İçeriğe geç

Aşkın skoru

Bölüm 11 · 5 dk okuma

Aşkın skoru

Bölüm 11

Bölüm 11

Doruk Lisesi maçı kapıya dayanmıştı ama benim için bu maç, hayatımın en zor sınavıydı. Sevim Hoca, Naz’ın o sinsi iftiralarına inanmaya devam ettiği için beni ilk altıya almadı, yedek kulübesine mahkûm etti. Üstelik benim yerime sahaya Naz'ı sürmüştü. Formamı giymiş, kenarda öylece bekliyordum. Hoca sahadaki yerimizi belirlerken kaptanlık bandını Ece’ye uzattı. Benden sonraki kaptan Ece’ye. İçim bu konuda tamamen rahattı; Ece’nin bu takımı ne kadar sahipleneceğini, o bandı ne kadar gururla taşıyacağını çok iyi biliyordum. Artık küs değildik Eceyle ama ikimizde birbirimizin karşısına geçip küs olmadığımızı söylemiyorduk.

Tribünde Kıvanç ve bizim futbol takımı yerini almıştı.

Kızlar maçt ellerinden geleni yaptılar, adeta canlarını dişlerine taktılar. Maç tam bir finale döndü, son sete kadar taşındı ama maalesef 3-2 maçı kaybettik. Üç puan alamasakta,iki set aldığımız için bir puanı kaptık.

Soyunma odasına girdiğimizde havada buz gibi bir atmosfer vardı. Moralim sıfırdı, sahaya çıkıp kızları kurtaramadığım için kendimi yiyip bitiriyordum. Sevim Hoca içeri girdiğinde öfkeden soluyordu. Doğrudan oyunda olan kızlara döndü ve bağırmaya başladı:

​"Bu ne biçim oyun! Bu kadar basit hatalar nasıl yapılır? Turnuva elden gidiyor!"

"Öbür maçı kaybederseniz turnuvadan elenip erkeklerin futbol maçını izlersiniz! Onlarda gelip sizle dalgayı geçerler!" Dedi Sevim Hoca odayı terk ederek.

Kızların yüzü düşmüştü.

"Daha çok çalışıp,diğer maçı kazanıp gruptan çıkıcaz kızlar" dedim ve çantamı omzuma takıp dışarı çıktım. Kimseyle konuşmak istemiyorum.

Kendi üzgünlüğümü başka bir arkadaşıma anlatıp onlarında canını sıkmak istemiyorum. Eğer odada bir dakika daha dursaydım Melis ve Pelin beni asla bırakmazlardı,benim derdime ortak olurlardı.

Açık havaya çıkıp otelin bahçesine doğru adımlarken, karşıma bir anda o çıktı. Baran.

​Sanki dakikalardır orada beni bekliyormuş gibi dikiliyordu karşımda. Bakışlarımı ondan kaçırıp, sanki o orada hiç yokmuş gibi hızla yanından geçip gidecekken, aniden bileğimde sıcak ve sıkı bir baskı hissettim. Baran kolumdan tutmuş, beni durdurmuştu.

​Refleksle kolumu hızla geri çektim ve öfkeyle gözlerinin içine baktım. "Ne yapayıorsun sen ya? Bırak kolumu!" diye çıkıştım.

​Baran’ın o her zamanki sert, kibirli yüz ifadesi gitmişti. Gözlerinde ilk defa geri adım atmış, hırpalanmış bir adam vardı. "Asya, dur… Lütfen dinle," dedi, sesi neredeyse fısıltı gibi çıkmıştı. "Özür dilerim. Kahvaltıda… o kadar sert konuşmamalıydım. Öyle davranmamalıydım,bi hata yaptın ama çok üstüne gittim"

Ben hatamı yaptım? Baran hatayı Naza inanarak yaptı ama farkında değil.Kalbimi bu kadar kolay kırıp sonra iki kelimeyle tamir edebileceğini sanıyordu.

"Ben hata filan yapmadım Baran! Hatayı yapan sensin! Sen git o çok sevdiğin, her kelimesine taptığın sevgilin Naz’ın yalanlarına inanmaya devam et Baran. Benimle işin olmasın."

Baran’ın kaşları hafifçe çatıldı. Sabırla nefes alıp, "Ben Naz’la sevgili falan değilim Asya, bunu çok iyi biliyorsun," dedi. Ama hemen ardından içindeki o Kıvanç kıskançlığı yine dışarı sızdı, gözlerini kıstı. "Ama sen bence önce dönüp kendi ilk sevgilin Kıvanç’a bir bak."

Gözlerimi bir an bile kırpmadan, tam kalbine saplanacağını bilerek o cümleyi kurdum:

​"Sevgilime dönüp bakıyorum Baran… Ve harika olduğunu görüyorum!"

​Baran duyduğu lafla adeta taş kesildi. Yüzündeki o kıskançlık ifadesi yerini derin bir şoka ve paramparça olmuş bir bakışa bıraktı. Tek bir kelime bile edemedi. Ona son bir kez bile bakmadan arkamı döndüm ve onu o bahçede bırakarak yürüyüp gittim.

Baranı o bahçede bıraktığım gibi artık kalbimdede bırakmalıydım ve bunu başarıyordum çünkü artık hayatımda Kıvanç vardı.

Bahçeden o sinirle çıktıktan sonra ellerim titreyerek telefonumu çıkardım ve Kıvanç’ı aradım.Telefon daha ikinci seste açıldı.

