İçeriğe geç

Aşkın skoru

Bölüm 13 · 6 dk okuma

Aşkın skoru

Bölüm 13

Bölüm 13

Pelin hıçkırıklar içinde odanın kapısını çarpıp gittiğinde, odada ölümcül bir sessizlik dalgası yayıldı. Kerem’le ilgili söylediği o kelimeler beynimin içinde yankılanıp duruyordu.

Melis yavaşça yanıma yaklaştı. Gözlerindeki o sonsuz şefkati gördüğüm an kendimi tutamadım, gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. Melis kollarını bana doladı, beni göğsüne bastırıp sımsıkı sarıldı.

​"Geçti güzelim, geçti. Ben buradayım" diye fısıldadı saçlarımı okşayarak.

​Onun kokusunu içime çekip biraz olsun sakinleştiğimde geri çekildim. Gözlerimi silip yatağın kenarına oturdum. Melis de yanıma ilişti.

​"Melis..." dedim sesim titreyerek. "Akşama Kıvanç’ın ve bizim erkeklerin maçı varmış biliyorsun. Ben... Kıvanç’ın maçına gideceğim. Ona söz verdim, orada olmam lazım."

​Melis elimi tutup destek verircesine sıktı. "E tek başına gitmeyeceksin herhalde? Ben de seninle geliyorum tabii ki. Seni bu halde yalnız bırakır mıyım?" dedi.

​Burukça gülümsedim ama içimdeki asıl huzursuzluk geçmiyordu. Derin bir nefes alıp Melis’in gözlerinin içine baktım. "Sadece o değil... Kıvanç'ın maçından sonra, bizim erkeklerin maç çıkışına gitmem lazım. Kerem’le konuşacağım."

​Melis şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. "Kerem’le mi? Pelin'in dediklerinden sonra mı?"

​"Evet," dedim kararlı bir sesle. "Kerem benim can dostumdu. Eğer Pelin’in dedikleri doğruysa, onu bilmeden ümitlendirmek ya da canını yakmak istemiyorum. Ne varsa açık açık konuşup durumu anlatmalıyım ona."

​Melis başını anlayışla salladı. Odada biraz daha oturup, kafamı toparlayana kadar dertleştikten sonra üzerimizi değiştirip otelden çıktık ve Kıvanç’ların maçının oynanacağı salona geçtik.

​Tribündeki yerimizi aldığımızda salon tıklım tıklım doluydu. Kıvanç sahaya çıktığı an gözleri direkt tribünleri taradı ve beni gördüğü an yüzünde dünyalara bedel bir gülümseme açıldı. Maç başladığında Kıvanç resmen sahada devleşiyordu. Her pozisyonda, her atakta canını dişine takarak oynuyordu.

​Ve o an geldi... Kıvanç muazzam bir çalımla defansı geçip topu ağlara zımbaladı! Gol! Salon yıkılıyordu. Kıvanç gol sevinciyle çılgınlar gibi tribüne, tam olarak benim olduğum tarafa doğru koştu. İki elini kalbine götürüp o golü yine bana armağan etti.

​Melis dirseğiyle beni dürterek gülmeye başladı. "Kızım şu çocuğun sana olan aşkı şaka mı? Resmen senin için oynuyor!" diyerek kıkırdadı.

​Ben de Melis’e bakıp hafifçe güldüm, Kıvanç'ın bu hareketi içimi ısıtmıştı. Ama tam o sırada, gülümsemem yüzümde dondu. Bakışlarım istemsizce kendi sol koluma kaydı.

​Bileğimde, Baran’ın bana verdiği o bileklik duruyordu.

​O bilekliğe baktığım an içime devasa bir öküz oturdu, moralim bir anda yerle bir oldu. Baran’la yaşadıklarımız, bana yaşattığı o hayal kırıklıkları ve hemen arkasından Pelin’in "Ben Baran'ı severken o senin gözünün içine bakıyor" deyişi zihnimde döndü durdu. Kıvanç'la sevgiliydim, mutluydum... Ama bu bileklik neden hala geçmişin yükü gibi bileğimi acıtıyordu?

