Bölüm 15: Yaralar sadece fiziksel mi olur?
Kerem Durmaz...
Neredeyse tüm insanların kapanmayan veya kabuk bağlamış yaraları vardır. Bazılarınınki bedenlerindedir, bazılarınınki de ruhlarında. Ama illaki bir yara izi taşıyorlardır ve hepsinin de bir hikâyesi vardır.
Özellikle yarayı ruhlarında taşıyan insanların hikâyeleri anlatılmaya değerdi. Böyle insanlar çok güçlü, aynı zamanda da tehlikeliydi. Çünkü bu yaralar canlarını o kadar çok yakardı ki o acının ardından gelecek olan yıkıma hiç kimse engel olamazdı. Hatta bazen haklı olup olmadıkları da umurlarında olmuyordu. Sadece onda yaralar açan kişiyi yok etmek istiyorlardı.
Kerem de böyle hissediyordu. Öfke ve kin doluydu. Her geçen gün de bu öfke büyümeye devam ediyordu. İçinde biriken intikam ateşini besleyen şeyse her gün babasını ve annesinin çektiği zorlukları görmekti.
Kerem çok yorgundu. Bu saatlerdir güneşin altında uyuşturucu satıcıların peşinde koştuğu için değildi sadece, ona eziyet eden düşünceleri ve geçmişiyle baş başa kaldığı içindi. Ama yine de güneşin yakıcı etkisini de görmezden gelemezdi.
Genç adam kesinlikle nefret ediyordu sıcaktan. Hatta bugünkü gibi fazla sıcak olmasa bile hazzetmezdi. Sıcaklığın teninde bıraktığı histen çok rahatsız olurdu. Vücudundaki yaralar bile buna tepki gösteriyor gibi acımaya başlıyordu.
Neredeyse bir haftadır dövüşlere katılmamasının sonucunda birçok yarası iyileşmeye yüz tutmuştu. Hatta sağ tarafındaki büyük yaranın acısı da yavaş yavaş geçmeye başlamıştı. Ama yine de bazı geceler hâlâ onun ağrısıyla uyandığı oluyordu.
Canının acıdığını hatırlayınca eli istemsizce böğrüne gitti. Caddeden geçenler ölü görmüş gibi yüzüne bakınca irkiliyor, hemen gözlerini kaçırıyorlardı. Hatta bazıları sırf onunla aynı kaldırımda yürümemek için karşıya geçiyordu. Bu ne kadar üzücü de görünse Kerem hâlinden memnundu. İnsanların ondan uzak durmasında bir sorun görmüyordu, aksine bunun için mutluydu. Eskisi gibi iletişim konusunda başarılı değildi artık.
Manavın ve bir marketin yanından geçip İdil ile buluşacakları yere geldiğinde gölgelik bir alan bularak apartmanın kapısının önünde durdu. Sırtını kapıya yaslarken telefonu çıkarıp saatine baktı. Gelmesine daha vardı. Hiçbir mesaj da yoktu.
Ayakta beklemenin bir manası olmadığını anlayınca merdivenlerden birine oturup sokaktan geçenleri izledi. Birçoğunun elinde poşet, evlerine gidiyorlardı. Bazıları amaçsızca dolaşıyormuş gibi yavaş adımlarla önünden geçip gitmişti.
Kerem de kendi çocukluğunu özlediğini hissetti. Dersler ve öğretmenler dışında da bir derdi yoktu. Hatta onlar bile dert değildi onun için. Hep çok başarılı olmuştu derslerinde. Öğretmenleri onu severdi. Üniversitedeyken bile profesörlerin gözdesi olmayı başarmıştı.
Şimdi sokakta onu bu hâlde görseler, büyük ihtimalle yüzüne bakmaz, tanımazlardı bile. Bu düşünce onun çok canını yakmıştı. Önceleri ne kadar da saygın ve asil biriydi. Bunu düşündüğünde dudaklarında buruk bir gülümseme belirdi.
Asla zengin ve varlıklı bir ailenin çocuğu olmamıştı ama kendi çabalarıyla bir yerlere gelecek kadar çalışkan ve becerikli olmuştu. Çok çabalamış ve başarmıştı. İstediğini almış, insanlar içinde bir yer edinmişti. Ama şimdi o saygınlıktan hiçbir şey kalmamıştı. Sefalet ve yoksulluk onu tamamen ele geçirmişti.
Bunların arasında en acı veren olaylardan biriyse gecesini gündüzüne katıp elde ettiği mesleğini iftira sonucu kaybetmesiydi. Böylelikle hayatının da altı ayı çalınmıştı. Dört duvar arasında yaşamış, her türlü pis adam tanımıştı. Onlar arasında edinmemesi gereken düşmanlar bile edinmişti.
Bunları düşününce tekrar içinde öfke birikti. Şu an buna sebep olanlardan birine ona verselerdi ölümüne dövebilirdi. Bir haftadır dövüşmediği için de bu öfke içinde biriktikçe birikmişti. Acilen hıncını alacağı birilerini bulmalıydı. Yoksa sırf ona ters ters baktı diye yoldan geçen birini bile dövebilirdi.
"Patateslerle ne alıp veremediğin var bilmiyorum ama masum olduklarına eminim."
Yanına biri oturup konuşmaya başladığında Kerem irkilerek sağına baktı. Gelen İdil'den başkası değildi. Kızın ne dediğini anlamayarak kaşlarını çatmıştı.
"Ne?"
İdil kafasıyla karşıdaki manavı gösterdi.
"Patateslere öldürecek gibi bakıyordun. Kişisel bir sorunun olduğu bariz."
Kerem az önceki karamsar ruh hâlinden sıyrılmış gülmeye başlamıştı. Onca düşünce arasında nereye baktığını bilmiyordu bile. İdil de gülerek ona eşlik etmeye başladığında tekrar konuştu.
"Seni bu kadar öfkelendiren ne?"
"Birçok şey. Her şey." Kerem omuz silkti. "Boş ver."
İdil üstelemek ister gibi ağzını açmıştı ama sonra vazgeçmiş gibi tekrar kapattı. "Peki..."
Kısa bir sessizlik olduktan sonra Kerem ayağa kalktı. İdil'e dönerken sırıttı.
