İçeriğe geç

AŞKIN SANATI

Bölüm 2 · 10 dk okuma

AŞKIN SANATI

Bölüm 2

2. BÖLÜM

Bölüm Şarkısı: Let İt Go - Indına Menzel

İlk filmimiz olan 10 Thinks I Hate About You bitmiş, ikinci filme karar vermeye çalışıyorduk. Evet, dizi yerine film izlemeyi tercih etmiştik son anda.

“Şimdi ne izleyelim?”

“Bakalım Netflix’in önerilerine.”

“Genelde çok kötü oluyorlar.” diye konuya dahil oldum. Ve devam ettim.

“When Harry Met Sally izleyelim mi? Aklıma ilk gelen o.”

Bir süre düşündüler ve sonra ona kafalarını aşağı yukarı salladılar. Benim dışımda ikisi de aşkı aramıyor olsa da romantik komedi izlemeyi seviyorlardı. Okumayı ise en çok ben seviyordum. Tanem hayatı boyunca aşkı aramamıştı. Hayatında birinin onu romantik anlamda sevebileceğini düşünmüyordu. Birini seveceğine de ihtimal vermiyordu. Aşk onun için izlenmek için yapılan rollerden ibaretti. Eylül ise daha çok nötrdü. Önüne sevebileceği, sevilebileceği biri gelirse isterdi. Fakat aşkı bulmak için çabalamıyordu. Bende çabalamıyordum. Sadece istiyordum, romantik anlamda sevilebileceğimi hissetmeyi. Şüphesiz aralarında en romantiği bendim. Sonra bunları düşünmeyi bırakıp önümüzde açık olan mükemmel filme ve masadaki lezzetli gözüken atıştırmalıklara kendimi verdim. Odaklanmam gereken şeyler vardı…

𓆩ꨄ︎𓆪

Gece çok güzel geçmişti. Toplam 4 film izlemiştik ve sonra biraz da dedikodu yapmıştık. Dedikodudan besleniyorduk. Özellikle de ben. Bende çok dedikodu olmuyordu ama dinlemek daha eğlenceliydi zaten. Abur cuburları bitirmiş, kurabiyeler yetmemiş tekrar yapmıştık. Her yeri toparladıktan sonra üçümüzün de işi olduğu için yatmaya karar verdik. Okulumuz yoktu -hafta içi üçümüzün de okulu olmadığı günler nadiren çıktığı için bugün sabahlayacaktık zaten- fakat Tanem’in yarışmalarına az kalmıştı, antrenmanı vardı. Eylül’ün ise öğlen gibi ders olmasa da toplantısı vardı hocasıyla. Ben yarın boştum. Normalde sadece benim dersim olmalıydı fakat katıldığım dersler iptal olmuştu. Sadece 2 ders için de gitmek çok saçmaydı.

Gece Tanem bizde kalmıştı. Eylül’ün de kalmasını çok istesem de annesine burada kalabilir miyim diye yazdığında -sabahın 5 buçuğunda uyanıklardı?- Sude Teyze gelmesi gerektiğini söylemişti. Hem de acilen. Korka korka eve gitmişti.

Şimdi de saat 10’a geliyordu. Sadece 4 saat uyumuştum ama geri yatmaya üşeniyordum. Telefona gelen bildirim var mı diye baktım. Yanılmamıştı, Eylül’den mesaj vardı.

Eylül: Helvam kahveli olsun.

Eylül: Vazgeçtim, sade.

Eylül: Yok, kahveli daha iyi.

Eylül: Bide size zahmet mezarımı köyüme yaptırın olur mu?

Eylül: Yani Trabzon’a.

Gülerek okudum. Saat 6.30 gibi yazmıştı bunları. Ben ise bunları 9.45’te görüyordum.

Ben: Çok sonra görüyorum ama ölmedin değil mi?

Anında aktif oldu.

Eylül: Çok sağ ol ya, tam da vaktinde yazmışsın.

Ben: Ne demek, her zaman. Bu arada konu neymiş?

Eylül: Off, tek bir şey mi var ki? Saymaya başlayayım, öncelikle ocağı açık unutmuşum. Allah’tan kısıktaydı da… Annem çok geç olmadan fark etmiş. Ama ocağımızın tam üstündeki dolabın köşesi yanık artık. Bu kadar da değil. Biraz havalanayım diye camı açmıştım. Çıkarken onu kapatmayı unutmuşum. Ev buz gibi ve sanırım kedi girmiş… Dahası da arabanın anahtarını bulacağım diye tüm evi talan ettim. Ev savaş alanı gibi bir görsen. Hmm, evet yaptığım şeyler bu kadar sanırım. Annemi de biliyorsun, çok tepki verdi. Üstüne üstlük zaten gerdindi. Öyle yani.

