Bölüm 17: Gerçekleri açıklamak insanı rahatlatır mı?

Ozan Yazıcı...
İnsanların içinde sakladıkları sırlar onları yavaş yavaş ve sessizce öldürürdü. Bir şeyleri saklamak her geçen gün daha da zorlaşırken insanlar da bu duruma pek yardımcı olmuyordu. Biri ona karşı kullanır diye dertlerini bile anlatmaya korkanlar nasıl sırlarını paylaşabilirlerdi ki?
Bu yüzden her defasında insan daha da içine kapanarak kendisini dünyadan soyutluyordu. Hatta bazen bu gerçekler ve sırlar sonsuza kadar onlarla birlikte yok oluyordu. Ama çoğu zaman da saklı kalanların ortaya çıkması kaçınılmazdı. Onları saklamak düşünüldüğünden daha zordu.
Ozan'ın işi de saklanmaması gereken gerçeklerleydi. O gerçekleri gün yüzüne çıkarmak için çabalıyordu. Tam da şimdi olduğu gibi. Karşısında oturmuş orta yaşlı adam gerçekleri itiraf ederken hıçkırarak ağlıyordu. Kıskançlık yüzünden karısını ve en yakın arkadaşını öldüren bu adam şimdi pişman olduğunu her iki cümlesinden sonra söylese de onun pişmanlığı işlediği cinayeti geri almaya yetmiyordu.
Önce inkâr etmeye çalışmıştı, sonra bulunan deliller sonucu itiraf etmek zorunda kalmıştı. Ozan, karşısında ağlayan adamın anlattıklarına karşı hiçbir şey hissedemiyordu. Sadece kaşlarını çatmış bir şekilde onu dinlemekle meşguldü. Karısı ile arkadaşını ortada hiçbir neden yokken öldürmüştü ve şimdi bunun acısını yaşıyordu.
Ozan, yine de anlatıp bitirdikten sonra adamın yüzündeki acıya rağmen rahatlamayı görebilmişti. Gerçekleri açıklayınca taşıdığı yükten kurtulmuştu. Artık böyle korkunç bir yükü taşımak zorunda değildi. Cümlesini de bitirip geriye yaslanarak boşluğa baktı. Yüzündeki durgunluk, rahatlayıp kaderini kabullendiğini gösteriyordu.
Gerçekleri söylemek gerçekten de rahatlatıyor muydu insanları? Onun da itiraf etmesi gereken çok şeyi vardı. Söylerse kurtulur muydu yoksa her şey daha da beter mi olurdu? Peki ya Ozan'ın bununla yüzleşmeye cesareti var mıydı? Korkusuzca yaptıklarını başkalarına anlatabilir miydi? Ekibe söyleyebilir miydi?
Atlas biliyordu bir tek, kimseye de söylememişti. Kendisine saklamıştı. Ozan bu konuda ona minnettardı. Diğerlerine, anlatmaya hazır olunca söylemesini bekliyordu. Ozan ise hazır olduğundan pek emin değildi.
Kardeşinin öldüğü gün onun en büyük kabusuydu. Sırf o yüzden yıllarca doğru dürüst de uyuyamaz olmuştu. Çektiği vicdan azabı da dayanılmaz bir hâl olmaya başlamıştı. Anıl'ın ölümünden bir tek Doğan sorumlu değildi, Ozan'ın kendisi de sorumluydu. Bunu ekibe anlatmak ise o anları tekrar yaşamasına neden olacaktı. Buna katlanmak istemiyordu.
Sorgu odasında durmuş katili izlerken aklından geçenleri kontrol etmeye çalıştı. Geçmişe takılıp kalmanın sırası değildi. Kafasını iki yana sallayıp hafifçe öksürürken masada oturmuş Burçin'in dikkatini çekti.
"Devamı sende," dedi odanın kapısına yönelirken. "Evrakları hazırlayıp savcılığa gönderirsin."
Burçin kafasını sallayıp onayladığında Ozan odayı terk etmişti bile. İnsanları sorgulamayı sevse de şu an o beyaz oda ona hiç iyi gelmemişti. Ruhunu çekmiş gibi yorgun düşürmüştü. Ekiplerin çalışma odalarına doğru ilerleyip beş dakika için bile olsa hiçbir şey düşünmeyip dinlenmek isteyince bunun olmayacağını gösteren bir mesaj aldı.
Mesaj Batu'dandı. Berbat olan Türkçesiyle bir şeyler yazmıştı. İlk okuduğunda mesajı anlamadı. Anca üçüncü denemesinde ne olduğunu çözebilmişti. Birlikte çalıştıkları Rıza dosyasıyla ilgiliydi. Yeni bilgiler edindiğini, acilen anlatması gerektiğini yazıyordu.
Ozan gözlerini devirmeden edemedi. Zaten kendi işleri ve bürodaki vakalar yetmiyormuş gibi bir de Kerem'in düşmanının izini sürmeliydi. Üstünden iki gün geçmesine rağmen Ozan bu dosyayla ilgili pek bir araştırma yapmamıştı. Sadece ilk gün sistemde arattığında birkaç sevimsiz bilgi edinmişti.
Herif, hırsızlık yüzünden hapse girse de sicili bir hayli kabarıktı. İşlemeyeceğim suç kalmayacak, diye ant içmiş gibi neredeyse her suça bulaşmıştı. Cezaevinden çıkması da süresi dolduğu için değil, kaçtığı içindi. Kerem'e saldırdığı günden bir hafta önce kaçmıştı. Yaralanma bahanesini kullanarak hastaneye kaldırılmış, oradan da güzelce kaçırılmıştı. Nasıl olduğunu bilmiyorlardı, tek bildikleri birinin ona yardım ettiğiydi. Tek başına o hastaneden kaçamazdı.
Güvenlik kameralarına da yakalanmamışlardı. Yakalandılarsa bile hepsi silinmişti. Sadece ufak bir görüntü vardı, orada da yardım eden kişi olduğunu düşündükleri adam bulanık bir gölgeydi. Maskeyle de yüzünü kapattığı için kim olduğunu seçmek imkânsızdı. Buna karşılık olarak da Batu ondan zaman istemişti. Aklına bir şey geldiğini ama süreye ihtiyacı olduğunu demişti. Ozan da bu süreyi ona tanımıştı.
İllegal şeyler yapmaktan olabildiğince kaçınmak istiyordu fakat Rıza'nın kaçtığını öğrenince konu Kerem'in düşmanı olmaktan çıkmıştı. Kerem ile İdil'i sadece tuzağa düşürmekle kalmamış üstüne yaralamıştı. Onlar dışında diğer vatandaşlar için de tehlikeydi. Rıza'nın sicilinin kabarık olması da bunu onaylar nitelikteydi. Onu yakalayarak tekrar hapse tıkması için elinden geleni yapacaktı.
Aslında bu olayla ilgilenmek sandığı kadar kötü değildi. Büro dışında herhangi bir şeyle uğraşmak ona iyi geliyordu. Kafası sadece işteki suçlular ve maktullerle meşgul olmuyordu. Kendini oyalayacak, Doğan ve Burçin ile zaman geçirdiğinde bile aklını meşgul edecek bir şey bulmuştu.
İşin tek kötü yanı Batu ile çalışıyor olmasıydı. Aslında kötü değil, yorucuydu. Yanında hiç enerjisi tükenmeyen biri varken Ozan'ın yorgun olan ruhu biraz daha yoruluyordu. Batu da o enerjisi asla bitmeyen insanlardandı. Sürekli kıpırdayan, konuya doğru dürüst odaklanamayan, hep yeni bir şeyler üretmeye çalışan biriydi. Bu da Ozan'ı bir hayli yoruyordu. Eskiden olsa Batu'ya yetişebilirdi, ne de olsa önceleri kardeşiyle az uğraşmamıştı ama şimdi bunun için kendisini bitkin hissediyordu.
Düşüncelerden uzaklaşıp Batu'ya anca akşam gelebileceğine dair mesaj yazıp yollarken aniden yanında Doğan belirmişti. Yüzünde her zamanki gibi gevşek bir gülüş vardı. Önceleri hiç takılmadığı halde şimdi gıcık kapıyordu bu görüntüye.