"Ee? Ne kadar torbacı buldun?" Girdikleri iddiayı ona hatırlatmak ister gibi baktı. "En son ben öndeydim."
İdil de ayağa kalkarken yüzünde kendinden emin bir gülümseme oluştu. Kerem, bu bakıştan hoşlanmamıştı. Kız, öne geçtiğini düşünüyor olmalıydı. Yenileceğini düşünerek tedirgin olurken İdil'e bunu göstermemeye çalıştı.
"Önce sen söyle. Ya da hayır, birlikte söyleyelim."
"Pekâlâ. Üç, iki, bir..."
"Altı!"
"Dört!" Kerem duyduğu şeyle gözleri büyüdü. "Ciddi olamazsın!"
İdil, dudaklarına kibirli bir gülüş kondurdu. Sana söylemiştim, der gibi bakıyordu. Onu geçmiş olması imkansızdı. Bu kadar kısa sürede beş kişi daha mı bulmuştu yani?
"Nasıl yapmış olabilirsin ki?"
"Meslek sırrı." İdil söylemekten caymak ister gibi arkasını dönüp oradan uzaklaşmaya başladı. Ama Kerem vazgeçmeyerek peşine düştü.
"Zaman kısıtlıydı! Ya ışınlanmayı buldun ya da atıyorsun."
Kerem yanına vardığında İdil omuz silkti, kızıl saçlarını geriye doğru savururken memnun memnun sırıtıyordu.
"Işınlanmayı bulmadım, atmıyorum da." Cebinden telefonu çıkardı. "Kanıtlarım da var."
Genç adam bunun nasıl olduğunu çözmeye çalışırken uzanıp telefonu aldı. Galeride birkaç tane mekân ve pespaye adam fotoğrafı vardı. Bir masa etrafına toplanmış bir şey konuşuyorlardı.
"Hepsi aynı yerde miydi bunların?"
İdil doğru tahmin ettiğini gösterecek bir şekilde güldüğünde Kerem'in kaşları çatıldı.
"Hey! Bu hile ama."
"Hiç de bile." Keyfini hiçbir şey bozamaz gibi göz kırptı Kerem'e. Telefonu elinden alıp cebine sıkıştırdı. "Aynı yerde olmalarıyla ilgili bir kuralımız yoktu."
"Bayağı inlerini buldun yani?"
"Ne diyebilirim ki? Muhteşemim!"
Kerem önüne dönerken bunu hazmetmeye çalıştı. Günlerdir orayı arıyordu ve kız anında bulmuştu. Saçma sapan insanlarla uğraşmak zorunda kalmıştı bunun için. İdil ise geldiği gibi halletmişti. Kerem yenilmeyi kesinlikle hazmedemiyordu.
Önce, ne kadar inkâr edip berabere kaldıklarını söylese de Helen'e yenilmişti. Simdiyse İdil'e. Ve bu, Kerem'in daha önce pek tatmadığı bir duyguydu. Şimdi önemli bir gelişme kaydettiler diye mutlu olacağına üzülüyordu.
"Hadi ama." İdil'in sesi onu gerçekliğe döndürmüştü. Teselli etmeye çalışır gibi görünse de zafer sırıtışı yüzündeydi. "Asma suratını. Ben böyle şeyler yapmaya alışkın olduğum için daha hızlıyım sadece."
"Alışkın olduğun belli," diye mırıldanırken ellerini cebine soktu. Kıza bakmadı bile.
"Yenildin diye üzülme." Sesindeki alaycılık sinirlerini bozuyordu. Bu ona Helen'i hatırlatmıştı. "Merak etme, bana da yenildiğini Helen'e söylemem."
Kerem olduğu yerde aniden durarak İdil'i de durdurdu. Kaşlarının ortası kırışırken sert bir yüz ifadesiyle ona baktı.
"'Bana da' derken?"
"Sizin şu antrenman..."
"Yok artık!" diye sesini yükseltti. Yoldan geçen bir teyze onlara ters ters bakarak yanlarından geçti. "Sana da mı anlattı?"
"Öylesine bahsetti." Oradan hemen ayrılmak ister gibi yürümeye başladı. Kerem de yine peşinden gitmişti.
"Ben o antrenmandan önce ölümcül bir dövüşten çıkmıştım." Kerem nedensizce kendisini açıklamak istedi. Zayıf muamelesi görmekten hoşlanmıyordu. "Ve tam olarak Helen kazandı denemez. Beni kandırdı."
"Sen de kandın mı?"
"Önce Helen düştü. Ben de ona bir şey oldu sanıp yaklaştım, o da anında yaramı hedef aldı."
"Bu tam da Helen'in yapacağı bir şey gibi duruyor." İdil'in sesi oldukça keyifli geliyordu. Helen ile uzun süredir birlikte çalıştıklarına göre onu çok iyi tanıyor olmalıydı. Kerem, aklına gelen şeyle sırıttı.
"Helen ile uzun zamandır tanışıyorsunuz, değil mi?"
İdil bu ani soru karşısında hiç de şaşırmış gibi durmuyordu. Kafasını yavaşça olumlu anlamda salladı. "Neredeyse çocukluğundan beri."
Güzel, diye geçirdi içinden. İdil'den onun hakkında bilgi toplayabilirdi. Sonra da onu gıcık etmek için kullanırdı.
"Hep böyle huysuz muydu? Ya da şımarık?"
"Çocukken tam bir prensesti," deyip güldü. "Aslında evet, şımarık da diyebilirsin."
"Anladım, bu doğuşta gelen bir özellik o zaman."
"Ama oldukça tatlıydı. Hakkını yiyemem."
Kerem göz devirmeden edemedi. Tatlı bir çocuk görmese buna inanırdı.
"Helen'in hayatının herhangi bir evresinde tatlı bir çocuk olacağına inanasım gelmiyor."
İdil ona anlamlı bir bakış attı. Sanki bir şey fark etmiş gibi dudağı yana doğru kıvrıldı. Kerem bu bakışı sevmemişti. İmalı bir şekilde bakması genç adamı rahatsız ediyordu. Bakışlarını kızdan çekip karşıya yönlendirdi. Birkaç tane mağazanın yanından geçerken aralarında yine sessizlik oluşmuştu.
"Merak ediyorum da," diye İdil gizemli bir ses tonuyla konuştu. "Helen ile neden anlaşamıyorsunuz?"
