu'yu korumak için yaptığı şeylerin hepsi geri tepmişti. Başkası değil, onu kendisi kırmıştı.
O kadar kör olmayı nasıl başarmıştı bilmiyordu. Ya da biliyordu. Son birkaç günde tahmin edemeyeceği kadar fazla duyguyla boğuşmuş, suçluluk duygusundan kafayı yememek için çabalamıştı. Kafası sadece planla ve kendisiyle meşgulken ekiptekilerin dertlerini görememişti. Batu ile kavgası sırasında bile konuya doğru düzgün odaklanamamıştı.
Her şey üstüne üstüne geliyordu. Tüm gökyüzünü günlerdir omuzlarında taşıyormuş gibi bitik bi hâldeydi. Bu hâldeyken de Helen'in ve ekip arkadaşlarının sorunlarıyla ilgilenememişti. Hatta bu yüzden tüm ekiple arası açılmıştı.
Kimse onu gerçekten görmüyordu. Herkes bir terslik olduğunu fark etmişti ama o kadardı işte, sadece farkındaydılar. Boğuştuğu düşüncelerini, hissettiği o duyguları kimse anlamıyordu. Onu, bilip bilmeden yargılıyorlardı. Atlas, onlara kendisi bir şey anlatmamayı tercih etmişti. Bunun da gayet bilincindeydi. Bu durumda da onlardan bir şey beklemek saçma olurdu elbet, fakat bu, onların Atlas'ı anlamasına engel olmamalıydı. Özellikle Helen ve Batu, onun konuşmasına gerek duymadan daha fazla şeyi anlamaları gerekirdi. Belki hakkı yoktu buna; ama o da bir insandı ve anlatmadan anlaşılmak istiyordu. Buna rağmen tek elde ettiği şey kırıcı cümlelerdi.
Söylemeyi, itiraf etmeyi kaç kez düşündü, sayısını hatırlamıyordu. Ancak her defasında vazgeçti. Bunu birçoğu kaldıramazdı. Planlar yapıldı, birinin hayatı bu yüzden yok oldu ve görmezden gelindi; ama bu, gerçek bir katil olduğunu itiraf etmeyi kolaylaştırmıyordu.
Mantıklı davranmalıydı. İtiraf etmek, her şeyin tehlikeye girmesine neden olacak hamleden başka bir şey değildi. Zar zor oluşmaya başlayan güven bağlarını da bu şekilde davranarak bir çırpıda yok edemezdi. Bu yüzden acıyı da suçluluğu da içinde yaşamayı tercih etmişti.
Kendisine sakladığı bu paylaşılamayacak sır, daha da büyümüş, önce kabuslarına sonra da gerçek hayata taşmıştı. Atlas ağırlaşan kalbiyle baş başayken bile yalnız olmuyordu. Her yerde Bekir'i görüyordu. Yaşıyorken, kanlar içinde yatıyorken, ona alay eder gibi gülüyorken...
Bekir'in görüntüsünü bir türlü aklından çıkaramıyordu. Kanlı duvarın dibindeki o cansız beden ve boş bakan gözler nereye giderse gitsin onu takip ediyordu. Aklına kazınmıştı bir kere. Kolay kolay unutup hayatına devam edemezdi.
Onu görmeye başladığında aklını kaçırdığını sanmıştı, ancak sonra bunun normal bir durum olduğunu anlamıştı. Zaten bunu anlamayacak kadar aklını yitirmemişti daha. En azından şimdi, Bekir'i her gördüğünde irkilip elektrik çarpmışa dönmüyordu. Varlığı da sandığı kadar fazla rahatsızlık vermiyordu. Sadece huzursuz ediyordu. Onun bir sanrıdan ibaret olduğunu biliyordu çünkü.
Arabayı garaja park ettikten sonra bir süre kıpırdamadan durdu. Üstündeki dinçliği anlamlandıramıyordu. Her bakımdan sakinleşmişti sanki. Tüm öfke ve stresten arınmış gibi orada öylece oturup duvarı izliyordu. Hatta birkaç saattir Bekir'i bile görmüyordu.
Rıza'nın evine gitmekle bir kez daha kendisi adına doğru bir karar vermiş olduğunu anladı. Etkisiz hâle getirip bağlamak çok kolay olmuştu. Kerem'e ve İdil'e bulaştığı için onu pişman ederken tek bir acıma duygusu bile hissetmemişti. Adamın yüzü kan içinde kalıp biçimsiz bir hâle gelene kadar Atlas kendisini durdurmak için bir hamlede bulunmadı.
Adamı en son bıraktığında kan kusuyordu. Burnu kırılmış, elmacık kemiği kanamış, tahminleri üzerine de kaburgaları ve iç organları fena hâlde ezilmişti. Ama bu manzara bile Atlas'ta herhangi bir merhamet hissi uyandırmamıştı. Aksine, adamın aldığı her darbede Atlas rahatlamıştı.
