Sabah erkenden, dün gece Kıvanç’tan duyduklarımın öfkesiyle ve gözüme bir damla uyku girmemiş halde otelin koridoruna fırladım. Baran’ı bulmam çok uzun sürmedi; merdivenlerin orada, her zamanki o umursamaz ve karanlık tavrıyla tek başına duruyordu. Adımlarımı hızlandırıp tam karşısına dikildim. Gözlerimden resmen ateş fışkırıyordu.
"Sen ne hakla benim hayatıma karışırsın ya?!" diye bağırdım, sesimin yankılanması umurumda bile değildi. "Dün gece Kıvanç’ı ne hale getirmişsin! Çocuğun gözünü patlatıp bir de gidip 'Benim adım Baran, yüzümü ezberle' diye tehdit etmişsin! Sen kimsin Baran? Sevgilim misin? Ne hakla benim konuştuğum bir insana barbarca saldırırsın?!"
Baran hiç istifini bozmadı. Duvardan ayrıldı, aramızdaki mesafeyi tamamen kapatıp tepemden bana doğru baktı. Gözleri kapkaraydı ve çenesi kasılmaktan neredeyse kırılacaktı.
"O çocuk sana yaklaşamaz Asya, bunu o kafana sok!" dedi, sesi buz gibi ama bir o kadar da tehlikeliydi. "Ne yani? Karşı takımın forveti sana kur yapacak, attığı golleri sana hediye edecek, sen de gidip onunla kafeteryalarda fısır fısır kahve içip flörtleşeceksin, ben de uzaktan izleyecek miyim? Kusura bakma kaptan, benim olduğum yerde kimse benim olanın etrafında dolanamaz."
Öfkeyle bir adım öne çıktım, gözlerinin içine baka baka içimdeki tüm kırgınlığı kustum:
"Sen neyin sahiplenmesinden bahsediyorsun ya? Sen bir benimle, bir Naz'la konuşuyorsun! O kızla günlerce kafeteryada gülüp eğlenirken, yan yana gezerken çok iyiydi ama değil mi? İşine gelince benimle, işine gelince Naz'la gününü gün ediyorsun! Şimdi gelmiş bana hesap mı soruyorsun? Sen git önce o yanından ayırmadığın Naz'ına bak!"
Baran bu sözlerimle bir an duraksadı, gözlerinden ani bir afallama ve suçluluk geçti ama o kıskançlık gururu anında geri toplandı. Hafifçe acı bir şekilde gülümsedi, o kırıcı, insanı aşağı çeken bakışını attı bana.
"Demek mevzu bu... Demek ben bir seninle bir Naz'la konuşuyorum ve sen de bana nispet yapıyorsun..." dedi, ses tonunu iyice düşürerek zehirli kelimelerini tek tek yüzüme bıraktı: "Karşı takımın forvetine yaranmak için bu kadar küçüleceğini tahmin etmezdim Asya. Kendini turnuvanın gözdesi sanıyorsun ya, aslında sadece karşı tarafa yem oluyorsun. Karşı tarafın gözünde ne durumdasın farkında bile değilsin. Yazıklar olsun sana, gözümde tamamen bittin."
Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Kalbime saplanan o kırıcı lafların ardından Baran arkasını dönüp hızla merdivenlerden indi. Koridorda tek başıma, o kelimelerin ağırlığıyla kalakaldım.
Baran’ın o ağır sözlerinin yarattığı şokla, gözlerimin dolmasını engellemeye çalışarak kahvaltı salonuna doğru yürüdüm. Ama içeri adım attığım an, salondaki tüm fısıltılar bıçak gibi kesildi. Erkek futbol takımından Kaya, elindeki telefonu hırsla sıkarak doğrudan üzerime yürüdü. Gözlerinden resmen ateş fışkırıyordu.
"Sana helal olsun Asya!" diye bağırdı Kaya, sesini tüm salon duysun diye iyice yükselterek. "Biz burada okulun gururu için gece gündüz gizli taktik kasalım, oyun planı hazırlayalım; sen git bizim tüm setlerimizi, serbest vuruşlardaki o özel organizasyonlarımızı Doruk lisesinin golcüsü Kıvanç'a sızdır! Yazıklar olsun be!"
"Kaya, sen ne saçmalıyorsun?!" dedim sesimi bulmaya çalışarak. "Ne sızdırması? Ne taktiği?!"
