İçeriğe geç

AŞKIN SANATI

Bölüm 1 · 15 dk okuma

AŞKIN SANATI

Bölüm 1

1. BÖLÜM

Bölüm Şarkısı: Yapma N'olursun- Dolu Kadehi Ters Tut

“Tanem! Lütfen şaka yapıyorum de.”

Arkadaşlarımla oturduğumuz cafe- kitapçı’da en yakın arkadaşlarımdan birinin badminton antrenmanında yaşadığı olayı dinliyorduk. Olay şuydu; Tanem’e karşı takımdan bir kız iyi oynayışını kıskanarak raketinin kordajını sökmüştü. Tanem’in tabi ki yedek raketi vardı fakat bakmadan direk oyuna girdiğinden dolayı çok geç fark etmiş ve topu çoktan kaçırmıştı. Antrenörleri de nedene bakmadan sadece sonuca odaklanan bir kadındı. Her şey bununla kalmamış, kıza sevgilisi de yardım etmişti. Sonra ise Tanem’in yanına gidip bir kahveyle telafi edip edemeyeceğini sormuştu.

“Eee, kabul etmemişsindir diye tahmin ediyorum,” dedim.

“Tabi ki kabul etmedim Yesmin.”

Tanem göz devirerek ayağa kalktı.

“Kahve almaya gidiyorum isteyen var mı?”

Eylül de ben de kafamızı olumlu yönde sallayınca Tanem bizden uzaklaşarak ezbere bildiği favori kahvemizi almaya gitti.

Eylül’le havadan sudan sohbet ederken bir anda arkamızda bir gölge belirdi. İkimizde arkamızı dönüp baktığımızda gelenin Eylül’ün dublaj kursundan arkadaşı olduğunu gördük. Eylül bana bıkkınlıkla baktı, yine mi bu kız.

Ona gülümsemekle yetindim, kız arkanda bekliyor kalk bari.

Kalktı ve sahte gülümsemesini takındı. Ben önümdeki kitaba odaklanmış gibi yaparak onları dinlemeye çalıştım.

“Aaa, Özge sen de mi buradaydın?”

“Evet, ekiptekilerle kahve içmeye gelmiştik. Sen de gelsene.”

Ekiptekilerle kahve içmeye mi gelmişler? O zaman Eylül’ü neden çağırmamışlardı? Yoksa çağırmışlar mıydı? Kafamı çevirip gösterdiği yere bakmak istesem de kitaba bakmaya devam ettim. O sırada Tanem masaya doğru yaklaştı ve bana soran gözlerle baktı, ne oluyor ve bu kız da kim?

Ben de ona kaş göz yaparak anlatmaya çalıştım, bende tanımıyorum Eylül anlatır şimdi.

Anladığını göstermek için kafasını salladı. İkimizde başka bir şeye odaklanıyormuş gibi yaparak Eylül ve Özge denilen kızı dinlemeye devam ettik.

“Evet, gördüm. Yok ben şimdi gelmeyeyim ya. Uğrarım sonra belki.”

“Tamamdır. İyi eğlenceler size.”

“Size de.”

Eylül yanımıza geri oturduğunda sormamıza gerek kalmadan kız biraz uzaklaşınca anlatmaya başladı.

“Zaten dinlediniz her şeyini ama merak ediyorsanız ‘ekip’ diye bahsettiği grup benim olduğum seviyenin bir altı. Ve sırf erkekler var. Birkaçını tanıyorum, kızı da daha önce görmüştüm. Erkeklerle takılıyor sürekli. Olamaz diye demiyorum fakat çevresindeki diğer hemcinslerini küçük düşürüyor aynı zamanda. Ayrıca yanlarına uğramayı da düşünmüyorum.”

“Biz sormadan her şeyi anlattın ya. Bu arada kahvelerinizi getirdim ama Eylül ice americano kalmamış ice latte aldım haberin olsun.”

Öylesine sohbet etmeye devam ettik. Biraz daha oturduktan sonra kalkmaya karar kıldık. Erken yatmamız gerekiyordu. Eh, bir sanatçı, bir badmintoncu ve bir dublajcı için 22.00 çok normal bir saatti. Saat şu an daha 8 olsa da hepimizin evde yapması gereken işleri vardı. Ayrılıp evlerimize doğru yürürken bir bildirim geldi telefonuma. Önemsizdir diye bakmadım fakat sonra bir daha gelince elime aldım.

