
Bölüm 13: Canavara dönüşmeden bir canavarı nasıl yok edersin?
Atlas Demirdağ...
Bir soru vardır; canavarlar mı savaş yaratır yoksa savaş mı canavarları yaratır? Bu soruların ikisi de kendince doğruydu. Ama hangisi ona aitti, Atlas buna henüz karar verememişti. Aklında yıllarca dolanıp duran bu soruya bugün, beklenmedik bir şekilde cevap bulmuştu.
Tüm olayı çözmek altı saniye, evden çıkmadan önce de plan yapmak bir dakikasını almıştı. Hesap soracağı adamın evinin önüne gelmeden önce yüzlerce kez planı sorgulayıp durdu. Zihninde yapacağı konuşmadan eylemlerine kadar planladı fakat buna rağmen hâlâ endişeleri vardı.
Hava yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Atlas hep arabasında bıraktığı çantadan siyah kapüşonlu ceketini ve eldivenlerini çıkarıp giydi. Polislere yakalanmak istemiyorsa arkasında herhangi bir iz bırakamazdı. Kafasına bir şapka geçirdi ve kapüşonuyla da onu destekledi. Yüzünü olabildiğince kapatmaya çalışmıştı. İhtiyacı olursa diye de çantaya bıraktığı, daha önce kimsenin üzerinde kullanmadığı silahı ve susturucuyu aldı.
Silahı bir süre elinde tutarak bakmıştı. Kaşları çatık, dudakları da düz bir çizgi şeklini almıştı. Çenesini istemsizce sıkıyordu. Yüzünde acı çekiyormuş gibi bir ifade vardı. Sertçe yutkundu. Silahı arkada kemerine yerleştirirken arabanın bagajını kapattı.
Derin bir nefes alıp eve doğru harekete geçti. Olabildiğince sessiz olmaya çalışıyordu. Aslında evin merkezden uzak ve biraz da ıssız bir yerde olması işine geliyordu. Herhangi bir terslikte gözlerden uzak olmaları en iyi seçenekti.
Evin bahçesine girerken etrafı dördüncü kez kontrol etti. Sürpriz istemiyordu. Evin bu saatte karanlık oluşundan, tuttuğu kiralık katilin, yani Bekir'in daha eve gelmediğini tahmin etti. Ama tabii evde de olabilirdi. Evin arkasından dolandı ve içeri girmek için kullanabileceği bir pencere aradı.
Amerika'dayken tanıştığı ve bir süre birlikte çalıştığı hırsızdan öğrendiği bir teknikle evin penceresini açtı ve aynı sessizlikle içeri girdi. Evde hiç ses yoktu. Tahmin ettiği gibi Bekir eve gelmemişti. Ama bunun uzun sürmemesini umdu. Zira saatlerce orada oturup katili bekleyemezdi.
Eve girdiğinde yaptığı ilk iş evi her ayrıntısına kadar incelemek oldu. Eşyaların hepsi yerli yerindeydi ve düzenli bir şekilde duruyordu. Sıradan bir ev gibiydi ve Atlas'ın hoşuna gitmeyen de buydu. Ev çok sıradandı ve çoktan çekip gitmeli olan bir katil için de oldukça düzenliydi.
Evi bulması zor olmamış olsa da bir saatini almıştı. Bekir'in aslında bu evde yaşamaması gerekiyordu. Onun maddi durumu buna izin vermezdi; fakat anlaşılan dâhil olduğu çetenin bütçesi buna yetmişti. Çete lideri büyük ihtimalle bu evi ona bir süreliğine saklanmak için vermişti.
Atlas tabii ki adamın eski evine de gitmişti. Ancak orada hiçbir eşyası yoktu. Atlas'la anlaşmasına uymuş, çekip gitmiş gibi göstermişti. Ama genç adam buna inanmamıştı. Batu ve Kerem'e fazla ipucu vermeden araştırmalarını istemişti. Kırk dakika süren ufak bir araştırmadan sonra da bu evi bulmuşlardı.
Ev iki kişilikti. Evde bulunan her şey, ona bu evin önceleri başkasına ait olduğunu gösteriyordu. Yatak odasındaki dolaplarda kadın kıyafetleri ve iç çamaşırları vardı, ki bunların Bekir'e ait olmadığı ortadaydı. Bekir'in de bu eve yeni geldiğini düşününce bu giysilerin ondan önce burada olan kişiye ya da o kişi erkekse eşine veya sevgilisine ait olduğuna karar verdi.
Bu bilgi gerekli olabilir diye aklının bir köşesinde tuttu. Böyle bilgiler çok değerliydi. Atlas'ın zihninde birkaç yapboz parçası da yerine oturmuştu. Düşündüğü şeyle keyfi yerine geldi. Dudaklarında ufak bir gülümseme belirmişti.
Dolabın kapağını kapatarak salona geri döndüğünde evin kapısının açıldığını duydu. Hemen yatak odasının kapısının arkasına saklandı. Emin olmadan çıkıp kendini gösteremezdi.
Gelen Bekir'den başkası değildi. Üzerinde yıpranmış siyah bir kot pantolon ve düz bir tişört vardı. Hafif çıkan göbeği ve dökülmeye başlamış saçları adamı normalden daha yaşlı gösteriyordu.
Bekir içeri girer girmez kapıyı kilitleyip anahtarı kapının yanındaki dolabın üzerine fırlattı. Ve omzundan astığı bilgisayar çantasını masanın üzerine bıraktı. Hiçbir şeyden şüphelenmemiş bir şekilde direkt mutfağa gitti. Atlas'ın içinden bir ses istediği bilgilerin o bilgisayarın içinde olduğunu söylüyordu.
Onu alıp sessiz sedasız gidebilirdi. Kimseye zarar gelmeden işini halledebilirdi. Ama bunu yaparsa arkasında nasıl kaybedeceğini bilmediği izler bırakırdı. Hem ona kazık atan ve tüm planlarını tehlikeye atan bu adama mutlaka hesap sorup cezasını kesmeliydi. Bu işlerden öğrendiği bir şey varsa o da böyle konularda merhametsiz ve acımasız olması gerektiğiydi.
Adam salona geri döndüğünde Atlas'la göz göze gelmeyi planlamıyordu. Elinde tuttuğu bardak yere düşerek paramparça olmuştu ama Atlas bir saniye bile gözlerini katilin gözlerinden ayırmadı. Bekir'in gözlerindeki korku, Atlas'ın memnun bir biçimde sırıtmasına neden oldu.
"N'aber, Bekir?" Atlas kollarını göğsünün altında birleştirmiş, sağ omzunu duvara yaslamıştı. "Görmeyeli nasılsın?"
Bekir'in yüzündeki ifadeyse hâlâ değişmemişti. Saf bir korku ve hayret vardı.
"Atlas..." diye kekeledi. Genç adam yaslandığı yerden doğrularak ellerini iki yana açtı.
"Ta kendisi."
Bekir, bir çıkış yolu bulmak ister gibi etrafına baktı. Ama istediğine ulaşamamıştı, çıkış yolu yoktu. Sadece bir adım geri çekilmeyi becerdi.
"Burada ne işin var?" Sesinin titremesi Atlas'ın hoşuna gitmişti.
Genç adamın gülümsemesi büyüdü. "Gitmediğini anlayınca gelip bir göreyim, dedim."
"Burayı nasıl buldun?"
"Benden kaçabileceğini mi sandın?" Atlas bu sefer gülmüyordu. Yüzünün aldığı ifade adamı biraz daha korkuya boğmuştu. Bir adım yaklaştı. Sesi sakin ve buz gibi soğuktu. "Üstelik bana kazık atmışken?"
"Sana kazık falan atmadım ben."
"Öyle mi?" diye yapmacık bir üzüntüyle sordu. "Kusura bakma o zaman, rahatsız ettim seni de. Ben gideyim." Atlas'ın yüz ifadesi aniden korkunç bir hâl aldı. Sesinin kontrolü artık onda değilmiş gibi yükseldi. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun?"
Adam öyle bir irkildi ki neredeyse masaya çarpıp yere düşecekti. "Sandığın gibi değil."
