Kamerayı masanın üzerinde bırakıp yatağın kenarına oturduğumda, zihnim beni o karanlık geceden, hatta o doğum gününden de geriye, her şeyin henüz sıradan ve mükemmel olduğu o eski günlere fırlattı.
Biz gerçekten çok mutlu bir aileydik. Evimizden kahkahalar, birbirine sevgiyle takılan sesler hiç eksik olmazdı. Babam Pars, ülkenin en büyük teknoloji şirketlerinden birinin CEO’suydu; vizyoner, güçlü ama bana bakarken gözlerinin içi gülen bir adam. İş dünyasında ne kadar ciddi ve yoğun bir adam olursa olsun, eve adım attığı an sadece anneme ve bana ait olurdu. Annem Yıldız ise resmi olarak kıdemli bir bilgisayar mühendisi olsa da siber dünyada sınır tanımayan, adeta bir hacker gibi en aşılmaz duvarları bile saniyeler içinde aşabilen bir kadındı. O kadar neşeli, o kadar hayat doluydu ki, onun olduğu bir odanın enerjisinin düşmesi imkansızdı. Aralarındaki aşk, yıllar geçse de ilk günkü gibi taze ve romantikti.
Sıradan bir hafta sonu sabahını hatırlıyorum mesela...

Güneş mutfak penceresinden içeri sızarken, ben merdivenlerden henüz iniyordum. Mutffaktan yükselen o hafif pikap müziğini ve taze kahve kokusunu daha o zamandan hissetmiştim. Kapı eşiğinde durup onları izledim. Annem saçlarını gelişigüzel toplamış, ocaktaki krep tavasının başında hafifçe dans ediyordu. Babam arkasından sessizce yaklaşıp kollarını onun beline doladı, başını boynuna gömdü.
"Pars, dur Allah aşkına, krepleri yakacağım şimdi," diye kıkırdadı annem, ama hiç de kaçacak gibi bir hali yoktu. Kafasını geriye doğru yaslayıp babamın omzuna bıraktı.
"Yansın," dedi babam, sesi o kadar huzurlu çıkıyordu ki. "Dünyadaki bütün krepler yansın, yeter ki sabahları gözümü açtığımda yine bu kokuyu ve seni bulayım."
Annem arkasına dönüp ellerini babamın göğsüne koydu, gözlerinin içine o kadar büyük bir hayranlıkla baktı ki, aralarındaki o çekimi odanın diğer ucundan bile görebiliyordum. "Senden kurtuluşum yok, değil mi?" diye fısıldadı gülümseyerek.
Babam onun alnına uzun bir öpücük kondurdu. "Asla. Sen benim gökyüzündeki Yıldız'ımsın, nereye gitsen arkandayım."
Ben mutfağa öksürerek girince ikisi de gülerek benden tarafa dönmüştü. Babam bir kolunu da bana uzatıp beni de o sıcak sarmalın içine çekmişti. O an, bu güvenli limanın hiç bozulmayacağını, bu sevginin bizi her şeyden koruyacağını sanıyordum.
Sonra o lanetli gün geldi. 15. yaş günümdü.
Aynı o sabahki gibi mutlu, neşeli bir kutlama yapmıştık. Mumlarımı üflerken hayatımdaki her şeyin hep böyle kalmasını dilemiştim. Ama o gece, hayatımızın tüm ışıkları karardı. Gece yarısı evimize giren o maskeli adamlar, babamın çaresiz çırpınışları ve annemin çığlıkları... Her şey saniyeler içinde olup bittiğinde, annem arkasında tek bir iz bile bırakmadan hayatımızdan koparılmıştı.
Günlerce, haftalarca süren aramalardan geriye sadece tek bir somut bilgi kaldı: Annem yurt dışındaydı. Sınırların ötesinde bir yerde, bizden tamamen kopuk bir hayata fırlatılmıştı. Neden gitti, kim götürdü, hiçbir zaman öğrenemedik.
Tuna sadece doğum günlerimi sevmediğimi, son 2 yıldır kutlamadığımı biliyor. O günü anlatmaya cesaret edemedim. Gözümden süzülen yaş yavaşça yanağımdan aşağı süzülürken, Tuna’nın sıcak eli yüzümü buldu. Başparmağıyla gözyaşımı silerken beni tekrar şimdiki zamana, loş odamıza döndürdü.
Masanın üzerinde duran o ıslak, paslı kameraya baktım. İçindeki fotoğrafta, üç yıldır izini bulamadığımız annem, nerde olduğunu bilmediğim yıkık dökük eski evimizin önünde, başka bir adama sarılıyordu. O romantik, babama deli gibi aşık olan kadın gitmiş, yerine bambaşka bir gizemin içindeki yabancı gelmişti.
Tuna’nın bakışları yüzümde geziniyordu. O sert, korumacı ifadesi yerini tamamen şefkate bırakmıştı.
Yavaşça bana doğru yaklaştı. Aramızdaki o amansız çekim, odanın içindeki tekinsiz sessizliği delip geçti. Elini kaldırıp yüzüme düşen bir tutam saçı nazikçe kulağımın arkasına itti. Parmak uçlarının tenime değdiği an, içimdeki tüm o soğuk korkunun erimeye başladığını hissettim.
"Ayça," dedi fısıldayarak. Sesi o kadar derinden ve pürüzsüz geliyordu ki, adımı onun ağzından duymak kalbimin ritmini yine o tanıdık, güçlü hıza ulaştırdı. "Bana bak güzelim."
Bakışlarımı fotoğraftan çekip onun gece karası gözlerine diktim.
"O fotoğrafta ne görürsek görelim, o karanlık bizi yutamayacak," dedi ve iki eliyle yüzümü kavradı. Başparmaklarıyla yanaklarımı okşarken yüzünü yüzüme yaklaştırdı.