"Bize yine bir iş çıktı," diye elini koridora doğru salladı. "Yeni bir ihbar aldık. Bir otel odasında ceset bulunmuş. Gidip bakmamız gerek. Başkomiser Çetin'in emri."
Ozan bıkkınlıkla iç çekerken eliyle kısa saçlarını karıştırdı. Her gün yeni bir cinayet olmazsa olmazdı. Ceset görmediği günü, günden saymıyordu.
"Kendisi gelmiyor mu?" diye sordu.
"Peşimizden geleceğini söyledi."
"Bizi hiç yalnız bırakır mı o?" Ozan koridorda ilerlemeye başladığında Doğan da onu takip etmişti. Bu habere hiç şaşırmamıştı. Son zamanlarda onları yalnız bir yere göndermiyordu.
"Son çatışmadan sonra normal gibi," dedi gülerek. "Haksız da sayılmaz aslında. Çatışmada hata yaptık... O torbacılara zor kullanman gibi. Soruşturma açıldı. Başın derde girecekti, sen de biliyorsun."
Ozan dediklerini önemsemeyip cevap vermekten kaçmak istiyordu ama yapamadı.
"Çatışma onlar yüzünden çıktı ve ben bu davada haklıyım," dedi sakinliğini korumaya çalışırken. "Adam kaçıyordu. Ve ölümcül bir yara almadılar. Kaçtığında ve polisi dinlemediğinde silah kullanılabileceğini biliyorsundur. Sana, Polis Vazife Salahiyet Kanunu'nun 16. Maddesini hatırlatmama gerek yoktur herhalde."
"Bence sen o maddeyi kendi kitabına uyduruyorsun."
"Anlamadım?"
"O adamı gerçekten vurmak istedin, değil mi?" Doğan aniden durduğunda Ozan da durmuştu. Etrafa bakıp sesini biraz daha alçalttı. "Onu farklı bir şekilde de durdurabilirdik. Önüne geçebilirdim. Bunu sen de biliyorsun."
Ozan cevap vermedi. Sadece öfkeli bir şekilde Doğan'a bakıyordu. Söyledikleri onu beklemediği bir şekilde etkilemişti. Dediklerinde haklılık payı var mıydı? O adamı içten içe vurmak istemiş miydi gerçekten de? Bir yanı yaptığı şeyi doğru mu buluyordu?
Doğan haklıydı, başka şekilde de durdurabilirlerdi. Doğan yapabilirdi. Fakat Ozan silah kullanmayı tercih etmişti. Böyle bir yanının olduğunu fark ettiğinde dehşete kapıldı. Bugün birini silahla yaralamakta sorun görmüyorsa yarın öldürdüğünde de bu onun için sorun teşkil etmeyecekti. Sırf o kötü biri diye yaralanmasında ve ölmesinde bir sorun yok muydu?
Ama sonra bunu daha önce de yaptığı aklına gelmişti. Atlas, Faruk için ölüm emrini verdiğinde ilk başta karşı çıksa da sonradan bunu kafaya takmamıştı. Kendisiyle ilgili fark ettiği bu gerçekler, yüzüne tokat misali çarptı. Atlas gibi düşünmeye başlamıştı. Diğerlerine kötülük yaptı diye Faruk'un öldürülmesinde bir sorun görmüyordu.
Ozan, Doğan'ın söylediklerinden sonra konuyu değiştirmenin en iyi seçenek olduğunu düşünüp konuşmaya başladı.
"Olay Yeri İncelemeye..."
"Haber verildi." Doğan da ona ayak uydurmuş gibiydi. O da konunun kapatılmasından rahatsız olmamıştı.
"Güzel." Telefonu cebine koyarken arabaya doğru ilerledi. "Gidelim."
***
Olay Yeri İnceleme, çoktan otele varmıştı. Hatta gerekenleri yapmaya başlamışlardı bile. Ozan ve Doğan ise trafik yüzünden onlardan yirmi dakika sonra olay yerine gelmişti. Otel odasının önünde, onları polis memurları karşılayıp gerekli bilgileri anlatırken Ozan bunun diğer vakalar gibi olmadığını anlamıştı. Gizemli bir vakayla karşı karşıyalardı. Doğan'la birlikte yanlarından ayrılırken sırıtışı yüzüne iyice yayıldı. Bunu fark edince Doğan konuşmadan duramamıştı.
"Bu yüz ifadesini biliyorum. Ama hemen heveslenme, belki intihardır. Ya da kaza."
"Göreceğiz."
Otel odasının banyosuna doğru ilerlerken detaylara dikkat etmeye çalıştı. Polis memurları ve Olay Yeri İnceleme dikkatli bir şekilde odanın her köşesini arayıp delil buluyorlardı. Yanlarından üniformalı bir polis memuru geçtiğinde onlar banyonun önünde durmuşlardı bile.
Ceset bulundukları noktadan gayet net görünüyordu. Şişmiş bir vücut küvetin içinde öylece yatıyordu. Ağzında ve burnunda beyaz köpükler vardı. Bu da su yutup soluduğu için öldüğünü gösteriyordu. Adamın sadece iç çamaşırı vardı üstünde. Cesede fazla yaklaşmamaya çalıştılar. Maktulün başında, onu inceleyen adama baktı.
"Ne diyorsun? Nasıl olmuş?"
Adam kafasını kaldırarak önce Ozan'a sonra Doğan'a göz attı. Ayağa kalkarken iç çekti.
"İlk bulgulara göre boğularak öldüğünü söyleyebilirim. Vücudunda darp izi yok."
Ozan küvete yaklaşırken dizlerini bükerek cesedin yanına çömeldi. Cesedi iyice incelemeye başladı. Gerçekten de gözle görülür bir darbe yoktu bedeninde. Hatta bembeyaz ve pürüzsüzdü. Sanki kendi isteği ile oraya yatmış, boğulmayı istemişti. Tabii bunlar sadece öylesine gözlemlerdi. Asıl gerçekler adli tabip raporunda ortaya çıkacaktı.
"Herhangi bir boğuşma izi de yok. Aslında kaza gibi görünüyor. Veya intihar."
"Bir insan kendini küvette nasıl boğabilir ki?" Ozan tekrar ayağa kalkarken kaşlarını çatmıştı. "Hayatta kalma içgüdüsü devreye girer. Tabii bir ilaç almadıysa..."
Olay Yeri İnceleme uzmanı onu onayladığını göstererek kafasını salladı. O da Ozan gibi düşünüyor olmalıydı.
"Kanında herhangi bir madde olup olmadığını araştıracağız. Ondan sonra kesin bir şey söyleyebiliriz."
"Bence de ilaç aldı." Doğan da bir öneride bulundu. Onlarla aynı fikirde olduğunu gösterdi. "Sonra da ayağı kayıp düşmüştür ve çıkamamıştır o sersemlikle. Ya da ilaçlar yüzünden uyumuş veya bir şekilde bayılmış. Eh, sonrası da malum."
Hepsi mantıklı sebeplerdi ama yine de Ozan sadece intihar ve kaza orijinli bir vaka olmadığını düşünüyordu. Ancak bunun için yeterince delil yoktu elinde.
"Ama şöyle bir şey var," diye araya girdi uzman. "Odada henüz hiçbir ilaç kutusuna ve uyuşturucuya denk gelmedik."
İşte bu tüm denklemi bozan bir detaydı. Daha otopsi yapılıp kanında bir ilaç tespit edilmemişti ama bu, intihar ve kaza için tek mantıklı sebebi de ortadan kaldırabilirdi. Eğer kanında ilaç varsa ve odada ilaç bulunmazsa bu, ona biri tarafından verildiğini gösterir. Ama kanında uyuşturucu veya ilaç yoksa o zaman biri tarafından boğulduğunu gösterirdi. Yol her türlü cinayete çıkıyordu. Bir de sağlıkla ilgili bir rahatsızlığı olup olmadığını bilmiyordu. Belki de bir atak geçirirken boğulmuştu. Otopsi raporunu beklemek tek seçenekti.
Doğan da bunu hissetmiş gibi oradan ayrıldıklarında Ozan'a döndü.
"Sence hangisi? Kaza mı intihar mı?"
"Bence cinayet..."
