Ertesi gün öğlen, soyunma odasında hava her zamankinden daha ağır ve boğucuydu. Dün akşam Kıvanç’la yaşadığımız o büyük yüzleşmenin ağırlığı hâlâ omuzlarımdaydı, bir de üstüne bugünkü kader maçının stresi binmişti. Kendimi tamamen maça odaklamaya çalışarak dizliklerimi çekiyordum.
Tam o sırada, dolabının önünde saçını toplayan Naz’ın o sinir bozucu, alaycı sesini duydum. Bilerek sesini yükselterek diğer kızların da duyacağı şekilde konuşuyordu.
"Baran bugün tribünde olacakmış," dedi Naz, aynadaki yansımasından bana bakarak sırıttı. "Beni izlemeye gelmiştir tabii. Asya’yı izleyecek hali yok ya."
Yavaşça doğruldum. Naz dün gece bahçede aramızda dönen fırtınalardan, Baran'ın bana attığı o mesajlardan tamamen habersizdi. Kendi kendine gelin güvey oluyordu. Derin bir nefes alıp doğrudan gözlerinin içine baktım; sesim buz gibi ve son derece sakindi.
"Baran’ın dün bana söylediklerini bilsen, Naz," dedim, yüzümde hafif, umursamaz bir gülümsemeyle. "Benim peşimde nasıl dolandığını kendi kulaklarınla duysan, bence tribünde seni izleyeceğini düşünerek kendini bu kadar kandırmazdın. Bence sen tribünleri bırak da sahada nasıl az ezilirim, ona odaklan."
Naz’ın yüzündeki o sırıtan ifade anında dondu. Söylediğim şeyin şokuyla yüzü öfkeden kızarırken bana doğru büyük bir adımla yaklaştı.
"Sen ne diyorsun be? Ne peşinde dolanması?" diye çıkıştı, sesini iyice çirkinleştirerek. "Kendini ne zannediyorsun sen Asya? İki smaç bastın diye herkes senin peşinden mi koşacak? Baran senin gibilere sadece bakar, geçer. Kiminle ilgileneceğini çok iyi bilir o, rüyalarından uyan artık!"
Dolabımın kapağını yavaşça kapattım ve ona doğru bir adım atarak aramızdaki mesafeyi iyice kapattım. Gözlerimi bir an bile kaçırmadım.
"Rüya gören biri varsa o da sensin Naz," dedim, sesimdeki o kendinden emin ton onu daha da delirtiyordu. "Dün gece o bahçede kimin kimin için orada olduğunu, Baran'ın kimin gözünün içine bakarak konuştuğunu bilsen, şu an o aynanın karşısında saçını düzeltirken bu kadar rahat olamazdın. Benim iki smacıma laf edeceğine, turnuva başladığından beri kaçırdığın servislerin hesabını yap. Çünkü senin o tribünden beklediğin ilgi, sahada takımı kurtarmıyor."
Naz sinirden titremeye başlamıştı. Üzerime doğru bir adım daha atıp parmağını bana doğru salladı. "Bana bak Asya, haddini bil! Benim oyunuma laf edecek son kişi bile değilsin sen! Baran'la aranda ne olduğunu sanıyorsan hepsi senin uydurman—"
Tam o esnada, odadaki gerilim en tepe noktasına ulaşmışken, soyunma odasının kapısı sertçe açıldı.
Hocamız, o her zamanki sert ve disiplinli ifadesiyle içeri girdi. Aramızdaki o elektrikli, kavgalı havayı hemen hissetmişti ama hiç oralı olmadı. Doğrudan odanın ortasına geçip hepimize baktı.
"Kızlar!" dedi, sesi duvarlarda yankılandı. "Herkes beni dinlesin. Bu maçı kaybedersek turnuvaya veda ediyoruz. Buraya kadar büyük emeklerle geldiniz. Eğer devam etmek istiyorsanız, soyunma odasındaki tüm tartışmaları, egoları, kavgaları burada bırakıyorsunuz. Kazanmak zorundayız, başka ihtimal yok!"
Naz bana nefret dolu, intikam yeminleri eden bir bakış fırlatıp arkasını döndü.
