Yorgun gözlerim, onları açmamam için beni zorluyordu. Gece yurt odama girmiş ve saatlerce yağan yağmuru izleyip, uzun zamandır içimde biriken birçok şeye ağlamıştım. Sanırım bunu yaparken de uyuyakalmıştım. Ağlamak güçsüzlük yada zayıflıktır diyenler yanılıyordu. Ağlamak içinde biriken sorunlarla kendi başına mücadele etmek, kendine yük olan şeyleri dışa vurmak ve böylece olduğundan daha da güçlenmekti. Odada ki neşeli seslerin sahibinin kim olduğunu merak etsem de yorgun gözlerim, onları açmamam için bana savaş açmış olmalıydı çünkü kendimi zorlamama rağmen onları açmakta güçlük çekiyordum. Ancak, inatçılıkta üstüme tanımazdım. Bu neşeli seslerin kimden geldiğine bakmalıydım. Bazen çok meraklı olabiliyordum. Kendi içimde göstermiş olduğum ufak çaplı bir çabadan sonra sonunda gözlerimi hafifçe aralamaya başlamıştım. Neşeli seslerin sahibiyse, tam yanımdaki yatak da oturur pozisyona geçmişti. Açık kumral saçları, kahverengi gözleri, beyaz teni, küçük dudaklarıyla uyumlu küçük simetrik burnuyla oldukça tatlı bir kızdı. Sarıya çalan açık kumral saçları, tavşanlı pijamasına dökülmüş, beline kadar uzanıyordu. Böyle bile oldukça masum, saf bir güzelliği vardı.
Yorgun gözlerimi biraz daha odanın içinde gezdirdim ve tam karşımdaki yatakta tıpkı benim gibi hâlâ yatakta uzanan, yastığına dökülmüş dağınık koyu kahverengi ve aralarında hafif kırmızılıklar olan saçlarına rağmen oldukça çekici görünen ve bir o kadar da soğuk bakışlarla çaprazında ki neşeli kıza sabreden bir diğer oda arkadaşım. Buğday tenliydi, koyu kahverengi saçları vardı ancak saçlarının arka tarafında ki bir kaç tutamı kırmızıya boyamış olmalıydı. Çekik gözleri ve küçük bir burnu vardı. Burnunun üzerinde kahverengi çilleri onu olduğundan daha da çekici gösteriyordu ve dolgun dudaklarıysa bu çekiciliğe eşlik ediyordu. En sevdiği renk kırmızı olmalıydı ki, üzerindeki pijama ve yatağının hemen yanında ki küçük komodinin üzerinde duran kırmızı telefon kılıfından bunu çıkarıyordum. Ben meraklı bakışlarımlarımla onu süzerken, o da bunu fark etmiş olacak ki dolgun dudaklarını hareket ettirmeye başladı ve bu sırada soğuk gözleriyse, benim yorgun gözlerimi buldu. "İncelemen bitti mi?" dedi tıpkı bakışları kadar soğuk sözleriyle.
Anlam veremeyerek yatağımda oturur pozisyona geçtim ve tıpkı onun yaptığı gibi soğuk bakışlarla suratına baktım. Yapım böyleydi, biri bana nasıl yaklaşırsa bende ona aynı şekilde yaklaşırdım. Üstelik kendimi de asla ezdirmezdim.
O da benim yaptığım gibi yerinde dikleşti ve aramızda ki kısa süren sesizliği bozdu. "Demek istediğim, sinsice bizi incelediğinin ve bizi dinlediğinin farkındayım." dedi aynı soğuklukla. Bu kız belasını arıyor olmalı. Beni sinir etmeye ve daha ilk günden korkutup üzerimde hakimlik kurmaya çalıştığı belliydi. Ancak, ben bu zevki ona yaşatmayacaktım."Sizi incelediğim doğru, sonuçta oda arkadaşlarımın nasıl insanlar olduğunu görmeye hakkım var ama bunu sinsice yapmadım. Ayrıca sizi dinlediğim falan da yok." dedim sakin bir ses tonuyla, beni sinir etmeyi ve üzerimde üstünlük kurmayı başaramadığını belli ederek.