İçinde biriktirdiği onca öfke ve nefreti bu şekilde dışa vurmuştu. Ve bu, sandığından daha iyi gelmişti. Rahatlayana kadar buna ihtiyacı olduğunu bile bilmiyordu. Neredeyse Rıza'nın, ekibine bulaşmasından memnun olacaktı.
Ama itiraf etmeliydi, o eve giderken çok korkmuştu. Kendini kaybedip Rıza'yı da öldüreceğinden deli gibi korkmuştu. Bekir'den sonra bunu alışkanlık hâline getirir diye ödü kopuyordu. Daha birini atlatamamıştı. Devamı olursa katlanabilir miydi, emin değildi. Yine de o karanlığın onu içine çektiğini görmezden gelemezdi. Her geçen gün o bataklığa daha da batıyormuş gibi hissediyordu.
Elleri acıdığında direksiyonu bırakıp parmakların esnetmeye çalıştı. Eklem yerleri kıpkırmızıydı. Elinin üstü de bir hayli acıyordu. Ama Atlas için bu sorun değildi, acı onu gerçekliğe bağlıyordu.
Kerem'i de böylece bir kez daha anlamış oldu. Neden o dövüşlere katıldığını, neden acı çekmek için çabaladığını daha iyi anlıyordu. İnsanın fiziksel olarak bir yeri fazla acırsa ruhundaki ve zihnindeki acıları fazla düşünmüyordu. Bu yüzdendi acıya olan bağımlılığı. Atlas kendine buna fazla alışmaması gerektiğini hatırlattı, sonunun Kerem gibi olmasını istemiyordu.
Arabadan indiğinde uzun zamandır nefes almıyormuş gibi derin bir nefes almıştı. Şimdiden, içeridekilerin tepkilerinin nasıl olacağını biliyordu. Üstünde Rıza'nın kanı vardı ve Atlas, arabada tişört bulundurmasına rağmen onu giymek istemiyordu.
Aslında istemediği şey diğerlerini kandırmaktı. Onlardan bir şey sakladıkça işlerin kötüleştiğini görmüştü. Belki birini öldürüp katil olduğunu söyleyecek kadar cesaretli değildi ama en azından Rıza'ya yaptıklarını itiraf edecek kadar dürüst olabilirdi. Hem böylece Atlas'ın nasıl bir insan olduğunu da anlarlardı. Ne yaptığını, neler yapabileceğini de tahmin ederlerdi.
Evin kapısına yöneldiğinde aklından geçen tüm olumsuz düşünceleri bir köşeye bırakmaya çalıştı. Özellikle onu zayıf düşüren o duygulardan arınması gerekiyordu. Onların karşısında fazla duygusal ve yıkılmış bir imaj çizemezdi. Kısacası, onu insan yapan tüm özelliklerinden vazgeçip, duygusuz ve acımasız olan o katil yanına odaklanmalıydı. İradesinin izin verdiği kadar bu oyunu sürdürmeliydi.
Yüzündeki yorgunluğu ve hüznü sildi. Gözlerini kapatarak derin bir nefes alıp düz bir yüz ifadesi takındı. Artık hazırdı, olacaklarla yüzleşebilirdi.
Kapıyı açıp içeri girdiğinde herkesin orada olduğunu gördü. Durdukları yere göre Batu ve Ozan'ın yeni geldiğini, Helen'in de onları karşıladığını görebiliyordu. Atlas'ı gördükten sonra yüzlerindeki gülümseme solup gitmiş, yerini telaşa bırakmıştı. Kandan rahatsız olan Batu bile gözlerini dikip Atlas'a bakmayı sürdürmüştü. Helen'in ona seslenip yanına gelmeye kalkınca Atlas, elini kaldırarak onu durdurdu. Birkaç saat önce rahat etsin diye yukarı doğru kıvırdığı gömleğin kollarını çekiştirdi.
"Merak etmeyin!" Sesi yine oldukça sertti. Ama Rıza'ya yaptıklarını hatırladıktan sonra istemsizce keyiflenmişti. Yine de bunu saklamaya çalıştı. Ne yaptığını itiraf ettikten sonra ekibinin gözünde, başkasını dövmekten zevk alan biri olmak istemiyordu. "Kanlar bana ait değil..."
"Atlas, sen ne diyorsun?" Helen kendisini zor zapt ediyormuş gibi her kelimenin üstüne basa basa konuşmuştu. Zaten son zamanlarda araları pek bi' açılmıştı, bu durumda da Atlas'ın ondan habersiz yaptığı her şey eksi olarak geri dönüyordu. "Ne demek kanlar bana ait değil? Kime ait?"
"N'aptın sen?" İdil masayı arkasında bırakarak Batu ile Helen'in yanına geldi. Ozan da masadan uzaklaşmıştı, Atlas'a beklentiyle bakıyordu. Hayal ise olduğu yerde durmuş, korkuyla gelecek cevabı bekliyordu. Ama Atlas, onun kendisi için korkmadığını gördü. Atlas için, üstündeki kanların sahibi için korkuyordu.
"Oğlum, konuşsana!" Ozan da en sonunda sessizliği bozmuştu. "Kime, n'aptın?"