Uf, sert oldu bu. Yaptığı şeyler normal, unutkanlıkla herkesin yapabileceği, sıradan, basit hatalar olsa da annesi çok büyütüyordu. Bir de dediğine göre gergindi hali hazırda. Gerçekten de çok kötü olmuştu onun için. Eğlenmek ve eğlendirmek için Eylül’le 1 saat daha sohbet ettik. Sonunda Tanem uyandığında sıkıntıdan yaptığım kahvaltıya oturduk.

“Uyandın sonunda. Sen uyanana kadar Eylül’le konuştum.”

“Aaa, öyle mi? Ne olmuş?

Ona anlatmaya başladım. Bir yandan kahvaltımızı ederken bir yandan da Eylül ile başlayan sohbetin devamında Eylül’le uzaktan yakından alakası olmayan konularla konuşmaya devam ettik. Konu bir ara Magnum’un neden bu kadar pahalı olmasına gelmişti… Hatta devam ettikçe limonlu dondurmanın mı yoksa çikolatalı dondurmanın mı daha güzel olduğunu tartıştık. Bana göre limonluydu fakat Tanem çikolatalıdan yanaydı. Son sonuca varmak için Eylül’ü bile aramıştık. Ama onun cevabı kesin ve net bir şekilde çilek olmuştu…

Çoktan bitirdiğimiz kahvaltıyı beraber toplarken birbirimize saçma sorular soruyorduk.

“Kendi gezegenini yaratsan nasıl olurdu?” diye kulağa gayet mantıklı gelen bir soru yönelttim.

“Sanırım Satürn’e benzerdi görünüş olarak. Renk olaraksa gri-mor tonları gibi yapabilirim sanırım. Hoş duruyor. Sen?”

“Ben de Satürn’e benzer bir gezegen yapardım ama daha küçük ve daha zarif görünümlü halkaları olurdu. Benimkinin rengi ise… sanırım toz pembe olurdu.”

“Senden de bu beklenirdi. Şimdi ben soruyorum. Bir süper gücün olsa?”

“Hmm, klasik bir soru. Ama hayvanlarla konuşmak isterdim. Onların bizim hakkımızda ne düşündüklerini merak ediyorum açıkçası.” Kaşlarımla onu işaret ederek kendi fikrini söylemesini işaret ettim.

“Ben ışınlanmak isterdim ya. Tabi ki hayvanları çok seviyorum ve onlarla telepati yapmak bile güzel geliyor ama ışınlanmak kulağa daha güzel geldi. Dünyayı gezmek için bir fırsat işte.”

Kafamı salladım ve bu tarz saçma sorular sırayla devam etti. Tüm mutfağı hallettikten sonra saatin 11.50 olduğunu gördüm. Tanem’in 1 saat sonra antrenmanı vardı. O yüzden onu çok tutmadım ve eve gidip hazırlandı. Ben ise sıkıntıdan ne yapacağımı bilemeyip telefonumu elime aldım. Sonra ondan da sıkıldım. Eylül’ün toplantı saati başlamak üzereydi. Ben de ne yapacağımı bilemeyip film açtım kendime. Dirty Dancing. Cipsimi alacaktım ki dün çok fazla abur cubur yediğimi hatırladım. Ben de meyve çıkartıp filmi başlattım. Meyveyi soya soya izleyecektim. Hatta belki yürüyüşe bile çıkabilirdim. Vaktim kalmayacaktı ama listeye eklendi bile. Yesmin’in tek başına kaldığı anlarda sıkılınca yapabileceği şeyler önerisi listesi. İhtiyacım olacaktı bu listeye.

Filmi açtım ve meyvelerimi -elma, muz, armut ve olgunlaşmamış çilek- doğramaya başladım. 𓆩ꨄ︎𓆪

Filmi bitirdim ve tek kelimeyle BAYILDIM. Gerçekten çok güzel bir seçimdi. Eylül’ün çıkmış olacağını tahmin ederek onu arayacaktım. Tanem’in ekstra çalışması gerekiyordu bugün, yarışmaları yaklaşıyordu. Onun daha çıkmamış olacağını düşünerek aramadan önce gruba girdim.

Eylül: BÜYÜK HABER!

Eylül: Animasyonda oynayacağım kesinleşmiş!

Eylül: Hem de en sevdiklerinizden. Detayları bugün akşam Veshpera’da konuşalım mı?

Ben: EYLÜL! İNANAMIYORUM!

Ben: Aslında seni arayacaktım ama hepimize aynı anda ver haberi.

Ben: Meraktan çatlayacağım akşama kadar.

Ben: Bide sevdiğiniz demiş ya!

Biraz daha konuştuktan sonra Eylül’ün işi olduğu için kapattık. Tanem’in hala antrenmanı bitmemişti. Yarım saati kalmış olması gerekiyordu. Ben de kendime kahve hazırladım ve camın kenarına oturdum. Mayıs’ta olmamıza rağmen hava çok sıcaktı. Bu nedenle camı açmadım. Resimden kızlarla olan gruba bildirim gelmişti.

