İçeriğe geç

Aşkın skoru

Bölüm 14 · 4 dk okuma

Aşkın skoru

Bölüm 14

Bölüm 14

Yüzündeki o şaşkınlık ifadesi anında ciddi bir dost uyarısına bıraktı yerini. Omuzlarımdan tutup beni kendine doğru çevirdi.

​"Asya, sen ne diyorsun?" dedi inanamayarak. "Şaka mı yapıyorsun kızım? Eğer gerçekten Baran’ı seviyorsan, Kıvanç’ı hemen bırak! Kıvanç seni çok seviyor, onun duygularıyla oynamaya, onu buralarda harcamaya hakkın yok. Kendine de ona da dürüst olmalısın."

Haklıydı. Kıvanç benim için sahada devleşirken, elleriyle bana kalpler yaparken arkasından bunu düşünmek bile suçluluk hissettiriyordu. Ama kalbime de söz geçiremiyordum işte. Başımı ellerimin arasına alıp derin derin düşünmeye başladım. Kıvanç’ı bırakmalı mıydım? Baran’la yüzleşmeli miydim? İçimdeki bu kördüğümü nasıl çözecektim?

​Biz odada bu ağır sessizlikle düşüncelere dalmışken, kapı hafifçe tıklandı ve içeriye Ece girdi. Yüzünde o eski hırslı kızdan eser yoktu; aksine çok çekingen ve tatlı bir gülümsemeyle bize bakıyordu.

" Kızlar, rahatsız etmiyorum umarım?" dedi yavaşça içeri adım atarak. "Ahmet Hoca çağırdı da... Erkekler ilk maçı kazandıkları için tüm takım yemek salonunda olacakmışız, hoca herkesi çağırıyor. Sizi almaya geldim."

Melis’le göz göze geldik, gözlerimi hemen kurulayıp ayağa kalktım. Ece tam arkasını dönüp çıkacakken durdu, bana döndü. Gözlerinde büyük bir pişmanlık vardı.

​"Asya..." dedi sesi titreyerek. "Şey... Beni gerçekten affettin mi? Yani, aramız gerçekten düzeldi mi?"

​Ona baktım. Geçmişte yaptığı hatalar canımı çok yakmıştı ama Ece’nin dürüstçe gelip özür dilemesi, o pişmanlığı içimdeki tüm buzları eritmişti zaten çok özlüyordum. Belki salaklık yapıp hemen affetmiştim ama artık her şeyin olmasini istiyorum.

​"Her şey geçmişte kaldı Ece... Ben zaten seni çok özlüyodum," dedim.

​Ece’nin gözleri parladı, dünyalar onun olmuş gibi rahatlamış bir nefes aldı. Üçümüz odadan çıkıp merdivenlere, yemek salonuna doğru yöneldik.

Yemek salonuna girdiğimizde hocanın tüm takımı topladığı o dev, upuzun masa bizi bekliyordu. Herkes yan yana, tam bir takım halinde oturuyordu. Biz de kızlar olarak masaya doğru ilerledik.

Biz yerleşirken Kıvanç uzaktan bana göz kırpıp gülümsedi. Melis ise masanın altından yavaşça dizimi dürterek göz ucuyla bana "Kıvanç'ı bırak dediklerimi unutma, çocuğa yazık etme" der gibi bakıyordu.

​Hoca neşeyle turnuvanın ilk galibiyetini kutlayan bir konuşma yaparken, herkes tabaklarına gömülmüştü. Tam o sırada karşı taraftan üzerimde hissettiğim o tanıdık, ağır baskıyla bakışlarımı kaldırdım. Baran takım masasının diğer ucundan doğrudan bana bakıyordu. Bakışlarımız kenetlendiğinde, koridorda bana söylediği "Hâlâ seni seviyorum" sözü zihnimde yankılandı ve çorbam boğazıma dizildiTam o sırada, salondaki tüm o gürültüyü bıçak gibi kesen bir şey oldu; masanın üzerindeki telefonum hafifçe titredi. Ekran ışığının yanmasıyla Melis’in de bakışları anında telefonuma kaydı.

​Gönderen: Baran

​Masanın altından yavaşça uzanıp ekranı hafifçe kendime doğru çevirdim ve bildirim panelinden gelen satırları okudum.