"Kanlar Rıza'ya ait," deyip yanlarından geçti ve cebindeki telefonuyla elindeki araba anahtarlarını masanın karşısındaki çekmeceli dolabın üzerine bıraktı. Arkası onlara dönüktü ve bakışlarını göremese de üstünde hissediyordu.
"Ne?" Batu, hepsinin aklındaki tepkiyi sesli bir şekilde söylemişti.
"Nasıl? Atlas, sen ne diyorsun? Ne demek Rıza'ya ait?" Helen korkuyla ona bakarken Atlas onu bir kez daha üzdüğü için kendinden nefret etti.
"Lan adamı öldürdün mü yoksa?" Ozan öne çıkıp refleks olarak kemerine sıkıştırdığı silahına dokundu. Bu o kadar ani gelişmişti ki Ozan'ın bile yaptığı bu hareketi fark etmediğine emindi. Atlas'ı hemen kelepçelemeye hazır olan ekip arkadaşı vereceği cevabı bekliyordu. Ama Atlas'tan önce Helen araya girmişti.
"Saçmalama!" dedi öfkeyle Ozan'a bakarak. "Atlas öyle bir şey yapmaz. Birini öldürmez..."
Sona doğru sesi kısılırken beklenti dolu gözlerini Atlas'a dikmişti. Atlas'ı korusa da Ozan'ın sorusunun cevabını Helen de bekliyordu. Atlas'ın inkâr etmesini, yapmadım, demesini bekliyordu. Helen'in laflarından ve bakışlarından sonra göğsünde büyük bir baskı hissetti. Geride bırakmaya çalıştığı o suçluluk duygusu bir kez daha ele geçirdi onu. Helen'den kaçırdı gözlerini ve çok zor olmasına rağmen yüzüne alaycı bir ifade yerleştirmeye çalıştı.
"Tabii ki hayır," dedi olabildiğince umursamaz bir sesle. "Öldürmedim Rıza'yı."
Daha önce rol yapmak için bu kadar zorlandığını hatırlamıyordu bile. Ama rolünü hakkıyla yapmış olacak ki hepsinin yüzünde rahatlama emareleri görünmüştü.
Batu bir şeyler fısıldayarak kalçasını masaya yaslayıp bakışlarını yere dikti. Ortamdaki gerginlik sırasında yeterince kana maruz kaldığından, şimdi Atlas'a ve üstündeki kana bakmamaya çalışıyordu.
Ozan'ın gergin olan omuzları gevşemişti. Atlas'ın adam öldürmediğini bildikten sonra o da rahat bir nefes aldı. Hayal ise bakışlarını Atlas'a dikmiş, gözlerini bile kırpmadan onu izliyordu. Yüzündeki ifade birçok anlama gelebilirdi, Atlas ne düşündüğünü ilk kez doğru dürüst anlamamıştı. Tek bildiği onun da diğerleri gibi endişeli olduğuydu.
"O zaman bu kanlar ne?" İdil olabildiğince anlayışlı bir yüz ifadesiyle sormaya çalışmıştı fakat Atlas onun da çileden çıkmasına ramak kaldığını görüyordu.
"Onu öldürmedim," dedi bir kez daha. Yaptığı, alelade bir şeymiş gibi omuz silkti. "Sadece biraz hırpaladım."
"Hırpalamaktan kastın işkence mi?" diye sordu Kerem. Ama sitem ediyor gibi değildi ses tonu. Bilgi almak istiyormuş gibi bir havası vardı.
"Pek işkence sayılmaz. Sadece haddini bildirdim." Bir kez daha gömleğinin kollarını çekiştirdi. "Senin bir gün yapacağın şeyi şimdi yaptım."
"Öylece dövdün, sonra da bıraktın mı?" Hayal de sonunda konuşmalara katılmaya karar vermiş gibi hareketlenip masadan uzaklaştı.
"Onunla işim bittikten sonra polise ihbar ettim. Alıp götürdüler."
"Nasıl yani?" Batu telaşla sordu. "O, yüzünü görmedi, değil mi?"
"Tabii ki de görmedi." Böyle bir soruyu sorması bile hataydı. Atlas'ın bunu göz ardı edeceğini cidden düşünüyor olamazdı. Gizlice eve sızarak adamı bayıltmış, sonra da gözlerini bağlamıştı. "Kim olduğumu bilmiyor. Sadece bulaşmaması gereken biri olduğumu biliyor."
"Neden direkt polise haber vermedin?" Ozan yine mesleğinin getirisi olan dürüst adam tavırları takınmaya başlamıştı. "Adama işkence etmek zorunda değildin."
Atlas kaşlarını çattı. Çok saçma bir şey söylediğini belli ederekten ona baktı.
"Nasıl yani?" Alayla gülmüştü. Sonra yüzünde ciddi bir ifade belirdi. Önce İdil'e sonra Kerem'e baktı. "İdil'e dokunacak, Kerem'in yaralanmasına neden olacak ve elini kolunu sallayarak, hiçbir şey olmamış gibi hapse geri mi dönecekti?"
Kafasını iki yana salladı.