Kerem bu soruyu hiç beklemiyordu. Aniden afalladı ve Helen ile neden anlaşamadığını unuttu. Başka zaman olsa yüz tane sebep sayabilecekken şimdi beyni donmuş gibiydi. Bu birine aniden en sevdiği kitabı veya şarkıyı sormaya benziyordu. Tüm bildikleri aklından çıkmıştı.
"Ben..." Kerem ne söyleyeceğini düşünürken aklına ilk konuştukları an geldi. "Bir kere insanlara karşı ön yargılı. İnsanları aşağılıyor. Bakışlarından belli. İkincisi herkesin işine burnunu sokuyor. Kendi kafasına göre hareket ediyor ve çok şımarık. Daha fazla sayayım mı?"
İdil yarım ağız gülerek Kerem'in söylediklerini dinledi. Neden bu kadar eğlenmişti?
"Ondan hiç hoşlanmıyor gibisin."
"Kesinlikle hoşlanmıyorum."
"Bayağı bir gıcık kapıyorsun hem de."
"Aynen öyle," diye bir kez daha onayladı kızı.
"Kız çok şımarık."
"Evet! Hem de çok."
"O da senden hoşlanmıyor ve hep kavga ediyorsunuz."
"Hoşlanmıyor. Ağzını açtığı an kavga ediyoruz." İdil art arda doğru tespitlerde bulunurken Kerem onu anladı diye rahatlamıştı. Az önceki yüz ifadesi Kerem'in hoşuna gitmese de şimdi uzlaştıkları için mutluydu.
"Seni delirtiyor?"
"Hem de nasıl!" Kerem bıkkınlıkla nefesini dışarı verdi.
"Bu çok ateşli bir ilişkiye benziyor."
"Kesinlikle! Çok ateşli... Dur! Ne?" Kerem, kızın dediği şeyi çok geç algılamıştı. Artık Kerem'in suratı nasıl bir ifadeye büründüyse İdil karnını tutarak kahkaha atmaya başladı. Genç adan ise hâlâ ona söylettiği şey yüzünden şaşkındı.
"Nasıl itiraf ettin ama?" İdil kahkahalar arasında konuşmaya çalıştı.
"Beni kandırdın!" diyebildi sadece. Düpedüz onunla dalga geçmişti. "Kafamı karıştırdın."
İdil dikelirken, "Sana doğruyu söylettim," diye pişkin pişkin güldü.
"Hayır, beni kandırdın." Kerem birçok saçma şey duymuştu ama bu? Helen ile yakıştırılmak? Saçmalık!
"Sizi yakıştırmak zor değil." İdil omuz silkerken kahkaha atmayı kesmişti. Sadece sırıtıyordu.
"Bizim birlikte olmamız imkânsız," dedi kesin bir dille. "Ve oldukça saçma!"
"Neden?"
"Çünkü birbirimizden hoşlanmıyoruz." Yürürken ellerini iki yana açarak sorunun ne kadar bariz olduğunu göstermeye çalıştı. "Tanıştığımızdan beri toplarsan, sadece bir dakika anlaştık, artık sen düşün."
"Böyle ilişkiler çok gördüm." Saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı. Göz ucu Kerem'e bakmıştı. "Sonunuz kaçınılmaz. Eninde sonunda birbirinize çekildiğinizi, hoşlandığınızı anlayacaksınız."
Kerem itiraz etmek için ağzını açtığında telefonun sesi onu böldü. Telefonunu cebinden çıkarıp baktı. Gördüğü isimle kaşları çatılmıştı.
Muhsin arıyor...
İdil'e kısa bir bakış atıp telefonu açtı. İki saat hâl hatır sorarak vaktini almasını istemediğinden direkt konuya girdi.
"Ne var?" diye sertçe sordu. Nefret ediyordu bu adamdan. Ona her an kazık atmaya hazırdı. Birkaç kez parasını neredeyse vermeyecekti, tabii Kerem ondan almasını bilmişti.
Karşı taraf bunu onaylamamış gibi birkaç kez dilini şaklattı. "Oldu mu şimdi bu? Biraz kibar ol."
"Konuş!" Kerem gözlerini devirirken dişlerinin arasında konuştu. Muhsin de bunu bir uyarı olarak alıp konuya girdi hemen.
"Akşam bir karşılaşma var. İstiyor musun diye soracaktım."
"Şimdi mi haber veriyorsun?" Kerem gözlerini kıstı. İdil'in meraklı yüzünü incelemeye başladı. Dudaklarını birbirine bastırmış, ne olduğunu çözmeye çalışıyordu. "Biraz geç değil mi?"
"Olur öyle bazen," dedi tereddüt ederek. "Sanki bilmiyorsun."
"Bana bak, sen bir şeyler mi karıştırıyorsun?"
İki saniye için sesler kesildi. Sadece adamın soluğunun sesinin duyuyordu. Aniden konuşmayı hatırlamış gibi soruyu yanıtladı.
"Ne karıştıracağım? Sadece son anda biri yan çizdi. Dövüşmek istemedi." Sesi inandırıcı görünüyordu ama Kerem bundan hoşlanmamıştı. "Kadro tam olsun istiyorum. Onu bunu bırak da sen gelecek misin onu söyle."
"Ne kadar?" diye sordu. Muhsin'in anlayacağını biliyordu. Bu yüzden İdil'in yanında açıkça parayı sormadı.
"İki bin." Kerem'in kaşları yukarı kalktı. Kerem'in dövüştüğü ortam için bu oldukça yüksek bir fiyattı. Karşısındaki rakibin ölümcül olduğunu gösteriyordu. Belki de yan çizen adam bu yüzden istememişti. Kerem, İdil'den biraz uzaklaştı.
"İki bin mi?" diye sesini kıstı.
"Duydun." Sesi gülüyordu resmen. "Kazanırsan senindir. İhtiyacın olduğunu biliyorum."
Aslında Kerem'in artık paraya ihtiyacı yoktu. Atlas o konuyu halletmişti. Ona iş karşılığında para veriyordu. Ama Kerem'in derdi şu an para değildi. Dövüşmeyi özlemişti. Rahatlamayı, sinirlerini yatıştırmayı özlemişti.