Soyunma odasından çıkıp o dev salona adım attığımızda, tribünlerin gürültüsü resmen kulaklarımı tıkadı. Kalbim göğüs kafesimi yırtacak gibi çarpıyordu. Sahaya adım atar atmaz gözlerim gayriihtiyari tribünlere kaydı ve ilk saniyede onunla göz göze geldim: Baran. Tribünün ön sıralarında, o her zamanki gizemli ve ne düşündüğü belli olmayan bakışlarıyla doğrudan beni izliyordu.
Bakışlarımı hızla onun üzerinden çekip tribünün tam diğer tarafına çevirdim. Kıvanç... Dün geceki o dev kırgınlığa rağmen yine oradaydı, beni yalnız bırakmamıştı. Ama gözlerinde o her zamanki neşeli parıltı yoktu; bana uzak, çok uzak bakıyordu.
Hoca sahaya çıkacak ilk altıyı saydığında şaşırmadım. Hoca beni yine yedek kulübesine çekmiş, Naz’ı sahaya sürmüştü.
1. Sete Elit Koleji maça acayip hızlı ve agresif başladı. Bizim kızlar soyunma odasındaki o gerginliği sahaya taşımış gibiydiler; manşetler patlıyor, paslar yetişmiyordu. İlk seti çok rahat bir şekilde Elit Koleji’ne verdik. Set arasında hoca kenarda kıyameti kopardı, kızlara avazı çıktığı kadar kızdı ama dizilişi değiştirmedi.
İkinci sette biraz toparlanır gibi olduk. Skor tabelasında 24-20 öne geçmiştik, set sayısı için sadece bir sayıya ihtiyacımız vardı. Ama Naz’ın arka arkaya kaçırdığı iki servis ve defanstaki dev boşluklar yüzünden rakip takım resmen geri döndü. İnanamıyorduk ama 24-20’den seti 26-24 rakibe verdik! Durum 2-0 olmuştu ve elenmenin eşiğindeydik.
Onların alacağı bir set bizim turnuvaya vedamız olacaktı.
Set arasında hocanın yüzü sinirden kıpkırmızıydı. Hepimizi etrafına topladı ve doğrudan Naz’a baktı. "Naz çık, Asya oyuna!" dedi sert bir sesle.
Nazın bana attığı iftiradan sonra hocanın beni oyuna almasına şaşmıştım. Ayrıca Nazın bana iftira attığını çok yakında herkese açıklayacağım.
"Ama hocam!" diye fırladı Naz aniden, itiraz ederek. "Daha set yeni bitti, ben toparlayacaktım!"
"Sözüm ikiletilmeyecek Naz, kulübeye!" diye kestirip attı hoca.
Formamı düzeltip sahaya adım attım. Tribündeki Kıvanç’ın ve Baran’ın bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum ama artık sadece o topa odaklıydım.
3. Set başabaş gidiyordu, adeta nefes kesen bir ralli vardı sahada. Durum 24-23’ken servis sırası bana geldi. Topu elimde sektirdim, derin bir nefes aldım ve havaya fırlatıp tüm gücümle vurdum. Ace! Seti 25-23 alarak durumu 2-1’e getirdik!
4. Set Tamamen ritmimizi bulmuştuk. Ece’nin harika paslarını smaçlarımla bitiriyordum. Naz kulübede hırsından tırnaklarını yerken, biz dördüncü seti 25-21 kazanarak maçı en heyecanlı yere, karar setine taşıdık!
5.Set yani karar setinde Salon resmen yıkılıyordu. Set 15'te bitecekti ve hata lüksümüz yoktu. Durum 14-13’tü, Elit Koleji öndeydi ve maç sayısı için servisi onlar atıyordu. Rakip servis kullandı, bizimkiler manşetle karşıladı. Top karşı tarafa geçti, Elit Koleji'nin çok iyi olan pasörleri topu mükemmel bir şekilde pasör çaprazlarına kaldırdı. Kız smaç vurmak için devasa bir şekilde havaya sıçradı.
İşte o an, Tuana ile aynı anda fileye fırladık. Yan yana sıçrayıp ellerimizi dev bir duvar gibi açarak pasör çaprazının önünü tamamen kapattık! Kız bütün gücüyle vurdu ama top tam olarak ellerime çarptı! ÇAT! BLOK! Top onların sahasına çakıldı! Sevinçten çığlık atarak birbirimize sarıldık, durum 14-14 olmuştu!
Şimdi servis sırası Melis’teydi. Melis çizgiye geçti, soğukkanlılıkla mükemmel, sert bir servis gönderdi. ACE! Rakip karşılayamadı ve 15-14 öne geçtik! Maç sayısı bizim elimizdeydi artık!