"Sandığım gibi değil?" Atlas daha fazla dayanamayarak ceketini sıyırdı ve arkadan kemerine yerleştirdiği susturuculu silahını çıkarıp direkt Bekir'e doğrulttu. "Doğrusu nasılmış peki?"
Bekir'in gözleri biraz daha büyürken masanın üzerindeki eli titremeye başlamıştı. Atlas onu tamamen savunmasız yakalamıştı. Kendini savunacak kadar bile kendinde değildi.
"Sana verdiğim para yetmedi tabii."
"Ben... kimseye bir şey söylemedim." Kekeleyerek konuşurken en yanlış şeyi yaptı ve yalan söyledi. "Yemin ederim kimseye anlatmadım. Sadece... sadece birkaç gün burada kalacaktım. Sonra söz verdiğim gibi yapacaktım, ülkeyi terk edecektim."
Atlas'ın dudağının kenarı yukarı doğru kıvrılmıştı. Yakayı ele vermekte üstüne yoktu. Bu zamana kadar nasıl polisler onu yakalamadı, hayret ediyordu.
"Ben seni birine söylemekle suçlamamıştım henüz; ama madem o konuya değindin..." Bekir'in rengi iyice solmuştu. Atlas ona bir adım daha yaklaştı. "Bu son birkaç günde senin hakkında yeni bilgiler edindim. Ve biliyor musun? Parçaları birleştirince ortaya çok değişik şeyler çıktı."
Bekir yutkunarak geri çekildi.
"Merak etmiyor musun yoksa? Dur anlatayım." Silahıyla ona doğru gelmesini işaret etti. Bekir ilk başta tereddüt etse de dediğini yaptı. "İki gün önce Faruk'un evine gittim. Herhalde hatırlıyorsundur, öldürdüğün adam."
Bekir kafasını usulca salladı.
"Nasıl unutabilirsin ki? Onunla ilginç bir geçmişiniz var, değil mi? İnişli çıkışlı." Atlas'ın yüzünde ukala bir gülüş belirdi. "Neyse, konuya dönelim. Faruk'un bir tane kızı var. Adı Seda. Neredeyse yaşıtız onunla. Ve evlerine gittiğimde kızın kulağındaki küpeler dikkatimi çekti. Neden biliyor musun?"
Bekir kafasını iki yana sallayıp cılız bir sesle, "Hayır," dedi.
"Ben de öyle düşünmüştüm," diyerek yine konuşmaya başladı. "O küpeler annemin küpeleriydi. Yıllar önce... evimize biri girmişti, eh, artık ne hikmetse sadece küpeler kaybolmuştu."
Bekir'in yüzündeki ifade Atlas'ın doğru sularda yüzdüğünü gösteriyordu.
"Hatırladın, değil mi?" O da hatırlıyordu onu. Çünkü Atlas daha on yedi yaşındayken Bekir onların evine girmişti ve bir sebepten dolayı sadece annesinin küpelerini alıp gitmişti. "Ben tabii ki o küpelerin nereden geldiğini kızdan öğrendim. Babasına borcu olan biri vermiş. E kız da çok beğenmiş, bu yüzden Faruk da kıyamamış, onu biricik kızına hediye etmiş."
Atlas Bekir'in konuşmadığını görünce devam etti.
"O zamanlar buna anlam verememiştik tabii. Ama kızla konuştuktan sonra ufak bir araştırma yaptım. Senin on yıl önceki hâlini tasvir etmişti bana. Ve tabii bir de bu borç konusu bir hayli yardımcı oldu. Bu profile uyan birçok kişi buldum ama baş şüphelim sendin."
"Ben olduğuma nasıl emin oldun?"
"Artık doğru soruları sormaya başladın." Atlas kaşlarını kaldırdı. "Seda'dan aldığım o bilgilerden sonra annemle babamın öldürüldüğü o eve gittim ve seni çağırdım."
"Ne olmuş yani?"
"Evin adresini sana tam olarak doğru söylemedim ve seni yanıltmama rağmen tek seferde buldun." Atlas'ın yüzünde şeytani bir gülüş belirdi. Hem de bu gülüşle, tekrar hatırladığı, canını yakan anıları gizlemeye çalışmıştı. "Ve biliyor musun? İnsanlar orayı tek seferde asla bulamazlar. Sırf bu yüzden, ben çocukken apar topar oraya taşınmıştık."
"Bu bir şeyi ispatlamaz."
"Evin içine de hâkimdin. Ama o gün takdir ettim seni. Nasıl aklına kazıdıysan evi, hiçbir şeyi unutmamışsın."
Bekir kafasını iki yana salladı. Birkaç dakika önceki gibi bir korku yoktu gözlerinde ama hala çekiniyordu.
"Beni bu sebepten öldürmeyeceksin, öldüremezsin."
Atlas ona dünyanın en saçma şeyini söylemiş gibi bakarak yüzünü buruşturdu. "Seni bu sebep yüzünden değil, birçok sebep yüzünden öldüreceğim. Sen... sen evin yerini söylemeseydin, annemle babam belki de yaşayacaktı."
"Onları asla sağ bırakmayacaklardı, bunu sen de çok iyi biliyorsun."
"En azından bir süre daha çocuklarıyla olacaklardı!" diye bağırdı cümlenin sonuna doğru, hâlâ silahı adama doğrulturken. Atlas'ın sesi sona doğru titremişti ve bu yüzden kendisine neredeyse küfredecekti. Adam belki de fark etmemişti bunu; fakat Atlas böyle bir zayıflık gösterdiği için kendisine kızıyordu. "Annem anlamıştı aslında. Akıllı kadındı... Küpesinin aniden kaybolmasının normal olmadığını biliyordu."
Bu detayları Bekir'e neden anlattığı hakkında hiçbir fikri yoktu. Yeni ortaya çıkan, ondan başka kimsenin bilmediği bu bilgiler omuzlarına bir yük daha bindirmişti. Anlatmaya ihtiyaç duymuştu. Birkaç dakika sonra ölü olacak olan bu adam şu an en iyi seçenekti.
"Sen Faruk'a evin yerini söyledin, sonra da küpeyi ona verdin. Kumar borcunu kapatasın diye."
"Evet," dedi aniden. Bekir sanki cesaret toplamış gibi aniden bir adım öne çıktı. Bu Atlas'ı biraz şaşırtmıştı aslında. Yine de belli etmedi. "Söyledim, küpeyi de ona verdim. Çünkü başka şansım yoktu. Ona çalışmak zorundaydım! Benim de ailem tehlikedeydi."
"Sen onları tehlikeye attın. Tüm o kumar, dâhil olduğun tonlarca kanunsuz iş..." Tükürürcesine konuşmuştu. Atlas nefretle kafasını salladı. "Kendin kaşındın. Aileni korumak istedin ama çalıştığın o Faruk ve Orhan öldürdü hepsini. Yine karşı gelemedin. Benim ailemi de yaktın."
"Onları korumaya çalıştım..." Bekir'in sesi sona doğru zayıfladı.
"Onları yaptığın seçimlerle sen öldürdün," diye tüm gerçekleri yüzüne çarptı Atlas. "Kendi aileni de benimkini de. Bu yüzden cezanı çekmelisin."
Bekir kafasını kaldırdı. Artık yüzüne yeni bir duygu daha eklenmişti: hüzün.
"Beni öldürseydin çoktan öldürürdün." Sesindeki kararlılık Atlas için hiçbir şey ifade etmedi. Genç oğlanın yüzünde mimik oynamamıştı. Aynı nefretle bakıyordu Bekir'e. "Bunları öğrenmene rağmen hesabıma para yatırdın. Ülkeden çıkmam için yardım ettin. Öldürmek isteseydin yapmazdın."
"Aslında ülkeden defolup gitmeni sağlayacaktım, evet. Haklısın." Fütursuzca, küçük bir çocuk gibi omuz silkti. "Ama kararımı değiştirdim. Özellikle bugün öğrendiklerimden sonra... buradan kaçışın yok."
Adam, az önce topladığı cesareti geri iade etmiş gibi korkuyla geri çekildi. "Ne öğrendin ki?"
"Sokak çetelerinden birine katılmışsın. Hiç haber vermiyorsun?"
