İçeriğe geç

Aşkın skoru

Bölüm 7 · 8 dk okuma

Aşkın skoru

Bölüm 7

Bölüm 7

Sabahın köründe, saat tam 05.00’te voleybol hocamızın düdük sesiyle gözlerimizi salonda açmıştık. Yarın Safir Lisesi ile yapacağımız o maç için hoca bizi resmen asker kampına almıştı. Sevim Hocada benim gibi,ilk maçın motivasyonumuz açısından önemli olduğunu düşünüyordu.

Saatler süren, kan ter içinde kaldığımız o yoğun antrenman nihayet 07.00’de bittiğinde hepimiz bitkin durumdaydık. Takım halinde yorgun adımlarla soyunma odasına geçtik.

​14 kişi birden içeri doluştuğumuz için oda bir anda hareketlenmişti. Libromuz Derin bir köşede dizliklerini çıkarıyor, Tuana,Ece ve Beren kenarda maç taktikleri hakkında konuşuyordu. Cansu, Öykü ve Simge de tiktok çekiyorlardı.

​Herkes formalarını değiştirip rahatlamaya çalışırken, Naz hain bir gülümsemeyle aynanın karşısına geçti. Saçlarını düzeltirken, sesini bilerek tüm takımın, en çok da benim duyabileceğim şekilde yükselterek konuşmaya başladı:

​"Ay kızlar, sormayın ya... Dün akşam kafeteryada Baran’la otururken zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamamışım. Çocuk resmen bana içini döktü. Turnuva baskısından, kaptanlığın zorluklarından bahsetti. O kadar tatlı, o kadar yakındı ki bana... Sanırım bu turnuva ikimiz için de çok farklı şeylerin başlangıcı olacak."

Odadaki birkaç kişi merakla Naz'a dönerken, ben hiç istifimi bozmadan spor çantamı yerleştirmeye devam ettim. Melis ve Pelin ise arkamdan Naz’a dik dik bakıp göz deviriyorlardı.

Naz’ın her kelimesi, kalbime batan küçük bir iğne gibiydi. İçimde hem kendime karşı büyük bir öfke hem de Baran’a karşı devasa bir hayal kırıklığı büyüyordu. "Onu düşünme, sana ne kiminle oturuyorsa," diyordum kendime ama canımın yandığını gizlemek o kadar zordu ki... Tüm takımın içinde gardımı düşürmemek, yüzümdeki o ifadesiz, güçlü kaptan maskesini korumak için spor çantamın fermuarını sıkıca kavradım. Naz’ın o kibirli gülüşü karşısında yıkılmayacaktım, ama içimdeki o fırtınayı durdurmak da imkansız gibiydi.

odadaki birkaç kişi merakla Naz'a dönerken, ben hiç istifimi bozmadan spor çantamı yerleştirmeye devam ettim. Melis ve Pelin ise arkamdan Naz’a dik dik bakıp göz deviriyorlardı. Tam o sırada soyunma odasının kapısı açıldı ve içeriye, bir voleybol takımı girdi.

"Selam kızlar! Biz ada koleji. Antrenmanımız varda o yüzden geldik soyunma odasına" dedi formasında kaptanlık bandı bulunan kız.

"Sizede Selam!" Dedik takımca ve onların hazırlanması için hızlıca eşyalarımızı toparlayıp kapıyo doğru yöneldik.

"Turnuvada başarılar,umarım sakatlıksız bir turnuva olur" dedim yüzümü onlara dönerek.

"Sizede başarılar,İnşAllah sakatsızlık geçer" dedi 8 numaralı oyuncu.

Açlığımızı yatıştırmak için tüm takım olarak kahvaltı salonundaki o uzun, birleştirilmiş masanın etrafına toplanmıştık. Bir yandan çaylarımızı yudumluyor, bir yandan da neşeyle turnuva hakkında sohbet ediyorduk.