​"Kıvanç, oteldeyim. Konuşmamız lazım, neresi müsaittir?" dedim, sesimdeki gerginliği gizleyemeyerek.

​"Otel lobisi çok kalabalıktır şimdi, kafanı şişirmesinler. Üst tarafta boş bir oturma alanı var, hani şu teras katına çıkan merdivenlerin orada. Oraya gel, ben hemen geçiyorum," dedi.

​"Tamam," deyip kapattım ve hızlı adımlarla üst kata çıktım. Gerçekten de orası kimsenin olmadığı, sessiz ve loş bir alandı. Koltuklardan birine oturup beklemeye başladım. Çok geçmeden Kıvanç merdivenlerden göründü. Beni görür görmez adımlarını hızlandırıp tam karşımdaki koltuğa oturdu, sonra dayanamayıp yanıma kaydı.

"Benim yüzümden hoca seni maçta oynatmadı Asya özür dilerim" dedi elimi tutarak.

"Senin suçun değil Kıvanç,senin yerine başka biri olsa yine aynı iftirayı atacaktı" dedim.

"Ama bizim asıl olayımız o değil dedim" arkama yaslanarak ve Kıvanç'ta elini çekti.

Baran'la olan o karşılaşmayı, Baran'ın özür dilemeye çalışmasını ama sonra yine lafı ona getirdiğini bir bir anlattım.

​"En sonunda bana 'Git sevgilin Kıvanç'ya bak' dedi," derken duraksadım, yanaklarımın hafifçe kızardığını hissettim.

​Kıvanç kaşlarını kaldırıp merakla bana doğru eğildi. O cool, hafif muzip gülüşü yüzüne yerleşmişti. "Eee? Sen ne dedin?"

​Bakışlarımı kaçırarak mırıldandım: "Ben de... 'Sevgilime dönüp bakıyorum ve harika olduğunu görüyorum' dedim ve arkamı dönüp gittim."

​Kıvanç duyduğu lafla bir an durakladı. Gözlerindeki o şaşkınlık aniden yerini o kadar sıcak, o kadar güzel bir gülümsemeye bıraktı ki... Kalbimin teklediğini hissettim.

​"Vay be..." dedi Kıvanç, sesi bir an alçaldı. Bana doğru biraz daha yaklaştı, aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. "Madem öyle dedin kaptan... O zaman biz de bu lafın hakkını verelim, öyle değil mi?"

​Daha ben ne olduğunu anlayamadan, elini yavaşça yanağıma doğru uzattı. Parmaklarının sıcaklığı tenime değdiğinde nefesimi tuttum. Kıvanç, o inanılmaz korumacı ve yumuşak tavrıyla eğildi ve yanağımdan sımsıkı, çok tatlı bir öpücük aldı.

​Geri çekildiğinde gözlerinin içi parlıyordu. "Baran kaptan kudurmaya devam edebilir, çünkü sevgilin gerçekten harika olmaya kararlı,ama benim sevgilim daha da harika" dedi göz kırparak. O an içimdeki tüm o maç yenilgisinin, haksızlıkların acısı uçup gitti...

Kıvançla bu kadar kısa sürede böyle bir şey yaşayacağımı asla düşünmezdim. Naz sayesinde Kıvançla bu kadar çabuk yakınlaşmıştık. Banada istemeyerek yaptığı bir iyilik olsun bu.

Kıvançın akşama maçı olduğu için bugün erken ayrılmıştık. Ve tabii ki maçına bende davetliydim.

Kızların benim eşyalarımı odaya çoktan bırakmış olduğunu düşünerek bizim kaldığımız odanın önüne geldim. Derin bir nefes alıp neşe içinde kapıyı açtım.

"Kızlar!" diye seslendim cıvıl cıvıl bir sesle.

​Ama içeri adım attığım an odadaki o ağır, buz gibi atmosfer yüzüme bir tokat gibi çarptı. Gülüşüm yüzümde donakaldı. Bizim odada sadece Melis ve Pelin yoktu, Ece de oradaydı.

Melis yatağın kenarında, öfkeden deliye dönmüş bir şekilde, ellerini yumruk yapmış oturuyordu. Pelin yatağın üzerinde iki büklüm olmuş, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ece ise ayakta durmuş, hayatında gördüğü en büyük hayal kırıklığıyla, acı dolu ve üzgün bir ifadeyle doğrudan bana bakıyordu.

​Odanın kapısını arkamdan kapatırken elim kulpta asılı kaldı. Bakışlarımı kızların üzerinde gezdirdim.

​"Ne oluyor burada?" dedim, sesimdeki o neşeli ton bir anda yerini büyük bir tedirginliğe bırakmıştı. "Niye ağlıyorsunuz?"

​Benim sorumla birlikte Melis aniden, sanki pimini çekmiş gibi sinirle ayağa fırladı. Gözleri öfkeden kıpkırmızı olmuştu. Doğrudan üzerime doğru yürüyüp bağırarak o kelimeleri odanın ortasına fırlattı:

​"Senin Kıvanç’la olan o kafeteryadaki fotoğraflarını çeken Naz değilmiş Asya! Bunu yapan, o fotoğrafları gidip sinsi sinsi Naz’a atan... Her gün yüzümüze gülen, çok sevdiğimiz arkadaşımız Pelinmiş!"

​Duyduğum laf beynimde bir bomba gibi patladı. Bakışlarım yatakta ağlamaktan darmadağın olan Pelin’e kaydı. Pelin başını bile kaldıramıyordu. Dünya o an başıma yıkıldı...

Bölüm sonu

3 yorum