Bekir ilk başta inkâr etmek istedi ama sonra bunun mantıksız olacağına karar vermiş gibi sustu. En iyisini yapmıştı şu durumda. İnkâr etmek en saçma seçenek olurdu.
"Çete Lideri, şu İsmail. Faruk'la neden anlaşamıyor?" Katıldığı sokak çetesinin lideri olan kişinin bariz bir şekilde Faruk ile alıp veremediği bir şey vardı. Atlas bir şeyler tahmin ediyordu ama ne kadar doğruydu, bilmiyordu.
"Kumarhaneler yüzünden," dediğinde, Atlas yanılmadığını anlamıştı. "Rakiplerdi. Hatta düşman."
"Faruk'un ceketinden aldığın o USB bellekte İsmail'i şantaj edecek bir şey vardı, değil mi?"
"Evet. Evet de sen nereden..." Atlas'ın yüz ifadesini görünce bunu sormaması gerektiğini anlamış gibi sustu. Soruya cevap verdi. "Bazı sorun çıkaracak görüntüler."
Bekir eliyle masadan destek aldı. Sanki çok yorulmuş da yaslanacak bir yer arıyormuş gibiydi. Az önceye nazaran daha fazla terlemeye başlamıştı.
Atlas da olayları kendince analiz etmeye başlamıştı bile. Bellek Faruk'un üstündeydi. Ama neden? Tesadüf olamazdı ya bunca şey. İsmail, onunla buluşup konuşmak istediğini söylemiş olmalıydı. Elinde de düşmanını şantaj edecek şeyler varken Faruk o görüşmeye eli boş gidemezdi. Bu yüzden en güvenli yerde, üstünde taşıyordu.
Bekir tüm bu düşmanlık oyunlarını, ortada dönen şantajları biliyordu. Çeteye katılmasının en büyük nedeni de bu olmalıydı. Ve bir de kendini benim gazabımdan kurtarmak için, diye düşündü.
Atlas aniden delicesine bir kahkaha attı. Bekir'den beklemediği bir performanstı bu. Silahını da indirmişti. Boş olan elinin işaret parmağıyla onu gösterdi.
"Sen var ya, aslında zekisin."
Bekir ne olduğuna anlam veremiyor gibi şaşkınlıkla Atlas'a bakıyordu. Kahkaha atıp üstüne silahı indirerek iltifat etmesi kesinlikle beklemediği bir davranıştı.
"Kendini korumak istedin. İsmail'in yanına sığındın. Hem Faruk hem benden kaçacağını sandın. Benim Faruk'u öldürteceğimi de İsmail'e söyledin, değil mi? Hakkımdaki birçok şeyi de ona anlattığına eminim."
Bekir Atlas'ın silahı indirmesine rağmen hâlâ korkuyla bakıyordu. Gözleri de ikide bir tabancaya kayıyordu. Ne dese onun için kötü olacaktı. Gerçek ortadaydı, kabul edemiyordu. Fakat yalan da söyleyemiyordu. Bu yüzden sessiz kalmayı seçmişti bir kez daha.
"Şimdi tüm bu saçmalıkları düzeltmem gerekiyor." Atlas silahını kaldırıp bir kez daha Bekir'e doğrulttu. "Bana o görüntüleri ver!"
Bekir kafasını hızla iki yana salladı. "Bende değil. Buraya gelmeden önce ona verdim. Bende yok."
Atlas sıkıntıyla iç çekerek gözlerini devirdi. "Bekir, benimle oynama! Seni tanımıyor muyum zannediyorsun? Kendini koruma altına almak için ne gerekiyorsa yaparsın sen. Bir kopyasını mutlaka saklamışsındır."
"Saklamadım. Bende değil." İnatla inkâr ediyordu ve bu genç adamı çileden çıkarmaktan başka bir şey yapmıyordu.
"Senin sorunun ne biliyor musun? Açgözlü, kumarbaz ve iradesiz herifin tekisin. Paranı aldın ama daha fazlasında gözün vardı." Atlas yüzündeki nefreti saklamadı. Bekir'i güzelce analiz etmişti. Neyin peşinde olduğunu biliyordu. İstediğini almadan gitmeyecekti. "Sadece kendini bizden korumak için onların arasına dâhil olmadın. Her kumarbazın yapacağı gibi bir oyun daha fazla oynayasın diye girdin o çeteye. Ama sen orada fazla barınamayacağını gayet iyi biliyorsun. Berbat bir oyuncusun ve insanlara olan borcun seni bitirecekti."
"Benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun."
"Bu yüzden o görüntüleri sakladın, zamanı geldiğinde patronunu bitiresin diye." Atlas onun dediklerini umursamadan devam etti. "Şimdi o görüntüleri bana ver. Vermezsen seni öldürdükten sonra ararım. Ve biliyorsun, bulurum."
"Beni öldürmeyeceksin." Bekir'in yüzünde olmaması gereken alaycı bir gülüş belirdi. "Ellerin titriyor. Soğukkanlı bir katilin elleri asla titremez. Ve sen katil değilsin."
Atlas'ın bakışları eline kaydı. Gerçekten de silah tutan eli titriyordu. Kendisi bile fark etmeden vücudu bu duruma tepki göstermişti. Genç adam şimdiye kadar kimseyi öldürmemiş miydi? Katil sayılmaz mıydı? Öldürmüştü ve o bir katildi; ama dolaylı olarak yapmıştı her şeyi. Birilerini öldürmek için çekip vurmamıştı ya da bıçaklamamıştı, sadece planlamıştı. Kendi elleriyle daha önce kimseyi öldürmemişti. Bu iş şimdiye kadar çok fazla gerekmemişti ve gerektiğinde onun için başkalarının halletmesine izin vermişti.
Şimdiyse çok farklıydı. Silahı tutan kişi kendisiydi ve ucundaki kişi için de ölüm emrini çoktan vermişti. Kaçışları yoktu. İkisinin de. Diğer ölümlerden farklıydı bu. Daha gerçekti. Vicdanı da hiç olmadığı kadar rahatsız ediyordu onu.
Kendine gel, diye bağırdı o uzun zaman sonra tekrar ortaya çıkan vicdana.
Kendine gel!
Kendine gel!
Kendine gel!
Zihninde dönüp duran sadece bu iki kelimeydi. Birkaç tekrardan sonra anlamını yitirmiş bu kelimelerin yerini başkaları almıştı bile. Atlas toparlanmaya çalışarak silahı sıkıca tuttu. Emniyeti kapattı. Silah ateşlenmeye hazırdı artık.
"Yanılıyorsun," dedi boğuk bir sesle. Biraz da blöf yaparak. "Benim isteğimle kaç kişi öldürüldü, bilmiyorsun."
"Onları öldüren sen değildin sonuçta. Sen sadece izleyiciydin. Ama şimdi silahı tutanlardan birisin. O tetiği çekebilecek misin, Atlas?"
Bekir'in aniden bu alaycı ve küçümseyici lafları Atlas'ı normalden daha fazla sinirlendirmişti. Onunla böyle konuşma cesaretini nereden bulmuştu? Onu manipüle edeceğini mi sanıyordu? Atlas'ın titreyen elleri mi onu cesaretlendirmişti? Onu öldüremeyeceğini düşünüyordu.
"Yapmayacaksın, Atlas," dedi Bekir, kendine güvenerek. Bir adım öne çıktı.
Yapmayacaksın, diye tekrar etmişti Atlas'ın zihni. Yapacaksın! Sanki mümkünmüş gibi biraz daha sıktı silahı. Sertçe yutkundu. Yap, diye bağırdı zihni. Yapma, diye karşılık verdi vicdanı.
Silahı tutmak böyle bir şey miydi gerçekten de? Atlas şimdiye kadar elinde bir sürü silah tutmuştu. Ateş de açmıştı onlarla. Ama bunları asla öldürmek için yapmamıştı. Şimdiyse öldürmek için eline almıştı o tabancayı. Peki bunu yapabilecek miydi? Birinin canını rahatlıkla alabilecek miydi? Bu bana kazık atan kişi bile olsa?
Yap! Yapma!