+90…: Selam! Ben Ege. Eylül’ün kuzeni. Eylül’e bir sürpriz yapıp İzmir’e geleceğim. Sadece 1 aylığına. Tanem’e de mesaj atmak istedim ama sanırım telefonunu değiştirmiş. Ona da söyler misin? Bide şey istersen telefonumu kaydedebilirsin, değiştirdim de numaramı.

+90…: Eylül’e haber vermezseniz çok sevinirim.

Bende hemen yanıt yazdım.

Ben: Aaa öyle mi? Çok sevindim. Yani, gerçekten. Tabii Eylül’e söylemem. Ve evet Tanem’in yakın zamanda telefonu değişti. Ulaşamaman normal. Hatta istersen küçük çapta bir parti bile düzenleyebiliriz! Film izleyeceğiz diye sözleşiriz ve sen gelirsin. Bu arada, ne zaman geleceksin? Yani tabi belli bir tarih ve saat dilimi varsa. Eylül’ün de çok mutlu olacağından eminim. Ayrıca numaranı kaydettim.

Hemen aktif oldu. Çevrimiçi… Yazıyor…

Ege: Uçakla geleceğim. Rötar yapmazsa ki hava koşulları gayet müsait gözüküyor, 16 Mayıs’ta oradayım. Saat olarak ise önce İzmir’deki arkadaşlarıma uğrayacağımdan dolayı akşam 6 gibi orada olacağımı umuyorum. Ve Eylül’ü daha mutlu edecekse sürpriz olarak bir partinin ortasında da gelebilirim.

Hemen tarihe baktım. 10 Mayıs’tı. Tam olarak 6 gün vardı. Gayet yeterli bir süreydi. En azından küçük bir parti için. Detayları konuştuktan sonra telefonu kapattım ve Tanem’le konuştum. Ona Ege’nin numarasını verdim. Gerisini onlar halledebilirdi. Grubun parti organizasyoncusu Tanem’di. Çoktan geldiğim evimde annemleri aradım. Her odaya baktım. Yoklardı. Tekrar telefonumu çıkardım ve annemi aramak üzereyken buzdolabının üstüne Muğla’dan aldığımız kaplumbağalı magnetle yapıştırılmış bir not gördüm. Hemen elime alıp okumaya başladım.

“Yesmin, biz babanla son dakika çıkan bir mesele yüzünden evden apar topar çıkmak zorunda kaldık. Erva halan hamileydi ya, bebeği erken doğacakmış galiba. En yakında biz oturduğumuz için bizi çağırdı. 7 aydan bahsediyoruz Yesmin… Bebek ölüm kalım mücadelesinde. Biliyoruz evden haber vermeden uzaklara gitmemizi sevmiyorsun ve bunu daha önce konuştuk evet, haklısın fakat önemli bir durumdu. Seni aradım ama telefonun kapalıydı. Büyük ihtimalle kurstaydın yine. Yaklaşık 5 güne geliriz. Yemek yaptım buzlukta sana yetecek kadar yemek var. Dışarıdan söyleme lütfen, istersen bir gün Sude Teyzenler’de kal. Sude’nin de haberi var. Seni çok seviyoruz bu notu gördüğünde bizi ara.”

Sude Teyzem diye bahsettiği Eylül’ün annesiydi. Ayrıca Erva halamı çok da sevmezdim. Küçüklüğümde yaptıklarını unutturabilmiş değildi. Sevmediğimi annemler de biliyordu. Bu sebeple beni yanlarına almamışlardı muhtemelen. Telefonumu çıkarıp annemi aradım. 3. çalışta açtı.

“Anne, selam. Notu gördüm ve hayır sorun değil, anlayabiliyorum. Erken doğmasına da çok üzüldüm. Umarım bir şeyi olmaz. Cinsiyeti neymiş bu arada? Ad düşünebilmişler mi?”

“Erkekmiş. Adını Çınar koymayı düşünüyorlarmış.”

Yüzünü buruşturduğunu hayal edebiliyordum.

“Çınar mı? Başka isim mi yokmuş? Neyse huyu güzel olsun da.”

“Öyle tabi öyle.”

“Neyse anne ben seni sonra yine ararım. Görüşürüz.”

“Görüşürüz bir tanem. Aç kalma sakın.”

Gözlerimi devirdim. Neydi şu yetişkinlerdeki aç kalmama sevgisi?