Söylediklerimden sonra ikimiz de konuşmadık ve soğuk bakışlarla birbirimizi süzdük. Bu durum artık gerçekten sinirimi bozmaya başlamıştı. Sinirlendiğimi anlamaması için aramızda ki soğuk bakışmayı bölen ben oldum ve gözlerimi devirerek, banyonun yolunu tuttum. Aynadan nasıl göründüğüme baktığım da bu kadar berbat bir halde olduğumu tahmin etmemiştim. Gözlerim kızarmış ve alt tarafları morarmıştı, ağzımın kenarından biraz salya akmış ve kurumuştu. Saçlarım düzdü ancak biraz karışmıştı ve az evvel sinirlendiğim için yanaklarım biraz kızarmıştı. Hemen kendime gelmek adına yüzümü buz gibi bir suyla yıkadım. Yeniden aynadan kendime bakmak için gözlerimi açtığımdaysa, arkamdan bana gülümseyen neşeli kumral kızı gördüm. Elinde bir kaç kağıt havluyla bana gülümsüyordu. Samimiyetine karşılık vererek, elindeki kağıt havlularla yüzümü kuruttum. "Teşekkürler" dedim gülümsemesine karşılık vererek.
"Rica ederim. Bu arada ben Eda Soyman." dedi elini tanışmak amacıyla bana doğru uzatırken.
Gülümseyerek elini sıktım,"Safiye Soyman ile akrabalık bağınız nedir?" diye ciddi bir şekilde sordum. Eda masumca ne söylemek istediğimi anlamak istercesine suratıma baktı. Bense onun bu saf bakışlarına karşılık kıkırdamaya başladım. "Şaka yapıyorum." dedim ve tekrar kıkırdamaya devam ettim.
"Çok ciddi bir şekilde söyleyince bir an ciddi olduğunu düşündüm." dedi gülümseyerek.
"Tiyatrocuyum, bu yüzden rol konusunda iyiyim." dedim samimiyetle. "Bu arada ben de Nehir Derin." dedim gülümseyerek.
"Memnun oldum. Bu arada Rana'nın kusuruna bakma, yeni tanıştığı kişilere biraz kabaca davranabiliyor. Zamanla seni seveceğinden eminim. İlk başlarda bana karşı da böyleydi. Aslında bugün onun kafasını şişirdiğim için de bugün bir tık daha fazla huysuzdu." dedi pişmanlıkla. Ellerimi sorun yok dercesine savurdum ve göz altlarıma krem sürüp biraz ovaladıktan sonra, morluklar hızla geçiverdi.
Banyoda işim bittikten sonra, yeniden ortak odamıza girdim ve yatağımı toparladım. Eda ve isminin Rana olduğunu öğrendiğim huysuz kız çoktan yataklarını toplamış ve giyinmişlerdi. Sanırım ben soğuk suyla yüzümü yıkarken biraz fazla orada zaman harcamıştım çünkü banyodan çıktığımda Rana, banyonun önünde ters bakışlarını üzerimde gezdiriyordu.
Yatağımı toparladım ve gidip kırmızı tonlarında dudak rengindeki nemlendiricimi, güneş kremini sürdüm ve kısa bir eyeliner çektim. Siyah bir şortun üzerine dar, kısa kollu, siyah ve ön tarafıyla yanları beyaz baskılarla kaplı olan bir body giydim. Üzerine en yakın arkadaşımla birbirimize aldığımız mavi, camdan desenli kolyemi taktım ve kulaklıklarım ile telefonumu da alıp, yemekhaneye indim.
Kızlar benden önce aşağıya inmiş ve güzel bir yer kapmışlardı. Eda beni gördüğünde neşeyle elini salladı ve yanlarına gitmemi istedi. Onların olduğu tarafa doğru hareketlenmiştim ve bu sırada Rana'nın göz devirdiğini fark ettim. Onun oldukça sinirini bozuyor olmalıydım ama bunun nedenini de çok merak ediyordum. Yanlarına ulaştığımda Eda'nın karşısına geçip oturdum. Rana umursamaz bakışlarını üzerimde gezdiriyordu ve bunu neden yaptığına gerçekten anlam veremiyordum. Ortamdaki gerginlik yükselirken, Rana sonunda konuşmaya karar vermiş olacak ki boğazını temizledi. "Kahvaltının ayaklanıp, yanına gelmesini beklemiyorsun, değil mi?" dedi ukâla bir tavırla.
