Merhaba! Çok güzel ve uzun bir bölümle geldim.
Son bölümde olanlardan sonra diğerlerinin tepkisini göreceğiz bu bölüm. Bazı karakterlerin geçmişlerini tekrar gözden geçirip yeni şeyler öğreneceğiz. Yorumlarınızı şimdiden merak ettim.
Dikkatlice okumanızı öneririm, küçük detaylar var. Bu ipuçlarını yakalamaya çalışın.
Bol bol yorum bekliyorum sizden!
İsterseniz medyadaki şarkıyı açabilirsiniz. ^_^
İyi Okumalar! Düşüncelerinizi paylaşırsanız sevinirim. m>

Bölüm 16: Başkalarının acıları bizi ne kadar etkiler?
Helen Demirdağ...
İnsanlar bu hayatta sadece kendi acılarına katlanmazlardı. Hayatlarına aldıkları ya da daha öncesinde hayatlarında olan kişilerin de acılarına seyirci olur, hatta bazen onlar gibi bunu derinden hissederlerdi. Böyle insanlar genelde hassas kalpli olurken aynı zamanda yüksek empati yeteneğine de sahiptirler.
Helen, tam olarak nasıl biri olduğunu tanımlayamıyordu. Kendisine hassas kalpli demezdi. Acımasız olduğu zamanlar az olmamıştı. Bazı zamanlarda insanlarla empati de kuramıyordu. Özellikle sevmediği, hoşlanmadığı insanlar olunca saf bir öfkeden başka bir şey hissetmiyordu. Onların acıları umurunda değildi, tek önemli olan kendisinin ve sevdiklerinin duygularıydı.
Bu yüzden Helen sadece sevdiği kişiler için hassas ve sağ duyulu olabiliyordu. Bunun geçmişte çok örneklerini yaşamıştı. Batu ve Atlas ile her gün farklı acılar çekmişti. Konu kendisi olmaktan çıkmıştı.
Atlas'ın ebeveynlerini kaybettiği zaman yıkılışını, uzun bir süre bunu hazmedemeyişini onunla yaşamıştı. Helen daha on beş yaşındaydı, aniden anne ve babasının öldüğü gerçeği onu yıkmıştı. O zamanlar Atlas'ın onu toparladığını sanırken aslında Helen ağabeyini toparlamıştı. En azından bunun için elinden geleni yapmıştı.
Bir gün garip bir şekilde Helen'in acısı dinmişti. Aslında dinmemişti, sadece o görmezden gelmeyi seçmişti. Ebeveynlerini kaybetmenin yarası hâlâ içinde bir yerlerdeydi; fakat yoğunlaştığı şey ailesinden geriye kalan tek kişi olan ağabeyi Atlas'tı.
O şımarık, her söylediği olsun isteyen kız zamanla değişmiş, daha önce baş edemediği gerçeklerle baş etmeyi öğrenmişti. Aslında bunun için mutluydu. Çocuk hâlini hiç sevmezdi.
Bir de Batu vardı. Onunla ilk tanıştığında hiç sevmemişti. Atlas'ın da dediği çıktığında, yani onları ispiyonlamak için polise gittiğinde nefret etmişti hatta. Ama onunla zaman geçirdikçe aslında hiç de düşündüğü gibi biri olmadığını anlamıştı.
Helen farkında olmadan Batu'yu da ailesi gibi görmeye başlamıştı. Bunu fark etmesi geç olmuştu ancak onun da acılarına ortak olmaya başladığında bunu anlamıştı. Özellikle Batu uyuşturucu sorununu ortadan kaldırmaya çalışırken çektiği eziyetin yakından şahidi olmuştu.
Helen onu asla yalnız bırakmamıştı. Onun yalnız hissetmesine asla izin vermemişti. Zaten ilgisiz ebeveynlerin tek çocuğu olarak yeterince yalnız büyümüştü, onlarlayken de yalnız olmasına gerek yoktu.
Helen, Batu ile arasında çok özel bir arkadaşlık ilişkisi olduğuna inanıyordu. Hatta sadece inanmıyor, bunu biliyordu. Ta o zamanlardan bu arkadaşlığın temeli atılmıştı. Atlas tüm ilgisini intikam planlarına yöneltirken Helen ve Batu da birlikte çocuk gibi eğleniyorlardı. Bu bazen Atlas'ın hoşuna gitmezdi ama onun bile ikiliye katıldığı anlar olmuştu.
Helen arabadan inip eve doğru ilerlerken eski günleri özlediğini hissetti. Tüm bu intikam planları sadece sözde olduğu zamanlar çok daha mutlu ve özgürdü. Şimdi kısıtlanmış hissediyordu. Her hareketi takip ediliyordu sanki ve her hamlesi kontrollüydü.
Daha bu sabah, sırf plan yüzünden şirket için yönetim kurulu tarafından Faruk'un yerine seçilen bir adamla saatlerce aynı ortamda bulunmak zorunda kalmıştı. Hatta bulunmakla kalmamış, ileride işlerine yarar diye ondan fazla büyük olmayan bu adamla flört etmişti.
Aslında Helen'in flört etmekle ilgili bir sıkıntısı yoktu. Hatta en iyi yaptığı şeylerden biriydi. Bir erkeğin aklını başından almak onun için hiç de zor değildi. Hatta onların o duruma düşmesi onu tatmin ediyordu. Yine de Helen'in bunu plan için yapıyor oluşu sinirlerini bozuyordu.
Aslında bunu Atlas da dememişti ona. Hatta flört ettiklerini gördüğünde anlık bir şaşkınlık da yaşamıştı. Ama o söylemese bile onun öğretilerini dinlemişti: Nerede kullanacağını bilirsen herkes bir gün işe yarayabilir, sadece onları kendine bağlamaya bak.
Söylediği şeyin oldukça kalpsizce olduğunun farkındaydı ve insanları manipüle eden kişilerin düşünce yapısına benziyordu fakat çoğu insan böyle değil miydi zaten? Herkes birbirini manipüle ediyordu. İnsanlar kullanılıyordu. Atlas sadece bunun bilincindeydi. Ve en azından sevdiği insanlara yapmamaya çalışıyordu.
Helen eve girdiğinde düşüncelerini bir köşeye bırakmak zorunda kaldı. Burnuna dolan yanık kokusuyla yüzünü buruşturmuştu. Mutfaktan salona doğru yayılan dumanı görmemesi de imkânsızdı. Kızın aklına bunların sebebi olacak tek bir isim gelmişti: Batu!
İçeri geçer geçmez, "Batu!" diye bağırdı. Elindeki çantayı toplantı masasının üzerine bırakırken bir yandan da rahat hareket etmesi için topuklu ayakkabılarını çıkarıp bir kenara fırlattı. Beyaz pantolonunun yere değen paçalarını kirlenmesin diye de yukarı doğru kıvırdı. Kirli şeylerden hoşlanmazdı, özellikle kıyafetlerinin kirlenmesini sevmezdi.
Mutfağa doğru ilerlerken duman daha da yoğunlaşmıştı. Helen gözlerini kısarak içeri baktı. Batu üstünde önlük, elinde de fırın eldivenleriyle mutfağın ortasında dönüp duruyor, orkestra şefi gibi kollarını sallayarak dumanı çıkarmaya çalışıyordu.
"Batu, şu an n'apıyorsun?" diye sesini yükseltti dikkatini çekmek için. Arkasını dönerek kıza baktığında önce gülümsedi sonra panikledi.
"Helen!" Suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi mahcup bir ifadeyle baktı. "Sen niye erken geldin?"
"Şu an konumuz bu mu gerçekten?" Dumanın kaynağını bulmak için etrafa göz attı. Sorun fırındı.
"I don't know what happened," dedi panikle eldivenli ellerini sallarken. Her zaman olduğu gibi yine telaşlanıp dilini şaşırmıştı. Mutfak yanmıyor olsaydı bu görüntüye gülebilirdi. "Sadece yemek yapmak istedim sana."
"Hayatında kaç kez fırın kullandın acaba?" Şikâyet ederken bir yandan da beyaz ceketini çıkarıp masaya bırakmıştı. "Şu eldivenleri ver."
Batu'nun ellerinden fırın eldivenlerini çıkarıp birini giydi. Fırının kapağını açınca sıcaklık ve tüm duman yüzüne doğru gelmişti. Giysilerim mahvoldu...
Diğer elliyle dumanı dağıtmaya çalışırken eldivenli fırından et ve patatesleri çıkarmaya çalıştı. Çıkarır çıkarmaz tezgâhın üzerine fırlatır gibi bıraktı.
"Bahçe kapısını aç. Salondakini de."
Dumanı çıkarıp tepsiyi temizlemek yarım saatini almıştı. Mutfak ve fırın ise hâlâ duruyordu. Batu ise cezalı çocuklar gibi bir köşede oturmuştu. Arada sırada yanına gelerek yardım teklifinde bulunsa da Helen'in bakışlarını görünce geri geri giderek tekrar yerine oturuyordu.