Futbol takımındaki diğer erkek oyuncular da Kaya’nın arkasında toplandı. "Yeme bizi Asya!" diye çıkıştı takımdan Eren. "Naz ortak grupta her şeyi paylaştı. Dün gece o çocukla kafeteryada gizli gizli buluşup konuşurken fotoğraflarınız var! Çocuğun gözünü bizim takımdan biri patlatmış, sen de gidip resmen bizim takımın gizli planlarını satmışsın!"
O sırada Naz kalabalığın arasından sıyrılıp öne çıktı, yüzündeki o sinsi, zafer kazanmış gülümsemeyle bana baktı. "Yalan söylemeyi bırak bence Asyacım," dedi yapmacık bir acımayla. "Fotoğraflar ortada. Karşı takımın forvetiyle gizli odalarda ne konuştuğunuzu, ona nasıl gülümsediğini hepimiz gördük. Takımı arkadan satmak senin gibi bir kaptana hiç yakışmadı."
"Kes sesini Naz! İftira atma kıza!" diye bir ses yükseldi aniden arkamdan. Bu ses Defneye aitti.
Melis öfkeyle Kaya’nın üzerine yürüdü: "Siz kafayı mı yediniz be? Asya’nın böyle bir şey yapacağına nasıl inanırsınız? O fotoğraf sadece bir konuşma, Asya asla takımını satmaz!" Pelin de Naz’a dönüp, "Sen sırf kıskançlığından ne senaryolar uydurmuşsun yine, sinsi şey!" diye bağırdı. Kızlar kenetlenmiş, beni canla başla savunuyordu.
Ama erkekler hâlâ üzerime yüklenmeye devam ediyordu. Tam ortalık iyice gerilmişken, futbol takımından Kerem hızla kalabalığı yararak öne çıktı. Doğrudan Kaya ve diğer erkeklerin karşısına dikildi.
"Lan bir durun, saçmalamayı kesin!" diye gürledi Kerem, ses tonu salondaki herkesi susturdu. "Asya'yı yıllardır tanıyoruz, onun karakterini hepiniz biliyorsunuz. Bir fotoğraf karesi üzerinden kıza hain muamelesi yapamazsınız! Asya hayatı boyunca bu okul için ter döktü, o sinsi dedikodulara bakıp kendi kaptanınızı harcatmam size. Herkes haddini bilsin, Asya’nın arkasından iş çevirmeyeceğini en iyi sizin bilmeniz lazım!"
Kerem'in beni böyle delice savunmasıyla salondaki o erkek baskısı bir an duraksadı.
Keremin savunması ve iftiradan sonra aklıma Ece'nin bana yıllar önce attığı 'Kerem ile sevgili' iftirası aklıma geldi. Her şeyimi anlatıp,içimi döktüğüm kızın iftirası bu iftiradan daha çok koymuştu bana.
Herkes bana "ajan" muamelesi yaparak fısıldaşmaya devam ederken, hocaların salona girmesiyle kalabalık dağılmak zorunda kaldı. Ama içimdeki o yıkım çoktan başlamıştı.
O moral bozukluğuyla antrenman salonuna nasıl gittim, ayaklarım beni nasıl taşıdı bilmiyordum. Sevim Hoca, tüm kızların önünde panosunu yere fırlatarak üzerime yürüdü.
"Sen bu takımın kaptanısın Asya! Karşı takımla ne işler çeviriyorsun sen?! Bu ne sorumsuzluk! Bir daha senin adını böyle dedikodularda duyarsam kaptanlığı da takımı da unut!" diye avazı çıktığı kadar bağırdı. Naz arkada kıs kıs gülüyor, başarısının tadını çıkarıyordu.
"Hocam ben öyle bir şey yapmadım. Biz sadece normalce konuşuyorduk" dedim gözlerim dolu bir şekilde.
"Bana yalan atma Asya!" Dedi Hoca ve beni daha çok dinlememek için eşyalarını çıkarmaya başladı.
Antrenman boyunca Sevim Hoca bana resmen köle gibi davrandı, canımı çıkardı.
Antrenman bittiğinde soyunma odasına kendimi dar attım. Kapıyı kapatır kapatmaz bankın üzerine çöküp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Sinir krizi geçiriyordum.
"O Naz’ı öldüreceğim... Yemin ederim saçını başını yolacağım onun!" diye bağırdı gözyaşları içinde.
"Asya, kurban olayım sakin ol!" diyerek yanıma çöktü Melis. Diğer kızlar da anında etrafımı sardı. Naz olmadığı için rahatça konuşabiliyorduk.
En arkadan Ece öne çıktı ve elimi tuttu.
