Rahatsız edici bir alarm sesiyle beraber gözlerimi araladığım da saatin henüz çok erken olduğunu fark ettim. Ancak, garipsediğim şey bu değildi. Alarmın sesi gerçekten çok rahatsız ediciydi ve bu alarm benim alarmım olmadığı için daha fazla sinirim bozulmuştu. Gözlerimi ovuşturarak yatağımda oturur pozisyona geçmiştim ki, yatağının yanındaki komodinin üzerinde eline ne geçerse sinirli bir şekilde Eda'ya fırlatan Rana'yı gördüğümde sinirleri bozulan tek kişinin ben olmadığımı anlamıştım. Elimi komodinin üzerindeki Eda'nın telefonuna uzattım ve alarmı kapattım. Ardından gidip Eda'yı uyandırdım. Eda gözlerini güçlükle açarak suratıma baktı ve bu hâliyle çok tatlı göründüğünü fark ettim. "Sorun nedir?" diye masumca sordu.
"Bu aptal alarm sesini değiştirmezsen, bir daha ki uykum faciayla bölünmeden telefonunu aşağıya atarım!" dedi Rana sinirli ve sert bir şekilde. Sinirlernmekte haklıydı ama bu kadar sert konuşmasına gerek diye düşündüm kendi kendime ancak Eda'ya dönerek, Ranaya hak verdiğimi belli edercesine kafamı salladım ve yatağıma tekrar uzanıp yastığıma gömüldüm. Benim alarmımın çalmasına yalnızca yarım saat kalmıştı ve artık yatmamın bir anlamı olmadığını düşünerek, yeniden yatağımdan kalktım ve banyoya doğru yürüdüm. Banyo dolaplarının bana ait olan bölümünü açtım; diş fırçamı, yüz temizleme jelimi ve nemlendiricimi alıp, kendimi daha iyi hissetmek ve güne başlamak adına güzel bir bakım yaptım. İşim bittikten sonra aynaya baktığımda cildimin ışıl ışıl parıldadığını fark ettim. Sanırım yarım saat erken uyanmak o kadar da fena değildi.
Işıl ışıl parıldayan cildimden gözlerimi alamazken, alarmımın çaldığını duydum ve Eda gibi bende bir saldırıya uğramamak için hızla gidip alarmımı kapattım. Ancak hemen ardından bir alarm sesi daha duyduğumda, boşuna acele ettiğimi düşünerek, gözlerimi devirdim. Rana da benim gibi alarmını aynı saate ayarlamıştı. Uykulu gözlerini açtığında, onunla göz göze geldik. "Günaydın." dedim soğuk bir sekilde ve gidip dolabımdan giymek için birşeyler seçtim. Uzun koyu mavi plazzo kot pantolon ve siyah crop giydim. Saçlarım zaten düzdü bu sebeple sadece taradım ve sol tarafımdan bir kaç tutam alıp yıldızlı tokalarla yan tarafa doğru sabitledim. Güneş kremimi sürdüm, kirpik Kıvırma ile kirpiklerimi kıvırdım ve böğürtlenli dudak nemlendiricimi sürdüm. İçinde kalem defterlerimin olduğu bezden bej rengi kol çantamı da aldıktan sonra çıkmak için kapıya yönelmiştim ki, soğuk bir ses beni durdurdu.
"Kahvaltı yapmadan gitmeyeceksin öyle değil mi?" dedi Rana soğuk bakışlarıyla orantılı soğuk sesiyle. Saçlarını iki yandan örmüş böylece altta kalan kızıl saçlarını da ortaya çıkarmıştı. Gri ispanyol bir eşofmanın üzerine kırmızı kısa kollu bir crop giymişti. Şeftali tonlarında ruju ve çektiği uzun eyeliner'ı ile oldukça çekici görünüyordu. Yanıma geldi ve tıpkı benim gibi beyaz bir spor ayakkabı giydi. "Sen kahvaltıya mı gidiyorsun?" diye sordum.
