Büyük Safir Lisesi maçı öncesi soyunma odasında tam anlamıyla bir hazırlık çılgınlığı yaşanıyordu. 14 kişi içeri doluşmuştuk. Aynanın önü resmen savaş alanına dönmüştü; saç spreyi kokuları, parlatıcılar, tokat sesleri birbirine karışıyordu.
"Kızlar, şu saçımı sıkıca toplasın biri, smaç basarken önüme gelmesin!" diye bağırdı Defne.
Melis elindeki eyelinerı dikkatle sürerken Pelin’e döndü, "Kızım şu simli parlatıcıdan bana da versene, sahada ışıl ışıl parlayalım, Safir'in gözü kamaşsın," diyerek kıkırdadı.
Yanlarına gidip Melis’in omzuna hafifçe vurdum. "Kızlar, makyajlar harika ama sahada o Safir’in smaçlarını da aynı böyle estetik karşılayacaksınız, tamam mı?" dedim gülerek.
"Ay ay, kaptanımız da buradaymış! Sen hiç merak etme Asya kaptan, bugün o sahayı onlara dar edeceğiz," dedi libromuz Derin dizliklerini yukarı çekerken. Hep birlikte gülüşüp şakalaşırken, içeriye sert adımlarla Sevim Hoca girdi. Odadaki o neşeli hava bir anda yerini ciddiyete bıraktı. Hepimiz banklara dizildik.
Sevim Hoca elindeki panoya bakarak, "Evet kızlar, turnuvanın en iyi takımlarından biriyle maçımız. Rakip Safir Lisesi, hata affetmezler. Sahaya çıkacak ilk 6’yı açıklıyorum," dedi ve gözlerini üzerimizde gezdirdi:
"Smaçörler: Asya ve Defne. Pasörümüz: Ece. Libero: Derin. Orta oyuncular: Melis ve Tuana. Pasör çaprazı: Beren. Hadi bakalım, gösterin kendinizi!"
Ellerimizi üst üste koyup o devasa takım çığlığımızı attık ve tünelden geçerek parkeye adım attık. Sahaya çıktığım an gözüm refleks olarak tribünlere kaydı. Erkek futbol takımı tam kadro oradaydı, Baran en arkada kollarını göğsünde bağlamış, o karanlık ve delici bakışlarıyla doğrudan beni izliyordu. Kerem beni gördüğünde tatlı bir gülümsemeyle el salladı.Tribünün diğer tarafında ise Kıvanç, yanındaki üç arkadaşıyla şakalaşıyor, beni gördüğü an göz kırpıp el sallamıştı.
Rakip takımla el sıkışıp,yazı-tura yı yaptıktan sonra derin bir nefes alıp tamamen fileye odaklandım.
Maç hakemin düdüğüyle başladı. İlk set karşılıklı sayılarla inanılmaz gergin geçiyordu. Safir Lisesi gerçekten defansta çok iyiydi.
Skor 12-14, iki sayı gerideyiz, Derin harika bir manşet aldı ve topu mükemmel bir şekilde bana kaldırdı. Havaya yükseldim, tüm gücümle topa vurdum. Top rakip defansın tam ortasına düştü.
Hemen ardından Safir’in hücumunda libromuz Derin topu harika çıkardı. Ece bu sefer arkaya doğru nefis bir pas attı; pasör çaprazımız Beren gerilerden fırlayıp uçarak vurdu ve blokların üzerinden sayıyı aldı! Skor 14-14’te eşitlendi.
Birkaç pozisyon sonra, Safir Lisesi ortadan hızlı hücum denedi. Orta oyuncumuz Tuana pozisyonu çok iyi sezip vaktinde yükseldi ve devasa bir blokla topu rakibin sahasına çaktı! Hepimiz Tuana’nın üzerine atladık. Skor 18-17 öne geçtiğimiz anı gösteriyordu.
Setin sonlarına doğru skor 23-22 Safir lehineydi, acil sayıya ihtiyacımız vardı. Manşetten gelen topu Ece yine benimle buluşturdu. Paralel köşeye attığım sert ve akıl dolu plaseyle rakibi avladım ve durumu 24-22’ye getirdim. Son iki pozisyonda Safir üst üste köşelerden sert smaçlar buldu ve ilk seti 25-22 kaybettik.