Bir kaç saniyelik sesizlik oluştu ve bu sırada masa da göz gezdirdim. Rana ve Eda'nın önünde kahvaltı tabakları ve içinde çeşitli yiyecekler vardı. Gözlerim tekrar Rana'nın soğuk bakışlarını bulduğunda, konuşmaya devam etti. "Aa, yoksa sen self-servis'de bu yüksek özgüvenini kayıp mı ediyorsun?" dedi dudaklarını bükerek. Tam kendimi savunmaya geçecektim ki Rana konuşmama müsaade etmedi. "Ama üzgünüm tatlım çünkü burada her istediğini önüne getirecek bir annen yok. Herşeyi kendin yapmak zorundasın." dedi ve soğuk bakışlarını yemeğine dikti.
Kendimi savunmak için uygun bir an olduğunu düşünsem de, Eda benden önce davranmıştı. "Burada ki ilk günü Rana. Bu yüzden ne yapması gerektiğini bilmemesi gayet normal." dedi ve güneş misali saçlarını savurarak masadan kalktı ve beni de kendiyle çekti. "Hadi, gidip sana kahvaltı alalım." dedi ve samimiyetle gülümsedi.
"Bu kız her zaman böyle mi yoksa sadece sabahları tersinden mi kalkıyor?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Üzgünüm ama her zaman böyle." dedi dudaklarını bükerek. "Aslında sen onunla inatlaşmasan belki böyle yapmaz." dedi kısık bir sesle.
"Nasıl yani bana ne söylerse söylesin yada ne yaparsa yapsın, sesiz kal mı diyorsun?" diye kaşlarımı çatarak tekrar onun ürkek gözlerine baktım.
"Hayır, yani bilmiyorum." dedi gözlerini kaçırarak.
"Sen, bunu yapabilirsin ama benden bunu yapmamı bekleme." dedim sertçe ve Edayla birlikte kahvaltımı aldıktan sonra tekrar masamıza geçtik. Karnım çok açtı bu yüzden hızla yemeğimi yedim ve kahvaltılarımız bittikten sonra yemekhaneden çıktık. Eda ve Rana benden çok önce buraya geldikleri için İzmir'i gezme fırsatları olmuştu fakat ben bunu yapamamıştım. Bu sebeple Eda gezdiği yerlerden büyük bir heves ve heyecanla bana bahsetmiş ve beni götürmek istemişti. Rana ilk başta gelmeyeceğini söylese de, Eda'nın ısrarlarına dayanamamış ve "Sırf şu lanet olası çeneni kapatman için geliyorum," diyerek yanımızda yerini almıştı.
Eda bana en çok nereyi merak ettiğimi ve sormuş ve bunun üzerine ben de Alaçatı demiştim. Bu sebeple Alaçatıya gelmiştik. Tam hayal ettiğim gibiydi. Mavi ve beyaz renk tonlarıyla birlikte her yer çok sade ve huzur doluydu. Yerler bile beyaz taşlarla kaplıydı ve biraz daha aşağı tarafta deniz vardı. Tüm kafeler, oteller ve belki evlerin etrafları çiçeklerle kaplıydı ve bu hâliyle bile masaldaymış gibi hissettiriyordu. Mutluluğum gözlerimden bile o kadar çok okunabiliyordu ki. Hep hayalini kurduğum yerdeydim ve herşey tam olarak hayal ettiğim gibiydi. Özellikle her yerin Mavi, beyaz ve bej rengi tonlarında olması kendimi dünyanın en mutlu insanıymış gibi ve çocuk gibi hissetmeme sebep oluyordu. Tek yapmak istediğimse anın tadını çıkarıp, bol bol fotoğraf çekmekti.
Rana ve Eda bu hâlime bakıp kkıkırdamışlardı. Rana tabiki dalgasını da geçmişti ama umursamadım. Biraz daha etrafta dolanıp fotoğraf çekindikten sonra Eda'nın çok övdüğü bir cafeye gittik. Bu kafe mavi ve beyaz renklerinin aksine, pudra rengi ve açık pembe renklerini içeriyordu ve cafenin tam önünde süs olarak bej renginde bir nostalji karavan vardı. Üstelik cafenin girişi bile çok güzel bir şekilde süslenmiş ve dekore edilmişti. Cafenin girişinde de fotoğraf çektikten sonra sonunda içeriye girdik ve kızlarla tatlı ve içecek sipariş ettik. Ben waffle ve karamel milkshake sipariş ettim ve bunların hemen ardından da sütlaç sipariş ettim. Eda bu hallerime kıkırdayarak tepki veriyordu ama Rana, Eda sayesinde böyle şeylere alıştığını belli edercesine göz çevirmekle yetiniyordu fakat arada onunda gülümsediği gözümden kaçmamıştı.