"Kızım yapma, eğer şimdi gidip Naz’a vurursan haklıyken haksız duruma düşersin, Sevim Hoca seni takımdan tamamen kovar. Hepimiz senin yanındayız, o fotoğrafın da iftiranın da yalan olduğunu biliyoruz," dedi Ece, gözlerinde garip bir samimiyetle.
Ece bana sarılıp destek verirken, içimde bir yerlerde geçmişin o acı defterleri açıldı birden. Zamanında bu kızın bana attığı o "Kerem'le sevgili" iftirası, beni tüm okula rezil etmeye çalışması aniden aklıma geldi. Şimdi bana destek oluyordu ama içimde Ece’ye karşı o derin şüphe hep bir yerlerde pusuda bekliyordu. Ama şimdi gelip de kıza bu durumda bağırmazdım.
Biz içeride, soyunma odasında bunları konuşurken, dışarıdan, antrenman sahasının oradan devasa bir bağırtı koptu. Bu ses... Bu Kıvanç’ın sesiydi!
"Hocam ne saçmalıyorsunuz siz ya?! Ne bilgi sızdırması!" diye söyleniyordu Sevim hocaya. . "Asya bana hiçbir şey sızdırmadı!
Kızın hiçbir suçu yok, o sinsi Naz’ın yalanlarına nasıl inanırsınız!"
"Bu Kıvanç'ın sesi..." diye mırıldandım şok içinde.
Hızla soyunma odasının kapısını açıp dışarı fırladım, bizim takımın kızları da hemen arkamdan sahaya çıktılar. Sahaya adım attığım an, tam ortada duran Kıvanç’la göz göze geldik. O darmadağın olmuş saçları ve morarmış gözüyle doğrudan bana bakıyordu.
Sevim Hoca ise sinirden deliye dönmüştü. "Yeter genç adam, burası benim salonum, haddini bil ve terk et burayı!" Dedi ama sahayı terk eden Sevim Hoca olmuştu.
Baştan beri sahada hocanın yanında duran ve sinsi sinsi olayı izleyen Naz da hocanın hemen arkasından, onunla birlikte salondan çıkıp gitti.
Sahada sadece bizim kızlar, ben ve Kıvanç kalmıştık. Kıvanç adımlarını hızlandırıp doğrudan karşıma dikildi. Yüzüme baktı, bakışları ağlamaktan kan çanağına dönmüş, şişmiş gözlerimde durdu. Yüzündeki o öfkeli ifade yerini derin bir üzüntüye bıraktı.
"Ağladın mı sen?" dedi, sesi bir anda sıcacık ve endişeli bir tona bürünmüştü.
Hiçbir şey söyleyemedim, sadece başımı sallayabildim. Kıvanç daha fazla dayanamadı, hızla gelip kollarını belime doladı ve beni göğsüne doğru çekerek sımsıkı sarıldı. Yaşadığım tüm o haksızlıkların, Baran’ın o kırıcı laflarının ağırlığıyla ben de kollarımı onun boynuna doladım ve ona sımsıkı sarıldım. Kızlar arkada sessizce bizi izliyordu.
Biz ayrıldığında, arkadan Pelin’in o cana yakın sesi duyuldu:
"Siz çıkın Asya, biz senin eşyalarını odaya götürürüz," dedi Pelin göz kırparak.
Yüzümde hafif bir tebessümle, "Teşekkür ederim," dedim. Kıvanç hemen elini omzuma atıp kolunu bana sardı ve beni korur gibi yanına çekerek salondan beraber çıktık.
Salondan çıkmış yürürken karşıdan buraya doğru gelen Baran’ı gördük. Besbelli o da salona geliyordu. Bizi gördüğü an adımları bıçak gibi kesildi. Gözleri doğrudan bana kenetlenmişti. Bizi yan yana görmenin yarattığı o büyük şok vardı. Taş kesilmişti resmen.
Kıvanç, Baran’ın tam hizasına geldiğimizde adımlarını hiç yavaşlatmadı ama gözlerini Baran'a dikip o soğuk, meydan okuyan tavrıyla lafını tam gediğine soktu:
"Bir insanı korumak sabah yaptığın gibi gürlemekle değil, her ne olursa olsun arkasında durmakla olur kaptan. Sen bunu hiçbir zaman öğrenemedin."
Baran bu ağır lafın üzerine tek bir kelime bile edemedi. Cevap vermedi, veremedi... Sadece yumruklarını sıkarak, o darmadağın olmuş gözleriyle arkamızdan öylece bakakaldı. Ben ise yüzüne bile bakmadan, Kıvanç’ın kolunun altında, sanki Baran orada hiç yokmuş gibi yanından yürüyüp geçtim.