“Kalmam, hadi bay bay.”

“Dur kızım, halana bir şey demeyecek misin?”

“İyi baksın bebeğine, bana yaptığı gibi yapmasın. Söylersin.”

“A-ah denir mi öyle kızı-”

“Görüşürüz anne.”

“Peki tamam görüşürüz…”

Başka bir şey demeden telefonu kapattım. Onlar halamı affetmiş olabilirlerdi ama ben çocukken bana bakacak kimse yokken beni umursamayıp, üstüne de içine yüksek dozda ilaç katılmış çorba içirmesini unutmamıştım. Daha 8 yaşındaydım. O an beni görmek için Tanem ve Eylül’ün annesi gelmeseydi şu an yaşamıyor bile olabilirdim. Onlara bir can borcum vardı. Tanem ve Eylül’le çocukluğumuzdan arkadaştık, ailelerimiz arkadaştı.

Daha fazla bunları düşünmek istemediğimden kızları aradım ve 1 saat boyunca sohbet ettik. Onlara annemin gittiğini anlattım. Üçümüzün de yarın sabah benzer saatlerde işi olmasaydı sabahlayabilirdik de. Yarın geceye bizim evde kalma kararı aldık. Yarından ertesi gün yani 12 Mayıs’ta.

Saati kontrol ettim ve 21.43 olduğunu gördüm. Pijamalarımı giydim, dişlerimi fırçaladım ve kendimi yatağa attım. Yarın Eylül bizi almaya geldiğinde gün bize gereğinden fazla erken aymış olacaktı…

𓆩ꨄ︎𓆪

Alarmımın rahatsız edicisesiyle uyandım. Haftanın en iğrenç günü, pazartesiydi. Hem okul vardı hem de ondan sonra kurs. Ben sanatçıydım. Gitmek zorundaydım. En iyi olduğum dal resim olsa da -ki bunda gerçekten çok ilerledim, çocukluğumdan beri yapıyorum,- sanatın diğer dallarıyla uğraşmayı seviyordum. Müzik, oyunculuk, yazarlık, seramik, fotoğafçılık… Hepsinde amatördüm, resim dışında. Dediğim gibi, çocukluğumdan beri. 6 yaşımdan beri. Ben Yesmin ve ismimi sanattan almıi bir kızım. Ben Yesmin ve sanatı hayatım yapmış bir kızım. Ben Yesmin ve hayatı boyunca aşkı aramış, bulamayınca romantik komedi dizilerine ve kitaplarına sarmış deli bir kızım.

Ben Yesmin ve hayatı sanata dökülecek kadar sıradan, aşık bir kızım.

Üstüme elime geleni geçirerek ne giydiğimi şuan önemsemiyorum ama özensiz de değilim kombini tasarladım. Biraz meyve ve bir yumurtayla çok kaliteli bir kahvaltı öğünü geçirdim. Saate baktım ve daha 6.54 olduğunu gördüm. İlk dersim 9’da başlasada arkadaşlarımla öncesinden buluşup kahve içmeyi seviyordum. Telefonu aldım ve kızlarla olan gruba girdim.

Ben: Ben hazırım. Bekliyorum sizi, çıkayım mı dışarı?

Bizi Eylül alıp geliyordu genelde. Tabi ki hepimiz araba kullanabiliyorduk fakat artık gelenek haline gelmişti. Ve Eylül’ün evi Tanem’in hemen yanındaydı. En son beni alıyorlardı. Aslında üçümüzün evi de birbirine çok yakındı ama okula uzaktık. Yani çok da değil ama 45 dakika gibi bir süremiz vardı.

Eylül: Tanem şimdi geldi. 2 dakikaya oradayım bebeğim, kaçıracağım seni.

Gerçekten de 2 dakika sonrasında evin önündeydi. Hemen yerim olan arka koltuğa geçtim ve kapımı kapattım. Tüm yol boyunca sohbet ettik. Üçümüz de aynı üniversiteye gidiyorduk. Üniversite 3. sınıftık. İzmir’in en iyi güzel sanatlar üniversitelerinden biriydi. Ben özellikle burayı seçmiştim fakat arkadaşlarımın da orayı yazdığını bilmiyordum. Hiçbirimiz bilmiyorduk. Herhangi bir gündeki ‘nereyi yazdınız’ sorusunda üçümüz de şoka girmiştik. Ben bilmesem de bu üniversitede seslendirme ve spor dallarıyla ilgili farklı kampüsler vardı. Ne yazık ki kampüslerimiz birbirine çok uzaktı. Yine de arada bahçede sürekli altına oturduğumuz ağaçta buluşuyorduk. Birimizde oluşan bir dedikoduyu dinleyebilmek için 3 ders ekmişliğimiz vardı.