"Sonunda bitti." Suyu kapatınca ellerini tezgâha dayayarak kafasını aşağı eğdi. Derin bir nefes alarak doğruldu.
"Ben çok özür dilerim. Sadece sürpriz yapmak istemiştim."
Helen kendini durduramayıp güldü. Batu onun güldüğünü görünce gerilmiş omuzları rahatlamıştı.
"Tamam, sorun değil." Helen elini havluyla kuruladı. Sonra aniden ciddileşip fırını gösterdi. "Ama fırını ve mutfağı sen temizleyeceksin."
"Ne istersen!"
Dış kapının sesini duyduklarında ikisi de şaşırarak birbirine baktı. Atlas mesaiye kalacağını, işi bittiğinde de asıl evlerine geçeceğini söylemişti, diğerleri de geleceklerine dair hiçbir şey söylememişlerdi. Helen yaslandığı tezgâhtan doğrularak mutfağın çıkışına doğru ilerledi.
Toplantı masanın yanında ayakta durmaya çalışan ikiliyi gördüğünde olduğu yerde donup kalmıştı. Gözleri şok ifadesiyle büyürken ağzı açık bir şekilde onları izledi.
İlk başta gördüğü şeyi algılayamamıştı. İdil, yarı baygın olan Kerem'in koluna girmiş, taşımaya çalışıyordu. Kerem sendeleyerek yürürken elinde tuttuğu bez parçasını karnının yanında bir yerlere bastırmıştı. İkisinin de üstü başı kan içindeydi. Özellikle Kerem'in pantolonunda ve tişörtünün alt kısımlarında kanlar vardı.
Helen bu manzara karşısında yutkunamadı. Arkadan Batu'nun sesini duyduğunda onu uyarmayı bile akıl edememişti. Yanı başında onun varlığını hissettiğinde artık çok geçti. Batu da o manzaraya tanık olmuştu. Kız onun ne hâlde olduğunu göremiyordu ama kötü bir hâlde olduğuna emindi.
Helen aniden irkilerek gerçekliğe geri döndü. Birkaç saniyelik şoktan sonra onlara doğru koştu.
"N'oldu?" diye telaşla sorarken Kerem'in halsiz oluşu yüzünden doğru dürüst yarasına bastıramadığı bezi ondan alarak diğer kolunun altına girdi. Belinden tutup Kerem'in ağırlığının birazını İdil'den aldı.
"Vuruldu..." dediğinde Helen'in gözleri fal taşı gibi açılmıştı. İdil'in suratında suçluymuş gibi bir ifade belirdi. Neden veya nasıl olduğunu deli gibi merak etse de şimdi sırası değildi.
"Neden hastaneye gitmediniz?" Sorgulayıcı ve eleştirel bir tonda sormuştu. Böyle bir durumda gitmeme sebepleri ne olabilirdi ki?
"İstemedi."
Kerem'i salona doğru taşırlarken, "Ne demek istemedi?" diye sordu sertçe. Delirdiniz mi, diye bağırmak geçmişti içinden.
"Hastane olmaz." Acı dolu bir inleme kulaklarına dolduğunda kafasını kaldırarak Kerem'e baktı. Helen daha fazla sorgulamadı ve Batu'ya çevirdi bakışlarını. Şok içinde gözlerini onlara dikmişti. Her an kusacak gibi bir hâli vardı. Daha önce yaralanmış bir adam görmemiş gibi tepkiler veriyordu.
"Batu!" diye dikkatini çekmek için bağırdı. İrkilerek geri çekildiğinde gözlerindeki korku daha da büyümüştü. "Batu bana bak! Git ilk yardım çantasını getir. Hemen! Koş!"
Batu nereye gideceğini bilemez bir hâlde etrafında bir kez tur attı.
"Batu, çabuk ol!" Helen sinirlerine engel olamayıp ikinci kez bağırdığında Batu rotasını ayarlayıp merdivenlere doğru koşmayı becermişti.
"Sadece ilk yardım çantasıyla olmaz."
"Merak etme." Helen göz ucu İdil'e baktı. "İçinde her şey var."
Batu koşarak aşağı indiğinde elinde ilk yardım çantasını tutuyordu. Helen, en azından bu işi becerebildiği için Batu'yu tebrik etmeliydi.
"Aç onu. İçindeki yeşil örtüyü koltuğa ser." Batu onun dediklerini yaparken İdil'e baktı. "Hayal'e haber vermemiz..."
"Biliyor!" dedi dişlerinin arasında. "Yolda."
Helen rahat bir nefes almıştı. Uzun sürmemesini umdu. Trafiğe kalırsa Kerem bir hayli kan kaybedecekti. Zaten eve gelene kadar da kan kaybettiğine emindi.
Batu örtüyü serince -eli o kadar titremişti ki üçüncü denemesinde anca başarılı olabilmişti- İdil ile aynı anda Kerem'i üçlü koltuğa oturttular, sonra yardımlaşıp yatmasını sağladılar. Helen, Kerem'in başının altına yastıklardan birini koydu.
"Bu nasıl oldu?" Helen daha fazla dayanamamıştı. Koltuğun yanında diz çökerken elindeki kanlı bezi Kerem'in yarasına bastırdı. Kanın akışını kesmek için fazla bastırmış olmalıydı ki Kerem'in çıkardığı acı nidası tüm odaya yayıldı. Ama yapacak bir şey yoktu, kan kaybediyordu.
"Tuzağa düştük..." İdil sonunda konuşmayı hatırlamış gibi yanıt vermişti. Kerem'in ayak ucunda durmuş ona acı çekiyormuş gibi bakıyordu. "Beni kurtarırken oldu."
Helen öfkeyle Kerem'e baktı. Ama tam olarak kime öfkeli olduğunu bilmiyordu. Sadece sinirlenmişti işte.
"Sanırım... sanırım ben iyi değilim." Batu tekli koltukların yanında durmuş, gözlerini Helen'in kanlı ellerine dikmişti. Yüzü sapsarıydı. Yumruğunu ağzına götürüp dudaklarına bastırdı. "Galiba kusacağım."
Batu yalpalayarak merdivenlere doğru koşar adım giderken birkaç kez odadaki her eşyaya takılmıştı. En son merdivenlerdeyken ayağı kayınca az kalsın düşüyordu. Ama son anda toparlanabilmişti. Helen, Batu'nun gitmesinden memnundu. Onu çok sevse de böyle durumlarda sadece ayak bağı oluyordu.
Kapının sesini bir kez daha duyduğunda anında kafasını sola çevirmişti. Gelen kişinin Hayal olduğunu görünce gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. Hayal koşarak onların yanına gelirken arkadan da Niyazi'nin geldiğini görmüştü. Kaşları çatık, yüz ifadesi de oldukça düşünceliydi.
Helen Niyazi'yi boş vererek yanlarına varan Hayal'e dikti gözlerini. Herkesin aksine o sakin görünüyordu. Üstünde bir telaş vardı ama bu Kerem yaralıydı diye değildi. Hayal, diğerleri gibi Kerem'i yaralanan bir arkadaşı olarak görmüyordu büyük ihtimalle, kurtarılması gereken bir hasta gibi görüyordu.
"Önce ellerimi yıkamam gerek." Düz ve kontrollü bir sesle konuştu. "Benim için bir çift eldiven hazırlayın."
Hayal aşağı kattaki banyoya ilerlerken Helen İdil'e baktı. Kız kafasını sallayarak ilk yardım çantasından eldivenleri çıkardı. Sehpayı koltuğa doğru çekip çantanın içindeki şeyleri sırayla dizdi. Niyazi de yardım etmişti hatta. Bittikten sonra fazla kalabalık yapmamak adına mutfakta olacağını söyleyerek gitti.
Hayal geri döndüğünde vakit kaybetmeden eldivenleri giymişti. Helen'in sağına geçip aynı onun gibi diz çöktü.
"İzin verir misin?"
Helen hızla kafasını sallayarak yana doğru kaydı ve bezi yarasından çekti. Hayal, makası alıp tişörtünü kestiğinde Kerem'in yarayla dolu vücudu ortaya çıkmıştı. Göğsü hızla inip kalkıyor, karın kasları acıdan kasılıp geriliyordu.
Hayal dokunmadan önce dikkatle yaraya baktı. Yüzünü buruşturarak dudaklarını birbirine bastırmıştı. Helen ona hak vermeden edemedi. Kerem'in o yarasını daha önce de görmüştü.
Eski yara sırtına, hatta kasıklarına kadar uzanıyordu. Fıstık yeşiliyle limon sarısı rengindeydi artık. Ama şimdi rengi pek belli olmuyordu. Kan bir kısmını kapatmıştı.
Aslında Helen'i şaşırtan şey genç adamın diğer yaralarıydı. Bir vücutta ne kadar yara olabilirse o kadar yaraya sahipti. Sağlam yerleri neredeyse hiç yoktu. Hayal de bunu fark etmiş gibi Helen'e baktı. Yüzünde acıma duygusu yer edinmişti.