​Kıvanç’lar maçı muhteşem bir oyunla 3-0 kazandılar. Maç biter bitmez Melis’le salondan çıkıp hızlıca bizim erkeklerin maçının olduğu diğer salona geçtik. Maç bitmek üzereydi, içeri girmeden koridorda beklemeye başladık.

​Dakikalar sonra soyunma odası koridorunun kapısı açıldı. Ve koridorda beliren ilk kişi o oldu. Baran.

​Üzerinde formasıyla, saçları terli bir şekilde tek başına yürüyordu. Onu gördüğüm an damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim. Daha fazla bu yükü taşımayacaktım. Adımımı öne attım ve tam önünde durup onu durdurdum.

​Baran beni karşısında görünce adımları kesildi. Koyu gözleri şaşkınlıkla irileşti, hemen ardından bakışları yumuşadı.

​Hiç uzatmadım. Sol bileğimdeki bilekliği hızla çıkarıp ona doğru uzattım. "Bana verdiğin bu bilekliği al, Baran," dedim, sesimin dik durmasına özen göstererek. "Artık bende kalmasının hiçbir anlamı yok."

​Baran uzattığım bilekliğe baktı, ardından ellerini cebine koyup başını iki yana salladı. "Kabul etmiyorum Asya. O sende kalacak," dedi buz gibi ama bir o kadar da sahiplenici bir sesle.

​"Baran zorluk çıkarma, al şunu diyorum sana!" diyerek elimi iyice göğsüne doğru yaklaştırdım, ısrar ettim. "Bunun bende durması yanlış!"

​Baran bilekliği yine almadı. Aramızdaki o gerilim koridordaki havayı kuruturken, Baran gitmek için yanımızdan bir adım attı. Ama tam yanımdan geçip gidecekken durdu. Arkasını döndü, o kapkara gözlerini doğrudan gözlerime dikti ve kalbimi yerinden oynatacak o kelimeleri fısıldadı:

​"İstediğin kadar kaç, istediğin kadar o bilekliği bana vermeye çalış Asya... Ben hâlâ seni seviyorum."

​Ve arkasını dönüp koridorda yürüyerek uzaklaştı.

​Ben ise olduğum yerde çakılı kalmıştım. Beynim uyuşmuştu. İç sesim çığlık çığlığaydı: Kıvanç'la sevgiliyim, onu seviyorum... Ama Baran her defasında tek bir kelimesiyle, tek bir bakışıyla neden benim aklımı bulandırmayı başarıyor? Neden kalbime bu kördüğümü atabiliyor?

​"Asya, iyi misin?" Melis’in endişeli sesiyle kendime gelmeye çalışırken, koridorun diğer ucundan Kerem göründü. Takım çantasını omzuna takmıştı. Beni ve Melis'i koridorda yan yana görünce yüzünde her zamanki o içimi ısıtan, temiz gülümsemesi belirdi.

​"Asya? Melis? Sizin ne işiniz var?" diyerek neşeyle yanımıza geldi.

​Melis göz ucuyla bana baktı, durumu bildiği için yavaşça geri çekildi. "Ben... kantinden soğuk bir şeyler alayım, dışarıda bekliyorum," diyerek bizi yalnız bırakmak için hızla uzaklaştı.

​Koridorda sadece Kerem ve ben kalmıştık. Kerem’in o dürüst, bana zarar gelmesin diye kendini paralayan gözlerine baktım. İçim parçalanıyordu ama ona yalan söyleyemezdim. Onu ümitlendirip canını yakamazdım, çünkü o benim bu hayattaki en değerli arkadaşlarımdan biriydi. Derin bir nefes aldım ve doğrudan konuya girdim:"Senin... benden hoşlandığını söyledi. Doğru mu Kerem?"

​Kerem’in yüzündeki o neşeli, samimi gülümseme bir anda dondu. Yüzü sarardı. Gözlerini bir an için yere kaçırdı, adem elması hızla hareket etti. Ama benim dürüst ve ciddi bakışlarımı görünce daha fazla saklayamayacağını anladı. Başını yavaşça yukarı kaldırıp gözlerimin içine baktı ve hafifçe salladı.