Set arasında Sevim Hoca köpürüyordu. Özellikle rakibin ortadan bulduğu sayılara çok sinirlenmişti. Melis’in önüne gelip, "Melis! Bloğu güzel kapatamıyorsun, kaç kere uyardım seni! Çizgiyi boş bırakıyorsun!" diye bağırdı. Melis’in gözleri dolsa da dişlerini sıktı. Hoca kafasını salladı: "Melis kenara, Öykü sen giriyorsun orta oyuncu olarak!"
Sevim Hocanın bu radikal hamlesi takımı resmen ateşledi. İkinci sette Öykü arkadan harika bloklar yaparken, Defne ve ben köşelerden Safir’i resmen bombardımana tuttuk. İkinci seti başabaş bir mücadeleyle 25-22 alarak durumu 1-1 yaptık.
Üçüncü sette tamamen bizim üstünlüğümüz vardı. Ece’nin akıl dolu pasları, Beren’in çaprazdan öldürücü vuruşlarıyla Safir Lisesi’nin gardı tamamen düştü. Üçüncü seti rahat bir oyunla 25-19 kazandık.
Dördüncü sette ise şampiyonluk ruhu sahadaydı. Skor 24-21’ken maç sayısı için servis attım. Rakip manşeti tam alamadı, dönen topu Defne file üstünde havada bitirdi! 25-21! Maçı 3-1 kazanmıştık!
Saha bir anda bayram yerine döndü. Herkes birbirine sarıldı. Rakip takımla tebrikleştikten sonra Melis ve Pelin arkadan gelip anında iki kolumdan yakaladılar ve beni zorla tribünlerin önüne sürüklediler.
"Hadi kaptan! Turnuvanın ilk galibiyeti şerefine, çektir o üçlüyü!" diye bağırdı Kızlar.
Gülerek öne çıktım, ellerimi aşağı indirdim. Tüm salon, hatta tribündeki bizim okulun erkek takımı bile sustu. "Şşşşş..." çektim, herkes soluğunu tuttu. Ve ellerimi havaya kaldırarak o coşkulu üçlüyü tüm salona çektirdim: "1... 2... 3... Ak akademi"
Büyük coşkunun ardından soyunma odasına döndük ama buradaki sevinç çok uzun sürmedi. Sevim Hoca içeri girdiğinde yüzü hala mahkeme duvarı gibiydi. Doğrudan köşede oturan Melis’in karşısına dikildi.
"Maçı kazandık ama senin yüzünden ilk seti verdik Melis! Sorumsuzca oynuyorsun, bloğu kapatamadığın için savunma çöktü. Bu kafayla gidersen yedek kulübesinden çıkamazsın!" diye sertçe çıkıştı.
Melis daha fazla dayanamadı, ayağa fırlayarak hocaya sert bir cevap verdi: "Hocam haksızlık ediyorsunuz! Sadece tek bir pozisyonda geç kaldım diye tüm seti bana yıkamazsınız! Ben bu takım için elimden geleni yapıyorum, gereksiz yere üzerime geliyorsunuz!"
Sevim Hocanın gözleri öfkeden büyüdü. "Sen benimle nasıl böyle konuşursun? Haddini bil! Derhal terk et burayı, gözüm görmesin seni! Çık dışarı!" diye bağırdı.
Melis gözyaşlarını tutamayarak çantasını bile almadan soyunma odasının kapısını çarpıp çıktı. Herkes şok içindeydi. "Hocam, yapmayın," desem de hoca beni dinlemedi. Ben de duramazdım. "Ben Melis’e bakıyorum," diyerek hemen peşinden koridora fırladım.
Otel koridorunun sakin bir köşesinde Melis'i yakaladım. Omuzlarından tuttum. "Melis, dur, sakin ol canım," dedim.