En sonunda okulun önüne vardığımızda saati kontrol ettim. 7.37’ydi. Bir kahve alıp sohbet etmek için gayet yeterli bir zamandı.

“Benim bugün 6 dersim var ya Off.”

Tanem’den gelmişti bu ses.

“Benim de 4 dersim var. Ama sonra dublaj eğitimi var yine.”

Tam bende 4 dersimin olduğunu söyleyecektim ki Eylül dünya barışını sağlamanın yolunu bulmuş gibi ayağa kalktı. Sonra neden ayağa kalktığını sorgulayarak tekrar çimlere, ağacın altına bağdaş kurdu.

“Biliyor musunuuuz eğitmenimin dediği üzere daha belli olmasa da bir animasyon dizisinde Türkçe dublajcılık yapacağımm. AYY ÇOK MUTLUYUMM!”

“Eylül’üm… Yerim seni ama ne kadar da heyecanlanmışsın! Bu ilk animasyon dublajlığı değil mi? Daha öncesinde reklamda oynamıştın sanıyorum.”

“Ev-vet! Bu ilki. Çok heyecanlıyım. Ya onlar için yeterli gelmezsem?”

Eylül tırnaklarını yemeye başlamıştı bile. O anda ben müdahale oldum.

“Tırnaklarını yeme Eylül. Yeterli gelmemek ne demek? Senin gibisini başka nerede bulacaklarmış?”

Tanem de katıldı.

“Evet, oynayacağın tek replikli bir karakter olsa bile biz senle gurur duyuyoruz. Çok iyi yansıtacağından eminim.”

Eylül ikimize de bakıp gülümserken dibimize kadar sokuldu ve ellerini etrafımıza sardı.

“İyi ki tanışmışım sizinle… İyi ki hayatımdasınız.”

Biz de kollarımızı ona doladık ve kocaman bir sarılma gerçekleştirdik. Son günümüzmüş gibi kenetlendik.

𓆩ꨄ︎𓆪

Sonunda benim 4 dersimden sonraki kursum da bitmiş, Tanem’in sadece dersi bitmiş ve Eylül’ün de eğitiminin bitmesine 1 saat kalmıştı. Ben de Eylül çıkana kadar beklemek için Veshpera’ya gittim. Tabi ki uzak olduğundan dolayı taksiyle gittim. Orası evimize yakındı, okula değil. İçeri adımımı attığımda buranın ferah kokusunu içime çektim. Hem kafe hem de kitapçıydı burası. Kitapçı dediğim de kütüphane gibi ama kitapları satın alıyordunuz. Yani bir kitabı orada oturup bitirebilirdin de istersen satın alıp evinde de okuyabilirdin. Kitap ve kahve kokusunu aynı anda içime çekmek terapi gibi bir şeydi benim için. Burası kurulalı daha 1 yıl olmuştu ve Instagram’dan takipleşiyorduk çok öncesinden. Buranın ilk müşterilerinden birileriydik. Burası cennetten farksız.

Kitaplara bakan yaşlı amca beni tanıyordu. Yaklaşık 80 yaşlarındaydı ve torunları vardı. Onlar da burada keyfi olarak çalışıyorlardı. İki torunu vardı Mustafa Amca’nın. İkisi de çok tatlılardı. Biri 12 yaşında, diğeri de 9 yaşındaydı. Mehmet Amca beni görünce gülümsedi.

“Yesmin, sen misin?”

Daha net görebilmek için gözlüğünü kaldırdı.

“Evet Mehmet Amca, benim. Öyle sıkıldığım için gelmiştim. Yeni gelen kitabınız var mı?”

Mehmet Amca samimi şekilde gülümsedi ve eliyle bir kitaplığı işaret etti.

“Gel kızım gel, birkaç kitap var yeni gelen. Seç beğen al.”