Ya şimdi ya hiç. Ya o tetiği şimdi çekecekti ya da eline bir daha asla öldürmek için silah almayacaktı. Kendine hatırlatmaya çalıştı. Bekir'in İsmail'e anlatabileceği şeyleri düşündü. Onun hakkında öğrendiği bilgileri nasıl kullanabileceği aklına geldiğinde kararlılığı biraz daha arttı. Bunların hiçbiri önemli değildi, tek önemli olan şey Helen'di.
İsmail büyük ihtimalle kız kardeşi olduğunu biliyordu. Ve Helen'i bu işe karıştırmayacak kadar da salak değildi. Böyle bir kozu kullanmamak ayıp olurdu. Atlas olsa kullanırdı.
Yap! Yapma!
Üstelik sadece Helen de değil, Kerem de Batu da tehlikedeydi. Ozan'ı belki görmemişti ama onu da yakabilirdi. Atlas ekibini korumak zorundaydı. Onları bu işe Atlas bulaştırmıştı, korumak da onun göreviydi. Ve bunun tek bir yolu vardı.
Atlas çenesini kaldırdı kendinden emin bir biçimde. Artık dik dik bakıyordu Bekir'e. Elinin titremesi de tamamen olmasa da bir hayli geçmişti. Vicdanının ve aklının girmiş olduğu bu kavgadan biri zaferle ayrılmıştı. Zaten aklının kazanmadığı tek bir savaş bile yoktu. Yine olmamıştı.
"O tetiği çekmeyeceksin." Bekir hâlâ aynı yerdeydi. Yüzündeki ifade değişmemişti. Atlas'ın yüzündeyse hüzünlü, ince bir gülümseme belirdi. Bir acıma hissi sarmıştı tüm vücudunu. Evin içindeki gölgeler sanki uzandıkça uzanmış, Atlas'ın etrafını sarmıştı o saniyelerde.
Zaten asla vicdanımı dinlemedim...
"Sen katil değilsin."
"Herkes bir yerlerden başlar." Tereddüt etmeden tetiği çekti. Susturucuya rağmen silahın patlama sesi tüm odada yankılanmıştı. Ya da Atlas'a öyle gelmişti. Geriye doğru düşen cansız bedenin gözlerinde görülen son duygu, şaşkınlık ve korkuydu.
Adamın kafatasında açılan delikten tüm duvara ve masaya kanlar sıçramıştı. Bekir'in cansız bedeni de duvara yaslanmış halde aşağıya doğru kaymıştı. Duvarda bıraktığı izler dışında az önce kırılan bardağın camları da cesedin etrafında oluşan kan gölünde kaybolmaya başlamıştı. Manzara mide bulandırıcıydı; daha beter ölümler görmüş Atlas için bile.
Silahın hâlâ Bekir'e doğrultulmuş bir hâlde olduğunu fark edince silahı yanına indirdi. Gözlerini cesetten ayırmıyordu. Ağzında garip bir tat vardı. Midesi bulanıyormuş gibi yüzünü buruşturmuştu. Kendini tutamayıp dengesiz bir şekilde geriye adım attı.
Bir elindeki silaha bir öldürdüğü adama bakıyor; ama hiçbir şey görmüyordu. Atlas hızlı hızlı nefes alırken odağını kaybetmiş, her şeyi bulanık görmeye başlamıştı. Kendisi fark etmiyordu fakat tüm bedeni titriyordu.
Uzaktan bir telefon sesi yankılandı. Atlas bunun çok geç farkına varmıştı. Ses onun telefonundan geliyordu. Biri onu arıyordu. Atlas kafasını iki yana sallayarak gözlerini sildi ve gerçekliğe geri dönmeye çalıştı. Telefonu ceketinin cebinden çıkarmaya çalışırken de birkaç saniye harcamıştı.
Batu arıyor...
Atlas telefonu açamadan kapandı. Tek eliyle telefonu kullanmak asla bu kadar zor olmamıştı onun için. Geri aramaya çalışırken hep yanlış yerlere tıklıyor, saçma sapan uygulamalara giriyordu. Eldiven de hiç yardımcı olmuyordu.
Batu'ya geri dönüş yapamadan telefonuna birkaç tane mesaj art arda gelmeye başladı. Helen, Kerem ve Batu... hepsi yazıyordu. Mesajların genel konusu nerede olduğuyla ilgiliydi. Bir kısmı da hırsızlıkla. Atlas'ın ilgisini çeken de o konu olmuştu.
Biri Faruk'un evine girip evi talan etmiş. Ne çalınmış bilmiyorlar daha.
Helen'in ona yazdığı mesajı okuduğunda Atlas'ın zihninde çarklar tekrar dönmeye başlamıştı. Aklına gelen her yeni fikirde genç adam biraz daha kendine geliyordu. Tekrar odağını bulmuş, titremesi de geçmişti. Bir anlığına gösterdiği o zayıflıktan eser yoktu şimdi. Yapması gereken bir görevi, kurtarması gereken bir ekibi vardı. Kendini bu düşünceye şartladı; önce iş, sonra diğer şeyler.
Mesajı bir kez daha okudu. Gözleri istemsizce masanın üzerindeki bilgisayar çantasına kaydı. Bekir'in cinayet işlemeye giderken yanında bilgisayar çantası olmadığına emindi. Faruk'un evine giren oydu. Faruk görüntüleri kopyalarını o bilgisayarda tutuyor olmalıydı. Böyle bir kozu yedeklememek aptallık olurdu.
Atlas kendisinin bile fark etmediği şeytani gülümsemesini yüzüne yerleştirmişti. Üzerine kan sıçramış olan bilgisayar çantasını almadan önce fazla temas etmemeye çalışarak cesedin üstünü aradı. Telefonu bulduğu gibi cebine soktu ve bilgisayar çantasıyla evden çıktı. Çıkarken son kez salondaki cesede bakmıştı. Ama fazla duramadı orada, aynı şeyleri tekrar yaşamak istemiyordu. Bu işi hallettikten sonra yaptığı şeyi düşünmek için yeterince zamanı olacaktı zaten...
***
Atlas, otelin önünde durduğunda hiçbir şey hissetmiyordu. Duygularından tamamen arındırılmış gibiydi. Gecenin karanlığından farksız olan siyah takımını arabada bıraktığı için kendisini tebrik etmeliydi. Yanında her zaman her durum için yedek kıyafet bulundururdu. Tam da şu anda olduğu gibi, aniden işler karışabilirdi çünkü.
Kanlı bilgisayar çantasını sol elinde tutarken, sağ eliyle takımının yakasını ve kravatını düzeltti. Gören de iş görüşmesine geldiğini sanırdı. Ne kadar tertipli, o kadar iyi, diye düşündü.
İçeri girerken hiç kimse engel olmamıştı ona. İsmini söylediği anda geçmesine izin veriliyordu. Sonuçta patronları Atlas'ı dört gözle bekliyordu. Belki de bunun sebebi o çok sevdikleri patronlarına telefonda tehditler savurmuş olmasıydı. Yaptığı şey çok tehlikeliydi, biliyordu; fakat başka şansı yoktu. Helen'i ve ekibini korumak zorundaydı.
Atlas ona eşlik eden iki korumayla birlikte otelin gizli olan kumarhanesinin içinden geçti. Ortam göz alıcıydı. Duvarlarda ve masaların üzerine doğru sarkıtılmış lambalar vardı. En şık kıyafetlerini giyinip kumar oynamaya gelenlerin hiçbirinin görünüş olarak Atlas'tan bir farkı yoktu aslında. Dışarıdan biri baktığında Atlas'ın da diğer herkes gibi kumar oynamak için orada bulunduğunu düşünürdü.
Masada sürüklenen fiş sesleri, kadınların masaların arasından yürürken çıkardığı topuklu ayakkabı sesiyle karışmıştı. Ortada gidip gelen, sürekli yer değiştiren içkiler de insanları hipnoz edecek kadar hızlı servis ediliyordu. Korumalar odanın her köşesinden insanları izliyordu. Hepsi de oldukça iri yarıydı.
Atlas işte o an bu çetenin basit bir çete olmadığını anlamıştı ve neredeyse bu duruma gülecekti. İsmail'in ne yapmak istediğini biliyordu. Ne kadar varlıklı olduğunu göstermekle birlikte onu koruyan bir sürü koruması olduğunun altını çizmeye çalışıyordu. Yoksa bu kadar korumanın burada olması çok absürt bir durumdu.