​"Doğru Asya..." dedi, sesi titriyordu ama o kadar asildi ki. "Ama yemin ederim seni zor durumda bırakmak istemedim. Sen zaten Baran’la, turnuvayla, bunca şeyle uğraşırken bir de benim duygularımın ağırlığı altında ezil istemedim. Ben sadece senin yanında, ne olursa olsun sığınabileceğin, sana zarar gelmesini engelleyecek bir dost olarak kalmaya razıydım. Sustum, çünkü seni kaybetmekten korktum."

​Gözlerim doldu, boğazıma bir hıçkırık düğümlendi. Kerem’e doğru bir adım atıp ellerini yavaşça tuttum. Ona umut vermek istemiyordum ama değerini bilmesini istiyordum.

​"Sen benim bu hayattaki en güvendiğim, en değer verdiğim insansın Kerem," dedim, gözümden bir damla yaş süzülürken. "Ama benim kalbim... Kalbimin durumu ortada. Biliyorsun, Kıvanç’la bir ilişkim var ve ben mutluyum. Seni asla ümitlendirip sonradan canını yakmak, seni hayatımdan tamamen kaybetmek istemiyorum. Seni... arkadaşımdan öte göremiyorum Kerem. Çok özür dilerim..."

​Kerem gözlerindeki o buruk, paramparça sızıyla hafifçe gülümsedi. Tuttuğum ellerimi hafifçe sıktı.

​"Özür dileme Asya... Bana karşı bu kadar dürüst olduğun için teşekkür ederim. Senin dostluğun da bana yeter."

​Kerem’in o buruk gülümsemesini koridorda arkamda bırakarak adımlarımı kantine doğru yönlendirdim. Kantinin kapısından girdiğimde Melis elinde iki soğuk içecekle masada oturmuş, endişeyle kapıyı gözlüyordu. Beni görür görmez ayaklandı.

​"Asya? Ne oldu, konuştun mu?" diye sordu gözlerimin içine bakarak.

​Hiçbir şey diyemedim. Sadece başımı sallamakla yetindim. Melis bendeki o darmadağın hali görünce içecekleri masaya bırakıp koluma girdi. "Yürü, odaya çıkıyoruz," dedi net bir sesle.

​Otele dönüp odanın kapısını kapattığımız an sanki salondaki o güçlü, her şeye göğüs geren "kaptan Asya" maskem yüzümden düştü. Çantamı bir kenara fırlatıp kendimi yatağa attım. Başımı yastığa gömdüm. Melis hemen yanıma oturdu, elini sırtıma koyup yavaşça okşamaya başladı. Odanın içinde sadece benim derin nefeslerim duyuluyordu.

​İçimde öyle bir fırtına kopuyordu ki, sanki göğüs kafesim daralıyordu. Bir yanda sahada benim için devleşen, bana olan aşkını haykıran Kıvanç... Diğer yanda az önce canını acıta acıta arkadaş kalmak zorunda olduğumu söylediğim Kerem... Ve tüm bunların tam ortasında, koridorda bana "Ben hâlâ seni seviyorum" diyerek bütün dünyamı altüst eden Baran.

​Yastıktan başımı kaldırdım. Gözlerim dopdoluydu. Melis bana öylece, sessizce ve yargılamadan bakıyordu. Derin, titrek bir nefes aldım. Söyleyeceğim şeyin ağırlığı dudaklarımı yakıyordu ama Melis'ten hiçbir şey saklayamazdım. Kendime bile itiraf edemediğim o acı gerçeği hıçkırıklarımın arasından döküverdim:

​"Melis..." dedim, sesim neredeyse çıkmayacak kadar kısıktı. "Ben... Ben galiba hâlâ Baran’ı seviyorum."

​Melis duyduğu şeyle donakaldı. Gözleri şaşkınlıkla açıldı, eli sırtımda öylece durdu. Haklıydı, çünkü hayatımda Kıvanç vardı ve her şey yolunda gibi görünüyordu. Ama kalbime söz geçiremiyordum işte. Baran'ın o tek bir cümlesi, o kapkara gözlerindeki bakışı, bilekliği geri almayışı... İçimdeki o hiç sönmeyen ateşi yeniden harlamıştı. Kıvanç’a haksızlık etme düşüncesi içimi kemirse de, kalbimin asıl sahibinin hâlâ Baran olduğu gerçeği tokat gibi yüzüme çarpmıştı.

Bölüm sonu

4 yorum