Hayal sağ tarafındaki sehpayı görünce kaşları yukarı doğru kalktı. Elini gazlı bezlerden birine uzatırken konuştu.
"Bu kadar fazla şey olduğunu düşünmemiştim... İdil!" Eliyle sehpanın köşesindeki antiseptik maddelerden birini gösterdi. "Onu döksene şuraya. Yarasını temizlemem gerek. Kandan doğru dürüst göremiyorum."
"Hayal?" Helen, kızın dikkatini çekmeye çalıştı. "Sen yapabilirsin, değil mi?"
Hayal, elindeki gazlı bezi hiçbir yere dokundurmamaya özen göstererek kıza döndü. Bakışları yumuşamıştı ama hâlâ kararlıydı. Ona güvenmekten başka çareleri yoktu.
"Yalan söylemeyeceğim." Ağrıdan kıvranan Kerem'e yan bir bakış attı. "Hastaneye gitmiş olsaydı çok daha iyi olurdu. Elimdeki imkanlarla... ne gerekiyorsa yapacağım."
Helen kafasını sallarken Hayal tekrar işine dönmüştü. Üzerine antiseptik döktüğü gazlı bezle yarayı merkezden dışa doğru temizlemeye başladı. Hayal yaraya dokunur dokunmaz Kerem istemsizce bağırmıştı. Bir eliyle koltuğun başını diğer eliyle de yeşil örtüyü sıkıyordu.
Helen irkilirken Hayal'e baktı. Aklındaki soruyu İdil sormuştu.
"Bu kadar acıtması normal mi?"
Helen bunun normal olmadığını biliyordu. Kerem'in vücudundaki yaraları görünce onun bir sürü acıya katlandığını tahmin etmek de zor değildi; fakat bu çok farklı gibiydi. Diğerlerinden daha acı verici...
"Aslında kurşun sadece sıyırmış. Fazla derin bile değil." Gazlı bezlerden birine kahverenginde antiseptik solüsyon dökmesi için İdil'e işaret verdi. "Hatta vücuduna bakınca bu, diğerlerinin yanında ölümcül bir yara bile sayılmaz. Kerem rahatlıkla katlanabilirdi."
Kanlardan arınınca, yara daha da ön plana çıkmıştı. Hayal'in dediği gibi fazla derin değildi. Ama kan hâlâ yaradan sızmaya devam ediyordu. Hayal de her defasında onu sabırla temizliyordu.
"Sadece kurşunun sıyırdığı yer daha önceden darbe almış," dedi gazlı bezle bir kez daha yarayı silerken. Kerem'in hareket etmesini görmezden geldi. Hatta bir ara kalkıp Hayal'in elini yakalamaya da çalışınca Helen onu durdurmuştu. "Gördüğüm kadarıyla öyle basit bir darbe de değil. Bir de böbreklerine çok yakın bir yer. Çok acıtır. Üstüne de vurulunca..."
Cümlesini tamamlamaya gerek yoktu. Helen ne demek istediğini gayet iyi anlamıştı. Bu, böbrek taşı düşürmek gibi bir şey olmalıydı. Kısacası, insanı çıldırtacak bir acıyla baş ediyordu Kerem.
"Pekâlâ, son bir kez..." Eline yeni bir gazlı bez aldı. Endişeyle Helen'e bakıp sesini alçaltırken konuştu. "Şimdi temizlemek için yarasına birkaç kez bastıracağım. Sonra da dikişe hazırlamak için uyuşturmalıyım. Neyse ki yeterli ekipman var. Çocuğu bir de canlı canlı dikemezdim..."
"Benden ne yapmamı istiyorsun?" diye sordu Helen. "Bir şey isteyecek gibisin."
Hayal kafasını olumlu anlamda salladı. Kerem'in solgun ve acı dolu yüzüne baktı.
Dudağını ısırırken, "Dikkatini dağıtmanı istiyorum. Kıpırdamasın," dedi. "Yapacağım şeyler onu biraz... zorlayabilir. Küçücük bir acıya bile katlanacak gibi değil şu an."
Helen, kafasını sallarken tamamen Kerem'e döndü. Tüm vücudu terden sırılsıklamdı. Kıvırcık kahverengi saçları alnına yapışmıştı. Koltuğu kavrayan eline baktığında parmak eklemlerinin bembeyaz kesildiğini gördü. Helen yavaşça ona yaklaştı. Böylece Hayal'e de alan tanımış oldu.
Kerem, Hayal'in bezi yarasına bastırmasıyla kalkmaya çalışınca Helen iki elini de genç adamın göğsüne koyarak geri itti.
"Hey! Hey!" Şefkatli bir ses tonuyla konuşmaya çalıştı. Biraz daha üzerine eğildi. "Çok acıyor, biliyorum. Ama direnmen gerek."
Kerem tekrar kasılıp çenesini kaldırdı. Dişlerini öyle bir sıkıyordu ki Helen bir an onların kırılacağını sanmıştı. Genç kız ellerini Kerem'in göğsünden omuzlarına doğru çıkardı yavaşça. Hareketsiz durması için hafifçe bastırdı.
"Geçecek," diye fısıldadı ona yaklaşırken. Hayal'in, arkasında ne yaptığını bilmiyordu ama Kerem artık hiçbir şeye dayanamıyordu. "Biraz daha sabret. Geçecek..."
"Geçmiyor!" Kerem bir kez daha acıyla bağırıp kafasını geriye atınca sol gözünden bir damla yaş firar edip yana doğru akmıştı. Helen o an içinde bir şeylerin kırıldığını hissetti. Onu neden bu kadar etkilemişti bilmiyordu ama hayatında çaresiz hissettiği o sayılı anlardan birini tekrar yaşıyordu.
Kerem'in bu şekilde bağırması ona eski günleri hatırlatmıştı. Tedavi sırasında Batu'nun da yoksunluk krizleri yüzünden acıyla bağırıp ağlaması hâlâ kulaklarındaydı. Ona uyuşturucu bulup acılarını dindirmesi için neredeyse yalvarması, kendini en çaresiz hissettiği, asla unutmayacağı anlardan biri olarak zihninde yer edinmişti. Ve şimdi de aynısını Kerem ile yaşıyordu.
Helen gözlerinin dolmaması için birkaç kez kırpıştırdı. Şu an arkasının kızlara dönük olmasından memnundu. Eli istemsizce Kerem'in yüzüne yöneldi. Yanağını avucunun içine alırken göz yaşını sildi. Saçlarını nazikçe geriye itti. Genç adam bir an için sıkı sıkı kapattığı gözlerini açıp Helen'e bakmıştı. Sonra da baygın bakışları odağını hemen kaybetmişti. Derin nefesler alırken gözlerini tekrar kapattı.
Kızın eli göğsüne indiğinde Helen'i şaşırtan daha farklı bir şey oldu. Kerem koltuğun başındaki elini indirerek Helen'in koluna koymuştu. Aslında yorulup gelişine bırakmış gibiydi.
Helen arkaya dönerek Hayal'in ne yaptığına baktı. Yaranın dudaklarına iğneyle bir şey enjekte ediyordu. Büyük ihtimalle uyuşturmak içindi. Hayal iğneyi yaraya tekrar enjekte edince Helen, kolunu sıktığı için Kerem'e baktı. Gözleri hâlâ kapalıydı. Dudaklarını birbirine bastırmıştı.
Kolunu ondan kurtardı. Elini avucunun içine alırken sağ elini de kenetlenmiş ellerinin üzerine bıraktı. Artık Kerem'in eli avuçlarındaydı. Güç verircesine sıktı. Her acı çektiğinde genç adamın onun elini sıkmasını da hiç sorun etmemişti. Hatta canını yaksa bile...
"Az kaldı..." Helen sesin sahibine döndüğünde Hayal kafasını kaldırarak onlara baktı.
"Bitiyor," diye mırıldandı Helen de Kerem'e doğru eğilirken. "Biraz daha dayan."
Kerem kirpiklerini kırpıştırarak kıza bakmaya çalıştı. Gözleri kıpkırmızıydı. Yüzünde dövüşten kalma kızarıklıklar hâlâ duruyordu. Dudaklarının üstünde de kanlar birikmişti. Zar zor yutkunurken dudaklarını araladı.
"Bitsin artık..." Titrek bir nefes verirken yalvarırcasına fısıldadı. Helen, Kerem'e o kadar yakın olmasaydı duyamazdı bile. Her kelimesi acı doluydu. "Çok yoruldum."
Sanki Kerem, bunu Hayal'in işini bitirmesini istediğinden veya yaranın acısının geçmesi için söylemiyordu. Tüm acıları için söylüyordu, hatta belki de Helen'i daha fazla korkutan, hayatı için söylemiş olmasıydı. Kerem'in sesi o kadar umutsuz çıkıyordu ki onun gerçekten ölmeyi dilediğini düşünmüştü.
"Bitiyor," diye kız fısıldadı tekrar. Elini biraz daha sıktı ve baş parmağıyla genç adamın elinin üstünde daireler çizdi. Ama Kerem'in bunu hissedip hissetmediğini bilmiyordu. Birkaç saniyeliğine kendinden geçmiş gibi hareketsiz kaldı.