Atlas'ın kaçmasından da korkuyor olabilirdi. Ama şöyle bir durum vardı ki, Atlas kaçmayı düşünmüyordu. Hiçbir hasar almadan otelden çıkıp gitmeyi planlamıştı. Tabii işler yolunda giderse...
Kahverengi bir kapının önünde durdular. Korumalardan daha kısa boylu olanı kapıyı çaldı. Uzun boylu olan adam Atlas'a geçmesi için işaret verirken bunu kibarlık için yapmadığını yüz ifadesiyle belirtmişti.
Atlas onu umursamadan içeri geçti. Oda beklediği gibiydi. Ne fazla ne eksik. Kahverengi tonları hâkimdi odaya. Masa ve dolapların hepsi ahşaptı. Ortaya serilen halı, ben pahalıyım, diye bağırıyordu. Aslında odadaki her şey çok pahalıydı.
Sol taraflarında büyükçe bir pencere vardı. Önünde masa, onun da arkasında tüm duvarı kaplayan bir dolap duruyordu. Tüm eşyalar raflara özenle dizilmişti. Masanın önünde de iki deri koltuk bulunuyordu. Ama orada kimse oturmamıştı. Odada sadece İsmail ve köşede uzun boylu ve takım elbiseli olan bir adam vardı. İkisinin de bakışları Atlas'ın üzerindeydi.
Masanın arkasında oturan kır saçlı adam eliyle işaret ederek korumalarına çıkmalarını emretti. İkisi de ikiletmeden odadan çıktıktan sonra gözleri yine Atlas'ın üzerinde gezindi. Atlas da aynı şekilde onu inceledi.
Gri takım elbise vardı üstünde. Bıyıkları da saçları gibi beyazlamıştı. Dudağının tam üstündeki kısımları ise hafif sararmıştı. Kelleşmeye başlayan kafası Atlas'a yaşını tahmin etme imkânı sunmuştu. Geriye yaslandığında adamın göbeği daha da öne çıktı.
Ayağa kalkarken ceketinin hafif sıyrılmasıyla silah taşıdığını gördü. Ama diğer her şey gibi bu da şu an için umurunda değildi. Her nasılsa zaten o silahı kullanmayacaktı.
"Demek Atlas sensin." Sesinde garip bir tını vardı. Hem nefret ediyormuş gibiydi hem de takdir ediyormuş gibi. Yüzünde küçümseyen bir ifade oluştu. "Beni telefonla tehdit eden çocuk..."
Atlas'ın dudağının sağ kenarı yukarı doğru kıvrıldı. İsmail çocuk kelimesini vurgularken neden böyle yaptığını görebiliyordu. Onun bir çocuk olduğunu vurgulayarak eziyor, kendisinin yaşından dolayı akıllı olduğunu sanıyordu. Atlas böylelerini de çok görmüştü.
"Ah, büyük bir saygısızlık yaptığımın farkındayım, İsmail Bey." dedi ve adamın yüzüne yerleşen memnuniyet ifadesini görmezden gelerek devam etti. "Gönül isterdi buraya daha erken gelip telefonu işe karıştırmadan sizi yüz yüze tehdit edeyim ama işte, uğraşmam gereken ufak tefek sorunlar vardı."
Adamın yüzündeki ifade aniden değişmişti. İsmail tepki gösteremeden köşedeki adam öne çıktı ve konuştu:
"Sen kim oluyorsun da..." İsmail'in elini kaldırmasıyla daha isminin ne olduğunu bile bilmediği genç adam sustu. Kır saçlı düşmanıysa gözlerini Atlas'ın gözlerine dikmişti. Boyu da kısa olduğundan Atlas'a bakmak için hafifçe kafasını kaldırmıştı.
"Sen bu küstahlığınla fazla yaşamazsın, evlat." Evlat kelimesi neredeyse Atlas'ın yüzünü buruşturmasına neden olacaktı. Bir de baba gibi öğüt veriyor, diye düşündü. "Beni kendi mekanımda tehdit ediyorsun. Bak, bu beni ikinci tehdit edişin, üçüncüsünde acımam. Ayağını denk al, çocuk! Daha bana tehditler savurup da hayatına devam eden kimse olmadı."
Atlas dediklerini umursamadan sırıttı. "Demek ki ilk ben olacağım. Gururum okşandı."
Adam gittikçe kızarıyordu. Daha fazla konudan uzaklaşmak istemediği için İsmail'in ağzını açmasına izin vermeden konuştu.
"Elimde görüntülerin var," diyerek bilgisayar çantasını kaldırdı havaya. "Faruk'un elinde olanlar. Ki zaten bunu biliyorsun. Gelmeden önce arayıp o kadar anlattım."
"Sen önce bana bi' söyle. Bu bilgisayara nasıl ulaştın ve numaramı nereden buldun."
"Bekir sağ olsun, hiç zorluk çıkarmadan verdi." Fütursuzca omuz silkti. "Evet, ona güvenmekle hata ettiniz. O kadar da evinizi açmıştınız ona. O ise görüntüleri kendisi için saklamış, bir gün sizi tehdit edebilsin diye..."
"Bekir!" diye gürledi adam. Atlas ise sadece bu durumdan keyif alıyordu. Aslında adamın bu kadar öfkelenmesi işine gelmiyordu. Öfkeliyken insanlar doğru düşünemez, doğru kararlar veremezlerdi. İsmail'in de şu an mantıksız davranması hoş olmazdı. Belindeki silahı çekip Atlas'ı direkt vurabilirdi. Bunlara rağmen onu kışkırtmaya devam etti.
"Yanlış adamlara güvendiniz. Bakın," diyerek bilgisayarı tekrar kaldırdı. "Tüm görüntüler bende artık."
İsmail elini kaldırıp iki kez birbirine vurdu. Ses odada yankılanırken odanın kapısı aniden açıldı ve az önceki korumalar içeri daldılar. Atlas sonrasında ne olacağını biliyordu, bunu tahmin etmemek aptallık olurdu. Korumalar onu iki kolundan da çekiştirerek tutarken bilgisayarı elinden aldılar.
Çantayı masaya bırakıp içinden bilgisayarı çıkarır çıkarmaz İsmail üç el ateş etmişti. Atlas her ne kadar sesten rahatsız da olsa bilgisayar delik deşik olurken sakinliğini koruyup işlerini yapmalarına izin verdi. Garip bir yanık kokusu birkaç saniyeden sonra tüm odaya yayılmıştı.
Atlas, dışarıdakilerin silah seslerini duyup duymadığını merak etti. Duyulmuşsa bile kimse takmışa benzemiyordu, zira kimse yanlarına gelip de ne olduğunu sormamıştı. Belki korumalar izin vermemişti, belki alışkınlardı. Ama Atlas, ikinci seçeneğin doğru olduğuna ihtimal veriyordu.
İsmail yapmacık bir kahkaha atarak ona baktı.
"Görüntüleri de yok ettiğimize göre," diye silahı kaldırıp Atlas'a doğrulttu, "son sözlerini söyleyebilirsin."
Atlas kaşlarını kaldırıp karşısında zekasını kullanmayan adama baktı. Kimlerle muhatap oluyorum...
"Yanında temiz çamaşır bulundurmanı tavsiye ederim," dedi tüm umursamazlığıyla. Bir süredir adama yalandan gösterdiği saygıyı da bir kenara bırakmıştı. Birbirleri hakkında bilmemeleri gereken bilgilere sahiplerdi ve ikisinin de maske takması artık saçmaydı.
"Ne?"
"Cezaevinde lâzım olacak."
İsmail alayla ona baktı. "Seni öldürdüğümü asla ispatlayamazlar."
"Ah, kendimden bahsetmiyorum ben. Videoda yaptıklarını diyorum." Adam gözlerini kıstı. Ne demeye çalıştığını anlamak istiyormuş gibi bakışlarını Atlas'a dikti. "Beni öldürürsen tüm fotoğraf ve videoların polisin eline geçecek. Biliyor musun, gasp ve adam öldürmek büyük bir suç."