"Elbette, kahvaltıya gidiyorum. Burayı lise sanmadın öyle değil mi?" diye ukâla bir şekilde sırıttı. Ardından kaşlarını kaldırıp şaşırmış gibi yaptı ve dudaklarını bükerek, "Yoksa ilk günden geç mi kaldın?" dedi.
Onun bu durumla dalga geçmesi oldukça sinirimi bozmuştu. Ne de olsa o ikinci sınıftı, bu yüzden ne yapması gerektiğini iyi biliyordu. Fakat ben bu yeni hayatıma henüz alışamamıştım. Sinir olduğumu belki etmeden dikleştim ve yüzüne doğru eğilerek, "Hadi kahvaltı yapmaya gidelim. Zirâ sen uyurken tüm kahvaltı bitmiş bile olabilir." dedim aynı tavırla ve yemekhaneye doğru ilerledim.
Yemekhaneye indiğimizde kahvaltı tabağımıza istediğimiz şeyleri koyduk ve hâlâ kahvaltı yapan Eda'nın yanına gittik. Suratı asıkyı ve sabah yaşananlardan dolayı kırıldığını düşündüm. "Neyin, var?" diye sordum.
Omuzunu silkerek cevap verdi. "Keşke dersler başlamasaydı, çok sıkıcı." dedi tabağında ki zeytini çatalıyla hareket ettirirken.
"Keşke ben de senin gibi tiyatrocu yada dilci olsaydım. O zaman herşey daha çekilir olabilirdi." dedi sıkılmış bir ifadeyle.
"Aslında bakarsan ilgim olmasaydı yada çok sevmeseydim asla dil okumazdım. Çünkü gerçekten insanı bunaltıyor. Diğer derslerden güzel yanı eğlenerek öğrenebilirsiniz ama eğer gerçekten ilginiz varsa." dedim. Ben gerçekten sanat için yaratılmış olmalıydım. Tiyatrocuydum, sesimi değiştirebiliyordum, şarkı söyleme konusunda çok iyiydim, kitap yazıyordum, dil öğrenme konusunda iyiydim ve çok üretkendim. İngilizce konusunda bir çok eğlenceli yöntem geliştirmiştim ve lisede sırf bu özelliklerim sayesinde okulun kendi içinde oluşturduğu dil grubuna alınmıştım. Ayrıca çok fazla kitap okurdum ve öğretmenlerim her zaman farklı bir çocuk olduğumu söylerlerdi. Bu ise oldukça hoşuma giderdi. Bu özelliklerim sayesindeyse bana çok yabancı olsa bile girdiğim her ortama ayak uydurabiliyordum.
"Emin olun bölümleriniz benimki kadar sıkıcı olamaz." dedi sıkıldığını belli ederek. Haklıydı, mimarlık güzeldi ancak öğrenme süreci biraz yorabiliyordu ve sıkıcı olabiliyordu. Eda'nın bölümü ise psikolojiydi. Ona bakınca daha eğlenceli bir meslek seçebileceğini hayal etmiştim ama psikoloji bölümüne de yakıştığını düşündüm. Eda da benim gibi birinci sınıftı ancak üniversite ortamına, benden önce geldiği için daha çabuk alışmış olmalıydı.
Kahvaltınızı yaptıktan sonra kızlar Yabancı diller yüksekokulu'na nasıl gitmem gerektiğini bana tarif ettiler ve onlar sayesinde hızla ulaştım. Tüm kurumlar birbirine çok yakındı. Tiyatro kurumları da öyle. Saatin kaç olduğuna bakmak için telefonumu açtığımda derse geç kaldığımı fark ederek hızla merdivenleri çıkmaya başladım. Neyseki sınıfımın yerini önceden öğrenmiştim böylece hemen buldum. Kapının önünde durup düzensiz nefesimi yavaşça nefes alıp vererek düzene sokmaya çalıştım ve arkamdan gelen sesle irkildim. "Senin burada ne işin var!" diyen kişi kendini beğenmiş o çocuktan başkası değildi. Bunun çok uzun olduğunu düşünerek, onun için başka bir takma isim bulmayı kafamın bir köşesine not ettim çünkü sanırım bu baş belası çocuktan kurtulamayacaktım.