"Ne?" diye şaşkınlıkla sordu. Suratı, sanki dediği çok imkânsız bir ihtimalmiş gibi bir ifadeye büründü. "Kapı ve pencereler içeriden kilitlenmiş. Giriş ve çıkış yok. Adamın üstünde hiçbir iz de yok."
"Daha kamera kayıtlarını izlemedik," diye hatırlattı ona.
"İzleyince de bence bir şey değişmeyecek. Yüksek ihtimalle kazadır." Doğan'ın da içinde şüpheler olduğunu biliyordu fakat o sadece görünene odaklanmaya çalışıyordu. Ve davayı hızlıca kapatmak istiyor gibiydi. Tipik Doğan...
"Vaka karmaşık, en iyisi otopsi raporunu beklemek."
Ozan kafasını sallarken gözleri odanın içinde gezindi. Oda çok lükstü. Otel de zaten ünlü bir oteldi. Adam da aldığı bilgilere göre sıradan bir iş adamıydı. Büyük ihtimalle de İstanbul'da yaşıyordu ve burada bir evi vardı. Bunun doğru olduğunu düşünürse neden otelde kalmayı tercih etmişti?
Bu kesinlikle intihar değildi, olamazdı. Böyle bir otelde intihar etmek istemesi çok saçma geliyordu ona. Bunu kendi evinin banyosunda da yapabilirdi. Bu işte farklı bir şey vardı. Belki de Ozan fazla evhamlanıyordu.
"Neden böyle bir otel odasını tercih etmiş peki?"
"Karısını aldatıyordu belki?" diye omuz silkti Doğan. "Gizli kapaklı bir iş çeviriyordur?"
"Olası ama önce otel personelleriyle konuşmamız gerekiyor, sonra da kamera kayıtlarına bakmalıyız."
"Sen o zaman personellerle konuş ben de otelde konaklayan müşterilerle." Kapıya doğru yönelmeden lacivert gömleğinin yakalarını düzeltti. "Belki biri bir şey görüp duymuştur."
"Sonra kamera görüntülerini de birlikte izleriz."
"Siz merak etmeyin, ben izledim bile." Arkadan bir ses yükseldiğinde ikili aniden arkasını dönmüştü. Başkomiser Çetin karşılarında duruyordu. O ne ara gelmişti?
"Başkomiserim? Siz ne zaman geldiniz?"
"Sizden biraz önce varmış olabilirim." Eliyle yanına gelmelerini isterken Ozan ve Doğan ikiletmediler. Yine her zamanki gibi kot pantolon ve oduncu gömleği giymişti. Hafif kırlaşmış saçlarını geriye doğru taramıştı. Gürleşmeye başlamış sakallarını sıvazlarken ikiliye baktı. "Ne düşünüyorsunuz?"
"Kamera kayıtlarını izlemeden bir şey söylemek istemem ama kaza gibi."
Doğan fikrini sunduktan sonra Başkomiser Çetin Ozan'a baktı. Ondan da bir öneri beklediği kesindi.
"Ben emin değilim. Çelişkili durumlar var. Aklıma cinayet olabileceği geliyor fakat Doğan'ın da dediği gibi, kamera kayıtlarına bakmak lazım."
"Ben size söyleyeyim o zaman." Olay Yeri İnceleme ekibinin üstünde gözlerini gezdirirken konuştu. "Adam odadan üç gündür hiç çıkmamış. Sadece odaya yemek söylemiş. İki kez de ziyaretçisi olmuş."
"Eşkalleri, kim oldukları belli mi?"
"Biri kadın, diğeri erkek. Kadının karısı olduğunu düşünüyorum. Adamın kim olduğu hakkında bir bilgi edinemedim. Şu an araştırılıyor."
Ozan ciddi bir yüz ifadesi takınarak kollarını göğsünde kavuşturdu. Dudağını ıslatırken yapboz parçalarını aklında oturtmaya çalışıyordu.
"Peki ya hâl ve tavırları nasıldı?" diye sordu merakla. Korkmuş ve paranoyakça hareketlerde bulunduklarını tahmin ediyordu. Bu duruma en uyan duygu bunlardı çünkü.
"Tedirgin." Gözlerinin etrafındaki çizgiler daha da belirginleşmişti. Oldukça yorgun görünüyordu. "Birinin onları takip etmesinden korkuyorlardı sanki. Sürekli arkalarına bakıyorlardı. Üstelik tahmini ölüm saatinden bir hayli önce otele geliyorlar. Yani boğmuş olmaları ihtimal dışı gibi görünüyor."
"Maktul hiç kamerada görünmüş mü?"
Doğan'ın sorusuyla Başkomiser Çetin bakışlarını ona çevirdi. Kafasını yavaşça sallarken gözlerini kıstı. Bir şeyler düşündüğü barizdi. Onun da aklına yatmayan bir şeyler vardı.
"Evet, göründü. O da içeri birini aldığında sürekli koridoru kontrol ediyordu." Gözleri ikisinin arasında gidip gelirken ellerini cebine soktu. Çenesini kaldırıp iyice dikeldi. "Bu size bir şey çağrıştırdı mı?"
"Birinden saklanıyormuş..."
"Kesinlikle!" diye onayladı onu Doğan. Ozan'a yan bir bakış attı. "Çelişen durumlar olmasaydı cinayet derdim."
"Ben hâlâ cinayet diyorum."
"Başkomiserim diyor ya, tahmini ölüm saatinde içeri giren çıkan olmamış." Eliyle Başkomiseri gösterirken bütün vücuduyla Ozan'a döndü. "Hem kapı ve balkonun kapısı da içeriden kilitliydi. Bu duruma göre katilimiz ya duvarlardan geçebilen bir hayalet ya da ışınlanmayı bulmuş bir mucit."
Ozan bu alaycı tavır karşısında ne kadar sinirlense de belli etmemeye çalıştı. Şu an Doğan'a normalden daha gıcık olmuştu.
"Raporlar bir gelsin de sonra kim haklıymış bakarız." Elindeki telefonu Doğan'a doğrulttu. "Doğan, sen Burçin ile birlikte maktulü ziyaret eden şu adamı araştırın. Bulunca da ifadesini alın."
"Tamam, Başkomiserim."
"Ozan," diye ona baktı. "Sen de Arda ile birlikte gidip karısı ile konuşun. Kısaca ne gerekiyorsa yapın."
"Tabii, Başkomiserim."
Çetin yanlarından ayrıldığında Doğan Ozan'a döndü.
"Hey! Bozuldun mu?" diye koluna vurdu hafifçe. "Elimizdeki bilgilere göre kaza olma olasılığı daha yüksek diyorum. İntiharı ben de düşünmüyorum."
"Ne bozulacağım ya?" Ozan kaşlarını çatarken odadan çıktı. Ekip arkadaşı da peşinden gelmişti. "Gitmem gerek. Bir şey olursa haber verirsin."
Doğan'ın cevap vermesini bile beklemeden onu arkasında bırakıp kapanmakta olan asansöre son anda yetişmişti. O gelmediği için mutluydu. Sonunda kafa dinleyecekti.
Şimdiye kadar öğrendiği tüm bilgileri kafasında toplamaya çalıştı. Ama düşündükçe daha da içinden çıkılamaz bir hâl alıyordu. Yapboz parçaları ya eksikti ya da fazla. Tamamlayıp büyük resmi göremiyordu.
Ve her öğrendiği yeni detayla olay daha da ilginçleşmeye başlıyordu. İnsanların ölmesinden ne kadar hoşlanmasa da değişik olayları severdi. Üstelik bu gibi olaylar bir cinayetse onları çözmek daha da hoşuna giderdi. Belki de bu yüzden Atlas'ın öldü dediği katili bulmak için o kadar uğraşmıştı. Hatta onun öldüğünü bildiğinde derinlerde bir yerlerde üzülmüştü de. Öyle zeki katillerin yaptıklarını çözmek Ozan'a iyi geliyordu. Kafasını meşgul ediyordu.
İzini bulamadığı o katilin nasıl öldüğünü merak etti bir anda. Atlas'a hiç sorma fırsatı olmamıştı. Öyle zeki birinin ölme nedeni Ozan için başlı başına merak kaynağıydı. Atlas, katilin onun hamlelerini bilmediğini söylemişti. Aniden aklına gelen bir fikirle irkildi. Atlas'ın, katilin ölümünde bir parmağı olabilir miydi?