Bakışlarımı kapıya çevirdiğimde Baran’ın büyük bir özgüvenle, doğrudan bizim takımın masasına doğru yürüdüğünü gördüm. Üzerinde yine o lacvert okul takımımızın tişörtü vardı.

Naz, Baran’ın bizim masaya doğru geldiğini görünce anında dikleşti, üzerini düzeltti ve tüm takımın duyacağı şekilde gururla fısıldadı: "Bana geliyor... Demiştim size."

Naz’ın yüzü gururla aydınlanmış, tüm takımın önünde havasını atmak için arkasına yaslanmıştı. Baran ise tek bir saniye bile yavaşlamadı. Naz’ın tam önünden, ona dönüp bakmadan bile geçti ve masanın diğer ucunda, benim yanımda durdu.

​O alışık olduğumuz mesafeli ve sert ifadesinin yerini hafif bir tebessüm almıştı.

​"Günaydın Asyacım," dedi, "Biraz konuşabilir miyiz?"

Asyacım mı?

Çayımdan bir yudum alıp şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak kafamı kaldırdım. "Konuşacak bir şeyimiz olduğunu sanmıyorum Baran. Antrenmandan çıktım, yorgunum."

​"Sadece beş dakika," dedi Baran, sesindeki o inanılmaz sabırlı ve sakin tona hayret etmiştim. Normalde sinirlenmesi ya da arkasını dönüp gitmesi gerekirdi ama sanki benim inat edeceğimi zaten biliyormuş gibi gayet rahattı.

​"Olmaz, kahvaltımı yapıyorum," diyerek önüme döndüm. Çatalımı tabağıma sertçe vurarak gitmeyeceğimi net bir şekilde belli ettim.

​Baran hiç istifini bozmadı. Masanın kenarına hafifçe yaslanıp, kollarını göğsünde bağlayarak beklemeye başladı. Yüzündeki o sabırlı gülümseme hiç kaybolmuyordu. "Benim acelem yok, sen kahvaltını bitir, ben beklerim," dedi gayet yumuşak bir sesle.

Nazın ​az önce tüm takıma karşı gururla diktiği omuzları çökmüş, dudakları sinirden ve şaşkınlıktan hafifçe titremeye başlamıştı. Herkesin içinde düştüğü bu durum ve Baran’ın onu orada resmen bir hayaletmiş gibi yok sayması gururunu yerle bir etmişti. Sinirden tırnaklarını avucunun içine geçirdiğini, bakışlarını tabağına dikip ağlamamak ya da öfkeden çığlık atmamak için kendini zor tuttuğunu masadaki herkes çok net görebiliyordu.

Baran tam karşımda dikilmiş bana o kadar sakin ve sabırlı bakıyordu ki, içimde bir yerlerin un ufak olduğunu hissediyordum. Dün akşam kafeteryada Naz'la gülerken bana hissettirdiği o değersizlik hissi, şu an tüm takımın önünde bana "Asyacım" diyerek sergilediği bu korumacı tavırla birbirine karışıyordu. Ona karşı öfkeyle dolup taşmak, onu herkesin içinde rezil edip göndermek istiyordum ama o kadar yumuşak ve sabırlı yaklaşıyordu ki, duvarlarım birer birer yıkılıyordu. Kalbimin ritmi yine onun bu belirsizliği yüzünden kontrolden çıkmıştı; bir yandan o sıcak sesine kapılmak istiyor, diğer yandan beni yine yarı yolda bırakmasından deli gibi korkuyordum.

Daha fazla tüm takımın göz hapsinde kalmak ve Baran'ın bu inatçı, sabırlı bekleyişine direnmek imkansızdı. Sandalyemi sertçe geriye iterek ayağa kalktım. "İyi, tamam. Sırf masayı rahat bırak diye geliyorum," dedim ters bir sesle.