"Asıl senin burada ne işin var! Burası benim sınıfım. Bunu da geçtim sakın bana bu üniversite de okuduğunu söyleme!" dedim hayal kırıklığına uğradığımı belli ederek.
"Sen, gerçekten tam bir baş belasısın. Eğer tıp fakültesinde seni görürsem, emin ol okumayı bile bırakırım." dedi sert bakışlarıyla yüzüme doğru eğilerek.
"Tıp fakültesinde işim yoktu ama sırf bu yüzden oraya geleceğim. En azından bu okul senin gibi kendini beğenmiş, ukâla ve boş öğrencilerden arınmış olur." dedim aynı sinirli ifadeyle.
"Boş öğrenci mi? Ben bir tıp öğrencisiyim. Düşündüğün kadar boş bir öğrenci olduğumu sanmıyorum. Üstelik bir tıp öğrencisine, bir dil öğrencisinin bunu demesi de çok trajikomik bir durum." dedi dudaklarının kenarları yana doğru kıvrılmıştı. Bana laf sokmaktan zevk alıyor olmalıydı ama bu zevki ona taddırmaya hiç niyetim yoktu.
"Tıbbı bu zekayla nasıl kazandın anlamıyorum. Dili ve dilcileri küçümseyen birinin, yabancı diller yüksekokulunda olması da ayrı trajikomik." dedim onun taklidini yaparak. Bu sefer dudakları kenara kıvrılan kişi ben olmuştum.
"Sanane kızım istediğim yerde olurum. Ayrıca dili yan dal olarak seçtim. Daha nitelikli bir cerrah olabilmek için." dedi hızlı bir şekilde açıklama yaparak.
"Madem dil seni daha nitelikli bir cerrah yapıyor, öyleyse neden dilcileri Küçümsüyorsun." dedim ve cevap vermesine fırsat vermeden tekrar lafa girdim. "Dur, ben söyleyeyim. Çünkü küçümsediğin şeylere hayransın ama bu hayranlığını gizlemek için de küçümseyici tavırlarda bulunuyorsun." diyerek cevabı yapıştırdım. Sinirle yumruklarını sıktığını fark ettim ve üzerime yürümeye başladı. Ondan korkmadığımı belli etmek için dimdik durdum ve sinirli bakışlarımı onun suratına diktim.
"Sen artık çok olmaya başladın, baş belası." dedi ve delici bakışlarını gözlerimden ayırmadı. Baş belası mı? Bu lakabı ona ben takmalıydım. Onun benden önce davranması sinirlerimi bozmuştu ve hemen onunkinden daha sinir bozucu bir lakap düşündüm ve aklıma gelen fikirle hızla harekete geçtim.
"Asıl, sen artık çok olmaya başladın, Johnny Bravo." dedim, gözlerimi kısarak. Ancak bu onu sinir etmemekle kalmamış, hatta güldürmüştü.
"Johnny Bravo 'mu, bak anlıyorum beni sinir etmeye çalışıyorsun ama bu iltifat gibi birşey. Yoksa bilinç altında çok yakışıklı olduğumla ilgili hayaller mi kuruyorsun." dedi ve tam cevap verecekken bunun bir soru olmadığını anladım ve bu düşünce daha da sinir olmama sebep oldu. Kendimi toparladım ve delici bakışlarımı onun suratına yaklaştırdım.
"Sana iltifat etmek mi? Rüyanda görürsün, ego patlaması. Ayrıca Johnny Bravo yakışıklı olduğu için sana benzetme yapmadım. Sen de tıpkı onun gibi kibirli, kendini beğenmiş, baş belası, narsist ve budalasın. Bu özelliklerin bana Johnny Bravo’yu hatırlatıyor." dedim.