Melis sinirle gözlerini sildi. "Asya, gerçekten inanamıyorum ya! Gereksiz yere o kadar çok kızdı ve herkesin içinde beni küçük düşürdü ki... Çok sinirlendim, kendimi tutamadım işte," diyerek içini döktü.
"Biliyorum, hoca da maçın stresiyle fazla yüklendi. Sen burada bekle, ben gidip ikimizin de eşyalarını soyunma odasından alıp geleyim," dedim ve onu sakinleştirip odaya doğru döndüm.
Odaya geldiğimde hoca çıkmıştı. Naz benim geldiğimi görünce söylenmeye başladı.
"Hoca haklı o kız ilk 6 oynamamalı" dedi gıcık bir gülümsemeyle.
Saçlarını elime geçirip duvardan duvara vurmak istiyordum ama hayır takımdan atılmak istemiyorum.
"Onun adı var yalnız. İsmi Melis" dedi Pelin sinirli bir sesle.
"Aman yedek kulübesinde oturacak kızın ismini niye ezberleyeyim" dedi Naz önüne düşen saçları düzelterek.
"İyi o zaman kızlar bu kızın ismini unutun hep yedekte oturacak nasıl olsa" dedi Ece,Naz'ı göstererek.
Naz,Ece'nin sözlerini umursamayarak karşıma dikildi. "Sende yedekte oturacaksın sana öyle bir şey yapacağım ki yedekte oturmak zorunda kalacaksın" dedi Naz sinsi gülümsemeyle.
"Sen bana napabilirsin Naz?" Dedim ve Melisinde benimde eşyalarımı alıp odadan çıktım.
Eşyaları alıp soyunma odası koridorundan çıktığım sırada, sırtını duvara yaslamış, kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde beni bekleyen Kıvanç’ı gördüm. Adım seslerimi duyunca kafasını kaldırdı. O her zamanki kendinden emin, hafif çapkın gülümsemesi yüzüne yayıldı ve duvardan ayrılıp doğrudan önümde durdu.
"Tebrik ederim kaptan," dedi ses tonunu biraz düşürerek, gözlerimin içine o kadar dikkatli bakıyordu ki bir an nefesimi tuttum. "Sadece maçı kazanmadınız, sahada resmen bir fırtına gibi estin. Hele o maç sonu tüm salona üçlü çektirirken... İtiraf edeyim, tribünde seni izlemek büyük bir keyifti."
Hafifçe gülümsedim, elimdeki spor çantasının sapını biraz daha sıkarak ona meydan okuyan bir bakış attım. "Teşekkürler golcü. Ama sen asıl fırtınayı bir sonraki maçlarda gör, bu daha fragmandı."
Kıvanç bu özgüvenli halime karşı hafifçe kıkırdadı, aramızdaki mesafeyi bir adım daha kapattı. "Demek daha fragman? Bak bu beni daha da meraklandırdı işte," dedi, bakışları bir anlığına yüzümde dolandıktan sonra tekrar gözlerime kilitlendi. "Peki bu harika galibiyeti alan kaptanın, bu akşam kutlama yapmak için küçük bir planı var mı? Yoksa bu kadar erken odasına çekilip hayranlarını hayal kırıklığına mı uğratacak?"
"Bilmem," dedim, sesimdeki o mesafeli ama flörtöz tonu koruyarak. "Kaptanın canı ne isterse onu yapar biliyorsun. Kimseye sözüm yok."
Kıvanç derin bir nefes aldı, gözlerindeki o hırslı ve cesur ifade bu sefer tamamen bana odaklanmıştı. "O zaman o sözü ilk ben kapmak istiyorum Asya. Dürüst olacağım, dün akşam seni o koridorda gördüğüm ilk andan beri aklımdan çıkmıyorsun. Eğer bana bir şans verirsen, akşam saat 8’de otelin kafeteryasında karşılıklı bir kahve içelim mi? Hem şu gizemli kaptanı biraz daha yakından tanımış olurum."
Kalp ritmimin onun bu açık ve net hamlesiyle hızlandığını hissettim. Ne bir belirsizlik vardı tavrında ne de bir oyun. "Pekala," dedim, dudaklarımın kenarıyla hafifçe gülümseyerek. "Kahve teklifini kabul ediyorum golcü. Ama baştan uyarayım, öyle kolay kolay çözebileceğin bir gizem değilimdir."