​Baran'ın yüzündeki o zafer kazanmış hafif gülümsemeyi görerek birlikte otelin o geniş, yeşilliklerle dolu arka bahçesine çıktık.

​"Evet Baran, tüm takımın önünde şovunu yaptığına göre seni dinliyorum. Ne konuşacağız?"

​Baran hafifçe gülümsedi, o aceleci olmayan tavrıyla cebinden siyah, zarif bir kutu çıkardı. İçinden şık bir bileklik çıkarıp bana doğru bir adım attı. "Bu senin şansın olsun. Yarın Safir’le büyük maçınız var, parkede ayağına taş değmesin diye sana aldım."

Şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak bir adım geri çekildim. "İstemem Baran, bunu git Naz'a ver. Dün akşam kafeteryada ona yeterince şans ve vakit dağıtıyor gibiydin zaten. Ona da böyle özel itiraflarda bulundun mu?"

​Baran attığım bu geri adıma karşı hiç bozulmadı, aksine sabırla aramızdaki mesafeyi yeniden kapattı. "Naz'la ne konuştuğumun ya da onun ne anlattığının hiçbir önemi yok Asya. Ben dün gece onunla turnuva hakkında konuştum, o kadar. Ama şu an senin karşındayım."

​"Benimle oyun oynama," dedim sesimi titretmemeye çalışarak. "Bir gün otobüste yanıma oturup aklımı karıştırıyorsun, ertesi gün başkasıyla samimi oluyorsun. Ben senin keyfine göre oynatacağın bir oyuncağın değilim."

​Baran durdu, bakışları derinleşti. "Seni bir oyuncak olarak görseydim, şu an burada senin o inatçı hallerini çekiyor olmazdım Asyacım," dedi, sesindeki o yumuşaklık içimi titretti. "Bu bileklik sadece sana ait. Çünkü o sahada sadece sen parlıyorsun."

​İtiraz etmeme fırsat vermeden bileğimi kavradı. Parmaklarının sıcaklığı tenimi yakarken, bilekliği nazikçe ama sıkıca koluma taktı. "Yarın o maçta kolunda bunu görmek istiyorum. İyi şanslar kaptan" dedi ve sonra arkasını dönüp hızlı adımlarla uzaklaştı.

​Onun bu bitmek bilmeyen belirsizliklerinden resmen bıkmıştım. Bilekliğe bakarak orada öylece kalakalmışken, arkamdan bir ayak sesi yükseldi.

​"Sevgilin olduğunu bilmiyordum Asya... Dün akşamki sözlerim ve hadsizliğim için özür dilerim. Gerçi çocuk seni masadan resmen çekip aldı ama..."

​Arkamı döndüğümde Kıvanç elleri cebinde, mahcup ama hala o kendine has karizmatik gülümsemeyle bana bakıyordu.

​"O sevgilim falan değil," dedim anında, sesimi net tutmaya çalışarak. "Sadece... arkadaşım diyelim. Fazlası değil."

Kıvanç’ın yüzünde anında güneş açtı, gözleri parıldadı ve bana doğru birkaç adım yaklaştı. "Öyle mi? Bak bu güzel bir haber işte. Çünkü dün akşamdan beri aklımdan çıkmıyorsun. Senden gerçekten çok etkilendim,yalan söylemeyeceğim"

Hafifçe gülümsedim, Kıvanç'ın bu açık sözlülüğü Baran’ın belirsizliğinden sonra ilaç gibi gelmişti. "Teşekkür ederim. Ama ben yeni tanıştığım herkese karşı biraz mesafeliyimdir Kıvanç."

​"O mesafeyi eritmeyi severim," dedi gözlerimin içine bakarak, sesinde kendinden emin bir ton vardı. "Bak ne diyeceğim, bu akşam saat 19.00’da otelin sahasında futbol maçımız var. Belki bana uğur getirirsin.Sahada beni izlemeye gelirsen, futbol sahasında o gollerin nasıl atıldığını, şovun nasıl yapıldığını sana canlı canlı gösterebilirim. Bana uğur getirirsin belki?"

