Onun bu sahiplenici, tenimde usulca gezinen ellerinin huzuruna sığınırken, zihnim ister istemez beni bugün onun kollarında olduğum o kırılma noktasına, tam üç ay öncesine fırlattı.

Her şey tam üç ay önce, o sıradan akşamüstü başlamıştı. Odama kapanmış, yine annemin eski defterlerini karıştırırken aşağıdan gelen o sert, aceleci ayak seslerini duymuştum. Babam Pars, daha önce onu hiç görmediğim kadar solgun, nefes nefese ve gözlerinde saf bir panikle odama dalmıştı. Hiçbir şey söylemeden tek bir kelime etmişti: "Ayça, gidiyoruz. Hemen en önemli eşyalarını al."
Neye uğradığımı şaşırmıştım. Arabaya bindiğimizde tekerleklerin asfaltta çıkardığı o acı çığlık hala kulağımdaydı. Yol boyunca ona sorular sormuş, ağlamış, yalvarmıştım ama o direksiyonu sıkmaktan bembeyaz olmuş elleriyle sadece yola kilitlenmişti. Dikiz aynasından bana baktığında gözlerindeki o çaresizliği ilk kez görmüştüm. "Annenin izini buldum kızım," demişti sesi titreyerek. "Onu almak için gitmek zorundayım. Ama orası senin için çok tehlikeli. Seni dünyada tek güvenebileceğim dostuma emanet edeceğim. İzmir'e gidiyoruz."
Ne bir isim söylemişti ne de bir adres... Benim için tamamen yabancı bir şehre, bilinmez bir kadere doğru saatlerce yol almıştık.
Sonunda araba o yamaçtaki devasa, lüks mülkün önünde durduğunda kalbimin göğsümü delecek gibi çarptığını hatırlıyordum. Taş ve modern mimarinin harmanlandığı o devasa villanın kapısı açıldığında, bizi Tuna'nın babasının o heybetli duruşu karşılamıştı: Boran amca. Babamla birbirlerine tek bir kelime etmeden, yılların yükünü taşır gibi öyle bir sarılmışlardı ki, aralarındaki o sarsılmaz dostluğu o an ilk kez çıplak gözle görmüştüm.
İçeri adım attığımda ise büyük bir aile tablosunun tam ortasına düşmüştüm. Boran amcanın eşi Oya teyze, gözlerindeki o anaç ve şefkatli ifadeyle bana bakıp hemen kollarıyla sarmıştı beni; o yabancılık hissini yok etmek ister gibi mis kokusunu bağrına basmıştı. Hemen arkasında, benden sadece bir yaş büyük olan ablası Melis duruyordu. Gözlerinde ne bir kıskançlık ne de bir yadırgama vardı; aksine, o anki zavallı ve darmadağın halimi görüp bana hemen sıcak bir kız kardeş gülümsemesi sunmuştu. Ve tabii ki o sırada ablalarının arkasından meraklı gözlerle bakan, henüz 6 yaşındaki dünyalar tatlısı kardeşi Duru... Elindeki oyuncağı sıkıca tutmuş, bu eve gelen yeni ablaya sevgi dolu gözlerle bakıyordu.
Ama benim için zamanın, mekanın ve etrafımdaki tüm o kalabalığın donduğu an... Tuna ile göz göze geldiğim o ilk saniyeydi. Ne ben babamın böyle bir dostu olduğunu biliyordum, ne de o benim varlığımdan haberdardı. O salonda karşı karşıya geldiğimiz an, kader ikimizin ağlarını da görünmez iplerle birbirine bağlamıştı.
Zihnimdeki bu üç aylık sinema şeridi koparken, Tuna’nın saçlarımdaki elleri belime doğru indi. Beni kendine daha da sabitleyip çıplak, sıcak göğsüne iyice bastırdı. Dudaklarını boynumun kenarına, o en hassas noktaya dokundurdu. Sıcak nefesi tenimi yakıp geçerken fısıldadı:
"Çok sessizleştin... Ne düşünüyorsun güzelim?"
Başımı hafifçe çevirip onun o pürüzsüz yüzüne, erkeksi hatlarına ve gece karası gözlerine baktım. Elimi kaldırıp o güçlü bisepsine, ardından omuzlarına dokundum.
"Buraya ilk geldiğim günü," diye mırıldandım dürüstçe. "Babalarımızın bizi bu evde, o sırlar ortasında nasıl yan yana getirdiğini..."
Tuna’nın gözlerinde koyu bir arzu dalgalandı. Elini yüzüme getirip yanağımı sıkıca kavradı ve beni kendine doğru çekti. "İyi ki getirdiler," dedi boğuk bir sesle. "Çünkü artık geri dönüşü yok."
Dudakları, bu kez hiçbir soruya yer bırakmayacak kadar büyük bir tutkuyla dudaklarıma kapandı.