Neden olmasın ki? Faruk'u nasıl öldürttüyse onu da bir şekilde öldürtebilirdi. Bir plan yapıp tuzağa düşürmüş olabilirdi. Ozan, bunu Atlas'ın onlar için hazırladığı dosyada okumamıştı. Zaman zaman Atlas'ın ona bir sürü yardımda bulunduğunu görmüştü. Hatta çok önemli yardımlarda...
Çaktırmadan, ufak tefek detayları ona bir şekilde göstermişti. Birçok vakada da ona uzaktan yardım etmişti. Ozan bunu hatırlayınca bir an için sinirlendi. Olayları kendisi çözse de işin içinde Atlas'ın da yardımlarının olması gurur yapmasına neden oluyordu. Son zamanlarda bu yüzden neredeyse her cinayete o bakmak istiyordu. Sanki tek başına da çözebileceğini kanıtlamak istiyordu. Diğer ekiplerin işlerini bile ellerinden almak istediği anlar olmuştu.
Asansörün varmasıyla sessizliği bölen ses, Ozan'ı düşüncelerden uyandırmıştı. Otelin çıkışına ilerlerken akşam Batu'ya yetişip yetişemeyeceğini düşündü.
***
"Geç kaldın!"
İçeri geçer geçmez duyduğu ilk cümle buydu. Batu kollarını göğsünün altında birleştirerek alınmış gibi ona bakıyordu. Ozan bu tavırlar karşısında göz devirirken salonun ortasına doğru ilerledi. Kerem her zamanki gibi üçlü koltuğun tamamını kaplamıştı. Üstünde de battaniye vardı. Göz altları çökmüş bir vaziyette ona bakıyordu. İki günde zayıflamış gibiydi.
Helen, tüm salonu görecek şekilde, üçlü koltuğun hemen yanı başındaki tekli koltuklardan birine oturarak telefonuyla uğraşıyordu. Sadece bir kez kafasını kaldırarak selam vermişti. Sonra tekrar mesajlarına geri döndü.
Hayal yine yoktu. Atlas da şimdilik ortalıklarda gözükmüyordu. Niyazi'ni de son zamanlarda hiç görmüyordu neredeyse. Sadece iki gün önce başlarında durup onları kontrol eden kişi olacağını söylemişti. Büyük ihtimalle de evde bir yerlerdeydi.
"İşlerim vardı," dedi Batu'ya sert bir bakış atarken. "Hani polisim, çalışıyorum ya, cinayet falan çözüyorum. Kafama göre davranamam."
"Benimle gel." Batu onun söylediklerini umursamadan arkasını dönüp giderken iki saniye durup ona baktı. Gözlem odasına girdiğinde Ozan daha fazla orada durmadı ve peşinden gitti.
İçeri girdiğinde şaşkınlığını gizleyememişti. Sol kısımdaki tüm koltuklar odanın en köşesine doğru çekilmiş ortada büyük bir alan açılmıştı. O alanda da büyük bir cam yazı tahtası duruyordu. Üstünde tanımadığı insanların fotoğrafları ve siyah tahta kalemiyle yazılmış bazı bilgiler vardı. Aralarında da bir ilişki varmış gibi oklarla gösterilmişti. Ozan bir an Cinayet Büroda ekip odalarından birinde olduğunu sandı.
Gözü tahtaya o kadar takılmıştı ki içeridekileri görmemişti. Niyazi ve Atlas sağ tarafta, bilgisayar ekranlarının olduğu kısımda oturmuşlardı. Masanın önündeki iki koltuğa iyice yerleşmişlerdi.
"Hoş geldin," diye ilk konuşan Atlas oldu.
"Hoş buldum." Ozan eliyle yazı tahtasını gösterdi. "Bu ne?"
Batu onun sırası gelmiş gibi bir adım öne çıktı. Zaten kıpırdamadan duramayan biri olarak yine elini kolunu sallayarak konuşmaya başladı.
"Sanırım... Rıza'nın yerini buldum. Yani, tahminlerim var."
Ozan'ın kaşları istemsizce havalanırken Batu'nun sırıtışı iyice büyüdü. Belli belirsiz bir görüntüden bir şey bulmak çok zordu. Bunu tek başına yapamazdı.
"Nasıl yaptın? Kamera kayıtları silinmişti. Kaçıranın yüzünün bile görünmediği bir görüntüden Rıza'nın nerede olduğunu nasıl bulabilirsin?"
"Kolay olmadı." Omuz silkerek eline siyah bir yazı tahtası kalemi aldı. "Aklıma bir fikir geldi."
"Ne?"
"Bir adamı hastaneden kaçırmak için hastaneyi iyi bilmek gerekir. Hatta... hatta orada şey yapanları..." Batu kaşlarını çatarak kelimeyi hatırlamaya çalıştı.
"Çalışanları," dedi Atlas ona yardım etmeye çalışarak.
"Evet, evet çalışanları. Hastanede çalışanların da görevlerini bilmek gerekir."
Ozan onun devam etmesine müsaade etmeden kendi fikrini söyledi:
"Eğer hastane personellerinden olduğunu düşünüyorsan bu polislerin de aklına gelmiştir. Hepsini sorgulamışlardır."
Batu kafasını hızlıca iki yana salladı. O kadar hızlı salladı ki Ozan bir an için boynunu inciteceğini sandı. Batu'nun neden bu kadar heyecanlandığını anlayamamıştı.
"Ben çalışanları değil, hastaları diyorum."
"Nasıl yani?"
"Batu'nun demek istediği şey şu," diye Niyazi ilerleme kaydedemedikleri için sıkılmış gibi araya girmişti. "Ya Rıza'yı kaçıran kişi personellerden değil de hastalardan biriyse?"
"Ama nasıl? Tek seferde hastanenin işleyişini nasıl öğrenecekler? Bunun için illaki birkaç kez..." Aniden durmuştu. Dediği şeyin farkına vararak Batu'ya döndü. Çocuğun suratında çılgınca bir gülümseme vardı.
"Ben de... ben de bu şeyi, ipucunu izledim." Heyecanlandıkça konuşmakta daha da çok zorlanıyordu. Türkçe kelimeleri seçemiyor gibiydi. "Hastaneye sımsıkı gelenleri araştırdım."
"Sımsıkı mı?" Ozan anlamsız bakışlarını ona yönlendirdi ama cevap yanı başından gelmişti.
"Sıkça, demek istiyor." Günlerdir soğuk davranan hiçbir şeye gülmeyen Atlas, elini dudaklarına götürerek gülümsemesini kapatmaya çalıştı. Ozan da gülmemek için büyük bir çaba sarf etmişti. Konunun dağılmamasını sağlamak istiyordu ama dalga geçmeden edemedi.
"Ee? Sımsıkı gelenlerden kimleri buldun?"
Batu, tam yine konuya dönecekti ki üçünün de saklamaya çalıştıkları sessiz gülüşlerini görmüştü. Şaşkın şaşkın onlara bakarken kafasını yana eğip kaşlarını çattı.
"Yanlış mı yaptım?"
Ozan buna cevap veremedi. Ağzını açsa kahkaha atacaktı. Konuyu toparlamak da zor olacaktı. Bu sorumluluğu Atlas kendi üzerine almıştı.
"Hayır, Batu. Sen devam et."
"Okay, şimdi ben bu kişileri araştırdım." Tek adımda yazı tahtasının yanına ulaşmıştı. Kalemi bir fotoğrafın üzerine götürdü. "Hasta bilgilerinden bu adama şey yaptım..."
"Ulaştın."
"Ulaştım!" Batu tekrar Atlas'ın yardımını alırken bozuntuya vermedi. Sanki yıllardır böyle devam eden bir ilişkileri vardı. Ki büyük ihtimalle öyleydi. "Ama sadece o değil... farklıları da var."
"Farklıları derken?"
"Başka insanlar," diye düzeltti Niyazi. "İki kişi daha buldu. Böyle sıkça hastaneye gelip farklı farklı doktorlara muayene olmuşlar. Hem de çok kısa bir sürede. Oldukça ilginç değil mi?"