Artık gülen taraf Atlas'tı. Arkasında onun kollarını tutup yerli yersiz çekiştiren korumayı yok saymaya çalışırken devam etti:
"Benim buraya savunmasız geleceğimi düşünmedin herhalde? Görüntüleri ortadan kaldırabileceğin aklıma gelmedi mi sanıyorsun?"
İsmail, bu beklenmedik atak karşısında kaşlarını çatarak gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Atlas, nefes alıp verirken adamın göğsünden gelen hırıltılı sesleri duyabiliyordu. Genç adam kafasını iki yana salladı.
"Gerçekten benim o kadar ahmak olabileceğimi düşünmüşsün... Çok yazık, ben de seni iyi bir iş adamı sanırdım. İleri görüşlülük sıfır."
Koruma bu laflardan sonra Atlas'ın kollarını daha fazla sıktı. İsmail'in yanındaki adam da bir adım öne çıktı. İsmail komut verse anında Atlas'a saldıracak gibi duruyordu.
"Kopyalar nerede?" diye sordu iri yarı adam, sessizliğini bozarak.
"Orada, burada... her yerde." Genç adam karşısındakini çıldırtmak istermiş gibi omuz silkti. "Kim bilir?"
"Laf ebeliği yapma!"
Bir kez daha arkaya doğru çekildiğini hissettiğinde İsmail'in dediklerini umursamadan, "Korumana söyle, beni bıraksın!" diye sakince konuştu. "Aksi takdirde sana hizmet edemeyecek hâle gelecek."
İsmail başıyla adama işaret ederken aynı zamanda yanındakinden de çıkmasını istemişti. Sadece ikisi kalmıştı artık odada. Atlas'ın silahsız olmasından dolayı rahat olmalıydı, yoksa odada mutlaka koruma bulundururdu.
Sararmış dişlerinin arasında, "Ne istiyorsun?" diye fısıldadı Atlas'a doğru.
"Bugün yaşanan her şeyi unutmanı istiyorum." Takımını düzeltirken bir çırpıda söylemişti. "Beni, ekibimdeki kişileri, Faruk'u öldürttüğümü... her şeyi unut. Kimseye de söyleme. Ben de senin görüntülerini unutayım. Sonra da çekip gideyim."
"Neden böyle bir şey yapacakmışım?" İsmail'in yeterince kaba olan sesi biraz daha kabalaşmıştı. Göğsünden yükselen hırıltılar da ona eşlik ediyordu. "Buraya kadar gelip beni tehdit ettin. Şimdi de benden elini kolunu sallayarak gitmene müsaade etmemi mi istiyorsun?"
"Başka şansın yok gibi görünüyor."
"Ekibini bulamaz mıyım sanıyorsun? Seni de kız kardeşini de o ekip arkadaşlarını da öldüreceğim," diye silahı elinde salladı. Ses tonu sonlara yakın alçalmıştı. "O zaman polise kim gidecek görürüz."
Atlas göğsünden yükselen o öfkeyi hissettiğinde kendisini tutmaktan başka bir şansı olmadığını kendine hatırlatmak zorunda kalmıştı. Helen ve ekibi için adam bile öldürmüşken karşısındaki zekâ yoksunu insan onlar için rahatça ölüm tehditleri savuruyordu. Şu an adamın yüzüne yumruğu geçirmeyeceğini bildiğinden kendisini frenledi ve her şeye rağmen gülümsedi ona.
"Ekibime görüntüleri gönderip onları senin hedefin yapacak kadar salak değilim. Kim olduklarını asla öğrenemezsin ve o dosyanın polise gitmesine engel olamazsın. Kabullen, senden bir adım öndeyim."
"Sen kendini fazla üstün görüyorsun."
"Çünkü öyleyim."
"Bir plan yapıp Faruk'u öldürttün diye kendini bizden daha zeki mi sanıyorsun? Ama sana söyleyeyim, çocuk, ben Faruk değilim."
"Doğru, sen Faruk değilsin." Atlas'ın dudaklarında fark edilmesi güç olan ince bir gülümseme belirmişti. "Onu öldürtmek için bir hafta hazırlık yaptım. Dibine kadar girip seni tehdit etmem ise sadece bir saatimi aldı."
İsmail'in, silahı Atlas'ın çenesinin altına dayaması da onun bir saniyesini almıştı. Silahın namlusu ile çenesine baskı uygularken Atlas kıpırdamamış, sadece delicesine gülmüştü.
"Hadi çek tetiği. Sonra da hapishanelerde çürü. Tüm bu saltanatın da yok olup gitsin." Adamın gözleri yakından daha da parlak görünüyordu. Her nefes alışverişinde Atlas'ın yüzüne çarpan sigara kokusu midesini bulandırıyordu fakat bunu göstermemeye çalıştı. "Sana bir çıkış yolu sunuyorum, kabul et işte. İkimiz de kazanacağız, daha ne istiyorsun?
Silahı artık eskisi kadar bastırmıyordu. Yerinde kıpırdandı ve kaşlarını kaldırdı. Atlas onun yüzünde tereddüt emarelerini okuyabiliyordu. Böyle geçen birkaç saniyeden sonra İsmail silahını indirip geri çekildi.
"Sana güvenmiyorum."
"Eh, güvenmek zorunda değiliz," dedi Atlas. "Hem bu bir anlaşma. İkimizin de çıkarları var. Birbirimize düşman olmanın bir anlamı yok."
"Beni kendi mekanımda tehdit ettiğinde iş birliği yapma şansını kaybettin."
"Gerekli olmasa yapmazdım. Benimle görüşmeyi kabul etmeyecektin." Atlas ellerini ceplerine sokarken ona bakmayı sürdürdü. "Her neyse. Bunları geride bırakalım. Anlaşmamızı da yapalım. Sen nerede kaldıysan oradan devam et, ben de gideyim. Böylece ikimiz de kazanmış oluruz."
"Pekâlâ, git. Şanslısın ki Özbey'i ben de sevmiyorum." İsmail silahını kemerine sıkıştırırken konuşmuştu. "Ama başım o görüntüler yüzünden polisle belaya girerse bildiğim her şeyi anlatırım, ekibinde de sağ bir kişi bile bırakmam. İlk olarak da kız kardeşinden başlarım."
Atlas'ın bakışları sertleşirken artık kendine hâkim olamayacağına karar verdi. Bir adım İsmail'e yaklaşırken öne doğru eğildi ve iyice duyması için kelimelerin üstüne basa basa konuştu.
"Görüntüler benimle güvende," dedi Atlas. "Ama eğer öğrendiğin bilgilerin küçücük bir detayını bile birine anlatacak olursan bildiklerimi polisle paylaşmakla kalmam, senin kurduğun bu ufak imparatorluğu yerle bir eder, altına da seni ve adamlarını gömerim. Anladın mı?"
İsmail parmağını kaldırıp yine bir şeyler zırvalayacakken Atlas izin vermedi.
"Sakın!" diye uyardı. "Sakın beni hafife alma. Bu yapacağın son şey olur. Bunu sen de gayet iyi biliyorsun."
İsmail çenesini kaldırıp dik dik ona bakarken ellerini cebine soktu.
"Bir gün bu kibrin ve küstahlığın senin sonun olacak. Ve emin olabilirsin, o gün geldiğinde izlemek için orada olacağım."
"Olmazsan hatırım kalır," diye alay etti ve kapıya doğru yöneldi. Aniden aklına bir şey gelmiş gibi topuklarının üzerinde dönerken İsmail'e baktı. "Ha bu arada, Bekir'in cesedini de biri bulmadan önce ortadan kaldırmanı öneririm."
İsmail ağır ağır ona döndü. Atlas'ın dediğini idrak etmeye çalışıyor gibi kaşlarını çattı. "Bekir öldü mü?"
"Son konuşmamız pek iyi geçti söylenemez. Salonun ortasında öylece duruyor." Umursamıyormuş gibi görünen bakışlarını adama dikmişti. Atlas, Bekir'in cansız bedenini aklına getirmemeye çalıştı. Özellikle onu vurduğu anı hatırlamanın hiç sırası değildi.
İsmail'in suratında garip bir ifade oluşmuştu. İlk kez Atlas'ı görüyormuş gibi bakıyordu.