Sena: Paleti eskimiş var mı? ‘Sanat Dükkân’ diye bir yer buldum Manisa’da. Çok da ucuz ve kaliteli bu arada. İsteyen varsa alabilirim.

Gülümsedim. Sena şu an Manisa’da olmalıydı. Tek günlük boşluğumuz çıksa bile Manisa’ya teyzesini görmeye giderdi. Ayrıca çok ince düşünürdü hep. Arkadaşlık bağları da çok kuvvetliydi. Okulda onu tanımayan yoktu, bu popülerlikten ziyade arkadaş canlısı ve dışadönük birisi olmasıyla ilgiliydi. Mesajları okumaya devam ettim.

Gamze: Ay, hiç gerek yok balım. Bize bir şey almak için yıpratma kendini sakın.

Yağmur: Evet evet, hiç gerek yok. Sen kendin için al.

Cemre: Boş ver ya, kendine al yeter.

Sena: Hayır, benim ihtiyacım yok. Sizin için sormuştum ben. Eh, istemiyorsanız almayayım hiç.

Ben de sohbete dahil oldum.

Ben: En iyisi. Her neyse, geçen gün hocayla konuştum. Kültür merkezinde sanat etkinlikleri yapılacakmış çocuklar için. Oraya gidip örnek olmamız gerekiyormuş. Model miyiz neyiz artık?

İdil: Aaa, öyle mi? Ne zamanmış? Nasıl yapılacakmış? Ne yapacağız ki? Resimlerimizi yanımıza almalı mıymışız? Birden fazla seans olacak mı? Olacak tabi ki. Hepsinde mi olacakmışız? Ne kadar sürüyor 1 seans?

Ben: Önce hangisine cevap vereyim?

İdil: Hepsine.

Ben: Öncelikle, haftaya Çarşamba olacakmış dediler. Biz oraya gelip onların öğretmenleri gibi bir şey olacakmışız. Sadece ne yapacaklarını söyleyip ‘çok güzel olmuş’ demekle görevliyiz. Almamıza gerek yok bence resimleri, bilmiyorum yani. Evet, 3 seans olacakmış. Biz de 7 kişiyiz. Defne raporlu diye biliyorum. O zaman her seansa 2 kişi gitsin. Ne zaman uygunsanız. Ve bir seans yarım saat sürüyormuş.

Sena: E çok iyiymiş. Ben ilk seansa giderim. Tüm Çarşamba boş olacağım zaten.

Öğrenmek için hocamıza mesaj attım. Yaklaşık 5 dakikaya baktı ve cevap yazdı.

Ben: Şimdi sordum hocaya seans saatleri şöyleymiş; ilk seans 12.00-12.30 buna ben gireceğim, bir de sanırım Sena giriyor, ikinci seans 13.00-13.30 arasıymış, üçüncü ve son seans da 14.00-14.30 arası. Aralardaki 30 dakikalık boşluklarda da bir önceki seansı yapan kişiler ortalığı toplayacakmış. İlk seansa ben ve Sena giriyoruz. Diğerlerine siz karar verin ve düzenlice listesini çıkarıp hocaya verelim. Gamze, sen yapabilir misin onu?

Gamze: Tabi ki. Şimdi kim hangi seansta gitmek istiyor?

Gerisini okumayacaktım. Benim işim bitmişti. Özellikle Gamze’ye vermiştim bu işi. Yazısı en güzel olan ve en düzenli defter tutan oydu. Hep bir şema halinde konuları özetlerdi.

Tanem’in antrenmanı bitmiş olmalıydı. Gruba yazmıştı.

Tanem: EYLÜL!! ŞAKA DEĞİL BU DEĞİL Mİ?

Eylül: Değil tabi ki. Çok heyecanlandım. HALA ÖYLEYİM!

Ben: Biz sana demiştik ama başaracaksın diye.

Tanem: Ben akşamı bekleyemem. Şimdi gitsek olmaz mı?

Ben: Bana çok uyar.

Eylül: Of, tamam. Tanem 2 dakikaya kapındayım.

Ben: YEYEYEYY!!

Hemen üstüme bir şeyler giyip -hala pijamalıydım-, çantamı aldım. Cama çıktığımda arabayı gördüm. Hızlıca aşağı indim. Oradalardı işte. Arabaya bindim ve bindiğim gibi sordum.

“Eee, hangi film?”

“Off, varınca anlatacağım tamam mı?”

Tanem de bana destek oldu.

“Bari ipucu ver.”