Ona minnettarca gülümsedim ve gösterdiği yöne doğru yürüdüm. Uzun zamandır beklediğim bir serinin son kitabı sonunda Türkçeye çevrilmişti. Elime alarak uzun uzun içime çektim kokusunu. Boş masa aradım ama bulamayınca kafeye geçmeye karar kıldım. Fiyatını ödedim ve kafedeki boş masaya yerleştim. Kahvemi de aldıktan sonra okumaya hazırdım.

Yaklaşık yarım saat sonra kitabı kapattım ve saati kontrol ettim. Eylül çıkmış hatta geliyor olmalıydı. Tanem’in de son 1 saati kalmış gibi gözüküyordu. Telefonum uçak modundaydı. Açtım ve kızlarla olan sohbete girdim. Tamay hala antrenmanda olduğu için telefonu kapalıydı ama Eylül’den bir ton mesaj gelmişti. Hepsini okuyamadım çünkü gerçekten çok fazlalardı, okuduğum kadarı eğitiminin bittiği ve nerede olduğumla alakalıydı. Tam zamanında açmışım telefonu diye düşündüm, biraz daha geç kalsaymışım büyük ihtimalle tüm okulu gezecekti. Hemen cevap yazdım.

Ben: Off, gerçekten görmemişim… Telefonum uçak modundaydı. Veshpera’dayım. Taksiyle geldim. Sen çıkana kadar burada kalmayı planlıyordum, sonra geri gelecektim ama kitaba fazla odaklanmışım. Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım. Eee beni boş ver de asıl senin eğitimin nasıl geçti? Güzel haber mi, kötü mü?

Eylül: Tamam ya sorun değil çok, merak ettim sadece. Hangi kitap o? Bu kadar bağlamışsa seni bende okurum belki. Ve haber çok da beklediğimiz gibi değil… Yani nasıl desem ki, nötr. Ne olumlu ne de olumsuz. Detayları Tanem de yanımızdayken gece konuşuruz olur mu?

Ben: Tabi ki. Hem tüm gece dizi izlemek yerine konuşacak bir konumuz da olmuş olur. Tanem kaçta çıkacaktı bu arada? Onu almaya gideriz. Sen Veshpera’ya geliyorsun şu an sanırım…

Eylül: Evet, yoldayım. Az kaldı hatta. Gelirim bir 5-10 dakika kalırım sonra geri döneriz. Tanem de tam o saatlerde çıkacak zaten.

Ben: Tamamdır o zaman. Bekliyorum.

Birkaç dakika sonra Eylül geldi. Dediği gibi 10 dakika kadar sohbet edip Tanem’i almaya yola çıktık. Yaklaşık 30 dakika sonra oradaydık. Daha çıkmamışlardı. Saate baktım ve 15.26 olduğunu gördüm. 4 dakikaya çıkacaklardı. 4 dakika sonra herkes çıkarken Tanem hala çıkmamıştı. Merak ve endişeyle içeri girdik. Tanem antrenörüyle konuşuyordu. Kenarda bekledik.

“Tanem, bir daha böyle hatalar istemiyorum. Anlaştık mı? Dalgın olman benim sorunum değil. Ben burada takımıma puan kazandırtmaya çalışıyorum. Dediğim gibi, iyi bir oyuncusun ama dalgınlığını al bir köşeye at oyundayken.”

“Özür dilerim koç. Bir daha olmayacak.”

Antrenörleri Tanem’e gülümsedi ve geçmesi için işaret verdi. Tanem soyunma odasına girdi ve gelirken bizi görünce gülümsedi.

“Selam, nasılsınız? Ne yaptınız benim yokluğumda?”

“Ben Eylül de çıkana kadar Veshpera’da otururum diye düşünmüştüm kitaba dalmışım. Saati fark etmedim. Neyse ki sonra telefonuma bakmak aklıma geldi de Eylül’le konuştuk. Ama sen bizi boş ver şimdi. Antrenör neden dedi öyle?” diye sordum bir yandan da yürürken. Eylül de kafasını sallayarak nedenini merak ettiğini gösterdi.

“Ya şöyle, ben oynuyordum gayet iyi bir şekilde. Sonra o kız sahanın karşısından bana öyle bir kakıyordu ki yine bir şey yaptı sandım. Kontrol ettim çevremi. Takımımdaki başka kızlara mı bir şey yapmış diye. Görünür olarak hiçbir şey yoktu ama öyle bir sırıtışla bakıyordu ki… O anda da sayı kaçırdım. Sonra kendime kızarak daha hırslı oynadım. İstemsizce her topa atlayasım geldi ve bu sebeple hatalar yaptım fakat sonlara doğru düzeldim. Rahatladım bir tık daha.”