"Hayır, kimse benim ekibimdekilere bulaşıp da hayatına öyle kolay kolay devam edemez." Biraz daha yaklaştı Ozan'a. Sesi nefret doluydu. "Hayatta olduğu için şanslı."
"Bir gün bu yaptıklarınla tatmin olmayacaksın." Ozan sakin bir sesle konuşmuştu. Az öncekinin aksine ona ne kızıyordu ne de azarlıyordu. Sadece kendince uyarmaya çalışıyormuş gibi davranıyordu. "Daha fazlasını isteyeceksin. Daha fazla zarar vereceksin... Bir yerde durman gerekiyor."
Atlas konuşmadan, düz bir surat ifadesiyle ona baksa da içinde dinmek üzere olan fırtına tekrar alevlenmişti. Hayal'e geçen sefer söyledikleri aklına geldi. "Edindiğin alışkanlıklara dikkat et, Hayal. İnsanlar, alıştıkları şeylerden kolay kolay vazgeçmezler. Bu, kötü bir alışkanlık bile olsa." Şimdi de Ozan onu aynı şekilde uyarıyordu. Oysaki, Atlas'ın kendini defalarca uyardığını bilmiyordu.
Yine de Ozan'ın, onun ne yaptığını tahmin ediyor gibi konuşmaya başlaması oldukça gericiydi. Aslında aralarında Atlas ile ilgili en iyi tahmini yapabilecek kişi oydu. Ne çok fazla tanıyordu onu ne de çok az. Katil olabileceğini akıl etmesi fazla uzun sürmezdi. Belki emin olamazdı ama ondan şüphe duyacaktı. Atlas, Ozan'ın gözlerindeki o şüpheyi gördüyse de belli etmedi.
"Ben gidip üstümü değiştireyim," diye konuyu değişti ve geri çekildi. "Karşınızda daha fazla böyle durmak istemiyorum."
Arkasını dönüp merdivenlere yönelirken yüz ifadesini sabit tutmaya gayret etti. Rol yapmak neden bu kadar zorlaşmıştı ki? Odasına girer girmez uzun zamandır taktığı maskesini indirip derin nefesler alarak gözlerini kapattı. Hiçbirinin yüzüne doğru dürüst bakamıyordu. Özellikle Helen'e, Batu'ya ve İdil'e bakmaktan kaçınıyordu. Sanki Atlas, onları yakınına bırakıp gözlerine bakmalarına izin verseydi katil olduğunu anlayıp onu terk edeceklerdi. Ama anlasaydılar şimdiye anlarlardı. Yine de o korku yakasını bırakmıyordu.
Üstünü değişip aşağıya indiğinde herkesin masada, sessizce oturduğunu görmüştü. Hiçbiri konuşmuyordu. Hepsi dalıp gitmiş gibiydi.
"Neler oluyor?" diye Atlas merakını saklamadan sordu. Hepsi kafasını kaldırıp ona bakarken İdil konuşmuştu.
"Herkes yaptığın şeyi düşünüyor ve bi' de bizi neden buraya çağırdığını."
"Bir dakika," diye araya girdi Helen. "Başlamadan önce bir şey sormak istiyorum."
"Tabii!"
"Bu Rıza... kaç yıldır hapiste?" Helen'in bu sorusuyla Kerem tedirgin bakışlarını ona yönlendirmişti. Ama kız kardeşi buna dikkat etmemişti. "Yani kaçmadan önce. Cezaevinde ne kadar süre kalmış?"
Atlas, Helen'in konuyu nereye getirdiğini fark etmişti. Bir yandan durumu kavradığı için mutlu olsa da bir yandan bu kadar geç fark etmiş olmasına şaşırmıştı. Helen, Rıza görevinde başrol değildi belki, fakat çoktan bu gerçeği görmeliydi. Belki de bir süredir yaralı olan Kerem'le kafası karışmıştı. Bu yüzden dikkat etmemişti.
"Epey uzun bir süre," diye yanıtladı. "Altı yıla aşkın bir süredir..."
Helen'in bakışları donuklaştı. Gözleri önce masaya, sonra da Kerem'e yöneldi. Fark ettiği gerçekle ne yapacağını bilemez bir hâlde sadece ona bakmakla yetinmişti. Kerem de Helen'in şaşkınlığına hüzünlü bakışlarla karşılık vermişti. Onların bakışmasını bölen kişiyse Ozan olmuştu. Kısık sesle bir küfür savurup Kerem'e baktı.
"Ben bunu nasıl fark etmedim?" Ozan'ın ağzı hafifçe açılmış kaşları yukarı kalkmıştı. Atlas şimdiye kadar onun öğrenmemesini garipsedi. Bu kadar mı dikkatsizdi?
Kerem ise iyice köşeye sıkışmış gibi geriye yaslanıp gözlerini, kucağında kavuşturduğu ellerine dikmişti. Yüzünde artık sadece hüzün yoktu, öfke de vardı. Ama öfkelendiği kişi bu odadakilerden biri değildi, ona iftira atıp hapse girmesini sağlayan kişilerdi.