Üstelik iki bin teklif edilecek kadar dişli bir rakibi olacaktı. Normal biri bunu asla kabul etmezdi ama Kerem için bu muazzam bir teklifti. Her ne kadar şüpheli bir teklif de olsa Kerem kabul etmek istiyordu. Muhsin'e de güvenmiyordu üstelik. En fazla onu para konusunda kandırabilirdi ama Kerem iki binini almadan yakasını bırakmazdı.
"Pekâlâ," dedi kısa bir sessizlikten sonra. "Varım. Saat kaç ve nerede?"
Saati ve mekânı öğrendikten sonra telefonu kapatıp cebine yerleştirdi. Arkasını döndüğünde Kerem'i, onu her an azarlamaya hazır bir yüz karşıladı. İdil kaşlarını çatmış, kollarını göğsünün altında kavuşturmuştu.
"Bana sakın dövüşeceğini söyleme!"
Kerem omuz silkerek, "Olur, söylemem," dedi.
"Dalga mı geçiyorsun? Atlas'a söylemen gerekiyor."
Kerem sabırsızca önde yürümeye başladığında sesini yükseltti. "Kimseden izin alacak değilim. Üstelik bana arada sırada dövüşmemin sorun olmayacağını söylemişti."
"Yine de sorman gerek," diye yanına vardı adımlarını hızlandırarak. Bir kuruyemişçiyi ve kuaförü geride bıraktılar sağa dönerken. "Hem vaktin yok. Atlas'a bugün olanları anlatmalıyız."
Kerem aniden durarak karşısına geçti. "Şu Atlas'ı iki dakika kenara bırakır mısın?"
"Daha az önce sonuncu dövüşten sonra berbat bir hâlde olduğunu söylemedin mi?"
"Ne olmuş?"
"Tehlikeli! Ya şimdi daha beter olursan? Bize sağlam lazımsın."
Kerem ellerini kıvırcık saçlarına götürerek saçlarını karıştırdı. Sıkıntılı bir şekilde nefesini dışarı verdi. Atlas ile kız birlikte çok vakit geçirmişti anlaşılan. Karşısında İdil değil, Atlas vardı sanki.
"Bana bir şey olmaz." Kerem İdil'e arkasını döndü ve önden yürümeye başladı. Sonra aklına bir şey geldi. İdil'e ne kadar iyi dövüştüğünü gösterebilirdi. Kıza dönerek uçuk kaçık bir gülümseme sundu. "Çok yakından bir dövüş izlemeye ne dersin?"
İdil kafasını eğerek iki yana salladı. Sana inanmıyorum, der gibi bakmıştı ona. İki elini de beline koyarken iç çekti.
***
Hava kararırken sırayla ve karşı karşıya yerleştirilmiş birkaç deponun olduğu, dövüşlerin geçirileceği mekâna gelmişlerdi. İdil teklifi kabul ettiğine neredeyse pişman gibi bakıyordu etrafa. Ama Kerem bu bakışlarının sebebinin korktuğu için olduğunu sanmıyordu. Kerem için ve Atlas'a söylemedikleri için endişeliydi.
Ailesinin arkasından pis işler çeviren bir çocuk gibi görünüyordu. Adımları gergindi. Her an birinin üstüne atlayacak kadar tetikteydi. Ellerini ceplerine sokmuş etrafı inceliyordu.
"Buradan hoşlanmadım." İdil'in sesi huzursuzdu. "Hep böyle yerlerde mi dövüşüyorsunuz?"
"Genelde, evet." Kerem omuz silkerek etrafa baktı. İşin ilginç yanı Kerem de artık huzursuz olmaya başlıyordu. Terkedilmiş depoların hiçbirinde ses yoktu. Normalde böyle bir gecede çok fazla gürültü olurdu. Tezahüratlar ve dövüşürken çıkan mide bulandırıcı sesler birbirine karışırdı. Şimdiyse oldukça sessizdi.
Biraz daha ilerledikten sonra durdu. İdil de ona ayak uydurmuştu. Gerçekten de bir sorun vardı. Etrafa bir kez daha göz attı. Adres mi yanlıştı? Aklına gelen diğer ihtimali düşünmek istemiyordu. Muhsin'i aramak için telefonu çıkardı. Arkasını döndüğünde gördüğü kişiyle durdu. Artık aramasına gerek yoktu.
Kerem öfkeli sesini kontrol etmeden, "Neler oluyor burada?" diye sordu ona yaklaşırken.
Muhsin geri çekildi. Yüzünde yalandan mahcup bir ifade vardı. Bir günah işlemiş gibi bakıyordu.
"Çok üzgünüm, Kerem." Bakışları İdil'e kaydı bir anlık. "Böyle olsun istemezdim."
Kerem'in göğsünden yükselen sıcaklık kendini kontrol etmesini zorlaştırıyordu. Yumruğunu sıktı. Sertçe yutkunarak beş metre ötesinde duran adama baktı nefretle.
"Neler oluyor? Bir daha sormayacağım!"
"Sana ben yardımcı olayım." Sağ taraftaki deponun yanından bir ses yükseldi. Hepsi oraya doğru bakarken depodan siyah takım elbiseli bir adam çıktı. Hava iyice karardığından ve depolarda ışık olmadığı için adamın kim olduğunu anlamadı. Boş depo da ekoya neden olduğu için adamın sesinden de çıkaramamıştı. Ama sesinde tanıdık bir tını vardı.
Kısa ama oldukça gür saçlı biriydi. Tahminen kıvırcıktı. Uzun sakalları adamın siluetinden belli oluyordu. Orta yaşlarındaki birinin vücut hatlarına sahipti. Ceketi kapatsa da göbeği olduğunu görebiliyordu.
"Sen kimsin?" Kerem gözlerini kısarak ona baktı. Neredeyse Muhsin'in yanına varmıştı bile. Adam kahkaha attığında Kerem'in tüyleri diken diken oldu. Nefesini tuttu. Bu gülüşü tanıyordu.
"Beni ne çabuk unuttun?" Sonunda sesin sahibi ışıklı alana çıkmıştı. Sağ yanağında çenesine doğru uzanan bir yara izi olan adamın gülümsemesi sadece ürkütücü değil hem de nefret doluydu. Kerem bunu görebiliyordu.