"Öyle..." Ozan düşünceli bir sesle konuştu. Polislerin bunu fark etmemiş olmaları mümkün müydü? Her ne kadar olayları en ince ayrıntısına kadar araştıran polisler olsa da araştırmayanlar da vardı. Hastalar ya çok iyi kamufle olmuştu ya da bu olaydaki görevli polislerin aklına hastaları araştırmak gelmemişti. Aslında Ozan da Batu söyleyene kadar pek dikkat etmemişti. Ama o, bunu yorgun oluşuna bağlıyordu.
"Ben düşündüm ki bu üçü... ee... daha önce gelmiş. Hastaneyi öğrenmişler." Duraksayıp dudağını ısırdı. Ozan'ın arkasındaki bilgisayarlara göz ucu baktı. "Onların olduğu kamera kayıtlarına ulaştım."
"Nasıl ulaştığını sormak istemiyorum."
"Sorma..."
Ozan duvara yaslanırken Batu'yu süzdü. Biraz sert bakmış olacak ki bakışlarını kaçırmıştı.
"Görüntülerde ne vardı? Birbirleriyle bağlantıları neydi? Nasıl anladınız?"
"Hepsi aynı arabayla gelip gidiyordu." Atlas ayağa kalkarak yazı tahtasına yaklaştı. "Hastane önündeki park yeri kameralarında görmüş."
Elini tahtadaki beyaz bir araba fotoğrafına doğrulttu. Lüks bir arabaydı. Sahibi her kimse maddi durumu iyiydi. Arabasının temizliğine önem verdiği barizdi. Arabanın olduğu tüm fotoğraflarda bunu görebiliyordu. Araçta tek bir çamur izi bile yoktu.
"Arabanın plakasını da sorgulattım." Batu aniden konuştu. Üstelik o garip aksanına rağmen ilk kez zorlanmadan bir cümle kurmuştu. Sonra bunu zirvede bırakmak istiyormuşçasına büyük bir iş yaptığını düşünerek aniden heyecanlanıp İngilizceye geçti. "I found him!"
"I found him!" Bir kez daha aynı şekilde tekrarladı. Kendisi bile bulduğuna inanmıyormuş gibi sırıtıyordu. Parmağını kaldırdı aniden. "In fact," diye devam edecekken Ozan'ın rahatsız edici bakışlarını görüp kendini durdurdu. Tekrar Türkçeye geri döndü. "Yani... şey, evini de buldum."
"Nerede yaşadığını biliyoruz yani? Rıza da orada mı?"
"Hayır. Kendi evinde saklamıyor adamı." Atlas tahtanın önünden çekilerek uzaktan fotoğrafı çekilmiş bir evi gösterdi. "Kendi evi burası. Ama Rıza burada kalmıyor."
"Onun nerede olduğunu biliyor muyuz?"
"İşte ondan emin değiliz. Batu?"
Batu birden irkildi ve etrafa baktı. Sanki nerede olduğunu ne konuştuklarını hatırlamıyordu. Boş boş tahtaya, sonra Atlas'a dikti bakışlarını.
"Ha şey, bir... bir sokak buldum. Sanırım, o sokaktaki evlerden birinde."
"Adamın da o sokaktan birkaç kez geçtiğinin görüntüsü var."
"Bir saniye." Ozan yaslandığı yerden doğruldu. Bir Atlas'a bir Batu'ya baktı. Daha yeni yeni düşünme yetisine kavuşuyormuş gibi beyni çalışmaya başlamıştı. "Plaka sorgulatmak, evi bulmak, hasta bilgilerine ulaşmak, her türlü kamera kayıtlarının elinizde olması... kaç kanunsuz iş yaptınız siz? Nasıl yaptığınızı sorgulamak bile istemiyorum."
"Her zamanki hâllerimiz..." diye alayla fısıldadı Atlas.
"Aslında zor olmadı." Batu'ysa Ozan'ın ciddi ciddi sorduğunu düşünerek cevap verdi. Devamında tek tek nasıl yaptığını -üstelik tüm detaylarıyla- anlatmaya başlayınca sadece Ozan değil, Atlas ve Niyazi de şaşırarak ona bakmıştı. İşin garip yanı hipnoz ediyor gibi kendini dinlettiriyordu. Batu Amerikan aksanıyla yarı Türkçe yarı İngilizce konuşarak teknolojik terimler de kullanmaya başlayınca Ozan olaya el attı. "Nasıl yaptığın umurumda değil. Zaten tüm gün işte vaka çözmeye çalışıyorum, bir de Rıza'yı bulma serüveninin her detayını dinleyemem."
Batu açtığı ağzını geri kapattı. Elindeki kalemi üzgün bir şekilde yandaki rafa bıraktı. Batu'nun, söylediklerinin yarısını bile anladığından emin değildi; fakat hevesini kırmıştı. Yüzündeki hayal kırıklığına sebep olmak Ozan'ı da beklemediği bir şekilde üzdü. Batu'nun yüzünde, kavga ettikten sonra kendi kardeşinin suratında oluşan ifadeyi görmüştü.
"Tüm bunları tek başına mı buldun? Tek başına mı düşündün?" diye konuyu değişerek sakince sordu.
"Evet." Batu kafasını sallarken diliyle dudağını ıslattı. Ozan'a bakmamaya çalışıyordu. "İdil de şey, şey yaptı..."
"Bilgiler topladı."
"Bilgiler topladı," diye Atlas'ı onayladı tekrar. Hâlâ Ozan'a bakmıyordu.
"Doğrusu, etkilendim." Batu aniden kafasını kaldırarak genç adama baktı. "Bunca şeyi kendin düşünüp bulman... etkileyici."
Ozan, Batu'nun gözlerinin parladığına yemin edebilirdi. Sanki yıllardır iltifat duymuyordu. Dudakları yukarı doğru kıvrıldı. Ozan Atlas'ın yüzünde de gurur ifadesini görebiliyordu. Ama içinden bir ses bunu Batu'ya asla yansıtmadığını söylüyordu. Belki de bu yüzden Ozan iki güzel laf söyleyince mutlu olmuştu.
"İki günümü aldı ama... değdi."
"Bir dakika." Ozan kaşlarını çattı. "Sen iki gündür hiç uyumadın mı?"
Batu kafasını iki yana salladı. "Hayır, tabii ki."
Anca bunu söyledikten sonra Ozan, Batu'nun yüzündeki yorgunluğu fark edebilmişti. Enerjik olmasına rağmen göz altları çökmüştü. Gözlerinin içi kıpkırmızıydı. Büyük ihtimalle de daha sık odaklanma sorunu yaşamasının sebebi buydu. Ozan Atlas'a çevirdi bakışlarını.
"Sen de ona izin mi verdin?
"Birkaç kez uyardım," dedi omuz silkerek. "Dinlemedi."
"Ne demek dinlemedi?"
"Hey!" Batu ellerini kaldırarak araya girmeye çalıştı. "I'm okay! İstediğim zaman uyurum. Rıza'yı buldum. Buna odaklanalım."
Ozan gözlerini devirse de konuyu üstelemedi. "O zaman geriye kalan tek şey evi bulmak. O sokağa gidip bakmamız gerekiyor."
"Evet..."
"Pek bir şey bırakmamışsın," dedi Ozan gülümseyerek. Neden gönlünü almak için bu kadar uğraştığını bilmiyordu. Az önceki kaba davranışını unutturmak istiyordu. "E hadi o zaman."
"Ne?" Batu kaşlarını çatıp ona baktı. Ozan kapıya doğru hareketlenirken eliyle gelmesini işaret etti.
"O kadar iş başarmışsın. Rıza'nın hangi evde kaldığını öğrenmeye sensiz gidemem. Senin de gelmen gerek."
"Gerçekten mi?" diye sorarken yüzü aydınlanmıştı. Hayatının teklifini almış gibi mutlu görünüyordu.
"Hayır, olmaz." Atlas Batu'nun mutluluğunun katili olarak araya girdiğinde şaşkın bakışları üzerine toplamıştı. "Batu hiçbir yere gitmiyor."
"Ama... ama neden?" Batu'nun dudakları titremiş, gözlerini şaşkınlıkla kırpıştırmıştı. Ozan onun yüzünde bu sefer daha derin bir hayal kırıklığı gördü.
"Çünkü öyle olması gerekiyor. Ne zamandan beri beni sorguluyorsun?"