"Bak cidd-" diye kendini savunmak için harekete geçmişti ki, hemen yanımızda sertçe açılan kapı, sözünün bölünmesine sebep olmuştu.
Sınıftan çıkan uzun boylu, top sakallı, kulaklarında gümüş ve kalın küpeler olan; giyinişiyle tam bir dilciyi andıran ve elinde her bir bilgisayar çantası ile ders kitapları tutan sert bakışlı adam bize doğru yürüyordu. Yaşı henüz çok gençti. "Daha ilk günden tüm ders saatini kapıda geçirmeniz ne kadar da güzel." dedi sert bakışlarıyla. Bütün bunların bir rüya olduğunu dilesem de herşey rüya olamayacak kadar acı ve gerçekti. "Söyler misiniz, bu cesreti nereden alıyorsunuz?" diye sordu.
Pişmanlıkla konuşmaya kalkmıştım ki, hoca konuşmama bile müsaade etmeden, devam etti. "Eğer bu tekrarlanırsa, emin olun sizi kendi dersime bizzat ben almam ve ufak bir ceza olarak kütüphane kitaplarını düzenlemek zorunda kalırsınız." dedi sinirli bir şekilde ve gitti.
"Hepsi senin yüzünden ve asıl baş belası da sensin." dedim sesimi yükselterek ve Johnny Bravo lakabını taktığım kendini beğenmiş çocuğa bakarak, ardından sınıfa girdim. Kimse kalmamış, herkes çıkmıştı. Tahta da çok az yazı vardı ve oturup onları not almaya başladım. Dersin çoğunu devasa akıllı tahtadan işlemiş olmalılardı yada bilgisayardan tahtaya görüntüleri yansıtarak. Notlarımı tuttuktan sonra kapının kenarında durmuş beni izleyen Johnny Bravo'yu gördüm ve ona gözlerimi devirdim. Aynı şekilde o da bana gözlerini devirdi ve gitti.
"Üzülme tuttuğum notlarımı, seninle paylaşırım." Arkamdan gelen sesle irkildim ve kim olduğuna bakmak için döndüm. Sarışın, kahverengi gözlü, beyaz tenli ve uzun boylu bir erkekti. Oldukça samimi ve yakışıklıydı. "Ben,Deniz." dedi elini bana doğru tanışmak amacıyla uzatarak. Bende aynı şekilde elimi uzattım, "Ben de, Nehir." dedim gülümseyerek.
"Hadi ama dalga geçmeyi kes de bana gerçek ismini söyle, ufaklık." dedi dudakları kenara kıvrılırken.
"Adım, gerçekten Nehir." dedim kıkırdayarak, o da benimle beraber kıkırdadı.
"Kusura bakma, bu aralar biraz fazla soğuk espiriye maruz kaldım da. Ben Deniz diyince, Sen de Nehir diye şaka yapıyorsun sandım." dedi ve çantasından defterini çıkararak bana uzattı. "Al bakalım. Sende kalsın sonra bana geri verirsin." dedi. "Bu arada içinde numaram da yazıyor." dediğinde, yanlış anladığımı fark etmiş olacak ki, hemen açıklama yaptı. "Yanlış anlama. Defterin ön tarafında kendi bilgilerini yazma bölümü var. Ben de her ihtimale karşı numaramı da yazdım. Defteri kaybedersem, bulabileyim diye. Sonuçta önemli notlarımın bulunduğu bir defter." dedi ve göz kırparak sınıftan çıkışını izledim. Sınıftan çıkarken kapıyı kapatmadı ve gözüme tekrar Johnny Bravo çarptı. Yanında iki tane sarışın kız vardı ve onlarla flörtleştiği çok belliydi. Bu hâli midemi bulandırmıştı ve hızla eşyalarımı toplayıp, sınıftan ayrıldım.