"Cesedi ortadan kaldırıp oraları temizletsen iyi olur, yoksa ihale senin üstüne kalabilir." Kapıya doğru ilerledi ve kulpunu tuttu. Açıp çıkmadan önce omzunun üstünden İsmail'e bakarak sırıttı. Aklına evde gördüğü kıyafetler gelmişti. "Hem metresinin de o görüntüden hoşlanacağını sanmıyorum."
***
Eve dönerken az önceki Atlas'tan eser kalmamıştı. Ta arabada onu sarıp sarmalayan panik duygusu eve gidene kadar arttıkça artmıştı. Vücudu Atlas'ın şimdiye kadar hiç tecrübe etmediği tepkiler veriyordu olaylara. Gün içinde o kadar fazla şey yaşamıştı ki bedeni ve zihni artık tepkisiz kalamamıştı.
Son yaptığı şeylerin hepsi çok riskliydi. Yarısı da zaten blöftü. Ortada hiçbir dosya yoktu. Kimseye görüntüleri göndermemişti. Bir tek kendisinde vardı, o da yanında değil, arabadaydı. İsmail onu vurmaya karar verse birçok sorununu çözebilirdi aslında. Ama yemi yutup tuzağa düşmüştü. Blöf yaptığını anlamadan işi çözmüştü.
Şimdi Atlas otelde gösterdiği performansı beğenip kendisini övmesi gerekirdi fakat onu da yapamıyordu. Aklına durmadan tetiği çekip Bekir'i öldürdüğü sahne geliyordu. Yankılanan silah sesi Atlas'ı sağır edecek kadar güçlü geliyordu artık kulağa.
Arabayı garaja soktuktan sonra ne kadar onun içinde bekledi bilmiyordu. Geçen süre artık çok farklı işliyor gibiydi. Gerçekliğe geri döndüğünde eklem yerlerini beyazlatacak kadar direksiyonu sıktığını gördü. Elini hızlıca çekerken kemerini de çözüp arabadan inmişti. Tek istediği odasına gidip tamamen yalnız kalmaktı.
Hava soğumuş muydu yoksa Atlas'ın işlediği cinayetin soğukluğu muydu onun üşümesini sağlayan, bilmiyordu. Hızlı adımlarla evin kapısına doğru ilerledi. Sanki ne kadar hızlı hareket ederse yaşadığı şeyleri de o kadar hızlı arkasında bırakacaktı. Ama geride bırakmak yerine sanki onu bir gölge gibi takip ediyordu.
Evin kapısını sessizce açmaya çalıştı. Bunu başarmış olacak ki içeri girdiğinde kimse fark etmemişti. Hatta hepsi salonda olmasına rağmen dönüp ona bakmamışlardı bile. Hepsi başka bir şeyle meşguldü.
Batu bilgisayarın başında oturmuş gergin gergin tırnaklarını yiyordu. Ozan toplantı masasının bir köşesinde bir şeyler içerek kalın bir dosyayı inceliyordu. Masanın diğer köşesindeyse daha garip bir görüntü vardı. Kerem ve Helen satranç oynuyorlardı ve bu hiç de dostça bir oyun değildi.
Daha Atlas içeri girer girmez bağırış sesini duymuştu. Başka bir gün olsa onları hep kavga ediyorlar diye azarlardı fakat bugün o günlerden biri değildi.
"Dokundun işte!" diye bağırmıştı Helen. "Taşını hareket ettirmek zorundasın."
"Dokunmadım, diyorum." Kerem'in de ondan geri kalır yanı yoktu. "Neyini anlamıyorsun?"
Helen öne doğru eğildi ve elinde satranç taşlarından birini ona doğru salladı. "Bana bak, inkâr etme. Basbayağı dokundun. Gözlerimle gördün."
"Ben dokunduğumu hatırlamıyorum. Gözlerinin bozuk olması da benim suçum değil," diyerek Helen'in elindeki taşı almaya çalıştı. Helen'in sıktığı yumruğu tutarak kendisine çekti. "Ver şunu artık."
"Vermiyorum!" Bu sefer de taşı tuttuğu elini o kendisine doğru çekti. Tabii Kerem'i de taşla birlikte sürüklemişti. "Ayrıca gözlerim bozuk falan da değil."
Kerem gözlerini kısarak genç kıza baktı ve sonra kafasını çevirerek Ozan'ın olduğu tarafa döndü.
"Ozan! O zaman sen söyle. Dokundum mu dokunmadım mı?"
Ozan okuduğu şeyden kafasını bile kaldırmadan, "İkiniz de umurumda değilsiniz," diye mırıldandı ve içeceğinden bir yudum alarak sayfayı çevirdi.
Atlas kapının açık, kendisinin de donup kalarak onları izlediğini fark ettiğinde kapıyı kapattı. Biraz hızlı kapatmış olacak ki ses yüksek çıkmıştı ve hepsi aniden ona dönmüştü.
"Atlas!" Batu yıllardır görmediği sevgilisine kavuşmuş gibi bağırmıştı. Suratında bir rahatlama ifadesi belirdi.
Helen'in ise onu gördüğündeki mutluluğu sadece bir saniye sürmüştü. Çok korkunç bir şey görmüş gibi gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
"Atlas?" Helen'in sesindeki korku, Atlas'ı ne hâlde olduğunu düşünmeye itmişti. O kadar mı kötü?
Helen elindeki taşı nihayet masaya bırakmış, ayağa kalkarak ağabeyine yaklaşmıştı. Tam karşısında dikelirken genç adam ne yapacağını bilemedi. Helen onu baştan ayağa incelerken elini yanağına koydu. Avucunda alevler varmış gibi sıcaktı. Atlas içinin ısındığını hissetti. "Bembeyazsın. Üstelik buz gibisin ve titriyorsun. Hava soğuk bile değil."
Sesindeki endişe yüzünden iyice gerilmişti Atlas da. Ozan bile kafasını dosyadan ayırıp onu süzmeye başlamıştı. Kerem, Helen gibi ayağa kalkıp masaya yaslanmış, ona bakıyordu. Uzun bir süre sonra ilk kez ne söyleyeceğini ve yapacağını bilemedi.
İçeridekilere ne söyleyecekti ki? Birini öldürdüğünü mü? Adamı soğukkanlılıkla nasıl katlettiğini mi? Yapamazdı. Yapmamalıydı. Helen'in yüzüne doğru dürüst bakamıyordu bile. Ekibi de onu yeni yeni tanımaya başlamışken acımasız bir katil olduğunu düşünmelerini istemiyordu.
"Ne oldu? Neden bu hâldesin?" Helen hiç olmadığı kadar telaşlı görünüyordu.
Atlas ona bakmadı. "Hiçbir şey olmadı. Her şey yolunda."
Helen kafasını iki yana hızla salladı. Tabii ki inanmayacak...
"Bir şey olmuş... beni kandıramazsın."
Atlas ortama tekrar bir göz attı. Bir tek Hayal yoktu evde. Ve bunun için mutluydu. Şu sıralar buraya gelmesi oldukça tehlikeli görünüyordu. Peşindeki adamı her an atlatamazdı. Bunun da bir çaresine bakacağına dair not aldı.
Helen ne olduğu konusunda sorular sorarken Atlas için artık tek bir seçenek kalmıştı: o da hızlıca odaya çıkıp kapıyı kilitlemek. Sorular ve vereceği cevaplar ekip arasında şu an konuşulmaması ve duyulmaması gereken konulardı. Böyle de devam etmeliydi.
"Hiçbir şey olmadı, dedim." Atlas sesinin tonunun değişmemesini sağlayabilmişti. Fakat bu, çok kısa süre içindi.
Bu sefer Ozan konuşmak için ağzını açtı ama Atlas hemen cevap verdi:
"Kimseyle konuşmak istemiyorum!"
Genç adam başka bir şey demeden kızın yanından sıyrılarak merdivenlere doğru ilerledi. Fakat Helen onu bırakmamıştı. Peşinden gelirken Atlas diğerlerinin de aynı şeyi yapıp yapmayacaklarını bilmek için kısa bir bakış attı onlara doğru.
