Bahçedeki o fırtınanın ardından kendimi bir şekilde kupa töreninin yapılacağı devasa salona atmıştım. Tüm takımlar, antrenörler, hakemler ve turnuva komitesi tribünleri doldurmuştu. Sunucu mikrofonu eline aldı ve erkekler kategorisinin şampiyonunu anons etti. Kıvanç ve takımı, şampiyonluk kupasını almak için kasıla kasıla kürsüye doğru yürümeye başladı. Kıvanç’ın yüzünde o her zamanki kibirli, iğrenç gülümseme vardı. Sanki dünyanın hakimiymiş gibi etrafa bakıyor, gözleriyle beni arıyordu. Benim yedek kulübesinde ağladığımı düşünüp için için eğlendiği her halinden belliydi. Kürsünün en üst basamağına çıktığında, göğsünü kabartıp tribünlere el salladı.
Tam o sırada, salonun tavanından sarkan devasa dijital ekranda bir anda bir hareketlilik oldu. Işıklar hafifçe karardı ve ekrandaki turnuva logosu şak diye silindi. Yerine, hepimizin çok iyi bildiği bir otel odasının görüntüsü geldi.
Salondaki tüm fısıldaşmalar bıçak gibi kesildi. Kürsüdeki Kıvanç’ın gözleri ekrana kaydığı an, yüzündeki o kibirli gülümseme bir anda donup kaldı.
Ekranda Kıvanç’ın o sinsi, şantaj dolu ses tonu tüm salonun hoparlörlerinden yankılanmaya başladı! Baran, Kaya ve Doruk telefonla çektikleri o net kanıtı salonun ana sistemine bağlamayı başarmıştı. Videoda açık açık benimle nasıl oynadığını, takımı yalnız bırakmam için beni nasıl zorladığını tüm dünya izliyordu.
"Bu... Bu ne?" diye kekeledi Kıvanç. Sesi mikrofonsuz bile salonda duyulmuştu. O an yüzünün rengi önce kireç gibi bembeyaz oldu, ardından morardı.
Birkaç saniyelik o şok sessizliğinin ardından, salondan adeta bir çığ gibi devasa bir yuhalama sesi yükseldi! "Yuhhh! Reziller! Sizin gibi sporcu olmaz olsun! Defolun gidin!" diye bağırıyordu koca salon. Turnuva komitesi ne yapacağını şaşırarak aceleyle kupayı kaptanlarının eline tutuşturdu. Ama o şampiyonluk kupasını alırken koca salonda tek bir kişi bile alkışlamadı. Tek bir el bile kalkmadı. Sadece kulakları sağır eden yuhalamalar ve ıslık sesleri eşliğinde, Kıvanç ve takımı yerin dibine bata bata, başlarını öne eğerek kürsüden indiler. Hayatının en büyük zaferini yaşayacağını sanan Kıvanç, herkesin gözü önünde rezil rüsva olmuştu.
Onlar salondan kaçarcasına çıkarken, anonsörün titreyen sesi yeniden duyuldu: "Ve... Şampiyon olan Ak Akademi kız voleybol takımını kupalarını almaları için kürsüye davet ediyoruz!"
Kızlar heyecanla kürsüye doğru yürürken gözüm bir an Naz’a kaydı. Formasına baktığımda hocanın ona taktığı kaptanlık bantı yoktu. Bant çoktan düşmüştü. Kendi kendine düşürmüş salak.
Tam kürsünün önünde toplandığımız sırada, hocamız eline mikrofonu aldı. Derin bir nefes alıp doğrudan bana baktı. Bakışlarındaki o büyük pişmanlığı, mahcubiyeti ve bana yaptığı haksızlığın ezikliğini çok net görebiliyordum. Mikrofonu dudaklarına yaklaştırdı ve tüm salonu inleten o anonsu yaptı:
"Kızlarımı canıgönülden tebrik ediyorum... Ve bu büyük şampiyonluk kupasını kaldırması için, voleybol takımımızın gerçek kaptanı Asya Karahan'ı buraya davet ediyorum!"
O an donakaldım. Kulaklarıma inanamıyordum. Sadece ben değil, tüm takım da şaşkınlıktan birbirine bakıyordu. Ama şaşkınlıkları saniyeler içinde devasa bir coşkuya dönüştü. Tüm salon, kızlar, tribündeki yüzlerce kişi çılgınlar gibi beni alkışlamaya başladı! Adımlarımı o kürsüye doğru atarken içimdeki o kırgınlığın yerini muhteşem bir gurur almıştı. Kürsünün ortasına geçtim, hocanın uzattığı o devasa şampiyonluk kupasını ellerimle havaya kaldırdım. Konfetiler üzerimize yağarken, flaşlar ardı ardına patlıyor, takım olarak zafer fotoğrafı çekiliyorduk. Kaptan bendim ve kupa ellerimdeydi.
Fotoğraf çekimi biter bitmez kupayı kızlara devredip gözlerimle salonun çıkışını taradım. Baran tam orada, kapının önünde durmuş, kollarını göğsünde bağlamış şekilde yüzünde dünyanın en gururlu gülümsemesiyle beni izliyordu.
Daha fazla dayanamadım. Kürsüden atladığım gibi kalabalığı yara yara ona doğru koştum. Yanına vardığım an, her şeyi unutup kollarımı sıkıca Baran’ın boynuna doladım. Ona sımsıkı sarılırken, kulağına doğru fısıldadım:
"Teşekkür ederim... Her şeyi düzelttiğin için teşekkür ederim."