Kıvanç göz kırptı, yüzündeki o büyüleyici gülümsemeyle arkaya doğru bir adım attı. "Zor olan her şeyi severim kaptan. Akşam 8’de, tam zamanında orada olacağım," dedi ve elini hafifçe sallayarak koridorda uzaklaştı.
Odaya geldiğimde Melisle biraz oturup,dertleştik. Pelin geldiğinde akşam yemeğimizi odamızda yedik. Akşam neler yapacağımı anlattım va saat 20:00 olduğunda üzerime rahat bir şeyler geçirip kafeteryaya indim. Kıvanç bir masada oturmuş beni bekliyordu ama kafasını bana doğru çevirdiği an donakaldım. Sol gözünün altı resmen mosmor olmuştu ve patlamıştı!
Hızla yanına oturup endişeyle yüzüne baktım. "Kıvanç! Sana ne oldu böyle? Gözünün altı neden morardı?!"
Kıvanç hafifçe acıyla gülümsedi, elini morluğa götürüp yavaşça indirdi. "Sorma Asya... Senin şu takım arkadaşın, hani sabah seni masadan kaldıran çocuk var ya... Baran. Arkadaşlarıyla arkadan gelip beni tenha bir yerde sıkıştırdı."
Nefesimi tuttum. "Baran mı yaptı bunu?!"
"Evet," dedi Kıvanç ciddileşerek. "Beni resmen Asya’yla konuşmayacaksın, ondan uzak duracaksın diye dövdü. Aynen şöyle dedi bana: 'Benim adım Baran, yüzümü iyi ezberle.
"Gerçekten inanamıyorum ona, tam bir vandal! Çok özür dilerim Kıvanç, benim yüzümden oldu," dedim mahcubiyetle, gözüm hala o morluktaydı.
O sıradada kahveleri sipariş ettik.
Senin hiçbir suçun yok Asya, sakın kendini üzme. Ben o çocuktan korkacak ya da geri adım atacak değilim. Ama anlamadığım bir şey var... Bu çocuk senin neyin oluyor?"
Kıvanç’ın bu doğrudan sorusuyla boğazım düğümlendi. Masanın altındaki ellerimi birbirine kenetledim. "Biz... Biz sadece aynı okuldayız Kıvanç. Aynı turnuvaya geldik, o futbol takımının kaptanı, ben voleybol takımının. Aramızda net hiçbir şey yok. Sadece bazen... ne yapacağını, ne hissettiğini asla çözemediğim bir fırtına gibi."
Kıvanç gözlerini gözlerime dikti, ses tonu ciddileşmişti. "Fırtınalar arkalarında hep yıkım bırakır Asya. Ve gördüğüm kadarıyla bu Baran denilen çocuk, senin etrafına görünmez duvarlar örüp kimseyi yaklaştırmak istemiyor. Seni resmen kendi malı gibi sahiplenmeye çalışıyor ama canını yakmaktan da çekinmiyor. Hak ediyor mu gerçekten seni bu kadar germeyi?"
Kıvanç’ın sorduğu o soru, içimde günlerdir bastırmaya çalıştığım o devasa yangını körükledi resmen. Hak ediyor muydu? Bilmiyordum. Kıvanç tam karşımda oturmuş, benimle konuştu diye dayak yediği halde bile hâlâ beni sakinleştirmeye, bana değer hissettirmeye çalışıyordu.
O kadar net, o kadar düz bir limandı ki... Ama Baran... Baran’ın o karanlık, tehlikeli yüzü aklıma geldikçe içimde bir şeyler hem korkuyla titriyor hem de tuhaf bir şekilde yerinden oynuyordu. "Benim adım Baran, yüzümü ezberle" demişti Kıvanç'a. Bunu beni korumak için mi yapmıştı, yoksa tamamen o bencil egosu ve kıskançlığı yüzünden mi? Beni deli eden şey de buydu işte. Bir gün Naz'la kafeteryada gülüp eğlenerek beni paramparça ediyordu, ertesi gün ise benim için kavga edip dünyayı yakıyordu. Kalbim onun bu öngörülemez, vahşi tavırları karşısında resmen kapana kısılmış gibiydi. Kıvanç'ın haklı olduğunu, Baran'ın beni bir girdaba çektiğini biliyordum; canımın yanmasından, daha büyük bir yıkımın ortasında kalmaktan deli gibi korkuyordum ama içimdeki o lanet ses hala Baran'ın adını fısıldamaktan vazgeçmiyordu.