“Yaa, belki de sadece senin dikkatini dağıtmak istiyordur?” diye bit tahmin yürüttü Eylül.

“Evet, ben de sen söyleyince öyle düşündüm. Eğer öyleyse amacına da ulaşmış… Mükemmel olmak zorunda değilsin ama o kızın seni küçük düşürmesine izin verme.”

“Koç için mükemmel olmak zorundayım ama…”

Konuyu dağıtmak için Tanem’le bakışıp anlaşmaya çalışacağımızı hesaba katmadan bir konu açtım.

“Eee, bu gece bizde sabahlıyoruz değil mi? Ayın 16’sında da sabahlamasak da akşam Eylüllerde parti veriyoruz!”

Eylül’ün gözleri faltaşı gibi açıldı. Onun bundan haberi yoktu…

“Şey canım arkadaşlarım, acaba evimde parti yapılacağını ben neden bilmiyorum?”

Tanemle göz göze geldik, ben toparlarım. Ve söze girdim.

“Hmm, güzel soru. Büyük bir parti değil. Sadece sen, ben ve Tanem.” İçimden devam ettim, bir de Ege.

“O kadarını tahmin etmek zor değil. Annemlerin haberi var mı bundan? Hem 16’sı cumartesi değil mi? Geceye kadar kalamayız. Pazar eğitim var yine.”

“Ya gece yapmayız biz de. Normal bir saatte yaparız? Akşam dokuz gibi de çıkarız.”

Tanem bana destek olarak kafasını salladı. Eylül ise gözlerini devirerek bize yandan baktı. İçten içe gülmek istediğini biliyordum.

“Tamam peki, olabilir. Ama annemi nasıl ikna edeceksiniz?”

Eylül’ün annesi biraz katı bir kadındı. Konu akademik başarısı veya seslendirme olsa hiç düşünmeden her şeyi yapardı. Ama bu tarz konularda bir tık daha sertti. Tanem Sude Teyze’ye çoktan sormuştu bile. Konu kuzeninin gelmesi olduğu için kabul etmişti. Tanem sırıtarak Eylül’e baktı.

“Ben çoktan konuştum. İzin verdi merak etme.”

Eylül şaşırmış bir şekilde -haklı olarak- kaşlarını çattı. Bize kafasını yatırıp soran gözlerle baktı fakat dudaklarımız mühürlüydü. Bir şey olduğunu anlamıştı, anlamaması mümkün değildi zaten. Çoktan bindiğimiz hatta yolun yarısına kadar bizi götüren arabadaydık. Saate baktım, 16.02’ydi. Az kalmıştı. Kafamı aradaki boşluktan öne doğru uzattım ve bugünkü plan hakkında konu açtım.

“Saat 4 olmuş. Siz eve gideriniz hazırlanıp gelirsiniz. Ben de siz gelene kadar dışarıdaki işlerimi halledeyim. Yaklaşık 1 saat sonra bizim evde buluşalım olur mu? Eylül beni de şuradaki pet shop’un yanında bırakabilir misin? Kedilere mama alacağım da.”

“Bırakırım tabi ki. İyi olur öyle de 5 gibi sizin evde buluşalım o zaman.”

Araba yolun kenarına ulaşınca kapımı açtım. Telefonumu aldım ve çıkmaya yeltenmeden önce kızlara baktım.

“Tamam anlaştık, görüşürüz. Öptüm ikinizi de.” diyerek onlara uzaktan öpücük yolladım.

“Görüşürüz! Kendine iyi bak.”

“Bay bayy.”

Onlara gülümseyerek arabadan indim. Artık pet shop’larda hayvan satılmıyordu fakat hayvanların mamaları ve kuşlar için kafes, balıklar için akvaryum ve kediler için çanta vs. her şey vardı. Ben de buraya mama almaya gelmiştim. Bir kedi sahiplenmek çok isterdim fakat babamın tüye alerjisi varken annem de evde hayvan beslemenin yanlış bir davranış olduğu, onların yaşaması gereken yerin doğa olması gerektiğini söylüyordu. Eh, bir bakıma haklıydı. Ama dışarıda kendilerinde yemek bulamazlarken evde rahatça oturmaları daha makul geliyordu. Yani sonuç olarak evde kedim olsun çok istesem de dışarıdakilere mama verip, onları düzenli aşı kontrolüne götürmekle yetiniyordum.