Genç adamın vücudunu öfke ele geçirirken bir yandan da endişelendiğini saklamak için çenesini kaldırdı. Korkusuzca adamın suratına baktı. Yüzündeki nefreti adamın da görmesini sağladı.
"Rıza!" Sesindeki tiksintiyi iki yüz metre ötedeki insan bile hissedebilirdi. Siyahlara bürünmüş adamın çirkin gülüşü biraz daha büyüdü.
"Beni özlemedin mi? Neredeyse iki yıl oldu."
İki yıl, diye tekrar etti zihninde, iki yıl. Hayatının kabustan farksız zamanları...
Her şeyin üstünden iki yıl geçmişti. Koskocaman iki yıl... Ve aslında bunun ne kadar kısa bir süre olduğunu fark etti o an. Hatırlamamaya çalıştığı anılar zihnine akın etmişti tekrardan.
Cezaevinde yaşadığı şeylerin tamamı travma olarak geri dönmüştü genç adama. Dört duvar arasındaki sayısız kavgalar, bu yüzden bazılarının yaralanması ve şahit olduğu ölümler... Hatta birinde parmağının olması...
Kerem'in göğsü hızla inip kalkmaya başlamıştı. Açık havada olmalarına rağmen nefes alamıyormuş gibi hissediyordu. Her an yeni bir atak geçirecek gibi dursa da bu düşünceden kurtulmaya çalıştı. Atağın sırası değildi, tehlikedelerdi! Özellikle İdil'in de başını belaya sokmuştu. Onu bu işten kurtarmalıydı.
"Hadi ama," diyerek kollarını iki yana açmıştı. Sanki Kerem'in koşarak ona sarılmasını bekliyordu. İğrenç suratından gülümseme de hiç eksik olmuyordu. Kerem o an Rıza'nın yüzüne yumruk atmak için her şeyini verirdi. "Daha sıcak bir karşılama beklemiştim."
"Benden bekleyeceğin tek şey, birazdan yüzüne indireceğim yumruk!" diye tükürürcesine konuştu. Rıza bundan etkilenmiş gibi görünmüyordu. Gülerek kafasını iki yana salladı.
"Hiç yakıştı mı şimdi bu laf?" Gözleri İdil'e kaydı hemen sonra. Pis sırıtışı büyüdü. Hayır, diye geçirdi içinden, İdil olmaz. Zaten onu buraya getirdiği için yeterince suçluluk duyuyordu. Resmen tuzağın tam ortasına kendi ayaklarıyla gelmişlerdi. "Üstelik böyle güzel bir bayanın yanında."
İdil'in hareketlenerek Kerem'in önüne geçmeye çalıştı. "Başlarım şimdi bayanına..."
Kerem hemen öne çıkarak kolunu yana uzattı ve İdil'i durdurdu. Arkasına geçmesini ister gibi baktığında İdil Kerem'in kolunu tutarak itti. Sinirli bakan gözlerini Kerem'in gözlerine dikti. Bir daha sakın bunu yapma, der gibi bakıyordu.
"Vay be, bir de hırçın. En sevdiğim." Kerem bu laflardan sonra biraz daha sinirlenip öne atılacakken İdil ondan önce davrandı.
"Birazdan bu hırçın kız senin o sevgini alıp..."
"Şşş," diye elini kaldırıp İdil'in lafını böldü. Yüzünde gücenmiş bir ifade vardı. "Sizin gibi bir hanımefendiye yakıştı mı bu laflar?"
Kerem, İdil'in yanında zor durduğunu hissedebiliyordu. İkisi de kızgın bir boğadan farksızdı. Ellerinde olsa Rıza'yı oracıkta parçalarlardı.
Kerem tüm bu saçmalıklara dayanamayarak sordu:
"Ne istiyorsun?"
"Sanki bilmiyorsun, Kerem." Yüzünde şeytani bir gülümseme belirirken ellerini pantolonun ceplerine soktu. "Sözümü tutmak istiyorum."
Kerem, sırtını dikleştirirken meydan okuyarak Rıza'ya bakmıştı. Cümle birkaç kez zihninde yankılandı. Aynı o gün, cezaevinde çıktığında olduğu gibi. Anılarını hatırlarken gözlerinin önünde bir şimşek çakmıştı sanki.
Kerem ranzasında oturmuş kurtulmayı bekliyordu. Tüm eşyalarını toplamıştı. O iğrenç çukurdan kaçmak için dakikaları sayarken odadaki ter, sigara ve nem kokusu bile artık rahatsız etmiyordu onu. Altı ay sonra dışarı çıkacağını bilmek her şeye değerdi.
Artık küçücük bir pencereden bakmayacaktı gökyüzüne. Tüm gökyüzü onun olacaktı. Yıldızları, ayı ve hatta o nefret ettiği güneşi bile özlemişti. Orada nefes almak, uyumak, yürümek, koşmak, kısacası yaşamak sınırlıydı. Kerem ise sınırsız bir dünya istiyordu.
Dışarıdaki gardiyan onu çağırdığında yerinden irkilerek kalkmıştı. Artık bitti, diye düşünmüştü. Kurtuluyordu. İçini tarifsiz bir heyecan kaplarken uzun masanın önünden geçerek kapıya doğru ilerledi. Sadece tek bir kişiyle vedalaşmıştı. Bu yüzden arkasına bakmadan gidecekti. Diğerleri zaten ondan pek hazzetmezdi. Gardiyanlarla iyi anlaşması, koğuştakilerin ön yargısını kazanması için en önemli etken olmuştu.
Kapıya varacakken biri kolundan tutarak durdurdu onu. Hemen yanı başındaki yaralı surata baktı. Adamdan buram buram sigara kokusu yayılıyordu. Kerem yüzünü buruşturdu. Rıza kulağına yaklaşırken daha fazla kokuya maruz kalmamak için nefesini tuttu.
"Sana söz veriyorum, dışarı çıktığımda ilk işim seni bulmak olacak." Kerem, adamın delicesine bakan gözlerine dikti bakışlarını. "Bana ölmek için yalvarana kadar da seni öldürmeyeceğim."
"Bu yara var ya," Adam işaret parmağıyla yüzündeki yarayı gösterdi. "Bu yaranın bedeli de ağır olacak."