Batu bu laf karşısında gözlerindeki hüzün, öfkeyle yer değişti. İşte bu çok şaşırtıcı bir manzaraydı. Ozan daha önce Batu'nun öfkelendiğini hiç görmemişti. Atlas'ın dediklerini yapan, herkesi eğlendiren biriydi. Batu asla sinirlenmezmiş gibi geliyordu. Ama şimdi sinirliydi.
"Ben senin evcil hayvanın değilim." Batu yumruklarını sıkarken dik durmaya çalışıyordu. O kadar net bir şekilde kendisini ifade etmişti ki Ozan şaşırmadan edemedi. "Bana öyle davranmayı kes!"
Batu lafını bitirdikten sonra odadan çıkmak için hareketlendi. İşte o zaman çok daha büyük bir olay oldu: Atlas'ın yanından geçerken ona omuz atıp geçmişti. Kapıdan çıkıp kapattığında Atlas ilk başta neye uğradığını şaşırmış, tepki bile verememişti. Batu'nun yaptığı şeyi algılayınca burnundan soluyarak peşinden çıktı. Bu manzaradan sonra Ozan ve Niyazi de o odada kalmamışlardı.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun?" Atlas, Batu'yu mutfağın girişinde yakalamıştı. Bununla birlikte Kerem dışında salondaki herkes de ayaklanmıştı. Ne zaman geldiğini bilmediği Hayal de oradaydı. Kerem'in yarasına pansuman yapıyordu. Atlas'ın sesini duyunca durmuştu. "İçeride dediklerin de neydi öyle?"
Ozan bir an için Batu'nun onu umursamayıp mutfağa gireceğini sandı ama öyle olmadı. Atlas'a dönerek salonun ortasına geldi ve karşısında durdu.
"Ne dediğimi duydun! Anlayacak kadar zekisin."
Hayal Kerem'in yanından ayrılmasa da Helen onların yanına gelmişti bile. Kaşları çatık, neler olduğunu çözmeye çalışıyordu.
"N'oluyor burada?"
"Batu'ya sor!" dedi Atlas dişlerinin arasında. "Anlaşılan onun benimle bir derdi var."
"Evet, var!" Batu bağırınca Helen irkilmişti. Gözleri irileşirken arkadaşına baktı. Onun bu hâline anlam veremiyor gibiydi. "Onunla... onun kararlarıyla."
"Batu, sana n'oldu? Ne bu hâlin?" Helen, şaşkın bir şekilde sinirli arkadaşına bakıyordu. "Neye kızdın bu kadar?"
"Bunu da ona sor." Eliyle Atlas'ı gösterirken Helen de ağabeyine dönmüştü. Bu "ona sor" oyunundan bıkmış gibiydi.
"Atlas! N'oldu? Bari sen söyle! İçeride ne yaşadınız?"
"Sahaya çıkamayacağını söyledim. Bu kadar! Sonra aniden delirdi."
Batu yana döndü. Hiçbirine bakmak istemiyor gibiydi. Ozan, onun ne düşündüğünü çok merak ediyordu. Neden aniden yükseldiğini, şimdiye kadar ne gibi şeylere katlandığını bilmek istiyordu. Ozan, şu zamana kadar Batu'nun da geçmişte üzücü şeyler yaşayabileceğini düşünmemişti. O önceden Helen ve Atlas ile olduğu için aklına hiç gelmemişti. Ama Batu'nun da bir hikâyesi vardı.
Batu, elini ensesindeki saçlara götürüp çekiştirdi. Aniden Atlas'a döndü. Ozan, onun gözlerinin dolduğunu fark etmişti. Ama bu, üzgün olduğu için miydi yoksa sinirli olduğu için mi bilmiyordu. Batu'nun bağıracağını sanmıştı ama yanılmıştı. Fısıldar gibi konuştu.
"Bana asla güvenmeyeceksin, değil mi?" Batu'nun sakinliği ve pes etmiş gibi konuşması en son beklediği şey bile değildi. Atlas da bunu beklemiyormuş gibi afalladı. Yüz ifadesi hâlâ katıydı ama az öncekine nazaran biraz yumuşamıştı. "Asla senin için yeterli olmayacağım."
"Öyle olmadığını biliyorsun..." Atlas da nihayet konuşmuştu. Ne diyeceğini düşünüyor gibi kaşlarını çattı. "Yeteneklerine güveniyorum. Bu ekipte olma nedenin..."
"Bu ekipte olma nedenim umurumda değil!" diye aniden bağırdı. "Ya da yeteneklerimin önemli olması."
"O zaman derdin ne? Sahaya çıkmak mı?" diye Atlas da sesini yükseltti. "Senin işin sahada değil. Bilgisayarda!"
"Önceden gönderiyordun..."
"O zaman çok az kişiydik. Şimdi daha fazlayız. Herkes kendi alanında kalsın!"
"That's why..." Batu kafasını iki yana salladı yavaşça. "Zaten onlar geldikten sonra..."
Cümleyi tamamlamadı. Söyleyeceklerini yuttu. Ozan Batu'nun derdini anlamıştı. Onun Atlas'ın kararlarıyla veya ekiptekilerle bir sorunu yoktu. Batu'nun derdi, Atlas'ın ona karşı olan tavırları ve arkadaşlığıydı. Onlar ekibe dâhil olunca pabucunun dama atıldığını düşünüyor olmalıydı. Sahaya gitmeye de izin vermeyince artık Atlas'ın ona güvenmediğini zannetmişti. Aslında Ozan, Atlas'ın diğerlerine de güvendiğini sanmıyordu. Hatta onun kimseye güvenebileceğini düşünmüyordu.
"Beni basit bir göreve bile göndermiyorsun." Batu tekrar yükselmişti. Ozan onu tanıdığından beri ilk kez bu kadar akıcı konuştuğuna şahit oluyordu. Çok az takılıyor ve duraksıyordu. Sanki uzun zamandır bu konuşmayı düşünüp prova yapmış gibi bir havası vardı. "Beni Kerem ile göndermedin. Ozan'la da gidemiyorum. Neden, Atlas?"
Atlas konuşmadı. Sadece elini saçlarına götürüp karıştırdı. Batu artık onun sabrını zorluyor gibiydi. Şakaklarını ovalarken gözlerini kapattı. Batu'nun tekrar konuşmasıyla ona baktı.
"Ben biliyorum. Geçen sefer... geçen sefer dayanamayacağımı düşündün." Yüzünü acı çekiyor gibi buruşturmuştu. Ozan onun neyi kastettiğini anlamıyordu. Neye dayanamayacaktı? Söylemek istemiyormuş gibi dudaklarını birbirine bastırmıştı. Zar zor yutkundu. "Uyuşturucu alırım, tekrar başlarım diye korktun..."
İşte o zaman, Ozan beyninden vurulmuşa dönmüştü. Durumu birkaç saniye algılayamamıştı bile. Doğrudan Batu'ya bakıyordu ama ne hissedip düşünmesi gerektiğini bilmiyordu.
Batu madde kullanmıştı! Bağımlı mıydı?
Bundan önce konuştukları uyuşturucu konularını hatırlamaya çalıştı. Batu'nun tavırlarındaki o değişikliği nasıl anlamamıştı? Rahatsız oluşunu görmüştü oysaki.
"Batu, yapma." Helen kolunu tutmaya, onu durdurmaya çalıştı ama Batu geri çekildi. Gözleri hâlâ dolu doluydu. Helen onun bunları söylemesini, eskileri hatırlamasını istemiyor gibi onu korumaya çalışıyordu. Fakat Batu oradakileri umursamıyordu. Ya da onların duymasını. Ozan bunların hiçbiriyle ilgilenmiyordu aslında. O hâlâ Batu'nun uyuşturucu bağımlısı olduğunu itiraf etmesine takılmıştı.
Hayal'in yüzünde şaşkınlık vardı ama onun arkasında, yarasını tutup ayağa kalkmış olan Kerem, düz bir surat ifadesiyle sadece dinliyordu. Hiç mi etkilenmemişti?
"You don't trust me, you don't believe me..." Batu, rahat olduğu dilde tekrar fısıldar gibi konuşmaya başlarken bir adım geriledi. Söylediklerini zar zor duymuştu. Ozan şimdi gerçek Batu'nu görüyordu. Genç adam artık Atlas'a da bakmıyordu. Gözlerini yere dikmişti. Sanki ona bakmadığında daha iyi konuşuyordu. "Zayıf... zayıf olduğumu düşünüyorsun. İşleri berbat ederim diye korkuyorsun. Bu yüzden! Bu yüzden karşısın gitmeme."