Gördüğü kadarıyla Hayal de dikiş atmaya başlamıştı. Büyük ihtimalle acısı dindiği için vücudu rahatlayıp kendinden geçmişti. Bir hareketlilik hissettiğinde Helen anında kafasını çevirdi. Tekrar uyanmıştı. Yorgun ve bitkin gözlerini Helen'inkilere sabitlemişti. Hiçbir şey demeden on saniye kadar bakıştılar.
"Hâlâ acıyor mu?" diye sordu Helen öne eğilirken. Saçları omuzlarını aşarak yastığa döküldü.
Kerem'in dudaklarında silik, belli belirsiz bir gülümseme belirmişti. Helen kaşlarını çatarak ona baktı. Neden gülümsüyordu? Aslında bundan şikâyetçi değildi ama acı yüzünden delirmesinden korkuyordu.
İlginç olan şey, Kerem'in ona böyle içten gülümsemiş olmasıydı. Hatta daha da ilginç olan şeyse yaralarla kaplı ve terli yüzünde bu gülümsemenin çok tatlı durmasıydı. Birbirleriyle hep alay edip dalga geçtiklerinden daha önce böyle samimi bir anları olmamıştı. Şimdiyse onlardan birini yaşıyorlardı. Helen bunu bir kenara yazdı, unutmasa iyi olurdu. Ama bunu ona hatırlatmayı düşünmüyordu, iyileştiğinde yine eskisi gibi olacaklardı.
"Neden gülüyorsun?" diye sorarken kendisi de hafifçe gülümsemişti.
Kerem birkaç saniye aynı silik gülümsemeyle ona baktı. Kaşlarını çatarken yutkunmaya çalışmıştı. Konuşmakta zorlanıyor gibiydi. Yine de gülüşünden ödün vermedi. Helen, onun ne dediğini duymaya çalışarak Kerem'e biraz daha yaklaştı. Aralarında pek bir mesafe kalmamıştı artık. Kısık ve puslu sesiyle konuştu:
"Çok leziz bir hamburger gibi kokuyorsun."
Helen geri çekilip ondan uzaklaşırken bir saniye için ne dediğini algılamaya çalışarak kirpiklerini kırpıştırdı. Sonra aklına biraz önce mutfakta yaşadığı olaylar gelince kendini tutamayıp kahkaha atmıştı. Yemeğin kokusu üstüne sinmiş olmalıydı.
Kerem Helen'in gülüşüne bakıp hafifçe gülümsedi.
"Güzel..." diye uykulu bir şekilde mırıldanarak gözlerini kapattı. Helen'in avuçlarındaki eli gevşediğinde kız, onun bu sefer gerçekten bayıldığına emin olmuştu.
Ne kadar süre elini tutmuştu bilmiyordu ama Hayal işini bitirinceye kadar kıpırdamadan o şekilde durdu.
"Bitti." Helen irkilerek kafasını sağına çevirdi. Yarasını güzelce dikmişti. Bezi rulo hâline getirerek diktiği yerlere baskı uyguluyor, dikişlerin arasından çıkan kanı tekrar ve tekrar siliyordu. "Kanı yaranın kenarlarından uzaklaştırmam gerekiyor. Enfeksiyon kapabilir. Tamamen steril bir ortamda olmadığımız için zaten bu risk yüksek. Bir de biz sebebiyet vermeyelim."
Helen kafasını sallarken Kerem'in elini yavaşça göğsüne bıraktı. Tamamen çekilmeden önce birkaç saniye daha elini elinin üstünde tutmuştu. Ayağa kalkarken saçlarını koluyla geriye itmeye çalıştı. Yardıma ihtiyacı olup olmadığını soracakken İdil'in kızın yanına diz çökerek her türlü yardımda bulunduğunu görünce ihtiyaç olmadığını anlamıştı.
Aklına gelen bir şeyle kaşlarını çattı. Kerem yüzünden daha önce dikkat etmemişti ama bu yara meselesi çözülünce Helen'in zihni açılmıştı. Hayal buraya nasıl sorunsuz gelmeyi başarmıştı? Peşindeki adamın bu kadar rahat bırakacağını sanmıyordu.
"Sen buraya nasıl geldin?" diye sorunca Hayal kafasını kaldırarak Helen'e göz attı.
"Niyazi Bey getirdi işte."
Niyazi'ye Bey diye hitap etmesi Helen'i neredeyse güldürecekti. Sonra Hayal'in onunla Helen kadar yakın olmadığını hatırlayınca bunun normal olduğunu anladı.
"Onu anladım. Ama seni takip eden adamdan nasıl kurtuldun?"
Hayal elindeki kanlı bezi bırakarak başka bir tane aldı. Yarasının üzerinde tutarken birini daha alıp diğerinin üstüne bastırdı. Dikişleri iyice kapatmaya çalışıyor gibiydi.
"Atlas ondan nasıl kurtulmam gerektiğini anlattı. Ben de uyguladım," diye kaçamak bir cevap verdi.
"Nasıl kurtulman gerekiyormuş?" Helen gözlerini kısarken Hayal'in becerikli ellerini izledi. Üçüncü bir bezi de diğer ikisinin üzerine bastırıp İdil'e döndü.
"Flasterden biraz kessene." İdil onun dediğini yaparken kız Helen'e doğru yan bir bakış attı. "Ondan tedirgin olup korkuyor gibi yapmamı istedi. O zaman beni rahatsız etmemek için gidecekmiş, öyle dedi. Eh, öyle de oldu."
Kesilmiş bandı yaraya bastırdığı bezlerin üzerine iyice yapıştırdı. Tekrar kesmesini işaret edince İdil yine işe koyulmuştu.
"Anladım." Helen neler olduğunu az çok çözmeye başlamıştı. Hatta Hayal ile ilgili yeni bir varsayımda da bulunmuştu.
Koluyla boynuna yapışan saçlarını geriye atmaya çalışırken evin kapısı bugün üçüncü kez aceleyle açılmıştı. Karanlıktan sıyrılıp içeri giren beden biricik ağabeyine aitti.
Yüzü kaya gibi sertti ve evin içindeki herkesi anında incelemişti. Yanlarına gelirken koltukta baygın hâlde yatan Kerem'e baktı. Kaşları çatılırken bakışlarını İdil'e çevirmişti.
"Bana ne oluğunu biri anlatabilir mi?" diye sordu sabırsızca.
"Ben hiçbir şey bilmiyorum." Hayal ayağa kalkıp eldivenlerini çıkarırken omuz silkti. "Sadece işimi yaptım."
"Herkes kimin açıklama yapması gerektiğini biliyor."
Atlas bakışlarını İdil'e çevirdi tekrardan. Görüntü hoşuna gitmemiş gibi kaşlarının arası kırışırken yanına yanaştı. Eliyle çenesini kaldırarak yüzündeki yaraları inceledi.
"Ne oldu İdil?" diye elini geri çekti.
İdil kızıl saçlarını kulağının arkasına iterken mahcup bir ifadeyle Kerem'e bakmıştı. Helen sorduğunda onun yüzünden olduğunu söylemişti. Ama nasıl?
"Siz benimle geliyorsunuz." Helen ve İdil'i gösterip Hayal'e döndü. "Sen de rica etsem Kerem'in diğer yaralarıyla ilgilenir misin?"
Hayal ile konuşurken Atlas'ın sesi değişmiş, yumuşamıştı. İdil ve Helen'e az önce baktığı gibi de bakmamıştı. Daha nazikti. Kız usulca kafasını salladı.
İkili de Atlas'ın peşinden mutfağa doğru gitmişti. Niyazi masanın bir köşesine oturmuş, onları izliyordu. O da ne olduğunu merak ediyor gibiydi.
"Sonunda geldin." Niyazi geriye yaslanırken Atlas'a dikti gözlerini.
"İşler yoğun, biliyorsun."
Atlas bundan hiç hazzetmediğini göstererek yüzünü buruşturdu. Niyazi de alayla gülmüştü. Helen bunun neden olduğunu biliyordu. Birkaç gün Helen de Atlas da şirketi çok boşlamıştılar ve tüm işler Niyazi'nin üstüne kalmıştı. Bu yüzden babasının arkadaşı onlara kendince tavır koyuyordu. Belki de haklıydı...
"Dönelim konumuza," diyerek Atlas sesini birazcık yükseltti. İkisinin de dikkatini çekince gözlerini İdil'e dikti. "Ne olduğunu anlatacak mısın?"
"Tuzağa düştük." Kollarını göğsünün altında kavuşturdu. "Kerem'in bir düşmanı, ismi Rıza. O bizi tuzağa düşürdü."
Atlas'ın sinirden çenesi kasılırken tek kaşını kaldırdı. Benim ekibime sataşan da kimmiş, der gibi bakmıştı. Büyük ihtimalle zaten öyle düşünüyordu. Geriye kalan siniri de bu tuzağa düştüler diye Kerem'e ve İdil'e olmalıydı.