"Sen... sen hepse mi girdin daha önce?"
Kerem gözlerini kapatıp sertçe nefesini dışarı verirken Atlas'ın bakışları Batu'nu buldu. Onun da yüzünde daha önce fark etmediğini gösteren bir şaşkınlık vardı. Atlas, Gerçekten mi? O da fark etmemiş, diye düşündü. Bu ikisi Kerem ile bağlantısını Rıza'yı araştırırken nasıl çözemezdi? Her şey apaçık ortadaydı oysaki.
Ama sonra onları hemen yargılamaktan vazgeçti. Batu iki gün uyumadan Rıza'nın yerini öğrenmeye çalışmıştı. Bu detayı fark etmemesi aslında Batu gibi dikkati dağınık biri için gayet normaldi. Ozan da bürodaki işler yüzünden yoğun olmalıydı. Dikkat etmemiş olması olağanüstü bir şey değildi. Önemli olan şu an fark etmiş olmalarıydı.
"Oğlum, bir şey söylesene!" Ozan elinin tersiyle Kerem'i dürttü. Cevap almakta ısrarcıydı. Zaten sorunun cevabı da belliydi. Kabul edecekti illaki. Kerem suskunluğunu korurken Atlas, İdil'in önce şaşırmasını sonra yüzünün anlayışlı bir ifadeye çevrilmesini izledi. Hayal ise şoka girmiş gibi Kerem'e bakıyordu. Sanki onun suçlu olup içeride yatmasını hiç beklemiyordu. Eski Hayal olsa çoktan sandalyesini masadan uzaklaştırıp kapıya koşmak için hazır beklerdi. Şimdiyse sadece şaşırıp Kerem'in anlatacaklarını bekliyordu.
"Evet," dedi yorgun bir sesle. Ama sesinin titremesi öfkesini ele vermişti. "Bir süre içeride yattım. Oldu mu?"
Bu itiraf Kerem için Atlas'ın sandığından daha zor olmalıydı. İşlemediği bir suç yüzünden hayatının altı ayı öylece uçup gitmişti. Kerem ise bir şey yapamayıp kaderine razı gelmek zorunda kalmıştı. Atlas onun baskı altında daha fazla kalmasına müsaade etmeden lafa girdi.
"Buraya toplanma amacımız Kerem'in geçmişi değil. Bizim geleceğimiz." Sandalyeyi çekip karşılarına oturdu. "Tatil bitti. Yapmamız gereken şeyler var."
"Ne gibi?" Şaşırtıcı bir şekilde bu soru Hayal'den gelmişti. Kız, Atlas'ın sandığından daha çabuk adapte oluyordu ortama.
"Bu sefer hangi suçları işliyoruz?" Ozan da kendine yaraşır bir soru sormuştu.
"Haneye tecavüz, gizliliğin ihlali, adam kaçırma, şantaj, tehdit, soygun falan işte..."
"TCK'daki maddeleri say demedim." Normalde sinirlenmesi gereken Ozan, gayet sakin bir şekilde onunla diyaloğunu ilerletirken diğerleri şaşkın bir vaziyette onları izliyordu. Espri olduğunu düşünseler de Atlas'ın saydığı her suçu aslında gerçekten işleyeceklerdi. Aniden dalga geçer gibi sayınca hepsi şaka yaptığını zannetmiş olmalıydı. Genç adamın ciddi olduğunu birkaç saniye sonra anlamışlardı.
"Ciddi olamazsın," diye ilk Hayal konuştu.
Atlas kaşlarını çatarak, "İlk gün cinayet işleyeceğiz, dediğimde de ciddiydim," dedi hiç düşünmeden. Zaten aklından çıkmayan o cinayet, bir kez daha kendisini hatırlatmıştı.
"Bunları neden yapacağız?" Kerem'den beklediği soruyu İdil'den duyduğunda Kerem'in az önceki itirafa takılı kaldığını anlamıştı. "Kiminle uğraşıyoruz? Ve ne tür bir bilgi edinmeyi düşünüyorsun?"
Atlas'ın dudaklarında ince bir gülüş belirdi. Ama bu o kadar silikti ki görünmüyordu bile.
"Bu seferki avımız daha büyük. Hamdi Kalyoncu'nu yakalayacağız."
"Ne?" Ozan'ın gözleri parladığında Atlas, onun uzun zamandır bu anı beklediğini fark etti. "Tüm bu saydıklarını onun üzerinde mi deneyeceğiz?"
"Birçoğunu... bazılarını."
"Yine aklından neler geçiyor, Atlas?" Helen kaya gibi sert bir yüz ifadesiyle ona bakıyordu. Duygularını saklamakta becerikli biri de olsa Atlas, o gözlerde endişe ve korkuyu hissedebiliyordu. Aynaya baktığında her defasında gördüğü bir yüz ifadesiydi çünkü.
"Bir ay sonra bu Hamdi'nin oğlu evleniyor. O zamana kadar da onlarla biraz uğraşacağız." Sandalyeyi çekip oturdu. Ellerini de masanın üzerinde birleştirdi. "Ve sonra da evine ve ofisine sızıp tüm bu uyuşturucu şebekesinin detaylarını ele geçireceğiz."
