"Baban seni o gün o yabancı şehirde bırakması bir tesadüf değildi. Kaderdi. Ve şimdi ne olursa olsun, seni o geçmişin içinde yalnız bırakmayacağım."
Alnını tekrar alnıma yasladı. Nefesi, dudaklarıma çarpıyordu. O an ne ailelerimizin arasındaki o aşılmaz duvarlar kaldı zihnimde, ne de bizi çevreleyen yalanlar. Sadece o ve ben vardık.
Dudakları bu kez acele etmeden, tamamen sahiplenici ve teselli etmek istercesine dudaklarımla buluştu. Bu öpücük, ruhumun derinliklerinde sızlayan tüm yaralara merhem olmak ister gibi narindi ama taşıdığı tutku içimi ürpertiyordu. Kollarımı boynuna dolayıp onu kendime daha da çektim. Sırtım yatağın yumuşak zeminine değerken, Tuna’nın kokusu ve sıcaklığı tüm odayı, tüm zihnimi istila etti. Onun kollarında, dışarıdaki fırtınadan korunan sığınaktaydım.

Bir anlığına her şeyi unuttum. Sadece teninin tenimde bıraktığı o büyüleyici izi ve kalbinin göğsümde yankılanan atışını hissettim.
Tuna’nın dudaklarındaki o koruyucu, sıcak nefes içimdeki yangını biraz olsun yatıştırırken, babamın beni bu şehre, bu devasa mülke bırakışının ardındaki o gerçek zihnime bir kez daha çarptı.
Babam Pars, annemi bulmak için o bilinmez yolculuğa çıkmadan hemen önce rotasını İzmir’e çevirmişti. Beni yabancı bir şehre, tekinsiz bir boşluğa fırlatmamıştı aslında; beni bu dünyada en güvendiği adama, eski ve kadim dostuna emanet etmişti. Tuna’nın babasına...
Yıllar önce omuz omuza vermiş iki dostun hikayesiydi bu. Babam giderken gözlerimin içine bakıp, "Seni dünyada tek güvenebileceğim insana bırakıyorum Ayça. O ne pahasına olursa olsun seni korur," demişti. Ama babamın bilmediği, hesaba katmadığı bir şey vardı: Dostunun oğluna, Tuna’ya bu kadar derinden tutulacağım... Ve ailelerimizin geçmişindeki o diğer karanlık duvarlar.
Tuna, dudaklarımızı yavaşça ayırıp yüzünü boynuma gömdüğünde, derin bir nefes aldı. Kokusu tenime işliyordu.
"Baban seni buraya, babamın yanına bırakırken ikimizi de nasıl bir ateşin içine attığını bilmiyordu," diye fısıldadı Tuna. Sesi boynumda titredi, tenimi ürpertti. "Ama iyi ki yaptı. Babalarımızın dostluğu ya da aralarındaki o geçmiş... Hiçbiri umurumda değil. Seni bana emanet ettiler Ayça, ve ben bu emanete canım pahasına sahip çıkacağım."
Geriye doğru çekilip gözlerimin içine baktı. Bakışlarındaki o yoğun, erkeksi koruma içgüdüsü içimi titretti. Elini kalbimin üzerine koydu.
"Burası her zaman benim sığınağım olacak. Şimdi söyle bana güzelim, o fotoğrafla ne yapacağız? Babama gidip bunu göstermeli miyiz, yoksa bu sırrı önce biz mi çözeceğiz?"
Gözlerimi masanın üzerinde, deniz tuzuyla lekelenmiş o uğursuz kameraya çevirdim. Zihnim ister istemez beni üç ay öncesine, bu şehre ilk ayak bastığım o güne götürdü.
O güne kadar Tuna da ben de birbirimizin varlığından bile habersizdik. Babam Pars, beni o yabancı şehirde bırakıp arkasına bakmadan gitmeden önce, arkadaşı hakkında bana tek bir kelime dahi etmemişti. Sadece çok güvendiği bir dostunun yanına gideceğimi söylemişti. Aynı şekilde Tuna da babasının geçmişinden, Pars adında kadim bir dostu olduğundan tamamen habersizdi.