Kerem kolunu sertçe çekerek adamdan kurtardı. Gözlerini bir saniye bile yüzünden ayırmadı. Ona doğru eğildi.
"Göğsümdeki bıçak izine say." Kapının yanına vardığında durdu ve Rıza'ya baktı. "Verdiğin sözü de unutma, unutursan da bizzat ben hatırlatırım. Bakalım kim kime yalvaracak."
"Bana hatırlatacağını söylemiştin. Ama sana zahmet vermedim, ben hatırladım."
Kerem'in vücudu stresten ve öfkeden titrerken öne çıktı. "Bu kadar yeter."
"Kesinlikle bu kadar yeter," diyerek onu onayladı. Rıza bunu der demez yanlarındaki depolardan aynı onun gibi giyinmiş adamlar çıkmaya başlamıştı. Altı kişinin hepsi etraflarını sardıklarında endişeyle İdil'e baktı. İdil de aynı şekilde ona karşılık vermişti.
Kerem sessizce, gözleriyle özür dilemeye çalıştı. Onu bu tuzağın içine kendisiyle birlikte o çekmişti. Şimdi burada ölürse veya yaralanırsa asla kendini affedemezdi. Tabii önce kendisinin de sağ çıkması gerekiyordu. İdil ona güven vermek ister gibi bileğini sıktı.
Adamlar onlara dört bir yandan yaklaşırken Rıza'nın sesini duydu. "Sakın öldürmeyin. Ama istediğiniz kadar hırpalaya bilirsiniz. Sonra bana getirin... ikisini de!"
Rıza ve Muhsin oradan uzaklaşırken adamlarıyla onları yalnız bıraktı. Kerem Muhsin için okkalı bir küfür savurup gardını aldı. Sonra onun icabına bakabilirdi. Şimdi onun önceliyi gireceği bu savaş ve yeni arkadaşı İdil'di.
"Dövüşmeyi biliyorsun, değil mi?" diye umutla sordu onlara yaklaşan adamlara bakarken. Sırtında İdil'in sırtını hissetti.
"Duymamış olayım."
Sonra her şey bir anda gelişti. Kerem onun üstüne gelen üç kişinin arasına düşünmeden daldı. Önce ortadakinin karnına hızlıca bir tekme savururken sağ taraftan gelen bir yumruktan geriye doğru eğilerek kaçmıştı. Soldakinin göğsüne de dönerek bir tekme attı.
Arkadan biri onu kucakladığında neye uğradığını şaşırmıştı. Adamın kolları Kerem'i sıkıca tutarken ortadaki adam önlerine geçmiş karın boşluğuna sert bir yumruk geçirmişti. İkincisini de sol elmacık kemiğine yemişti. Kerem üçüncü yumruğu yemeden harekete geçti, yerden ve arkasındaki adamdan destek alarak zıpladı. Ayağının ikisini de karşısındaki kısa boylu adamın göğsüne geçirdi. Büyük bir hızla yere düşerken Kerem geriye doğru kafa attı.
Adam kollarını gevşettiğinde de anında sıyrılıp yüzüne yumruk attı. Herifin kafası sağa doğru savrulurken Kerem durmadı ve karın boşluğuna da dizini geçirdi. Herif iki büklüm olurken genç adam yine acımadı. Dirseğini de şakağına sertçe vurmuş, adamı yere sermişti.
Kerem birinden kurtulurken arkasından gelen ikili tehlikeyi görmemişti. Arkadan dizine yediği darbeyle elinde olmadan diz çöktü. Bir tane tekme de çenesine denk gelmişti. Yana doğru devrilirken göz ucu İdil'i de görmüştü. Birini bayıltmıştı, aynı Kerem gibi. Diğer ikisiyle de mücadele ediyordu.
Biri kızın saçlarından tutarken İdil elini adamın elinin üzerine koydu ve etrafında döndü. Adamın bileği dışa doğru bükülürken adam acıyla inledi. Saçlarını bıraksa da İdil onun elini bırakmadı. Bacağını kaldırıp karnına doğru bir tekme savurdu. İri yarı herif öne eğilirken İdil kolunu bırakıp bir tane de sırtına tekme geçirdi.
Devamını izleyemedi. Üstüne doğru gelen adam onun yanına varıp üstüne çıktığında boğazına sarılmıştı. Kerem'in nefesi kesilirken dirsekleriyle aniden adamın dirseklerine baskı uyguladı. Daha şimdiden kelleşmeye başlamış herif, kolları boşa çıktığında öne doğru eğilmişti. Kerem avuç içini adamın çenesine geçirdi. Böğrüne dizini vurup yana devrilmesini sağladı.
Kerem ayağa kalkmak için dirsekleri üzerinde doğrulurken yandan gelen bir tekme yanağına denk gelmişti. Kafası hızla sola dönerken tüm vücudu da peşinden gitti. Yana doğru savrulduğunda ağzındaki kanlar yere sıçradı. Bir tane de sırtına tekme yemişti. Kafasını kaldırarak ona vuran herife çevirdi bakışlarını.
Dönerek ayağını, aniden adamın dizine var gücüyle bastırırken diğer ayağıyla da arkadan bileğine baskı uyguladı. Koruma geriye doğru düşüp kafasını yere sertçe çarpmıştı. Ölüp ölmediğine bakamadan az önce yere serdiği adamın ona doğru yaklaştığını gördü. İçinden bir küfür savurarak ayağa kalktı.
Ağzındaki kanı yere tükürürken gardını aldı. Arkasında savaşan İdil'in nasıl olduğuna sık sık bakamıyordu. Ama duyduğu seslerden adamları bir güzel haşladığını anlamıştı.
Kerem ona doğru gelen bir yumruğu yakalayıp kendine çekti. Dirseğini kel olan adamın burnuna geçirdi. Burnundan kırıldığını gösteren bir ses duyuldu. Ama bu Kerem'in umurunda olmamıştı. Kolunu geriye doğru büküp kilitledi. Omzuna baskı uygularken yerinden çıkartana kadar tüm gücüyle abandı. Mide bulandırıcı bir ses duyduğunda tatmin olmuştu. Herif tiz bir şekilde bağırırken Kerem ona acımadı ve yakasından tutarak kaldırdı. Az önce kırdığı burnuna kafa attı ve bağırıp yere düşüşünü izledi. Burnundan akan kanlar tüm takım elbisesini mahvetmişti. Birazı da Kerem'in tişörtüne sıçramıştı.