"Basit bir şeymiş gibi söylüyorsun." Hayal kaşlarını çatarak Atlas'a baktı. Diğerleri de kafaları karışmış hâlde ona dikmişlerdi gözlerini.
"Uğraşacağız, dedin." Helen araya girdi. "Nasıl olacak o?"
"Peşinde birilerinin olduğunu fark etmesini sağlayacağız."
"Anlamıyorum." Ozan öne doğru eğildi. Yüzünde endişeli bir ifade oluşmuştu. "Neden böyle bir şey yapalım ki? Kendimizi neden açığa çıkarıyoruz?"
"Açığa çıkmaktan söz etmiyor." Kerem sonunda konuşmuştu ama bakışları hâlâ masada geziyordu. Hiçbirinin suratına bakmamıştı. "Onları korkutmaktan söz ediyor. Amacı farklı."
Atlas bu doğru tespit üzerine sadece anlık gülümseyip kafasını salladı. Ozan, Hamdi'yi bir an önce yakalatmaya o kadar odaklanmıştı ki Atlas'ın demek istediği şeyi kavrayamamıştı.
"Neden korkutmak istiyorsun?" Hayal tekrar soru sorduğunda masadakilerin yarısı artık bunun nedenini çözmüştü. Helen, Batu ve İdil geriye yaslanmış, tahmin ettikleri açıklamayı bekliyorlardı. Onlarla daha önce böyle bir şey yaptıklarından sebebini de geç olmadan anlamıştılar.
"Korku bizim hem tetikte olmamızı sağlar hem de zaaflarımızı ortaya çıkarır. Bize bunların ikisi de lazım olacak, o yüzden." Atlas gözlerini tek tek hepsinin üzerinde gezdirdi. Yüz ifadelerinden belirli bir şey söylemek zordu. Bazıları kayıtsızdı, bazıları da merakla ve korkuyla bakıyordu. "Hamdi'yi ailesiyle, oğluyla korkutacağız. Onun başına bir şey geleceğinden endişelenecek..."
"Ama bizim asıl amacımız bu olmayacak, değil mi?" Ozan da sonunda Hamdi'ni bulacaklarının rehavetinden kurtulmuş, aklını çalıştırmaya başlamıştı.
Atlas usulca kafasını sallayıp, "Evet," dedi. "Asıl amacımız onun bu korkuyla yapacağı hataları yakalamak ve kullanmak. O, ailesi için endişelenirken biz onun evine ve ofisine girip istediğimizi elde edeceğiz."
"Dikkat dağıtma diyorsun yani?"
"Kesinlikle!"
"Bu süre zarfında ne yapacağız?" Helen, Ozan ve Atlas'ın sohbetini böldü. "Korkutmak için n'apıyoruz?"
Atlas geriye yaslanarak rahat bir pozisyon aldı. Aklında bir sürü şey vardı yapacak. Peki hangisinden başlamalıydı?
"Önce takip edildiklerini hissettirmemiz gerek. İçlerine bir şüphe tohumu ekmeliyiz."
"Aklında ne var, Atlas?" Ozan sıkıntılı bir sesle konuştu. Duyacaklardan memnun olmayacağının farkındaydı. "Nasıl yapacaksın?"
"Önce bir iki gün gizlice izleyeceğiz. Çaktırmadan yapmalıyız ama. Onun gibi insanların bir düzeni olur. Bunu çözersek işimiz kolaylaşır."
"Öğrendik diyelim, sonra?" İdil sorusunu bekletmeden sormuştu. "Rahatsız etmeye nasıl başlayacağız?"
"Ona ufak sürprizler yapacağız," dedi muzip bir ifadeyle. Plan yapmak ve onu anlatmak Atlas'a iyi geliyordu. Zihnini meşgul eden şeylerin olması ne kadar da güzeldi. "Oğlunun ve kendisinin evine tehdit mesajları yollayacağız. Gizli telefonlar, evden bir şeyler almalar, takip edildiğini hissettirmek gibi şeyler."
"İnsanları bi' tehdit etmediğimiz kalmıştı zaten," diye fısıldadı Ozan. Bakışlarını masaya dikip geriye yaslanarak eliyle ağzını kapattı. Asla mesleğini bir kenara bırakamayacak, içindeki hesaplaşma da asla bitmeyecekti. Kendisini hep bu yüzden kısıtlıyordu. Tüm potansiyeli de böylece harcanıyordu. Bir gün Ozan'ın mesleğiyle sınanacağına ve hiç de hoş şeyler olmayacağına neredeyse emindi Atlas. İnsanlar, en sevdikleriyle sınanırdı bu hayatta ve Ozan'ın da şu an mesleğinden başka sarılabileceği bir şeyi yoktu.