Bu devasa mülkün kapısından içeri adım attığım o ilk anı hatırlıyordum. Salonda babamla Tuna'nın babası yan yana duruyordu. İki yaşlı dostun bakışlarındaki o derin geçmişi, yılların eskitemediği o sarsılmaz bağı ilk kez o an görmüştüm. Tuna ile göz göze geldiğimiz o ilk saniyede, ikimizin de yüzünde aynı şaşkınlık vardı. Babalarımızın bu kadar köklü bir dostluğa sahip olduğunu, geçmişlerinin nasıl iç içe geçtiğini ancak o gün, o salonda karşı karşıya geldiğimizde öğrenebilmiştik. Ve o andan sonra, zamanla bu evde bana tek iyi gelen şey Tuna olmuştu.
Şimdi ise o dostluğun gölgesinde, odanın ortasında duran bu fotoğrafla baş başaydık.
"Hayır," dedim, sesim ilk defa bu kadar net ve kararlı çıkmıştı. Doğrulup Tuna’nın kolları arasında yüzümü ona döndüm. "Babanla babamın o gün, biz bu eve geldiğimizde öğrendiğimiz o köklü arkadaşlığı... Hala tam olarak neye dayandığını bilmiyoruz Tuna. Bu fotoğraf normal değil. Annem kaçırıldı diyoruz ama burada, bizim o yıkık evimizin önünde bir yabancıyla duruyor. Eğer babana hemen gösterirsek, babamın nerede olduğunu bile bilmediğimiz bu süreçte işler daha da karmaşıklaşabilir. Belki de babanın bile bilmediği, babamın ondan sakladığı bir şeyler vardır."
Tuna derin bir nefes alıp gözlerini kıstı. Düşünceli hali, yüz hatlarını daha da keskinleştirmişti. "Haklısın," diyerek beni onayladı. "Buraya geldiğin ilk gün babalarımızın o sarılışını, aralarındaki o sır dolu bakışları hatırlıyorum. İkimiz de neye uğradığımızı şaşırmıştık. Demek ki o dostluğun ardında bizim bilmediğimiz, henüz gün yüzüne çıkmamış çok şey var."
Ayağa kalktı, masaya doğru yürüyüp kamerayı eline aldı. Onu arkasından izlerken, geniş omuzlarının ve dik duruşunun bana verdiği o güven duygusuna bir kez daha sığındım.
"Bu analog bir makine ama kumsalda bu kadar süre bozulmadan, su almadan kalması imkansız. Biri bunu oraya bilerek bıraktı, Ayça. Bizim bulmamızı istediler." Kamerayı tekrar masaya bırakıp bana döndü, gözlerinde o durdurulamaz koruma içgüdüsü parlıyordu. Tuna, üzerindeki tişörtü tek bir hamlede sıyırıp yatağın kenarına bıraktığında bakışlarımı ondan alamadım. Geniş omuzları, hareket ettikçe gerilen sırt kasları ve kollarındaki o belirgin, güçlü bisepsleri loş ışıkta pürüzsüz bir heykel gibi parlıyordu. Onun bu maskülen ve heybetli varlığı, odadaki tüm tekinsizliği unutturacak cinsten bir güven veriyordu bana.
Yavaşça yatağa, yanıma doğru kaydı. O çıplak teninin sıcaklığı dalga dalga üzerime vururken, beni yavaşça göğsüne doğru çekti. Sırtım göğsüne yaslandığında, kalbimin o güçlü ritmini yeniden hissettim. Büyük, kemikli ellerini saçlarımın arasında gezdirmeye başladı. Parmak uçları saç tellerimin arasından süzülüp kafa derime nazik masajlar yapıyor, ardından yavaşça boynuma ve omuzlarıma doğru iniyordu.