Sol taraftan gelen bir yumrukla afallayıp yana doğru sendeledi. Kafasını kaldırıp kimin olduğuna baktığında az önce İdil ile uğraşanlardan biri olduğunu gördü. Kızdan vazgeçip onun yanına gelmiş olmalıydı. Diğerlerinden daha uzundu. Kaşı patlamıştı ve burnundan kanlar akıyordu. Elmacık kemiklerinin de üstü aşınmıştı. İdil iyi benzetmişti.
Uzun boylu adam onun üstüne gelmemiş İdil'e baktı göz ucu. Bir şekilde idare etmeye çalışıyordu. Boynu kıpkırmızıydı. Sağ elmacık kemiği de kızarmıştı. Alnını bir yere çarpmış gibi saç diplerine yakın bir yerde kesik vardı. Bu görüntü Kerem'i oldukça sinirlendirmişti. İdil sağındaki adama tekme atarken Kerem uzun boylu herife baktı.
Onu gerçekten ölümüne dövmek istiyordu. Adam da buna dünden razıymış gibi öne atıldı. Kerem hemen eğildi ve yumruğunu adamın karnına geçirdi. Sonra doğrularak çenesine de bir tane yumruk attı. İçi soğumayan Kerem, adamın kolunu tutarak dışa büktü ve kendine çekerek sol gözüne kafa attı. O da bağırarak geri geri gitti. İdil de onun payına düşenleri halletmiş gibi Kerem'in yanına gelerek adamın diz kapağına yandan tekme savurmuştu. Herifin dizleri bükülürken daha fazla kendini tutamayıp devrildi.
Yandan gelen başka bir tehlikeyi de ilk Kerem fark etmişti. İdil'e ulaşmasına izin vermeden aralarına girdi. Bu sefer adam hızlı davranarak Kerem'in karnına nefes kesici bir yumruk geçirdi. Kerem karnını tutup toparlanmaya çalışırken İdil yanlarına yaklaşmıştı bile. Yandan adamın böğrüne tekme atıp yana doğru düşmesini sağlamıştı. Sonra adamın üstüne çıkıp art arta yumruklar atmaya başladı.
Ona az önce dövüşmeyi bilip bilmediğini sormakla ne kadar yanlış yaptığını şimdi anlamıştı. İdil çok iyi dövüşüyordu. Adam onun altından çıkmaya çalışsa da çabaları bir sonuç vermemişti. İdil'den kurtulması mümkün değil gibi görünüyordu.
İdil onun üstünden kalktığından Kerem adamın bayıldığını gördü. Az önce kafasını çarpmasına neden olduğu herif aklına gelince arkasını döndü. Topallayarak -bacağının ne zaman hasar aldığını bilmiyordu- yanına gitti. Adam kıpırdadığında rahat bir nefes aldı. Öldürmemişti.
İdil de diğerlerini kontrol ediyordu. Kerem'in gözüne aniden bir parıltı çarptı. Bu silahın namlusuydu. Sağ taraftaki adamlardan biri ayağa kalkmış, İdil'e doğrultmuştu silahı. Kerem sonrasında ne olduğunu hayal meyal hatırlıyordu. En net hatırladığı şey bağırıp adama doğru koştuğuydu.
Adamın yanına geldiğinde bir eliyle bileğini, diğeriyle de adamın elinin üstünden silahı tuttu. Silahın namlusu Kerem'in böğründeki o yaraya denk gelip çarptığında acısına aldırmamaya çalıştı. Silahı adamın eliyle birlikte yana doğru itince silah patlamıştı.
"Kerem!" İdil'in korkmuş sesi Kerem'in kulaklarına dolarken iyi olduğunu söylemeye vakit bulamamıştı.
Silah yere düşerken Kerem adamın yakasına yapışıp kendine çekti. Yüzüne yumruk attıktan sonra dayanamayıp kafasını da burnuna geçirmişti. Yakasını bırakıp geriye itti.
"İyiyim," diye arkaya doğru bağırırken yerden silahı ayağıyla itti. Yanındaki diğer adam yerden doğrulmak istediğinde Kerem ayağını kaldırarak yüzüne gömmüştü. Hareketsizce durdu. Bitmişti.
"Kerem!" diye yanına gelerek kolunu tuttu. Sanki başkalarının da geleceğinden endişe ederek yeşil gözleri etrafı tarıyordu. Alnındaki kesikten yanağına doğru kan akmıştı. Kızıl saçlarının güzelliği de kaybolmuş, ön kısmı terden boynuna ve alnına yapışmıştı. Kerem de aynı durumda olduğunu biliyordu. "Gitmemiz gerek."
Gözlerini Kerem'inkilere çevirdi.
"Daha fazlası..." Sertçe yutkundu. Konuşunca acı çekiyormuş gibi yüzünü buruşturdu. "Daha fazlası gelebilir. Şu Rıza... ya da polisler."
İdil'in sözlerini destekler nitelikte uzaktan polis arabasının sirenleri duyuldu. Silahın sesini duymuş olmalılardı. İdil korkuyla Kerem'in kolunu biraz daha sıktı.
"Hadi!" İdil önden giderken Kerem'i de çekiştirdi. Ama Kerem gelemedi. İkinci adımında yarasında ani ve keskin bir acı hissetti. Olduğu yerde kalırken bacaklarını hareket ettirmekte zorlandı. Silahın namlusu yarasına çok sert çarpmış olmalıydı. İdil bu sırada geldiğini zannedip Kerem'in kolunu bırakıp birkaç adım öne geçmişti.
Genç adam elini yarasına götürdü. Her zamanki gibi üstüne bastırırken nefesini kesip gözlerini karartacak derecede büyük bir acı saplandı böğrüne. Sırtından kasıklarına, hatta bacaklarına bile müthiş bir ağrı yayılmıştı. Parmaklarında ve avuç içlerinde sıcak sıvıyı hissettiğinde afalladı. Vurulmuştu!
Kafasını kaldırıp İdil'e baktı. İdil Kerem'in gelmediğini görünce aniden durmuştu. Arkasını dönerken sorgulayıcı bakışlarını genç adama yönlendirdi.