"Yanılıyorsun. Zayıf değilsin sen," dedi Atlas ona yaklaşırken. "Beni yanlış anlıyorsun."
Batu kafasını kaldırarak ona baktı. Lafları bir yerden okuyormuş gibi takılmadan söyledi:
"Yanlış anladığımı söylüyorsun ama doğru anlamam için hiçbir şey yapmıyorsun."
Batu arkasını dönüp giderken Atlas gerçekten de hiçbir şey yapmadı. Öylece durup gözlerini kapattı.
"Batu! Dur!" Helen peşinden gidecekken Ozan kendisi bile anlamadan öne atıldığını fark etti. Eliyle Helen'in kolunu hafifçe tutarak durdurdu.
"Ben konuşurum onunla. Sen burada kal." Helen itiraz edecek gibi olduysa bile Ozan ona aldırış etmedi ve kapıya yöneldi. En son duyduğu şeyse Helen'in Atlas'a söylediği laf olmuştu:
"Birini daha kaybettin, tebrik ederim."
Evden çıktığında biraz ileride Batu'nun yola doğru hızlı adımlarla yürüdüğünü gördü. Ozan'ın arabasının yanına varmak üzereyken ona seslendi. Batu ise umursamamıştı.
"Sana diyorum! Hey!"
"Ne var?" diye aniden arkasını dönüp yüksek sesle bağırdı. Ozan bir an için duraksadıysa bile belli etmedi. Adımlarını daha da hızlandırdı.
"Bana bak, benimle doğru konuş. Bağırma bana." Cebinden arabanın anahtarını çıkardı. "Araba kullanmayı biliyor musun sen?"
"Evet," dedi göz devirirken. Konunun nereye varacağını merak eder gibi elini iki yana açıp sorgulayan bir ifadeyle ona baktı. "Niye?"
"Güzel." Ozan elindeki anahtarı, aralarında iki metre kalınca ona doğru fırlattı. Batu son anda fark etse bile ustalıkla yakalamıştı. "Geç arabaya."
***
"Neden biz buraya geldik?" Batu elleri direksiyonda, karşıdaki denize bakarak bıkkınlıkla iç çekti.
"Oğlum, salak mısın? Arabayı kullanan sensin. Bizi buraya sen getirdin." Ozan anlamsız bakışlarını ona yönlendirdi. Batu nasıl bu kadar salak ama aynı zamanda da çok zeki olabiliyordu?
"Sormadım, neden burada olduğumuzu." Yarım saat önce, Batu'ya göre akıcı olan Türkçesi tekrar bozulmuştu. Ozan'ı çok gıcık eden bir durumdu bu. "Bizim birlikte burada olmamızı sordum. Sen ne alaka yani?"
Ozan pis pis sırıttı. "Araba benim."
Batu iki elini de hırsla direksiyona vurarak dışarı bakıp gıcık olduğunu belli ederken bundan keyif alan Ozan da koltuğa iyice yerleşmişti. Batu sıkıntılı bir şekilde nefesini dışarı verdi ve Ozan'a döndü.
"Gerçekten Ozan, neden geldin?" Ozan artık ciddi olma vaktinin geldiğini anladı. Yüzündeki sırıtış silinirken dirseğini arabanın kapısına yasladı. Parmaklarını da dudaklarına götürdü.
"Çünkü seni anlıyorum."
"Anlıyor musun?" Batu'nun dudaklarında alaycı bir gülüş belirdi. Ona inanmıyordu. Neden inanacaktı ki?
Ozan daha sabah sorgusuna girdiği adamı hatırladı. Karısını ve arkadaşını öldürmüştü ve itiraf ettikten sonra rahatlamıştı. Gerçekleri anlatınca herkes böyle rahatlıyor muydu? Sonucu çok kötü bile olsa? Ozan anlatsa Batu anlar mıydı peki?
O, salonun ortasında, eskiden bağımlı olduğunu itiraf etmişti. Zorlandığını görmüştü ama sonuçta itiraf etmişti. Şimdi daha iyi görünüyordu. Bir yükten kurtulmuştu. Ozan da kurtulmak istiyordu. Daha karar verememişti ama dudakları kendi kendine harekete geçti.
"Kardeşim..." dedi, gecenin karanlığında, ayın ışığıyla parıldayan dalgalara bakarken. Acıyla yutkundu. Hatırlamak bile acı veriyordu. "Uyuşturucu bağımlısıydı."
Batu'nun kafasının ona döndüğünü hissetti ama bakmadı. Bakmak istemiyordu. Öyle boşluğa doğru anlatınca daha kolay oluyordu. Sanki denizle konuşuyordu geçmişi. Ve o acı veren anıları alıp götürmesini istiyordu.
"Aramız pek iyi değildi son zamanlarda. Hep tartışıyorduk." Aklına kavga ettiği konular gelince gözlerini kapattı. Hâlâ o bağırışları ve anlaşılmazlıkları hatırlıyordu. Anıl'ın sesi kulaklarından asla silinmeyecekti. "Onu korumaya çalıştığımı anlamadı. Hep beni suçladı..."
"Üzüldüm." Batu'nun sesi gerçekten de kırgın çıkmıştı. "Nasıl bulaştı... şeye?"
Ona doğru çevirdi kafasını. İsmini söylemek istemiyor gibiydi. Ozan, Batu için uyuşturucunun geride kaldığını anlamıştı. Ama bu bağımlılıktı, tek bir kullanımdan sonra geri dönerdi.
"Arkadaş kurbanı. Bir kez kullandı mı zaten devamı gelir." Batu kafasını hafifçe salladı. Anlıyordu. Birbirlerini anlıyorlardı. "Uyarılarımı dinlemedi. Onu tüm bu şeylerden uzak tutmaya çalıştım ama olmadı. Galiba orada yanlış yaptım. Farklı bir şekilde yaklaşsaydım belki de Anıl ölmeyecekti. O şeylere bulaşmayacaktı."
"Sen sadece... sadece korumaya çalışmışsın."
"O anlamadı işte. Beni yanlış anlayıp durdu. Ben de doğru sevgiyi ona gösteremedim..." Ozan sertçe yutkunarak sağındaki camdan dışarı baktı. Bunları birine anlattığına inanamıyordu. Ama bu hikâyeden Batu'nun bir ders çıkarmasını istiyordu. "Atlas ile arandaki ilişki tam da bu."
"Atlas beni korumak istiyor yani?" Batu kaşlarını çatarak ona döndü. "Bu yüzden göndermiyor?"
"Evet," diye kafasını salladı. "Bence öyle. Atlas'ın seni zayıf gördüğünü ya da işe yaramaz olduğunu düşündüğünü sanmıyorum."
Batu birkaç saniye Ozan'ın yüzüne boş boş baktı. Sanki kafasında bir şey tartıyordu.
"Şey," dedi utanarak. "Fazla uzun ve ee... şey... karışık cümleler kurma lütfen. Odaklanamıyorum."
Ozan, böyle ciddi bir ortam olmasa çoktan kahkaha atmıştı. Acilen Batu'nun iyi bir Türkçe dersi alması gerekiyordu.
"Yani diyorum ki, Atlas için işe yaramaz değilsin. Aksine, korumak istediği değerli birisin."
"Değerliyim..." Batu birkaç kez aynı şeyi mırıldanırken bakışlarını denize çevirdi. Sanki kendisini buna inandırmaya çalışıyordu.
"Atlas sadece doğru şekilde ilgisini gösteremiyor. Ve sen Rıza'yı nasıl bulduğunu anlatırken sana gurur duyuyormuş gibi bakıyordu."
"Gerçekten mi?" Batu hayretle ona bakarken kekelemişti. Böyle olunca küçük bir çocuk gibi görünüyordu.
"Evet," deyip omuz silkti. "Hem Atlas son zamanlarda da garip. Helen ile bile arası bozuk görünüyor."