Helen dışında kimse arkasından gelmiyordu. Bu az da olsa içini rahatlatmıştı. Şu durumdayken herhangi bir diyaloğa girmek çok yanlış olurdu. Merdivenlerden çıkarken kız kardeşinin hemen arkasında olduğunu hissediyordu ve bu gerçekten de rahatsız ediciydi.
Odanın önüne geldiğinde Helen, kapıyla Atlas'ın arasına girdi. Ellerini kapının pervazına koyarken sorgulayan gözlerle ağabeyine baktı. Atlas sadece göz devirerek iç çekti.
"Bana ne olduğunu anlat!" diye yükseldi. "Benden kaçma!"
"Kaçmıyorum." Helen'in aksine sakinliğini korumaya çalışıyordu. Yoksa o anki stresle kalbini kırabilirdi.
"Bekir ile ne konuştun ki bu hâle geldin? Saatlerdir de yoksun. Neredeydin?"
Atlas kaşlarını çattı. Helen'e söylememişlerdi. Batu bildiklerini ona anlatmamıştı. Bu yüzden rahat rahat Kerem ile oyun oynamıştı. Yoksa Atlas'ı şimdiye kadar yüz kere aramış olmalıydı. O an yaptığı şey için Batu'ya minnettardı. Şu hâldeyken bir de endişeden çılgına dönmüş bir Helen ona ağır gelirdi.
"Helen... çekil. Lütfen. Kurcalama artık. Sadece yalnız kalmak istiyorum, o kadar."
"Titriyorsun, Atlas. Bembeyazsın! Korkmuş gibi..." Titremesini kontrol altına almak için kollarını göğsünde kenetledi. "Bu sen değilsin."
Atlas cevap vermediğinde tekrar etti:
"Anlat bana, bileyim. Yardım edeyim." Atlas'ın hafifçe koluna dokundu. "Ne oldu-"
"Hayatında sadece bir kez olsun söz dinle!" Helen'in sözünü keserken sesi normalden biraz daha yüksek çıkmıştı ama artık ses tonu Atlas'ın umurunda değildi. Geri çekti kendini. "Belki yalnız kalmak istiyorum? Belki kendimle hesaplaşmak istiyorum?"
Helen arkasındaki kapıya sırtını yaslayacak kadar geri çekildi. Kafasını kaldırıp Atlas'a inanmayan gözlerle baktı. Atlas elini kapının pervazına koyup kafasını eğdi. Gözlerini kapatırken sıkıntıyla iç çekti.
"Sadece yorgunum, Helen. Çok yoruldum." Sesini alçaltmış, fısıldayarak konuşmuştu. Kız kardeşinin yüzündeki şaşkınlık ifadesi yorgun olduğunu itiraf ettikten sonra iyice büyüdü. Atlas nefesini dışarı verdi. "Bir kez olsun beni yalnız bırak, lütfen... zaman ver."
Helen bakışlarını yere indirdi. Sertçe yutkunarak ve kendisini toparlamaya çalışarak tekrar ağabeyine baktı.
"İstediğin tüm zamanlar senin olsun."
Yanından sıyrılıp sessizce gitti. Ona attığı son bakış, Atlas'ın kalbini paramparça etmeye yetmişti. Boğazına bir yumru oturdu. Aşağıdan gelen kapı sesinden ve Batu'nun Helen'i çağırmasından kız kardeşinin evden çıktığını anladı.
Odasına girdiğinde kapıyı çabucak kapatıp alnını kapıya yasladı. Boğazındaki yumru bir türlü geçmek bilmiyordu. İçinde birikmiş öfkeyi, endişeyi, korkuyu ve yorgunluğu şiddetle dışarı vurmak istiyordu fakat tek yapabildiği şey yumruğunu kapıya hafifçe vurmak olmuştu. Yine yaşadığı şeyleri sessizce ve sınırlar içerisinde yaşamalıydı. Birine söyleyemez, onlarla paylaşamazdı.
Odaya birisinin girmesi ihtimaline karşı kapıyı kilitledi. Geri geri gidip yataktan destek alarak yere bıraktı kendini. Artık tamamen savunmasız kalabilirdi. Kuşandığı zırhları bir kenara bırakabilirdi. Bacaklarını kendisine doğru çekip dirseklerini dizlerine yasladı ve avuç içleriyle gözlerini kapattı.
Tüm gün yaşadığı şeyleri düşündü. Faruk'un öldürülmesine yardım etmişti. Hatta planı direkt o tasarlamıştı. Kötü biri bile olsa onu ailesinden ayırmıştı. Faruk'un kızını, Seda'yı düşündü. Perişan olmuş olmalıydı, babasını ne kadar sevdiğine şahit olmuştu fakat o zaman bunu umursamamıştı. Kendisini onun yerine koymaya bile gerek yoktu. Zaten yıllardır aynı yarayı kendisi taşıyordu.
Tüm şirket olayları, polise ifade verme ve basınla uğraşmak derken günün ilk yarısını bitirmişti. O zaman da Kerem'in fark ettiği detaylarla Atlas'ın şüpheleri birbirlerini tamamlamış, ortaya bariz bir gerçeği çıkarmıştı: Bekir'in ihanetini...
Buna sessiz kalamazdım, diye düşündü. Yapmak zorundaydım!
Helen'e ve ekibe bir söz vermişti. Onları korumalıydı. İsmail'e anlattıkları şeylere engel olamadığı için kendisi suçluydu. Bu pisliği temizlemek de ona düşerdi. Bekir hayatta kalsaydı daha fazla kişiye anlatabilirdi. Onca yılını kumarbazın biri için heba edemezdi.
İsmail ise çok daha büyük bir sorundu. Eğer o görüntüler olmasaydı o adamla uğraşmak çok daha zor olacaktı. Hatta belki biraz da imkânsız. Atlas onu halledene kadar çoktan öğrendiklerini başkalarıyla da paylaşacaktı.
Titreyen ellerini yüzünden çekerken, "Geçti," diye fısıldadı. Bakışlarını kapıya sabitledi. Bekir öldü! İsmail sustu. Artık zarar veremezler...
"Geçti..." dedi bir kez daha. Ama geçmiyordu. Bekir'in donuk yüzünü hâlâ görmeye devam ediyordu. Sanki odasındaydı ve o kan gölünün içerisinde yatıyordu. Doğrudan gözlerinin içine bakarak katil olduğunu ona hatırlatıyordu.
Onu öldürdüm! Sanki ilk kez fark ediyormuş gibi irkilmişti. Artık bir katilim!
"Ne zaman değildim ki?" Bakışlarını kapıdan ayırıp sol tarafta duran masaya yöneltti. Kahverengi bir çerçevede annesiyle babasının fotoğrafı vardı. En sevdiği fotoğrafları. İkisi de mutluydu, gülümsüyordu. Şimdi burada olsalardı yine oğullarına bakarken gülümseyebilirler miydi?
Annesinin sesini duydu sanki. Daha küçük yaşlarından Helen ile ilgilenmeye başladığından, "Sen çok iyi birisin, Atlas," demişti annesi ona.
Aklına anılar gelince burukça gülümsedi. Helen ile parka gittiklerinde bir sözünü iki etmezdi asla. Kolları kopana kadar salıncakta sallar, ona verilen tüm harçlığı da kardeşi için harcardı. Onun surat asmasına dayanamazdı çünkü. Tek istediği Helen'in mutluluğuydu.
"Üstelik çok iyi bir ağabeysin," demişti babası da saçlarını okşayarak. "Helen sana sahip olduğu için çok şanslı. Sakın değişme, tamam mı? Seninle gurur duyuyorum."
Oysaki daha birkaç dakika önce onun için tek değerli kişi olan Helen'in de kalbini kırmıştı.
Tüm bu geçmiş anılarından sonra gözleri odağını kaybetti, etrafı bulanık görmeye başladı. Yanakları da ıslanmıştı.
"Umarım hâlâ benimle gurur duyuyorsundur, baba..." diye titrek bir fısıltı çıktı dudaklarından.
Atlas bilmiyordu: canavarlar mı savaş yaratırdı, yoksa savaş mı canavarları yaratırdı. Ama bildiği bir şey vardı: bu savaşı o yaratmamıştı, fakat bu savaş ondan bir canavar yaratmıştı.