​"Bileğindeki o bilekliği hâlâ çıkarmadığını gördüm, Asya. Diğer takımların, Kıvanç'ın dibinde otururken bile aklının, kalbinin bende olduğunu o bileklik kanıtlıyor zaten. Kendini kandırmayı bırak. Bahçeye çık, arka taraftayım. Konuşacağız."

Melis’in elimi sıkan parmakları resmen canımı yakıyordu. Gözlerindeki o yalvaran, "Gitme, her şeyi mahvedeceksin" diyen ifadeye baktım. Sonra masanın diğer ucuna, Kıvanç’ın olduğu yere döndüm. Takım arkadaşlarıyla gülerek maçın kritiklerini yapıyor, bir yandan da gururla bana bakıyordu. Ona bunu yapmamalıydım.

​Ama sol bileğime çarpan o bilekliğin soğukluğu, kalbimin içindeki o eski, dinmeyen yangını harlayıp duruyordu. Baran oradaydı. Arka bahçede beni bekliyordu ve ben gitmezsem bu düğüm asla çözülmeyecekti.

​"Melis," diye fısıldadım, sesimin titremesini engelleyemeyerek. "Bırak... Gitmek zorundayım. Sadece konuşup geleceğim, söz."

​"Asya, yapma!" diye soludu Melis arkamdan ama ben çoktan elimi ondan kurtarmıştım.

​Gürültülü yemek salonunda sanki herkesin gözü üzerimdeymiş gibi hissederek yavaşça ayağa kalktım.

Kıvanç’ın bakışları bana döndüğünde ona hafifçe gülümsedim, şüphelenmesin diye elimi havaya kaldırıp geçeceğimi işaret ettim. O saf gülümsemesiyle kafasını salladı. İçimdeki suçluluk duygusu boğazıma bir düğüm gibi otursa da adımlarımı durdurmadım. Lavabo tarafına doğru yürür gibi yapıp, salonun diğer ucundaki o karanlık, sessiz arka bahçe kapısına saptım.

​Kapıyı yavaşça itip dışarı adım attığımda, turnuva salonunun o gürültülü dünyası bir anda arkamda kapandı.

Bahçenin loş ışıklarının altında, gölgelerin arasında o uzun boylu karartıyı gördüm. Sırtını duvara yaslamış, elleri ceplerinde kafasını eğmiş bekliyordu. Ayak seslerimi duyunca yavaşça başını kaldırdı. O kara gözleri karanlıkta bile parlıyordu.

​Baran...

​Bana doğru birkaç adım attı, aramızdaki mesafeyi kapattı. Bakışları yüzümde hiç acele etmeden gezindi, en son sol bileğime, o parlayan bilekliğe düştü. Yüzünde canımı yakan, o her şeyi bilen o fena gülümsemesi belirdi.

​"Gelmeyeceksin sandım," dedi, sesi o kadar boğuk ve derinden geliyordu ki, rüzgar bile susmuş gibi hissettim.

​"Baran, ne istiyorsun benden?" dedim, sesimin dik durmasına çalışarak. "Kıvanç içeride, hoca içeride... Herkes orada!

Baran durmadı, bir adım daha attı. Artık nefesini yüzümde hissedecek kadar yakınımdaydı. Elini cebinden çıkardı ve yavaşça sol bileğime doğru uzattı. Parmaklarının ucu bilekliğe dokunduğunda vücudumdan resmen bir elektrik akımı geçti.

​"Kendine yalan söyleyebilirsin Asya," diye fısıldadı, gözlerimin en derinine bakarak. "İçeride onun yanına oturup mutluymuş gibi rol de yapabilirsin. Ama bu bileklik yalan söylemiyor. Kalbinin hâlâ kimin için attığını ikimiz de çok iyi biliyoruz."

​Tam o sırada, arkamızdaki bahçe kapısının kulpu gürültüyle oynadı ve içeriye doğru açılmaya başladı. Salonun ışığı bahçeye vururken, kapının eşiğinde beliren o silüeti gördüğümde kalbim tamamen durdu.

​Kıvanç tam karşımızda duruyordu...

Bölüm sonu

5 yorum