​"Demek kendine o kadar güveniyorsun?" diyerek tek kaşımı kaldırdım meydan okurcasına.

​"Kendime ve yeteneğime her zaman güvenirim," dedi Kıvanç göz kırparak. "Ama tribünde senin gibi birinin olması motivasyonumu ikiye katlar. Geliyorsun değil mi? Beni orada tek başıma bırakma."

​Bu davet ve gözlerindeki o hırs hoşuma gitmişti. "Pekala," dedim gülümseyerek. "Gelip ne kadar iddialı olduğunu ve o golleri nasıl attığını göreceğim."

​Odama döndüğümde Melis ve Pelin çoktan kahvaltılarını bitirmiş, yatakta beni bekliyorlardı. İçeri girer girmez kolumdaki bilekliği havaya kaldırdım ve Baran’la bahçede yaşanan her şeyi, ardından da Kıvanç’ın maç davetini bir çırpıda anlattım. Kızlar heyecandan çığlık atarken, akşamı iple çekmeye başlamıştık.

​Saat 19.00 olduğunda, içinde devasa spor tesisleri barındıran bu lüks spor otelinin futbol salonuna geçtim. Tribünde kendime bir yer seçip oturduğum sırada yanıma tanıdık bir sima yanaştı. Gelen Keremdi.

​"Ooo Asya Kaptan, seni buralarda görmek şaşırtıcı. Futbol maçlarına ilgin olduğunu bilmezdim," diyerek yanıma oturdu.

"Birazcık rakiplerinizi izleyeyim dedim,hem sıkılıyorum odada" diyerek geçiştirdim gülerek.

Kerem’le turnuva ve otel hakkında keyifli bir sohbete dalmıştık. O sırada sahada ısınan Kıvanç, tribünde beni fark etti. Arkadaşlarının arasından sıyrılıp bana doğru döndü ve yüzünde o kocaman, neşeli gülümsemesiyle el salladı. Ben de ona hafifçe elimi kaldırıp gülümsedim. Yanımdaki Kerem bu etkileşimi fark edince tek kaşını kaldırıp muzipçe bana baktı ama bir şey söylemedi.

Yanaklarımın alev alev yandığını, kalbimin göğüs kafesimi delmek istercesine çarptığını hissettim. Binlerce insanın önünde o golü bana hediye etmesi o kadar büyük, o kadar net bir jestti ki... Kıvanç’ın gizlisi saklısı yoktu; buraya onun için geldiğimi biliyordu ve tüm salonun önünde "Bu gol senin için" diyerek bana olan ilgisini arkasında durarak haykırıyordu resmen. Bu netlik, bu değer görme hissi içimi o kadar tatlı bir sıcaklıkla doldurdu ki, dudaklarımdaki tebessüme engel olamadım. Kendimi bir anlığına gerçekten çok özel ve değerli hissetmiştim. Onun bu kendine güvenen, cesur tavrı karşısında heyecanlanmamak imkansızdı. Ama bu duyguları kolumda Baranın verdiği bileklik varken hissetmek biraz garip.

Maç 2-1 Kıvançların üstünlüğüyle bitti. ​Maç çıkışı salondan ayrılırken Kerem’le beraber koridorda yürüyerek otele giriş yaptık. Kerem’le vedalaşıp koridorun sonundaki odamın önüne geldim. Derin bir nefes aldım, içimdeki o tatlı yorgunluk ve heyecanla kapıyı sertçe açıp içeri daldım.

​Melis ve Pelin yataklarında uzanmış doğrudan bana bakarken, gözlerindeki o hırsı görerek gülümseme mi büyütebildim. Yumruğumu havaya kaldırıp bağırdım:

​"Evet kızlar! Yarın öğlenki maçımıza hazır mısınız?!"

Bölüm sonu

5 yorum