Eylül kafasını iki yana sallayınca Tanem’le bakıştık. Yapacak bir şey yok der gibi omuzlarını silkti. Kafamı sallamakla yetindim. Yolun tamamını şarkı dinleyerek geçirdik. Sonunda Veshpera’ya vardığımızda Eylül bilerek yavaş hareket ediyormuş gibi geliyordu. Aslında normal bir şekilde yürüyordu ama bize göre koşmalıydı. Konu arkadaşımızın mutluluğuysa tabi ki heyecanlanacaktık.

“Ev-veet buraya da geldik. Anlatacak mısın artık?” diye son hecesini eğlenceli gelebilecek tonla uzatarak sordum. Tanem çok heyecanlıydı. O benden daha çok animasyon film izlemeyi seviyordu. Üstüne üstlük sevdiğiniz demişti. İkimiz de merakla Eylül’e bakarak pür dikkat onu dinlemeye başladık.

“Şimdi şöyle…”

𓆩ꨄ︎𓆪

İkimiz de duyduğumuz da çığlığı basmıştık. Etrafımızdaki herkes bize bakmıştı ama olsundu. Bize her detayına kadar gelişme sürecini anlatırken kısaca, 2027’de çıkacak olan Frozen 3 yani çocuk diliyle ‘Elsa Filmi’nde yeni gelen bir yan karakteri seslendirecekti. Tabi ki ona Elsa gibi çok ön planda olan bir karakteri vermemişlerdi. Daha önce hiç animasyon seslendirmesi yapmadığı için bu kadar heyecanlıydı, heyecanlıydık. Tabi ki daha öncesinden reklamlarda ve filmlerde seslendirme yapmıştı. Fakat animasyonlara farklı bir ilgisi vardı. Frozen de çocukluğundan beri çok sevdiği bir filmdi. Ben 3.’sünün çıkacağını bile bilmiyordum.

Tam o anda aklıma gelen bir şeyle durdum. İkisi de bana baktığında Eylül’e baktım. Seslendirecekse senaryoyu okumuş olmalıydı değil mi?

“Bi zahmet artık bize spoiler verirsin?” Bunu soran tabi ki bendim. Fakat vermeyeceğini adım gibi biliyordum. Bu bize güvensizliğinden değil, daha çok bir filmde veya kitapta spoiler yemeyi de vermeyi de sevmemesinden dolayıydı. Ben her zaman romantik komedi kitaplarım dışında okuduğum kitaplarda kitabın son cümlesine bakardım. Eylül de bana hep kızardı bunun için.

Bana yandan bir bakış attı, tabi ki de veririm çünkü ben her zaman spoiler veren birisi oldum değil mi?

Alacağım yanıtın bu olacağını bilmeme rağmen dudaklarımı büzdüm. Tanem de konuya dahil oldu ve Eylül’ü bize küçük bir replik olsa da söylemesini istedik. Kendi repliğini bile söylemiyordu. İzleyin de sesimi tahmin edin diyordu.

“En azından galası öyle o tarz bir şeyi olursa bizi de çağır,” dedi Tanem. Eylül ona bıkkınlıkla baktı.

“Başka kimi çağırabilirim ya? Tabi ki sizi çağıracağım.”

Sohbet bu konuyla başlayıp akıp gitti. Gerçekten Eylül’le gurur duyuyordum. Başaracağını biliyordum.

Seslendirme de bir sanat dalıydı aslında. Grupta Eylül’e daha çok seslendirme sanatçısı diyorduk, ben sanatçı olandım. Ama öyle değildi. Toplumumuz sanatı artık sadece resimden ibaret sandığı için birine gelse de sanatçıyım dese hangi dalı diye soranlar az oluyordu. Genelde ‘Aaa öyle mi ne tarz resimler çiziyorsun’ karşılığını aldığı için kendine seslendirme sanatçısı demeyi tercih etmişti. Sonra da ağız alışkanlığından sanki sadece ben sanatçıymışım gibi anlaşılmıştı. Yine sanatı sadece resimden ibaret sanan kesim olduğumuzu düşünmüşlerdi. Ben de o yüzden farklı sanat dallarıyla da uğraşmaya başlamıştım. Serigrafi, çömlekçilik ve oyunculuk denediklerimdi. Hepsi sadece hobiydi. Mesela daha önce hiçbir filmde oynamamıştım, sadece kursuna gidiyordum. Diğerleri de öyle. Fakat çizmek ve boyamak… Benim için bir hobiden fazlasıydı. Çok daha fazlası.

Kendimi bu düşüncelerden soyutlamaya çalışarak konuşulan olaya döndüm. Sohbete dahil oldum ve hep beraber gülüştük. Bir süre onlara bakıp daldım. İyi ki böyle bir kaderimiz vardı, iyi ki birbirimizi tanıyorduk. Onları gerçekten çok seviyordum. İkisiyle de gurur duyuyordum. Onları çok seviyordum. Sevmeye de devam edecektim.

Bölüm sonu

10 yorum