Koridor her zamanki gibi kalabalıktı ama onların olduğu köşe sanki herkesten ayrıydı. Zil çalmış, ders başlamıştı ama kimse kımıldamıyordu.
Kız hâlâ biraz önce olanın etkisindeydi. Kalbi sakinleşmeye çalışıyor ama olmuyordu. Sessizdi her zamanki gibi… ama içi hiç olmadığı kadar gürültülüydü.
Çocuk duvara yaslanmış, gözlerini ondan ayırmıyordu. O klasik umursamaz hali vardı ama bu sefer bakışlarında farklı bir şey vardı. Daha ciddi… daha derin.
“Kaçacak mısın şimdi?” dedi hafif alaycı bir sesle.
Kız başını kaldırdı. Normalde böyle bir soruya cevap bile veremezdi. Ama bu sefer farklıydı.
“Bilmiyorum…” dedi dürüstçe. “Belki de kaçmamam gerekiyordur.”
Çocuk hafifçe yaklaştı. Aralarındaki mesafe yine tehlikeli derecede azaldı.
“Sen… düşündüğüm gibi değilsin,” dedi çocuk.
“İyi mi kötü mü?” diye sordu kız, gözlerini kaçırmadan.
Çocuk gülümsedi. “Daha tehlikeli.”
Kızın dudakları hafifçe kıvrıldı. Bu onun için bile yeni bir histi. İlk defa biri onu “farklı” gördüğü için değil… gerçekten gördüğü için gülümsüyordu.
Tam o sırada sınıfın kapısı açıldı. İçeriden öğretmenin sesi geldi:
“İkiniz de derse!”
İkisi de aynı anda içeri bakıp sonra tekrar birbirine döndü. Sanki dünya yine durmuştu.
Çocuk bir adım geri çekildi ama gitmedi.
“Bu burada bitmedi,” dedi alçak bir sesle.
Kız kalbinin yine hızlandığını hissetti. Eskisi gibi korkup kaçmadı.
“Bence de…” dedi.
Birlikte sınıfa girdiler ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Arka sıraya oturdu çocuk, her zamanki yeri. Kız ise ön sıralardan birine geçti… ama bu sefer gözleri sürekli arkaya kayıyordu.
Ve çocuk da hiç çekinmeden ona bakıyordu.
Ders anlatılıyordu ama kimse dinlemiyordu.
Çünkü o gün lisede bir ders değil… bir hikâye başlamıştı.