"Hak etmiyor," dedim sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Kimse bunu yapma hakkına sahip değil. Onun bu takıntılı hallerini, bu hak iddia eden tavırlarını sineye çekecek değilim. Turnuva bitsin ya da bitmesin, onunla çok büyük bir hesabım var zaten."
Kıvanç rahatlamış bir nefes aldı, masanın üzerindeki elimi hafifçe sıktı. "Güzel. Çünkü senin gibi parıldayan bir kaptanın, arkasında sürekli gölge gibi dolaşan karanlık bir adama ihtiyacı yok. Neyse, kapatalım şu çocuğun konusunu, içimizi karartmasın. Ee, anlat bakalım, kamp bitip de okula döndüğümüzde o voleybol antrenmanlarının dışındaki Asya nasıl biridir? Günlük hayatında neler yapar, nelerden hoşlanır?"
Gülümseyerek elimi çektim ve arkama yaslandım. "Pekala, o zaman gölgeleri kenara bırakalım," dedim. Sonrasında Kıvanç’la turnuvanın gidişatından, bizim kızların soyunma odasındaki bitmek bilmeyen makyaj krizlerinden, onun futbol maçlarında attığı o akıl dolu gollerin taktiklerinden uzun uzun konuştuk. Okul hayatından, hocaların bitmek bilmeyen ödevlerinden bahsettik. Kıvanç o kadar eğlenceli ve samimiydi ki, onun yanındayken zamanın nasıl aktığını fark etmedim bile. Baran'ın o gergin, karanlık havasından sonra Kıvanç’ın bu neşeli dünyası ruhuma resmen ilaç gibi gelmişti.
Kafeteryadan ayrılıp odaya döndüğümde saat gece yarısına geliyordu. Kapıyı açtığım an Melis ve Pelin yatakların üzerine bağdaş kurmuş, ellerinde cips paketleriyle resmen beni bekliyorlardı.
"Sonunda gelebildin kaptan! Çatladık burada, dökül bakalım ne oldu kafeteryada?!" diye çığlık attı Pelin.
Melis hocaya olan sinirini unutmuş, tamamen dedikodu moduna geçmişti. Yatağın ortasına oturdum ve nefes bile almadan her şeyi anlattım: Kıvanç’ın bana açılmasını, kahve teklifini, kafeteryaya gözü mor gelmesini ve Baran’ın onu "Benim adım Baran, yüzümü ezberle" diyerek dövmesini...
Melis’in şoktan cips paketi elinden düşecekti. "Oha! Baran resmen Kıvanç’ı patlatmış mı yani?! Kızım bu çocuk sana sırılsıklam aşık, kıskançlıktan gözü dönmüş!" diye bağırdı.
Pelin heyecanla yastığı göğsüne bastırdı. "Ay inanmıyorum, resmen senin için erkekler birbirine giriyor Asya! Ama Baran çok tehlikeli oynamaya başladı, benden söylemesi."
"Kızlar bırakın şimdi Baran’ı falan, kafam zaten allak bullak," dedim gülerek. "Hadi, açın oradan güzel bir film, bu gece sadece kafamızı dağıtıyoruz."
Pelin hemen bilgisayarı yatağın ortasına kurdu, Melis ışıkları kapattı. Battaniyenin altına sokulup cipslerimizi yerken, o harika turnuva gününün yorgunluğunu, birbirimize sarılarak ve film izleyerek çıkardık. İçimde yaklaşan fırtınanın kokusu vardı ama yanımda bu iki dostum olduğu sürece hiçbir şeyden korkmuyordum.