Atlas, polis arkadaşının bir gün mesleğiyle onlar arasında bir seçim yapmak zorunda kalmasından korkuyordu. Aslında, mesleğini tercih edeceğinden endişeleniyordu. Bunun yaşanmasına izin veremezdi. Genç adam, o günün geç gelmesini umdu. Çünkü olası bir seçim durumunda hiçbiri, Ozan'ın ilk tercihi olmayacaktı.
"Ya sonra? Düğün olduğunda ne olacak?" Diye sordu Kerem, sessizliğini bozarak. Ama hâlâ suratı donuk bakıyordu. Yüzünden bir duygu okumak kolay değildi. Boş bakan gözlerini Atlas'a dikti ve sakin bir sesle konuşmaya devam etti:
"Seni biraz bile tanıdıysam, ortalığı düğün günü karıştırırsın."
Atlas başka bir zaman olsa buna kahkaha atardı. Kerem'in bu laflarında hem memnun hem de rahatsız olmuştu. Şiddete meyilli ekip arkadaşının onu az çok tanımaya başlaması ve zekice çıkarımlarda bulunması çok güzel bir şeydi. Bu, ekip arasında bir bağ yarandığını gösteriyordu. Ama aynı zamanda da Atlas bu kadar tahmin edilebilir olmasından hoşnutsuzdu.
"Doğru tahmin," diye onayladı. "Düğün günü, bizim harekete geçtiğimiz gün. En zayıf olduğu an... Dikkati dağılmış olacaktır. Biz de istediğimizi alacağız."
"Ne bizim istediğimiz?" Batu da sonunda bir şeyler söylemişti. "Bilgi çalmak mı?"
Atlas ona baktığında geçen geceki kavgayı ve kavganın çıkma nedenini hatırladı. İçindeki suçluluk duygusunu görmezden gelmenin tam sırasıydı ancak yapamıyordu. Batu'ya haksızlık yapmış gibi hissediyordu. Onu kırmak, kendinden uzaklaştırmak istemediği halde buna neden olmuştu. Ona değer verdiğini ve korumak için bunca şeyi yaptığını Batu'ya nasıl gösterecekti? Onunla konuşmalı mıydı, yoksa kendiliğinden hallolmasını mı beklemeliydi? İçinden bir ses hiçbir şeyin kendiliğinden hallolmayacağını söylüyordu. Ama Atlas için Helen dışında başkasıyla duygusal bir konuşma yapmak hiç olmadığı kadar zordu.
Bakışlarını Batu'nun arkasındaki duvara doğru kaldırdığında gördüğü bir suratla kaskatı kesildi. Yine oradaydı, yine onu görüyordu. Bekir'in kanlı suratında alaycı bir gülümseme vardı. Yaşam ışığından yoksun gözleriyle Atlas'a alay edercesine bakıyordu. Sanki birbiriyle bağlantılıymış gibi Batu'ya duyduğu suçluluk duygusu, diğerini de tetiklemişti.
Gözlerini Bekir'in sanrısından çekerken soluğunu ve kalp atışlarını kontrol altına almaya çalıştı. Zihninin bir köşesinde, diğerlerine belli edemezsin, diye bağıran bir ses vardı. O sese tutundu ve Bekir'e bakmamak için direndi. Yapma!
"Atlas!" Helen'in tiz sesi ağabeyini ona bakmaya mecbur bırakmıştı. Kız kardeşinin yüzündeki endişe, öfkeyle kamufle olmuştu. "Dalıp gittin... Soruya da cevap vermedin."
Soru... Atlas Batu'nun ona az önce sorduğu soruyu hatırladı. Bizim istediğimiz ne? Bilgi çalmak mı?
"Evet. Çok basit," diye lafa girdi. Acilen kendisini toparlaması gerekiyordu. Zayıf bir imaj çiziyordu herkesin gözünde. "Düğün günü ofisinde ve evinde sakladığı uyuşturucuyla ilgili her türlü belgeyi bulmak istiyoruz. Bilgisayarından evdeki tüm odalara kadar her şeyi arayacağız."
"Yine çok kolay bir görev." İdil yarım ağız gülerek geriye yaslandı. Alay ettiği barizdi.
"Ama dikkat etmemiz gereken çok önemli bir detay var." Atlas gözlerini İdil'e dikti. "Ofisteki hiçbir şeyin yeri değişmeyecek. Bulduğumuz gibi bırakmalıyız."
"Hani sen düşünmüşsündür de," diye Ozan dalga geçer gibi konuştu. "Bu alınmış güvenlik önlemleri ne olacak? Böyle bir adamın ofisine kolayca girip çıkamayız. Kameraları geçtim, bir ton adam yığar oraya."
"Neyse ki şanslısınız, her şeyi düşündüm." Dudaklarındaki kibirli gülümseme büyüdü. "Bu dikkat dağıtma işlemi başarılı olursa birçok adamı düğünde olup oğlunu ve gelinini koruma altına alacaktır. Evindekileri halletmek pek sorun olmaz. Bir tek güvenlik kameraları sorun. Onları da Batu halleder."