Melis yine harika, falso alan bir servis daha bıraktı. Rakip takım bu kez can havliyle topu manşetle bizim sahaya doğru gönderdi. Arka alanda Derin canını dişine takarak o sert manşeti mükemmel bir şekilde aldı ve topu havaya dikti. Ece adeta havada süzülerek topu tam benim vuruş açıma, parmaklarının ucundan nefis bir pasla bana gönderdi.
Elit Koleji’nin üçlü bloğu doğrudan üzerime kapandı, herkes benden sert bir smaç bekliyordu. Havada asılı kaldığım o saliseler içinde, rakip sahanın arkasındaki o dev boşluğu gördüm. Sert vurmak yerine parmaklarımın ucuyla topa hafifçe dokunup o boşluğa bıraktım. Plase!
Top Elit Koleji oyuncularının çaresiz bakışları arasında tık diye yere değdi.
Hakemin bitiş düdüğü salonda yankılandı. Maç bizim kızların, maç bizim takımımdı! Çığlık çığlığa sahada birbirimizin üzerine atladık. Elit kolejini devirerek Son 32 takım arasına kalmıştık!
Son 32’ye kalmanın verdiği o dev coşkuyla soyunma odasında çığlık çığlığa kutlama yapmıştık. Kızlar üstüme atlıyor, Melis ve Derin boynuma sarılıyordu. Naz ise köşede tek kelime etmeden çantasını topluyordu. Sahada her şey mükemmeldi, imkansızı başarmıştık ama benim içimdeki o dev boşluk bir türlü dolmuyordu. Üzerimi değiştirip çantamı sırtıma taktım ve kızların biraz arkasından, salonun çıkış koridoruna doğru yürümeye başladım.
Tam kapıdan dışarı adımımı atacaktım ki, koridorun loş köşesinde, duvara yaslanmış bir şekilde beni bekleyen o tanıdık silueti gördüm.
Kıvanç.
Üzerinde hâlâ takımın antrenman eşofmanı vardı. Gözleri doğrudan kapıya, bana kilitlenmişti. Adımlarım istemsizce yavaşladı, kalbimin atışı az önceki maç sayısından bile daha hızlı atmaya başladı. Kızlar önden gülüşerek çıkıp giderken, ben Kıvanç’ın tam karşısında durdum. Aramızda sadece birkaç adım vardı ama sanki kilometreler varmış gibi hissettim.
Yüzünde ne o dünkü öfkeden eser vardı ne de maçtaki o soğuk mesafeden. Sadece... çok yorgun görünüyordu. Gözlerinin altı hafifçe çökmüştü.
"Harika bir maç çıkardın," dedi, sesi o kadar kısık ve pürüzlüydü ki, koridordaki gürültünün arasında neredeyse kaybolup gidecekti. "O son plase... Tam senin zekana yakışacak bir vuruştu."
"Teşekkür ederim," diyebildim sadece. Sesim boğazıma kaçmıştı resmen. Gözlerimi ondan kaçırmamak için kendimi zorluyordum ama dün geceki o suçluluk duygusu omuzlarıma bir kabus gibi çöküyordu. "Gelmeyeceğini sanmıştım."
Kıvanç acı bir şekilde gülümsedi, kafasını hafifçe iki yana salladı. Adımını bana doğru attı, aramızdaki o mesafeyi kapattı ama ellerini cebinden çıkarmadı. Doğrudan gözlerimin içine baktı; o an gözlerinde öyle bir kırgınlık, öyle bir belirsizlik gördüm ki içim sızladı.
"Gelmeyecektim," dedi, yutkundu. Bakışları bir anlığına sol bileğime kaydı, sonra tekrar gözlerime döndü. Sesi titredi, içindeki tüm o kalkanları indirmiş gibi savunmasızca sordu:
"Asya... Ayrıldık mı biz?"
Kıvanç'ın dudaklarından dökülen o üç kelime, "Ayrıldık mı biz?" sorusu koridorun sessizliğinde yankılandı. Göğsüme sanki tonlarca ağırlıkta bir taş oturmuş gibi hissettim. Gözlerindeki o çaresiz, umutla bir cevap bekleyen bakışları gördükçe içimdeki o suçluluk duygusu beni resmen ezdi. Artık ne bir şeyi saklayacak gücüm vardı ne de yalan söyleyecek. Hatalıydım, hem de sonuna kadar.