"Nasıl oldu?" diye sordu Niyazi düşünceli bir ifadeyle.
İdil söylemek istemiyormuş gibiydi ama Atlas'tan bir şey saklayamayacağını biliyordu.
"Kerem'i biri aradı. Dövüş var dedi..."
Atlas sinirden gülmeye başlarken kafasını iki yana salladı. Bu Helen'in hiç hoşuna gitmemişti. Kerem baygın olduğu için neredeyse mutlu olacaktı, yoksa Atlas'tan çekeceği vardı.
"Tabii o da hemen gitti. Dur tahmin edeyim," dedi sinirle. "İyi bir para teklif etmişlerdir. Eh, bir süre de dövüşmüyordu zaten. Bir taşla iki kuş!"
İdil omuz silkti. "Orasını bilmiyorum. Ne düşündüğünü sana söyleyemem."
"Kendisiyle de yetinmemiş! Seni de peşinden sürüklemiş."
İdil aniden kafasını iki yana salladı. Kollarını açarak gayri ihtiyari olarak Atlas'a yaklaştı.
"Ben gitmek istedim. Onun bu konuda bir suçu yok." Helen onun yalan söyleyip söylemediğini pek anlayamamıştı ama İdil'in böyle konularda ne kadar dikkatli ve ihtiyatlı biri olduğunu biliyordu. O, isteyerek Kerem'in peşinden gitmez, vazgeçirmeye çalışırdı. Vazgeçiremediyse de kesin onunla gider, korumak isterdi. Helen olayın ikinci seçenek üzerine şekillendiğine emindi.
Atlas da İdil'in laflarına kanmış gibi durmuyordu. Alayla güldü. Beni mi kandırıyorsun, diye bakmıştı.
"Hatta benim yüzümden yaralandı. Silahla arama girdi. Beni kurtardı."
"Kendi b*kunu temizlemiş işte."
"Atlas!" diye uyardı Helen. Normalde Kerem'le anlaşamıyor olsa da bu muameleyi de hak etmiyordu. Üstelik gözünün önünde o kadar acı çektikten sonra hiç hak etmiyordu.
"Az kalsın ikisi de ölüyormuş."
"Ama ölmediler." Helen kaşlarını çatarak sinirle baktı. "Kurtuldular."
"Bir de Rıza çıktı ortaya. Harika!"
Niyazi ayağa kalkarak Atlas'a yaklaştı.
"Bu Rıza o Rıza mı?" diye sordu diğerlerinin anlamayacağı bir biçimde.
"Evet." Bıkkın bir nefes verdi. Gözleri mutfağın kapısına odaklanmıştı. Helen, artık Atlas'ın zihninde Rıza'yı denklemden çıkardığına, onu bitirdiğine emindi. Belki ölüm senaryosu bile hazırdı. Hatta Helen, Atlas'ın eline silah alıp da birini öldüremeyeceğini bilmese şu anki yüz ifadesinden onu kendi elleriyle öldürmeyi düşündüğünü bile söyleyebilirdi.
"Kim ki bu Rıza?" diye sordu Helen, merakına yenik düşerek.
"Bu Kerem'in anlatacağı bir şey."
Helen bu cevaba sinirlense de sorgulamadı. Kerem'in kendisine soracağını aklının bir köşesine not etti. Atlas tekrar İdil'e döndü.
"Başka ne konuştular? Ne olduğunu baştan sona anlat."
İdil tek tek ne yaşadıklarını anlatırken Helen neredeyse her detaya takılıyordu. Yine de kızı bölmemeye çalıştı. İdil'in tasvirinden Rıza'nın dış görünüşünde bir meymenet olmadığını anlamıştı. Kaba saba ve mafya kılıklı insanlardan nefret ederdi. Kerem'in öyleleriyle ne işi olduğunu anlayamamıştı. Bir şeye bulaştığı kesindi ama ne olduğu hakta hiçbir fikri yoktu.
Sokak dövüşçüsü olmadan önce nasıl biri olduğunu da çok merak ediyordu. Fakat diğer her bilgi gibi bu da ondan saklanmıştı. Kimseyle ilgili doğru dürüst bir bilgiye sahip değildi. Az bilgi, az tehlike. Atlas'ın bu lafından nefret ediyordu. Ortaya çıkmasına Helen sebep olsa bile...
Genç kız, Kerem'in mafya gibi etrafta dolaşıp haraç kestiğini bir türlü düşünemiyordu. Onda öyle bir tip yoktu. Aslında serserilik dışında ona yakıştırdığı başka bir şey yoktu. Her saniye önceki hayatı daha da çok ilgisini çekiyordu. Bu soru da ona sorulacaklar listesine girmişti.
Altı kişiyle dövüştüklerini söylediğindeyse Helen istemsizce onların yanında bulunmak istemişti. Son zamanlarda pek aksiyonlu bir hayata sahip olduğu söylenemezdi. Bir saha görevi hiç de fena olmazdı. Atlas ile araları düzeldiğinde bunu ona söylemeliydi.
"Bol aksiyonlu bir akşammış," diye bitince Niyazi yorum yapmıştı. "Neyse ki kimse ölmemiş."
"Ama ölebilirlerdi!" Atlas yine yükselmişti. Durup durup ani çıkışlar sergilemesi de son zamanlarda artmıştı. "Hepsi onun yüzünden. Bir de uyarmıştım onu."
"Kerem'i suçlayıp durma!" İdil de sesini yükseltti. Kerem'i bu denli koruması Atlas'ı bir saniye için şaşırtmıştı. Helen kızın neden böyle davrandığını biliyordu aslında. Kendisini suçlu hissediyordu. Kerem'in acı çekmesinin sebebi gibi kendini görüyor olmalıydı. Ve tabii ki İdil çok iyi bir arkadaş olduğu için de bunu yapıyordu. İki gün vakit geçirince ve karşısındakini sevince anında koruması altına almaya çalışırdı.
"Zaten yeterince acı çekti. Ne hâlde olduğunu görmüyor musun?"
Atlas, durduğu yerden Kerem görünmese bile refleks olarak gözlerini salona çevirdi. Yüzü hâlâ çok sert ve ifadesizdi.
"Bunu hak etti," dedi acımasızca. "Davranışlarımızın sonuçları vardır."
İdil duyduklarına inanamıyormuş gibi ona baktı. Gözleri büyümüş, dudakları şaşkınlıkla aralanmıştı. Kafasını iki yana salladı yavaşça. Helen bile ağabeyine bir an için hayretle bakmıştı. Düşmanından bahseder gibi konuşuyordu. Oysaki Atlas'ın ekibindekileri sevdiğine emindi. Ne oldu da tavırları bu kadar değişti?
Sonra bunun son zamanlarda normal olduğunu hatırlayınca şaşırmaktan vazgeçti. Aslında farklı bir açıdan bakınca Atlas doğru diyordu. Davranışlarımızın bir bedeli vardı ama Kerem, hak ettiği acının misliyle karşılığını almışken şu durumda bunları söylemek acımasızlıktan başka bir şey değildi.
"Ekip arkadaşlarının seni neden kötü ve acımasız biri olarak gördüklerini şimdi anladım." İdil kendini kontrol etmeye çalışıyordu fakat öfkesi buna engel oluyordu. "Sanki herkesi kendinden uzaklaştırmak için elinden geleni yapıyorsun. Ve işin kötüsü, bunu başarıyorsun da."
Niyazi geri geri gidip bu işe karışmak istemediğini göstererek tezgâha yaslandı. İdil'in söylediklerinden sonra Atlas'ın yüzünde sadece Helen'in görebileceği kadar bir değişim olmuştu. Yüzü yine aynı derecede ifadesizdi ama bu ifadesizliğin altında acı çeken biri vardı.
"Umarım bu geçici bir şeydir, Atlas. Ekibine..." dedikten sonra durdu ve kelimenin üstüne basarak düzeltti. "Arkadaşlarına düşmanınmışlar gibi davranma. Zira elinde kalan tek şey onlar."
Arkasını dönüp mutfaktan çıktığında birkaç saniye kimse bir şey konuşmadı. Her ne kadar aksini gösterse de Atlas ona söylenenlerden etkilenmişti. Eski kayıtsız hâline geri dönerken Niyazi'ye baktı.
"Bu Rıza olayını halletmemiz gerekiyor en kısa sürede." Elini saçlarında gezdirerek birkaç saniye durdu. "Batu ve Ozan birlikte çalışsın. Onları bu konuda bilgilendirip göz kulak olur musun?"
Niyazi kafasıyla onu onaylarken Atlas sertçe yutkunarak Helen'e döndü.
"Sen iyi misin?" diye sordu. Helen bu soruyu beklemiyordu işte. İyi gibi görünmüyor muydu?
"İyiyim... ama iyi olup olmadığını sorman gereken kişi ben değilim."
Atlas'ın dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. "Senin de söyleyeceklerin varsa söyleyebilirsin."