Gözleri anlık olarak Batu'nu bulmuştu. Arkadaşı da Atlas'a dikmişti bakışlarını. Yüzünde pişmanlık emareleri okunsa da daha çok hüzün vardı suratında. Araları daha önce hiç bu kadar bozulmadığından şimdi ikisi de nasıl davranacağını bilemiyordu. Tekrar Bekir'i görmek istemediğinden bakışlarını ondan çekip Helen'e yönlendirdi.
"Bu arada seri katil olayını böyle kapatamayacağımızı size söylemiştim. Bana taktığını kanıtlamamız gerekiyor. Bu yüzden bir iki yalancı saldırı düzenlemeliyiz."
Ozan eliyle boynuna masaj yapmaya başlarken Kerem donuk bir şekilde masaya bakmaya devam ediyordu.
"Bunun için ne planladın?" Helen bıkkınlıkla iç çekti. "Tahmin ediyorum ki olay benimle ilgili olacak."
Atlas kız kardeşine bakmadan önce Hayal'e ufak bir bakış attı. Aslında kız kardeşi doğruyu söylüyordu. Plan ilk başta Helen ile ilgiliydi. Onun üzerinden bir şey yapmaya çalışacaktı fakat dün, aklına gelen bir fikirle yeni bir plan oluşturmuştu. Bunu yapma nedenlerinden biri de başka bir sorundan kurtulmaktı.
Atlas usulca kafasını sallarken, "Düne kadar öyleydi," dedi. "Ama biraz değiştirmek zorunda kaldım."
Helen kaşlarını çattı. Dudaklarını da birbirine sımsıkı bastırmıştı. Onunla ilgili olmaması onu bir hayli şaşırtmış görünüyordu.
"Sadece ilk saldırı seninle ilgili olmayacak." Genç adam bakışlarını Ozan'ın yanında oturmuş Kerem'e çevirdi sonra. Sesine biraz da öfke kattı. "Bazılarımız başımızı derde sokup kendisini yaralayıp bizi de oyalamasaydı işler farklı olurdu."
Helen göz ucu Kerem'e bakıp göz devirdi. "Kerem'i bırak şimdi. Planda ne değişti?" diye sordu sabırsızca.
İşte bu, gerçekten şaşırtıcıydı. Helen az önce Kerem için konuyu değiştirip onu mu korumuştu? Atlas birkaç gün ekiple fazla içli dışlı olmamıştı diye kimin kimle arası nasıl bilmiyordu. Fakat Helen ve Kerem'in ilişkilerinin iyiye doğru bu kadar ilerlemiş olması Atlas'ı şaşırtmıştı. Bundan da hem memnun olmuş hem de hoşuna gitmemişti. Hep kavga etmelerini sevmiyordu tabii, fazla yorucu oluyordu onun için. Hatta birkaç kez uyarmıştı da onları. Ancak ilişkilerinin başka bir boyuta ulaşmasını da hiç istemiyordu.
"Plan artık Hayal ile ilgili olacak." Herkes şaşkınlıkla ona baktı. Bu, hiçbirinin aklına gelmemiş gibiydi. Atlas hepsinin yüz ifadesinde, "Hayal ne alaka?" sorusunu görüyordu. Genç adam biliyordu, bu planla olaylar çok karışık bir hâl alacaktı. Lakin başka çaresi yoktu. Bazı gelişen olaylar ona bu kararı aldırtmıştı.
"Ben ne alaka ya?" Hayal yine Atlas'a isyan etmeye başlamıştı.
Normalde bu tavırlardan fazla hoşlanmazdı ama Hayal'in aniden böyle yükselmesi hoşuna gidiyordu. Korkusuz olduğu nadir anlardandı. Onu böyle görmek, Hayal hakkındaki düşüncelerini onaylıyordu.
Zaten böyle isyanlarına sert tepki göstermediği üçüncü ya da dördüncü kişiydi kendisi. Diğer ikisi de tabii ki Helen ve İdil'di.
"Nedeni şu, hem saldırı düzenleyip yalanımızı pekiştireceğiz hem de peşindeki adamdan kurtulacağız." Ellerini masaya yerleştirip dikeldi.
"Peşimdeki adamdan kurtulacağız? Nasıl?"
"Senin büyük bir tehlikede olman ve zarar görmen, patronunun onu mahvetmesi için yeterli olabilir," dedi ve hemen," ki o öyle sanacak," diye ekledi, Hayal'in yanlış anlamasına karşın. "Sana bir zarar gelmeyecek, merak etme."
"Anlamadım ben." Ozan sandalyesinin ucuna doğru kaydı ve öne eğildi. "Neden Hayal'e saldırsın? Hayal ile bir bağ yok ki aranızda."
"Olmaması, olmayacağı anlamına gelmez." Atlas yine eğlenmeye başlamıştı. Bu durum ekibin eve ilk geldiği anı hatırlatmıştı ona. O zaman da böyle art arda sorgulamıştılar Atlas'ı.
"O da ne demek şimdi?" Hayal'in tedirgin sesi kulaklarına dolarken Atlas sinsi bir gülüş sunarak ona döndü ve konuştu:
"Sevgilim olmaya ne dersin, Hayal?"
Ve bölüm bitti...