Kıvanç bahçe kapısını hızla itip dışarı çıktığında, havayı kaplayan o buz gibi sessizlikte üçümüz de bir an donup kaldık.
Baran, elleri ceplerinde, o dik ve meydan okuyan duruşuyla doğrudan Kıvanç’a döndü.
Ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemiyorum. Baran’la aramızdaki o görünmez, kopmayan bağ tam da şu an, bahçenin loş ışığında ikimizin de üzerinde asılı duruyordu. Kıvanç da bunu ilk bakışta, gözlerimin içindeki o suçlulukla karışık kararlılığı gördüğü an anlamıştı.
Kıvançın yüzünü, gözü dönmüş bir nefret ve hayal kırıklığı aldı. Doğrudan Baran’ın üzerine yürüdü.
"Senin burada ne işin var lan?!" Dedi Kıvanç. "Herkes içeride kutlama yaparken senin bu kızın yanında ne işin var?!"
Baran göğsünü hafifçe öne çıkararak Kıvanç’ın tam karşısında dikildi, gözünü bile kırpmadı. Aramızda resmen kıvılcımlar uçuşuyordu. "Asya’yla yan yanayız, Kıvanç. Sana mı soracaktık nerede duracağımızı?" dedi, sesi buz gibi ve alaycıydı.
Kıvanç daha fazla dayanamadı. Baran’ın o rahat, her şeyi bildiğini iddia eden tavrı bardağı taşıran son damla oldu. Öne fırlayıp iki eliyle birden Baran’ın yakasına yapıştı! Onu sertçe arkasındaki duvara doğru ittirdi. "Ona yaklaşma demedim mi ulan ben sana! Ne işin var senin burada?!" diye bağırdı, gözlerinden resmen ateş fışkırıyordu.
Baran duvara çarpsa da yakasındaki elleri umursamadı, alaycı bakışlarını Kıvanç'ın gözlerine dikmeye devam etti.
"Kıvanç, dur! Yapma, lütfen konuşalım, bir dinle!" diyerek hızla araya girdim. Kıvanç’ın Baran’ın yakasını sıkan güçlü kollarını tutmaya, onu geriye doğru çekmeye çalıştım. "Bırak onu, lütfen!"
Kıvanç, benim Baran'ı korur gibi araya girmemle resmen ikinci kez yıkıldı. Yakasını bıraktığı Baran'ı arkasında bırakıp aniden bana doğru döndü. O an yüzündeki o saf hayal kırıklığını, o dev kırgınlığı görmek içimi paramparça etti.
"Sen sus Asya!" diye bağırdı bana doğru. Sesi ilk defa bana karşı bu kadar sert, bu kadar öfkeli yükseliyordu. "Bana konuşalım deme! Herkes seni konuşuyor, ben sana bakıp gururlanıyorum... Ama senin aklın, fikrin,hâlâ Baranda!"
Kıvanç’ın bana ilk defa sesini bu kadar yükseltmesi, o gözlerindeki dev kırgınlık içimde bir yerleri paramparça etmişti. Ama kaçmayacaktım. Ne Baran’ın arkasına saklanacaktım ne de Kıvanç’ı böyle arkamı dönüp bırakacaktım.
"Kıvanç," dedim, sesimin titremesini bastırmaya çalışarak ama gözlerimden bir damla yaşın süzülmesine engel olamayarak. Adımımı ona doğru attım. "Lütfen gitme. Yalvarırım gitme... Oturalım, beraber konuşalım. Her şeyi, ne varsa anlatacağım sana. Ama lütfen böyle gitme."
Kıvanç arkasını dönmek üzereyken durdu. Göğsü hızla inip kalkıyordu, yumruklarını o kadar sıkmıştı ki parmak eklemleri bembeyaz olmuştu. Bana öfkeyle, canı acıyarak baktı. Gitmekle kalıp beni dinlemek arasında içten içe dev bir savaş veriyordu.
"Tamam konuşacağız!Ama burada değil, o da buradayken değil!"
Baran, Kıvanç'ın bu çıkışıyla beraber üstünü başını şöyle bir düzeltti. Yüzündeki o alaycı gülüş gitmiş, yerini ciddiyete bırakmıştı. Bakışları son kez bana, bileğimdeki o bilekliğe kaydı. İstediğini almıştı; aramızdaki o bağı Kıvanç’ın yüzüne vurmuş, bizi sarsmıştı.
"Ben gidiyorum," dedi Baran, sesi son derece rahat ve mesafeliydi. "Zaten söyleyeceğimi söyledim."
Arkasını döndü ve bahçe kapısını açarak salonun o gürültülü, kalabalık dünyasına, diğer takımların arasına çaktırmadan süzüldü. Kapı arkasından kapandığında, bahçede Kıvançla kaldık.
Kıvanç ellerini beline koyup kafasını gökyüzüne doğru kaldırdı, derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı. Sonra gözlerini bana çevirdi. "Anlat Asya," dedi, sesi hâlâ çok kızgındı ama o ilk anki bağrışından uzaktı. "Tek bir kelimeyi bile atlamadan anlat. Neymiş bu Baran’la aranızdaki mevzu?"
Bahçedeki o loş banklardan birine doğru yürüdüm, bacaklarım beni taşımıyordu artık. Oturdum ve ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. Sol bileğimdeki bileklik resmen tenimi yakıyordu. Kıvanç da gelip aramızda mesafe bırakarak yanıma oturdu, gözlerini dikmiş beni bekliyordu.