"Pekâlâ." Niyazi araya girerek konuştu. "Burası beni aşıyor. Ben işlerimi halletmeye gidiyorum. İkisiyle de en kısa sürede konuşacağım. Hayal'i sen bırakırsın artık."
Atlas gözlerini Helen'den hiç ayırmamıştı. Niyazi'nin dediklerini duysa da ona dönmemiş, bir tepki vermemişti. Helen de gözlerini ondan ayırmadı. Niyazi çıkıp gittiğinde kaşlarını kaldırdı.
"E hadi, söyle sen de."
"İdil'in söylediklerine sadece tek bir şey ekleyeceğim." Kollarını vücuduna doladı. "Seni her şeye rağmen çok seven bir kardeşin var..."
Atlas'ın gözleri parlarken cümlesini bitirmek onun için zordu. Devamını söylemek istemiyordu ama Atlas'ın bir şeyleri fark etmesi gerekiyordu. Bu hâli herkese zarar veriyordu.
"Ve böyle davranmaya devam ederek onu da kaybetmemeye çalış."
Mutfakta çıkarken Atlas'ın gözlerindeki değişimi görmezden gelmeye çalıştı. Omuzları çökmüş, yüzüne gölge düşmüştü. Gerekliydi, diye kendine hatırlattı. Söylemek zorundaydım...
***
Duş almadan önce aynada kendine bakmak gibi bir hata yapmıştı. Beyaz pantolonun ve kısa bluzunun üstü kanla kaplanmıştı. Özellikle karın bölgesi ve pantolonunun bel kısmında neredeyse beyaz alan kalmamıştı. Az önce saçlarını geriye atarken de kanın bir kısmını boynuna ve yanağına sürmüştü.
Kıyafetlerinin kirlenmesini istemeyen Helen şimdi bundan pek de rahatsızlık duymuyordu. Düştüğü durum aslında komik bile olabilirdi. Aynadaki yansımasını görünce Batu'nun neden koridorda onunla karşılaştığı zaman neredeyse baygınlık geçirdiğini anlamıştı. Gözleri geriye doğru, kendinden geçecek gibi kayarken açtığı kapıyı hemen kapatmıştı.
Batu'nun bu hâli belki de ekibe hiç uygun değildi ama Helen onun çok ciddi anlarda kendisini tutabildiğini biliyordu. Aşağıda Kerem'in o hâlini gördükten sonra orada çok bile durmuştu. Hatta yardım etmeye bile çalışmıştı. Bu da bir gelişmeydi. Mesela Helen, o veya Atlas yaralanırsa Batu'nun kanı umursamadan yanlarından hiç ayrılmayacağını biliyordu. Ona güveniyordu.
Helen şimdi giyindiklerinin aksine duştan sonra siyah ev kıyafetleri tercih etmişti: Bol bir eşofman altı ve askılı, kısa bir bluz. Islak saçlarını öylesine nemli kalacak şekilde kurutarak yukarıdan topuz yaptı. Aşağı indiğinde Atlas ve Hayal'in hâlâ orada olduklarını görmüştü.
"Ben ellerimi yıkayayım da gidelim." Hayal Helen'e kaçamak bir bakış atıp lavaboya ilerledi. Şimdi Atlas ile yalnız kalmışlardı.
"Ben Hayal'i evine bırakacağım. Burada fazla duramaz," dedi elini saçlarında gezdirirken. "Oradan da eve geçerim, yüksek ihtimalle. Sen burada mı kalacaksın?"
"Öyle görünüyor. Birinin ona bakması gerek." Gözleriyle Kerem'i gösterdi. Atlas da bakışlarını koltuğa çevirmişti.
"Yardıma ihtiyacın olursa ya da yanına gelmemi istersen..."
"Gerek yok." Helen kafasını iki yana salladı. "Kendim halledebilirim."
"Peki," dedi hayal kırıklığıyla. "Bir şeye ihtiyacın olursa arayabilirsin."
"Biliyorum. Hem Batu da var."
"Güzel."
"Ben hazırım." Hayal banyodan çıkıp salona geldiğinde gözleri bir Atlas'ın, bir Helen'in üzerinde duruyordu. Sanki ortamdaki gerginliği fark etmişti. "Çıkabiliriz."
İkisi de evden çıktıktan sonra Helen derin bir nefes aldı. Etrafı temizlemek ona kalmıştı. Geçen sefer Ozan'ın dağıttığı odanın yanında hiçbir şeydi onun için; ama yine de gözüne bitmeyecek gibi geliyordu. Batu da yardım edemezdi. Salonun ortasında baygın bir Batu istemiyordu.
Temizlemeye ilk kapının yanından başlamıştı. Her kanı çıkarmaya çalıştığında elindeki bezle Kerem'i bir anlığına boğmak istemişti ama bu istek hemen geçmişti.
Temizliği bitirince yorgun bir şekilde salona gelip Kerem'in baş ucundaki tekli koltuklardan birine oturdu. Dizlerini kendine çekerek yan döndü. Dirseğini bacağına dayayıp yanağını da avucuna yaslamıştı. O pozisyonda Kerem'i izlemeye koyuldu.
İki saat önceki hâlinden eser yoktu. Acıyla bağıran o değilmiş gibi şimdi huzurla uyuyordu. Tüm ağrıları dinmiş gibi yüzündeki yorgunluk kırışıklıkları açılmıştı. Oldukça masum duruyordu bu hâliyle. Beyaz suratında yaralar iyice ön plana çıkmıştı. Bazılarına da pansuman yapılmıştı. Dudakları kıpkırmızı ve hafif aralıktı. Göğsü yavaşça inip kalkarken dinç görünüyordu.
Orada öylece oturup Kerem'i incelerken bir an yemek yapması gerektiğini hatırlamıştı. Birazdan aç bir şekilde uyanabilirdi. Ayağa kalkıp mutfağa giderken bir kez daha Kerem'i öldürmek istedi...
...Yaptığı çorbanın altını kapatıp salona geçtiğinde tamamen bitik hâldeydi. Tüm gün şirkette topuklularla ayakta kalmaktan zaten ayakları acıyordu, üstüne bir de evin temizliğiyle uğraşmıştı. Öylesine temizlik de değildi bu, resmen halıdan kanı ovalamıştı. Ama onca zahmete rağmen hâlâ kan izi silik bir şekilde halının kenarında duruyordu.
Yine koltuklardan birine otururken saçlarını tokadan kurtarıp eliyle saç diplerine masaj yaptı. Sonra yüzünü avuçları arasına alarak kısa bir süre öyle durdu. Biraz daha böyle durursa uyuyacağını anlayınca kafasını kaldırıp ekip arkadaşına baktı.
Kerem ile göz göze geleceğini hiç düşünmemişti. İkisi de bu ani ve beklenmedik olaydan şok olmuş gibi üç saniye kilitlenmiş gibi bakıştılar. İlk gözlerini kaçıran Kerem olmuştu. Helen elini yanaklarından çekip dizlerine koydu heyecanlanarak.
"Uyanmışsın!" Kerem panikle dirseklerinden yardım alarak doğrulmak istediğinde yüzünü buruşturup geri yattı. "Dur! Dur! N'apıyorsun?"
Helen ayağa kalkıp yanına gitti. Yanına diz çökerken omuzlarına elini koyup kalkmasını önledi.
"Delirdin mi? Dikişlerini zorlama!" Kerem, yakınında duran yüze şaşırarak bakmıştı. Sanki bir uzaylı görmüştü. Gözleri salonu taradıktan sonra tekrar kıza döndü.
"Benimle sen mi ilgilendin?" Yıllardır sigara içenlerden farksız olarak hırıltılı bir şekilde çıkmıştı sesi. Konuşurken boğazı ağrıyormuş gibi yüzünü buruşturup öksürdü.
"Dur, sana su vereyim." Sehpanın üzerindeki sürahiyi alarak yanındaki bardağa döktü. Tekrar yaralı ekip arkadaşına yaklaşırken ona yardım etmesi gerektiğini anlamıştı. "Başka çarem yoktu... Kalkma. Ben yardım ederim."
Kerem'in ensesinden tutup kaldırmaya çalıştı. O da ona yardım ederek biraz doğruldu. Bardağı dudaklarına yaklaştırırken Kerem de suya uzanmıştı ve kızın elinin üstünden bardağı tutmuştu. İçerken gözü Helen'in üstündeydi.
Kerem kafasını geri çekince Helen onun daha fazla istemediğini anladı. Suyu ondan uzaklaştırırken tekrar yatmasına yardım etmiş, bardağı sehpaya bırakmıştı.
"Ben öldüm mü?" diye hâlâ bir şeylere inanamıyormuş gibi sordu. Helen onun neden böyle şaşırdığını anlamıştı. Alaycı bir ifadeyle sırıttı.
"Ne yazık ki, hayır. O kadar şanslı değilim."
"Tamam, ölmemişim." Kerem yorgun bir sesle konuşurken gülüşünü durduramadı. Omuzları sarsılırken bir anda yüzünü buruşturdu.
"Gülme, dikişlerin patlayacak şimdi."