"Yakalanmak mı istiyorsun? Acele etmemiz gerekiyor."
Kerem ağzını açıp bir şey söylemek istemişti ama yapamamıştı. Eline bulaşan kana baktı. Avucunu, acıyacağını bilmesine rağmen tekrar yarasına bastırdı.
Ağrı dayanılmaz bir hâl almıştı artık. Gözleri kararıyordu. Siren sesleri de çok uzaktan gelmeye başlamıştı sanki. Ama her şeye rağmen ayakta durmayı becermişti.
Bakışları tekrar kızı bulduğunda artık bir şey söylemeye gerek duymamıştı. İdil'in bakışları Kerem'in yüzünden yavaş yavaş aşağı indi. Gözleri durmadan kanayan yaranın üzerinden durduğunda yüzünden birçok ifade geçmişti: Şok, dehşet, telaş ve korku...
"Sen..." Panik dalgası İdil'i ele geçirirken Kerem'in zaten farkında olduğu şeyi söylemişti. "Vurulmuşsun!"
Kerem'in en net hatırladığı şey kızın yanına gelerek koluna girmesi ve hastaneye gitmekle ilgili bir şeyler söylediğiydi. Kerem yürümeye çalışırken kafasını iki yana salladı.
"Hastane olmaz," dedi acıyla inlerken.
"Ne? Neden?"
"Ateşli silah yaralanmaları adli olgulardır." Kendinden emin bir şekilde konuşmuştu. Neredeyse düşecekken İdil ona yardımcı olup kendisinden destek almasını sağladı. Bir an için odağını kaybetmişti. Tekrar düşüncelerini toplayıp konuşmaya çalışması birkaç saniyesini aldı. "Kaza orijinli bile olsa... adlidir, adli olgudur. Polis... polise haber verirler."
İdil'in bunları bilmiyor olması imkânsızdı. Ama o sırada bunu umursamıyordu. Tek düşündüğü şey böğründeki eşsiz acıydı.
"Biliyorum," diye inledi yürürken. Sanki vurulan kızın kendisiydi. "Ama kan kaybediyorsun!"
"Eve gidelim..." Kanının akışını kesmek için elini yarasına biraz daha bastırdı. "Hayal... o yardım edebilir."
"Ama kurşunu çıkarmak..."
"Hayır!" diye lafını böldü. "Kurşun yok."
Arkadaki siren sesleri iyice yükselmişti. Az önce bayılttıkları adamlar da birbirlerini uyandırmaya çalışarak ters tarafa kaçıyorlardı. İdil ile arabaya varana kadar bir ömür geçmiş gibi geliyordu. Oysaki sadece bir dakika yürümüşlerdi. O an İdil'i en azından bu konuda dinleyip arabayla geldikleri için mutluydu. Araba bulmakla -ki bu durumda pek şansları yoktu- uğraşmak zorunda kalmamışlardı.
İdil Kerem'e arka koltuğa geçmesi için yardım ederken hızlı hareket ediyordu. Neden orada olduğunu bilmediği bir fuları bagajdan alıp Kerem'in eline sıkıştırdı.
"Bunu yarana bastır."
Kerem fuları yaraya bastırırken dudağını ısırdı. İdil sürücü koltuğuna geçmişti bile. Arabayı çalıştırırken birilerini aradığını duydu. Ama ne konuştuklarını seçemiyordu. Hayal'i aramıştır...
Birkaç dakika için Kerem bayılmış olmalıydı. Neler olduğunu bilmiyordu. Arabanın ani fren yapmasıyla yaradan yayılan acı bacaklarını felç etmiş gibi kaskatı kesilmesine neden oldu.
"Ah!" diye öne savruldu. Acı o kadar büyüktü ki oturup ağlamak istiyordu.
"Özür dilerim, özür dilerim..." İdil birkaç kez aynı şeyi tekrar etti. "Aniden çıktı karşıma."
Kerem hiçbir şey söylemedi. Önündeki sürücü koltuğundan destek alarak arkaya yaslandı. Yarı oturur bir pozisyona geçmişti. Fuları yaradan çekerek ne halde olduğuna baktı. Kandan pek bir şey görünmüyordu ama kurşunun sıyırıp geçtiğini anlamıştı. Beline doğru uzanan yara önceki yaranın üstüne gelerek iğrenç bir görüntü oluşturmuştu. Kerem daha fazla bakamadı ve fuları tekrar yarasına bastırdı.
Kafasını geriye yaslayarak soldaki camdan dışarı baktı. Şehrin ışıkları gözlerini alıyordu. Renkli ışıklar uzandı, bulanıklaştı. Gözleri, kapanmadan önce yansımasına ilişti. Kıvırcık saçları ter yüzünde alnına yapışmıştı. Elmacık kemiğinde, dudaklarının üstünde ve yanında kanlar birikmişti. Sol kaşı da patlamıştı.
Ağzında metalik bir tat vardı. Yüzünü buruşturmadan edemedi. Midesi bulanıyor, başı dönüyordu. İdil'in bir şeyler dediğini duysa da algılamıyordu. Gözleri kararırken sesler geri planda kalmıştı. Derin bir nefes alırken uyanık kalmak için daha fazla direnmedi. Gözlerini pes edercesine kapattı.
Ve bölüm bitti...
Yeni sorularla geldim.
Bol bol yorum bekliyorum...
- Bölümü beğendiniz mi?
- En çok hangi sahne hoşunuza gitti ya da sizi etkiledi?
- Aklınızda kalan bir replik oldu mu?
- Son sahnede Kerem'e ne olacak sizce?
- Kerem'le ilgili yeni neler öğrendiniz? (Çok önemli ipuçları vardı.)
- Kerem'in Rıza ile olan geçmişinde başka sırlar da olabilir mi?
- İdil ve Kerem arasındaki konuşmalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu ikiliyi sevdiniz mi?
- Diğer karakterler Kerem'in bu hâline ne tepki verecek sizce?
- Atlas'ın İdil ve Kerem'e olanları duyduktan sonra ne yapacağını düşünüyorsunuz?
- İdil'i bu bölüm biraz daha iyi tanıdık, karakteri sevdiniz mi? Ya da önceki düşünceleriniz değişti mi?