Derin bir nefes aldım, göz yaşlarım bu sefer gururdan değil, tamamen canımın acısından süzüldü yanaklarımdan. Doğrudan o kızarmış gözlerine baktım.
"Evet Kıvanç..." dedim, sesim hıçkırıklarımın arasında tamamen dağılarak. "Ayrıldık. Çünkü ben sana çok büyük bir haksızlık yaptım."
Kıvanç duyduğu kelimeyle sarsıldı, gözlerindeki o son umut ışığı da sönerken yutkundu. Benden bir açıklama bekler gibi sessizce yüzüme baktı.
"Dün gece beni o bahçede öylece bırakıp gitmekte sonuna kadar haklıydın," dedim, sol bileğimdeki o bilekliğe bakarak. "Sana yalan söyleyemem artık, seni daha fazla kandıramam. Ben... ben hatalıyım Kıvanç. Kalbimdeki o gölgeyi, o geçmişi senden gizlemeye çalıştım ama yapamadım. Çünkü..."
Zor nefes alıyordum, kelimeler boğazıma diziliyordu ama Kıvanç’ın bunu bilmeye hakkı vardı. Gözlerinin içine bakarak o en acı gerçeği fısıldadım:
"Çünkü ben hâlâ Baran’ı seviyorum Kıvanç. Kendime bile itiraf edemediğim o gerçeği dün gece onun gözlerine bakınca anladım. Sen dünyadaki en temiz, en mükemmel insansın... Ve senin bu tertemiz kalbin, kalbinde başkasını taşıyan bir Asya’yı hak etmiyor. Biz bittik."
Kıvanç duyduğu bu sözlerle resmen sarsıldı. Yüzü bembeyaz kesildi. Gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Dünyası başına yıkılmıştı ama gitmedi. Arkasını dönüp yürümedi.
Aksine, aramızdaki o uçurumu tek bir adımla kapatıp tam karşımda durdu. Titreyen ellerini cebinden çıkardı, omuzlarımdan sıkıca tuttu. Gözlerindeki o dev kırgınlığın yerini, her şeyi yakıp yıkabilecek büyük bir çaresizlik ve kararlılık almıştı.
"Hayır Asya..." dedi, sesi acıyla titriyordu ama bir o kadar da sertti. "Hayır, bitmedi! Ayrılmıyoruz!"
"Kıvanç, duymadın mı beni?" dedim, göz yaşlarım akarken çaresizce başımı salladım. "Ben hâlâ Baran'ı—"
"Duydum!" diye sözümü kesti, omuzlarımı hafifçe sarsarak doğrudan gözlerimin içine baktı. "Her bir kelimeni duydum ve canım nasıl yandı tahmin bile edemezsin. Ama seni öylece o adama bırakıp gitmeyeceğim Asya. Seni o geçmişin karanlığına, o adamın kollarına teslim etmeyeceğim!"
Yutkundu, gözlerindeki yaşlar yanaklarından süzülürken sesini biraz daha alçalttı ama o sarsılmaz kararlılığı gitmemişti.
"Hatalı olduğunu biliyorsun, canımı yaktığını biliyorsun... Ama ben o kalbi Baran'dan geri almasını da bilirim. Bana 'biz bittik' deme. Sahada nasıl o maçı 2-0'dan çevirip kazandıysan, ben de bu aşkı o adamın gölgesinden söküp alacağım. Senden ayrılmıyorum Asya. Seni her şeye rağmen bırakmıyorum."
"Bitti, Kıvanç."
Kıvanç duyduğu o tek kelimeyle sanki can çekişir gibi kalakaldı. Gözlerindeki o son direniş ışığı da o saniye söndü.
"Daha fazla ne kendimi kandırabilirim ne de senin o tertemiz sevgini kirletebilirim," dedim, arkamı dönmeden önce son kez yüzüne bakarak. "Kazanılacak bir savaş yok artık. Çünkü ben o savaşı dün gece kalbime Baran'ı itiraf ettiğimde çoktan kaybettim. Bitti."
Arkamı döndüm. Kıvanç’ın arkamda bir enkaz gibi, tek bir kelime bile edemeden kalakaldığını biliyordum.
Ve ben Kıvançın temiz sevgisini kirllettiğim için asla kendimi affetmeyeceğim.