"Baran... benim geçmişim, Kıvanç," diye başladım, sesim neredeyse fısıltı gibi çıkmıştı. "Turnuvadan çok önce, her şeyden önce o vardı. Aramızda öyle sıradan bir şey geçmedi. Kopamadık, koparamadık bir türlü. Yemek masasında bana mesaj attı"
Kıvanç hiçbir şey söylemeden, çenesi kasılmış bir şekilde beni dinliyordu.
"Bileğimdeki bu bilekliği sordu," dedim, sol kolumu hafifçe kaldırarak. "Bu bileklik onunla aramızdaki o eski günlerin, o yarım kalmışlığın simgesi. Bana içeride, diğer takımların ve senin dibinde otururken bile aklımın onda olduğunu, kendimi kandırmamam gerektiğini yazdı.Buraya sadece bunu bitirmek, onunla yüzleşmek için geldim. Ama o kapı açılıp seni karşımda gördüğümde..." Gözlerimden yaşlar sicim gibi akmaya başladı. "Sana yalan söylemek istemedim Kıvanç. Yanlış anladın diyemezdim, çünkü aramızdaki o çekim, o geçmiş hâlâ canımı yakıyor. Bunu bilmeye hakkın vardı."
Kıvanç duyduklarıyla sarsıldı. Kafasını iki yana salladı, gözleri dolmuştu ama siniri hâlâ yüzünden okunuyordu. "Yani..." dedi, sesi çatallanarak. "Ben içeride seninle gurur duyarken, sen dışarıda onunla geçmişini mi yad ediyordun Asya? Bana bunu mu söylüyorsun?"
Kıvanç’ın sorduğu o soru, "Ben içeride seninle gurur duyarken, sen dışarıda onunla geçmişini mi yad ediyordun Asya?" cümlesi bahçenin serin havasında asılı kaldı. Sesi o kadar kısık ve o kadar derinden gelmişti ki.
"Öyle değil Kıvanç..." dedim, göz yaşlarım yanaklarımdan süzülürken sesimi bulmaya çalışarak. "Yad etmek değil bu. Ben sadece... onunla tamamen bağımı koparmaya çalışıyordum. Eğer buraya çıkıp onun yüzüne bu işin bittiğini söylemeseydim, o gölge hep aramızda kalacaktı. Seni kandırmak istemedim. Sana hiçbir şey olmamış gibi gülümseyerek içeride oturamazdım."
Kıvanç acı bir şekilde güldü. Başını öne eğdi, elleriyle yüzünü kapattı ve derin bir nefes aldı. Sanki o an içindeki tüm o yıkımı dışarı üflemek istiyordu. Ardından ellerini çekip doğrudan gözlerimin içine baktı. Gözleri kıpkırmızıydı.
"Beni kandırmış oldun zaten Asya," dedi, sesi titriyordu ama bu sefer öfkeden değil, tamamen kırgınlıktandı. "Bana her şeyi anlattığını sanıyordum. Turnuva boyunca, sahaya çıktığımız her an arkanda olduğumu, seninle her şeyi paylaşabileceğimi düşünmüştüm. Ama sen o adamın tek bir mesajıyla, tek bir bileklik sorusuyla arkana bile bakmadan buraya koşmuşsun."
Bakışları sol bileğimdeki o lanet olası bilekliğe kaydı. Gözlerinde öyle bir ifade vardı ki, sanki o bileklik bana değil, onun kalbine batıyordu.
"Ben içeride takımdakilere, 'Asya bu turnuvanın yıldızı olacak, ben ona aşık oldum' diye anlatırken, sen burada geçmişinin küllerini üflüyordun," diyerek yavaşça oturduğu banktan kalktı. Aramıza giren o mesafe, sanki ikimizin arasına örülen dev bir duvara dönüştü.
"Kıvanç, lütfen..." diyerek ben de ayağa fırladım, ona doğru bir adım atmak istedim ama elini hafifçe kaldırarak beni durdurdu. O anki mesafesi canımı her şeyden çok yaktı.
"Bana zaman ver Asya," dedi Kıvanç, sesi buz gibi ama bir o kadar da çaresizce çıktı. "Şimdi o kapıdan içeri girip hiçbir şey olmamış gibi davranamam.Ben senin için her şeyi yapmaya hazırdım... ama senin kalbinin yarısı hâlâ o bahçe kapısından yürüyüp giden adamdaymış."
Arkasını döndü. Adımları o kapıdan çıkarkenki gibi hızlı ve öfkeli değildi artık; omuzları çökmüş, bütün neşesi sökülüp alınmış gibi ağır ağır bahçe kapısına doğru yürüdü.
Kıvanç'ın gidişiyle birlikte bahçe, hayatımda hissettiğim en ağır sessizliğe gömülmüştü.
Sol bileğimi yavaşça havaya kaldırdım. Işığın altında parıldayan o bilekliğe, Baran’ın bende bıraktığı o en büyük izmarite baktım. Kıvanç haklıydı; ben geçmişin küllerini üflerken, geleceğimi ellerimle yakmıştım. Ve canımı en çok yakan şey de şuydu:
Ben her iki adamın da kalbini darmadağın etmiştim ama en çok da kendi kalbimin altında ezilip kalmıştım.