"Böyle iyi davranıyormuşsun gibi yapma, öldüm sanıyorum." Yüzüne muzip bir ifade yerleşti. "Ya da rüyada olduğumu düşünüyorum."
Helen kaşlarını kaldırarak kafasını yana eğdi.
"Ne o? Rüyalarına mı giriyorum yoksa?"
Kerem kafasını tavana çevirirken yüz ifadesini koruyordu. "Rüyalarımda var mısın bilmiyorum ama kabuslarımda başrolsün."
Bu saçma sapan laf dalaşı onu güldürürken Helen bu hâllerini özlediğini fark etti. Kerem'in acı çeken hâlini hiç sevmemişti.
"İnanmayacaksın ama yemek yaptım, açsındır diye."
Kerem'in surat ifadesi görülmeye değerdi. Şaşkınlıkla kaşları havalanmış, uzaylı görmüş gibi kıza bakmıştı. Sonra aniden kaşlarını çattı.
"Bana iyi davranman için illa vurulmam mı gerekiyor?"
"Hayır, susman ve gözüme görünmemen de yeterli," diyerek yapmacık bir gülümseme kondurdu dudaklarına.
"Yok," dedi öksürerek, "tekrar düşündüm de ben yemek istemiyorum."
"Niye?"
"Beni zehirlersin falan, gerek yok." Helen onu itham ettiği şeyle ağzı açık bir şekilde Kerem'e baktı. Şu an gerçekten Kerem'i öldürebilirdi.
"Seni öldürmek için elime çok fırsat geçti ama yapmadım."
"Neden?" diye pişkin pişkin sırıttı. "Beni çok seviyorsun diye mi?"
"Hayır, ceset için bahçeyi kazmak istemedim. Toprağa yazık olur."
Kerem tekrar kahkaha atacakken yarası buna izin vermemişti.
"Güldürme," dedi tekrar öksürürken.
"Güldürmüyorum." Helen omuz silkerken ayağa kalktı. Bu sefer alay etme sırası ona geçmişti. "Hakarete gülen tek insan olabilirsin."
"Az önce sen de benim dediklerime güldün. Belki de hakarete gülen tek insan ben değilim."
"Belki de birbirimize sandığımızdan daha çok benziyoruzdur." Helen'in hiç düşünmeden dediği şeyler Kerem'in kaşlarını çatmasına neden olmuştu. Ama söylediklerinden rahatsız olduğu için değildi bu. Hoşuna gitmeyen başka bir şeyin var gibiydi. "Ne oldu?"
"Hiç," dedi kafasını iki yana sallarken. "Sadece... aklıma arkadaşımın söylediği bir laf geldi de. Önemsiz bir şey."
Helen önemsiz olmadığını görebiliyordu ama üstelemedi bu konuyu. Eliyle mutfağı gösterdi.
"Ben yemeğini getiriyorum. Sakın bir yere kımıldama, ah, ya da dur, zaten kımıldayamıyorsun."
Helen'in yüzünde şeytani bir ifade belirirken Kerem'e ona muhtaç bir şekilde hasta yatağında olduğunu hatırlatmaktan zevk almıştı. Ama aynı şeyi Kerem için söyleyemezdi. O keyifsizdi.
Elinde bir kâse çorbayla salona döndüğünde Kerem anında yüzünü buruşturmuştu. Burnunu kırıştırarak Helen'e çevirdi gözlerini.
"Ne pişirdin sen? Ozan'ın ayakları gibi kokuyor."
Helen bu tasvirle olduğu yerde kaldı. İçindeki gülme isteğini zar zor bastırarak yalancı bir agresiflikle ona baktı.
"Ozan'ın ayaklarının nasıl koktuğunu ya da ondan nasıl yemek yapıldığını bilmiyorum. Ama bu tavuk suyu çorbası." Kerem yüzünü diğer tarafa çevirdiğinde Helen yaklaşarak tepsiyi sehpaya bıraktı. "Ve Ozan'ın yanında bundan bahsetmemeni öneririm. Alnının çatından vuruverir."
"Bu kokuya katlanmaktansa vurulmayı tercih ederim." Helen bu abartılı tepkiye gözlerini devirirken Kerem'e yaklaştı. "N'apıyorsun?"
"Doğrulmana yardım edeceğim," dedi barizmiş gibi. "Yatarken içemezsin herhalde."
"Gerek yok." Ama Helen'i durdurmadı bu. Üzerine eğilirken yandan bir yastık aldı. Elini sırtına götürdüğünde Kerem de başka çaresi kalmadığı için koltuktan destek alarak ona yardım etmişti. Arkasında oluşan boşluğa yastığı bıraktı.
"Tamam, bir tane daha." Helen başka bir yastık daha alarak diğerinin yanına bıraktı. Geri çekilirken salık saçları Kerem'in yanağına sürtünmüştü. Eli sırtından omzuna, oradan da göğsüne yöneldi, geriye doğru yaslanması için yardım etti. Fazla uzaklaşmadan Kerem'in gözlerinin içine baktı.
"Böyle iyi mi?" diye sorduğunda Kerem'in göz bebeklerinin büyüdüğünü fark etmişti. Neredeyse koyu kahverengi olan kısımları da siyaha bürünmüştü.
Kerem cevap vermedi. Dudaklarını birbirine bastırmış, kaskatı kesilmiş gibi durarak Helen'in gözlerine bakıyordu.
"Bir yerin mi acıyor?"
Birkaç saniye sonra kafasını iki yana salladı. Helen sonunda bir tepki verdi diye neredeyse adak adayacaktı. Geri çekilip çöktüğü yerden kalktı. Sehpanın üzerindeki yemeği almak için arkasını döndüğünde Kerem'in daha önce nefesini tutmuş gibi derin bir nefes aldığını duydu.
Tekrar yanına geldiğinde koltuktaki boş olan ufak bir alana oturmuştu. Yemeği ona uzatırken bakışlarıyla çorbayı işaret etti.
"Bana bunu yediremezsin." Kafasını geriye yatırarak yemekten uzaklaştı.
"Şimdi bu çorbayı uslu uslu içmezsen hepsini zorla boğazından aşağı dökerim." Çorbayı dizlerine bırakırken sertçe ona baktı. Kerem dikkatle yüzünü inceledi. Sanki ne kadar ciddi olup olmadığını ölçüyordu. Ve Helen çok ciddiydi. Kerem de buna karar vermiş gibi bıkkın bir şekilde nefesini dışarı verdi.
"Peki, ama yarısını içerim sadece."
Helen düşünüyormuş gibi yaparak omuz silkti. "Olur. Al."
Çorbayı ona uzatırken Kerem'in yüzünde anlamsız bir ifade belirdi. Çorbaya, al, bu senin çocuğun, demişler gibi hayretle bakmıştı.
"Ben... ben kendim mi içeceğim?"
"Evet? Benim içirecek hâlim yok ya."
Kerem hiç üzerine alınmış gibi bakmıyordu. Yüzünde ısrar edeceğini gösteren bir sırıtış vardı.
"Ama ben hastayım." Dudaklarını çocuk gibi büzdü.
"Ama kolların çalışıyor," diye Helen de aynı onun gibi dudaklarını büzdü.
"Ölümden döndüm!"
"Bu haksızlık!" Helen yalandan üzülmüş gibi ona baktı. "Dönmeseydin herkes daha mutlu olabilirdi."
Kerem, "Ha-ha-ha," diye yalandan güldüğünde Helen zafer kazanmış gibi sırıttı. "Ya sen içirirsin ya da içmem. Beni çorbayla boğman da umurumda değil."
Helen resmen bir bebekle uğraşıyordu. Koskocaman, yaralı ve oldukça mızmız bir bebek. Onu boğazlarsa Atlas kıza ne kadar sinirlenirdi? Belki sinirlenmezdi, az önce o da Kerem'i öldürecek gibiydi.
"Peki," dedi pes ederek. Onun neden böyle davrandığını biliyordu. Kerem, onun tabiriyle bu iğrenç çorbayı içiyorsa Helen de bir şekilde bundan nasibini almalıydı.
Genç adam kızın çabucak ikna olmasına şaşırmış gibi güldü. Helen kaşığı çorbaya daldırarak çıkardı. Sıcak olup olmadığına bakmadan Kerem'e uzattı. Fazla sıcak olmamış olacak ki içtiğinde ekstra bir aksiyona girmemişlerdi.
İçer içmez Kerem tekrar burnunu kırıştırmıştı. "Kokusu olmasa aslında fena değil."
Helen ona ikinci kez kaşığı uzatırken göz devirdi.
"Birincisi, harika yemek yaparım. İkincisi, istersen burnunu kırabilirim. Böylece koku da almazsın. Ne dersin?"
"Acilen psikoloğa görünsen iyi olur, derim." Kerem'in gözleri irileşirken Helen'e baktı. "Çok şiddet yanlısısın."
Helen bu dediğine kahkahalar atarak gülerken neredeyse çorbayı dökecekti. Bu, işte gerçekten komikti.