“Abi, bir sokak kedisi maması alacağım da…”

Abi gelip tarif etti. Teşekkür edip tarif ettiği yere doğru gittim. Yetişkin kedi maması baktım ve somonlu bir tane aldım. Kasa kısmına doğru yürürken bir şey gözüme çarptı küçük bir mama kabı. Çok gösterişli bir şey değildi. Sade ve sokağa koyulacak türdendi. Ama benim ilgimi çeken şey yanındaki kedi mamasıydı. Birlikte set olarak satılıyordu ve bolca kedi maması vardı. Her türden. Elime alıp incelediğimde köpek maması olduğunu da gördüm. Fiyat olarak -haliyle- daha pahalıydı ama çok büyük bir para değildi. Hem hayvanlar için değeceğini düşündüm.

Kasaya gidip parasını ödedim. Eve yakın bir yerdeydi. Yürümeye başlamışken bir miyavlama sesi duydum. Gülümsedim ve eğildim. Evimin önüne gelmiştim bile.

“Sen burada bekle olur mu? Hemen sana su ve mama getiriyorum. Gitme lütfen.”

Beni anlamış gibi gözlerini kırptı. Ya da bana öyle geldi. Koşa koşa önümdeki kimseyi umursamadan eve vardım ve su aldım bir kaba. O yeni aldığım kaba da yanındaki mamadan koydum. Yine koşa koşa aşağı indim ve kediyi aradım. Onu gördüğümde çok rahatladım. Gider diye çok korkmuştum. Hemen yanına yaklaştım ve suyla mamayı koydum. Kedinin başını okşadım ve suyu içişini izledim. Ben büyülenmiş gibi onu izlerken arkamdan biri omzuma dokundu. Panikle arkama döndüm ve yaklaşık benim yaşlarımda olduğunu tahmin ettiğim benden birkaç santim kısa bir kız vardı arkamda.

“Şey pardon, kediye yem verdiğinizi gördüm de… Sizi daha önce bizim kampüste de görmüştüm.”

“Aaa, öyle mi? Ben Yesmin.”

Kız uzattığım elimi utanarak sıktı ve kendi adını söyledi.

“Buğlem.”

Ona gülümsedim ve tanıştığıma memnun olduğumu söyledim. Kedi onun kedisiydi ve evden kaçmıştı dediğine göre. Ona mama verdiğimi anlattım ve sonra eve çıktım. Bizde sabahlayacaksak birkaç şey hazırlamam gerekiyordu. Spotify’ı açarak çalma listemden rastgele bir şarkı seçtim, yapma nolursun çıkmıştı. Üçümüzün en sevdiği kurabiyeyi yapmaya başladım. Normalde bunu annem daha iyi yapıyordu ama deneyecektim. Hamuru hazırlarken şarkıyı mırıldanmaya başladım.

“Bunu ben bilirim, bir de benim gibileri

İnan ki, inan ki

Denedin bizi ruhumun ikizi

Sandım aynı parmaklarımızın izi

Seni gördüğümde vurdu bi’ kalp krizi

İnan ki, inan ki

Yaramaz kedi, yok ki tabi dili

Nası’ söyler sana olanı biteni?

Yokluğunda kaldım ben bi’ kemik bi’ deri

İnan ki, inan ki…”

Ve şarkıyı söylemeye devam ettim. Araya reklamlar girse de tam 7 şarkıda kurabiyeleri fırına atmıştım. Saate baktım. Gelmelerine 20 dakikadan az kalmıştı. Kahve yapıp abur cuburları hazırladım ve televizyondan Netflix’i açtım. İzleyeceğimiz diziye geldiklerinde karara verirdik. Grubu açtım ve yazmaya başladım.

Ben: Her şeyi hazırladım. Geliyor musunuz?

Bunu yazdıktan sonra fırını kontrole gittim. Tam da zamanında gelmiştim. Tepsiye koydum ve soğumasını beklerken telefonumu elime aldım tekrardan.

Eylül: Şimdi çıktım. Tanem’in kapısının önüne geliyorum.

Tanem: Ben çıkıyorum şimdi. 2 dakika.

5 dakika sonrasında evimdelerdi. Onlara kapıyı açtım. Uzun bir gece bizi bekliyordu…

Bölüm sonu

7 yorum