"Evet, biraz bozuk. O günden sonra..." Ozan hangi gün olduğunu biliyordu. O da evdeydi, Atlas geldiğinde hâlini görmüştü. Korkmuş, endişeli ve yorgundu. Hatta bembeyazdı ve titriyordu. Bunu saklamak isteği de gözünden kaçmamıştı. Tanıdığı günden beri ilk kez öyle bir hâline denk gelmişti ve bu oldukça ilginçti. Hep koruduğu, iyi anlaştığı kız kardeşiyle bile kavga etmişlerdi. Bir haftadır da doğru dürüst iletişime geçememişlerdi.
"Şey, ben bir soru sorabilir miyim?"
Ozan kafasını yavaşça sallarken sorunun onunla ilgili olduğunu anlamıştı.
"Sanırım, annenle baban pek ilgili değildi, değil mi?"
Ozan bunun cevabını bilmiyordu. Annesiyle ilgili hiçbir şey hatırlamak istemiyordu. O kadar uzun zaman olmuştu ki gideli, bir şey hissetmiyordu onun için. Öylesine bir kadındı. Hatta nefret bile edemiyordu.
Babasıysa, bambaşka konuydu. Annesinin ardından yıkılmış, çökmüş bir adam. Babası en dibi görmüştü ve iki oğlunu da kendisiyle batağa çekmek istemişti. Ozan kurtulmuştu ama Anıl hep o batağın çamurunu taşımıştı. Babasının ölümü de Ozan'ı pek etkilememişti. O, artık bir baba olarak onun varlığını hissetmiyordu. Öldüğünde de hissetmemişti.
"Annem bizi, Anıl küçükken terk edip gitti." Sesi oldukça duygusuzdu. "Babam da fazla dayanmadı. Öldü."
"Üzgünüm..."
"Ben değilim," dedi kafasını iki yana sallayarak. "Onların gidişini pek umursayamadım. O kadar yük vardı ki omuzlarımda..."
"Bir de Anıl ile ilgilenmişsin üstelik."
Üniversite, para kazanmak için çalışmak, ev masrafları, kira, Anıl, onun okul dertleri, polis olmak için sınavlar...
O kadar çok şey vardı ki kendine bile zaman ayıramıyordu. Hepsini aynı anda yürütmek zorunda kalıyordu. Bazen hiç uyumuyor, günlerce birkaç saatlik uykuyla ayakta duruyordu. Bunca işin arasında da kardeşiyle ilgilenmeye pek fırsat bulamıyordu. Her konuşmaya çalıştığında da yeni bir kavga çıkıyordu.
"Ben doğru dürüst ilgilenemedim onunla. Bu yüzden..."
"Hayır." Batu aniden lafını kesti. "Burada suçlu sen değilsin."
Batu her ne kadar aksini dese de Ozan, suçlu olduğunu biliyordu. Onu ihmal ettiğini, kısıtladığını ve anlamadığını biliyordu. Üstüne gitmekten başka bir şey yapmamıştı. Onca işin arasında kardeşini ihmal etmek onun suçu olmasa bile Anıl'ın öldüğü gece en büyük suç onundu. Yaptığı şey yüzünden kendisini asla affetmemişti, affetmeyecekti de.
"Ozan, senin bir suçun yok." Batu sanki onun düşüncelerini duyuyormuş gibi konuşuyordu. "Sen elinden geleni yapmışsın."
"Ben bilmiyordum ki." Gözleri sulanırken bakışlarını sağa çevirdi. Dudağını ısırıp kendisini susturmaya çalıştı. "Ben nasıl ebeveyn olunur bilmiyordum... Ne ona anne şefkati verebilirdim ne de baba gibi öğüt. Masrafları karşılamaya ve ikimizin de okumasını sağlamaya çalışıyordum sadece. Yıllar böyle geçince hep böyle gider sandım."
Sesi sona doğru çatlamıştı. Sol gözünden bir damla yaş yanağına doğru süzülünce Batu'ya çaktırmadan anında silmeye çalıştı.
"Ama öyle olmadı işte," dedi omuz silkerek. Biraz duraksadı. Kendini toplamaya çalıştı ama sesinin kırılmasını önleyemedi. "Ben, Anıl ölünce büyüdüm. Ona kadar hâlâ çocuktum. Yetişkin gibi davranmaya çalışan bir çocuk!"
"Kendin de söylüyorsun." Batu'nun bakışlarını üzerinde hissetse de ona bakmadı. Atlas ile kavga ederken konuştuğu gibi akıcı konuşmaya çalıştı. "Sen... anne ve baba olmaya çalışan bi' çocuktun."
Ozan artık bu konuyu değişmek istiyordu. Konunun buraya gelmesini sağlayan soruyu hatırlamaya çalıştı. Kaşlarını çatarak Batu'ya baktı.
"Sen nereden bildin? İlgili bir ailede büyümediğimizi?"
Dudaklarında acı dolu bir gülümseme belirmişti. Arkaya yaslanırken gözlerini denize çevirdi.
"Annem ve babam, telefonumda bulunan iki numara sadece." Batu bunu o kadar rahatlıkla söylemişti ki Ozan şaşırmadan edememişti. Kurduğu cümlenin ağırlığı Ozan gibi soğukkanlı insanlar için bile fazlaydı. Bunu duyduğunda ne tepki vereceğini bilemedi. Batu nasıl bu kadar rahat olabilirdi? Söylediği şeyin bilincinde değil miydi?
"Sen de ilgisiz bir ailede mi büyüdün?"
"İlginin para olduğunu düşünen bir ailede büyüdüm." Ozan Batu'nun söylediklerine ikinci kez şaşırıyordu. Yine zorlanmadan bu cümleyi söyleyivermişti. Ozan, Batu'nun bunu da daha önceden düşündüğünü anlamıştı.
Üst üste ailesi için böyle cümleler sarf etmiş olması Ozan'ı bile etkilemişti. Bir de böyle bir ailede büyümüş olmanın getirisini düşünemiyordu. Ozan en azından anne ve babasının ortalarda olmadığını biliyordu. Batu'nun ise vardı, kanlı canlı karşısında duruyordu. Fakat aslında yoktular. Bunun zorluğunu anlaması mümkün değildi şu an.
Ozan, genç adamın içinde neler gizlediğini görünce ona bakış açısı da değişmişti. Ve her cümlesinde de tekrar değişiyordu. Batu göründüğünden daha derin ve yaralı biriydi. O da Ozan gibi kimseye anlatmamış gibiydi. Aynı kardeşi gibi de kaçışı uyuşturucuda bulmuştu. Ama o, kardeşinden daha şanslıydı. Yaşıyordu. Hâlâ nefes alıyordu. Önemli olan da buydu.
Şimdi kardeşi de o uyuşturucudan kurtulsaydı ve büyüseydi Batu gibi olurdu. Batu'nun çoğu hareketinde onu görüyordu. Sanki geri dönmüş, karşısında duruyordu. Kardeşine fazla benzetiyordu ve bu durum, onun canını sıkmaya başlamıştı.
"Bir soru daha..."
"Sor."
Batu bir süre konuşamadı. Sanki soruyu nasıl soracağını bilmiyordu. Ağzını açıyor sonra tekrar kapatıyordu.
"Arkadaşının sana ihanet ettiği gün... nasıl oldu? Yani kardeşin nasıl... şey..."
"Öldü mü?"
Batu sorduğu sorudan utanmış gibi bakışlarını kaçırdı. Dudaklarını birbirine bastırırken kucağındaki ellerine odaklandı.
"Onu başka zaman anlatırım. Şimdilik bu kadarı yeter." Ozan konuyu hızlıca kapatmak istiyordu. Gerçekleri yeteri kadar açıklamıştı ve gerçekten de rahatlamıştı. Diğerlerimi anlatmaya henüz cesaret edemiyordu. Bir sürü eski anıyı da hatırlamak zorunda kalmıştı zaten...
O hikâye basit bir hikâye değildi, O polis olan değil, katil olan Ozan'ın hikâyesiydi. Ve şu an birilerini bilmesini göze alamazdı. Anlattığı an kendini durduramayıp ağlamaya başlayabilirdi. Buna hazır değildi.
"Hem unuttun mu?" Sahte bir neşeyle ona baktı. "Bulmamız gereken biri var."
"Kim? Nasıl?"
"Rıza," diye alayla sırıttı. "Gidip bulalım şu adamı."