"Üstü başı hep yara bere içinde olan sensin." Helen çorbadan bir kaşık daha uzattı. "Ve sen sırf şiddet seviyorsun diye şu an yemek yemekten, hatta oturmaktan acizsin. Bence ilk sen bir psikoloğa görün."
"Touché," dedi yenilgiyi kabul ederek. "Bu güzel bir savunmaydı. Buna bir şey diyemem."
Zorla da olsa kâsenin yarısını bitirdiğinde Helen söz verdiği gibi daha fazla içirmedi. Çorbayı masaya bırakırken getirdiği tepsiden peçete alıp Kerem'e uzattı. Genç adam ondan peçeteyi alıp ağzını sildiğinde Helen'in gözleri Kerem'in yarayla kaplı gövdesine takılmıştı.
Kerem kızın nereye baktığını görünce bakışlarını vücuduna indirdi. Uzun zamandır üstsüz olduğunu daha yeni anlıyormuş gibi irkildi. Rahatsızca yerinde kıpırdandığında Helen neredeyse gülecekti.
"Utandın mı yoksa?" diye sorduğunda dudakları alayla yukarı doğru kıvrıldı. "Merak etme, ilk kez bir erkek vücudu görmüyorum."
Kerem'in kaşları sanki daha fazla çatılabilirmiş gibi biraz daha birbirine yaklaştı. Helen onu görmezden gelerek tekrar bakışlarını yaralı gövdeye çevirdi.
"Şimdiye kadar nasıl hayatta kalmış olabilirsin?" Uzun bir süre sonra ilk kez sesinde alay ettiğine dair bir emare yoktu. Hatta oldukça ciddiydi. "Bunca yara..."
"İnan bana, senin kadar bunu ben de sorguluyorum." Kerem ise onun aksine yine dalga geçmeyi seçmişti. Helen hafifçe tebessüm ederken onun neden böyle yaptığını anlıyordu. Yaralarıyla ilgili konuşmak istemiyordu. Fakat Helen istiyordu.
Kızın eli istemsizce Kerem'in yaralarına uzandı. Geçen seferki gibi onu durdurmaya çalışmamıştı, ki Helen bundan oldukça memnundu. Karın kaslarının hemen yanındaki çürüğün üstünde gezdirdi parmaklarını. O kadar hafif dokunuyordu ki Kerem'in hissettiğinden emin değildi.
"Çok fazla yaran var..."
Genç adam önce rahatsızca kımıldandı sonra da taş kesildi. Helen parmaklarını yaralarda yavaş yavaş gezdirirken en çok merak ettiği yarayı sona saklamıştı. Göğsünün altındaki bıçak yarasını gördüğünden beri hep gözü takılıyordu. Parmakları yukarı doğru çıkarken nahoş görünen beyaz ve silik yaranın üstünde acele etmeden gezindi. Onun bir bıçak tarafından yapıldığını anlamak Helen için zor olmamıştı. Aynı onunkine benziyordu...
"Bu nasıl oldu?" diye sordu elini çekmeden. Kerem kaşlarını çatıp yutkunurken kız gözlerini yaraya çevirdi. "Rıza mı yaptı?"
"Sen nereden..."
"İdil orada yaşadıklarınızı anlattı." Kafasını kaldırırken Kerem'in sorgulayan gözlerine baktı. Parmaklarıysa hâlâ göğsündeydi. "Adamın yüzünde uzun bir yara izi olduğunu söylemişti. Sonra senin göğsündekini görünce bağlantılı olabileceklerini düşündüm."
Kerem çok derin şeyler düşünüyormuş gibi kızı inceledi. Ama öylesine değildi bu, gerçekten incelemişti. Sanki daha önce görmediği bir şeyi görecekmiş gibi bakıyordu.
"Doğru düşünmüşsün," dedi kısık sesle.
"Ne zaman oldu bu?" Helen işaret ve orta parmağını yara izinde bir kez daha gezdirdi. Kız, her dokunuşunda Kerem'in parmaklarının altında ürperdiğini hissediyordu. Bu kadar gergin olmasını bir türlü anlayamıyordu ama işine geliyordu. Sorularının cevaplarını alabiliyordu.
"İki yıl önce..."
"Neden düşmansınız onunla?" Öne eğilerek sol elini Kerem'in kalçasının yanındaki boşluğa yerleştirdi. "Nereden tanıyorsun onu?"
"Uzun hikâye."
"Vaktimiz var," diye omuz silkti.
"Doğrusu, anlatmayı sevdiğim bir hikâye değil."
"Her ne kadar birbirimizden hoşlanmasak da aynı ekipteyiz. Yani birbirimizi tanımamız gerekiyor. Ve bence tanımaya buradan başlayabiliriz."
Kerem yüzüne birkaç saniye gözlerini dikti. Yine kızın dediğini yapıp yapmamak konusunda karar vermeye çalışıyordu. Bu tam da Atlas'ın istediği şeydi. Bu yüzden diğerleriyle ilgili bir şey anlatmamıştı. Birbirinizi yavaş yavaş tanımanızı istiyorum, demişti.
"Karşılığında sen bana bir şey anlatacak mısın peki?"
"Ne gibi bir şey?"
"Bilmem." Omuz silkerek bakışlarını kaçırdı. Aklına bir şey gelmiş gibi güldü. "Mesela senin yara izlerin var mı? Hep benimkileri konuştuk."
Helen buna anında cevap vermemişti. Aslında cevabı biliyordu ama yeni yeni tanımaya başladığı birine söylemek düşündüğünden daha zordu. Galiba Kerem'i bu konuda anlayabiliyordu.
"Var," dedi fısıldar gibi. "İki tane."
"O zaman sen de onların hikâyelerini anlatıp göstereceksin bana."
Helen dudağını ısırırken bakışlarını kaçırdı. Utandığı, kendin kaybettiği anılardan biriydi. Atlas ve Niyazi dışında kimse bilmiyordu, Batu bile. Şimdi o yaşananları Kerem'e anlatmak içinden gelmiyordu hiç. Bir yanı da yaşadıklarını sadece Kerem'in anlayabileceğini söylüyordu.
"Bugün değil ama, başka bir zaman. Sen öğrenmek istediğinde, ben de hazır olduğumda." Kerem üstelemedi ve kafasını salladı usulca. "Şimdi Rıza ile aranda olanları anlat."
"Gel şöyle yapalım," dedi dikelmeye çalışırken. Ama bu pek mümkün olmamıştı. Elini yarasına götürerek inledi. Helen ona yardım etmek isterken elini kaldırıp durdurdu. "Tamam, iyiyim. Sorun yok."
"Peki... sen bir şey diyordun."
"İkimiz de anlatmak istediğimizde ve karşımızdaki bunu istediğinde anlatırız, tamam mı?" Helen itiraz edecekti ama Kerem onu durdurdu. "Şu an anlatacak kadar kendimi iyi hissetmiyorum, Helen."
Başka çaresi olmadığını anlayınca kafasını salladı. Elini Kerem'in vücudundan geri çekerek dikeldi. İki elini de kucağına bırakmıştı.
"Madem buradan kalkamıyorum, senden bir şey isteyebilir miyim?" Yüzünde acılarının şiddetlendiğini gösteren bir ifade vardı.
Helen derin bir nefes alırken ayağa kalkıp elini iki yana açtı. "İste."
"Ağrı kesiciye ihtiyacım var," dedi dişlerinin arasında. Helen'in tahminini doğruladı. "Daha fazla bu acıya katlanabileceğimi sanmıyorum."
Ve bölüm bitti...
Genelde bölümleri başka bir platformda yayımlıyorum ve her bölüm sonu bu şekil sorular soruyorum orada. Bu kez buraya da bu sorulardan yazmak istedim. İsterseniz cevap verebilirsiniz. (:
Bol bol yorum bekliyorum...
- Bölümü beğendiniz mi?
- En çok hangi sahne hoşunuza gitti ya da sizi etkiledi?
- Aklınızda kalan bir replik oldu mu?
- Bundan sonra Atlas'ın planı ne olacak sizce?
- Kerem'le, Helen ve Batu ile ilgili yeni neler öğrendiniz?
- Kerem geçmişini sizce ne zaman Helen'e anlatacak?
- Helen'in anlatmak istemediği hikâyesi nasıl bir hikâye olabilir?
- Helen ve Kerem diyaloglarını beğendiniz mi? Son sahne ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
- Mutfaktaki Atlas-Helen-İdil üçlüsünün konuşmalarını nasıl buldunuz? Siz kimi haklı buluyorsunuz?
- Ozan ve Batu'nun yeni bir görevi var artık. Bu görevde ne gibi şeyler yaşanır? Ozan Batu ile anlaşabilecek mi?
- Hangi karakterle ilgili neyi çok merak ediyorsunuz?
- Karakterlerden hangisini kendinize daha çok benzetiyorsunuz?
- Bildiğiniz üzere 16 bölüm geldi geçti, favori karakteriniz kim veya kimler? Ve nedeni varsa neden?
- Diğer bölüm sizce kimin bakış açısından olacak? Kimi isterdiniz?