"Söylesene, sütlacın bittikten sonra tüm cafeyi yemezsin değil mi?" dedi ciddi bir ses tonuyla.
"Bilmem, doymazsam yerim heralde." dedim dışarıdan gözüken denizden gözlerimi ayırmadan.
"Peki, sana bir kıyak yapayım öyleyse" dedi Rana ve masadan kalkıp bir garsonun yanında soluğu aldı. Anlam veremeyerek Eda'ya baktım ancak anlaşılma onun da hiç bir fikri yoktu. Rana yeniden yanımıza geldiğinde, gerilmiş bakışlarımı ona diktim. "Merak etme, sadece küçük bir kıyak. Anın tadını çıkar." dedi ve tatlısını yemeye devam etti.
Bir kaç dakikanın ardından garson elinde bir tabak kurabiyeyle yanımıza geldi. Tabağı ortaya bıraktı ve "Başka bir isteğiniz olursa, burdayım efendim." diyip gitti.
"İzmir bombasını hiç denemişmiydin, akarsu- pardon Nehir?" ismimi bilerek yanlış söylediğine adım kadar emindim. Fakat bunu bir kenara bıraktım çünkü İzmir bombasını ilk defa yiyecektim. Bir tane aldım ve yedim. Mükemmel tadıyla gözlerimi kapattım ve gerçekten tadını çıkararak yedim. Gözlerimi açtığımda Rana umursamazca, Eda da gülümseyerek İzmir bombasını yemeye başlamıştı. Rana'nın neden böyle bir kıyak yaptığına anlam veremesem de teşekkür ettim ve fazla kurcalamadım.
Tatlılarımızı bitirip biraz daha oturduktan sonra cafeden çıkmak için kapıya yönelmiştik. Yürürken bir yandan da Eda'nın heyecanla anlattığı bazı anılarını dinliyorduk. Tam da bu sırada biriyle çarpıştım ve soğuk bir sıvının kıyafetlerimi ıslattığını ve bacaklarımdan yere doğru aktığını gördüm. Sinirli bir şekilde kıyafetlerime bakarken, kiminle çarpıştığımı görmek için kafamı kaldırdım ve gördüğüm yüz tanıdıktı. Gördüğüm yüz kulaklığımı kıran kaba çocuğun yüzünden başkası değildi. İkimizde birbirimize şaşkınlıkla bakıyorduk ve aramızdaki bu gergin sessizliği ben bozdum. "Bela mısın kardeşim sen? Bilerek yaptın dimi. Bir buçuk aydır 'şu çarpıştığım kızı bulup üzerine kahvemi dökeceğim böylece intikam almış olacağım' diye intikam planları falan mı kurdun? Bu tesadüfün başka bir açıklaması olamaz çünkü." dedim sinirli bir şekilde. O kadar sinirlenmiştim ki, belki başkası olsa bu kadar tepki göstermezdim ama o bana kabalık etmişti ve kulaklığımı bilerek kırmıştı. Bu sebeple tavırlarım sertti.
Söylediklerimin üzerine histerik bir gülüş attı. "Şu işe bak ya, seni İzmir'e kadar takip ettim demiyorsun da kendi suçunu bana atmak daha kolay geliyor olmalı." dedi ve kendi kıyafetlerine baktıktan hemen sonra sinirli bakışlarını üzerimde gezdirdi. "Ayrıca eğer senden intikam almak istesem sence kahvemi kendi üzerime de döker miydim? Bak bu hayatta ki en nefret ettiğim şeylerden biri kirlenmek ve sen iki defadır beni bununla sınıyorsun." tekrar attığı histerik gülüşünün ardından yüzüme yaklaşmak için biraz eğildi ve devam etti. " Yani sen kendini kandırmak için başka ve biraz mantıklı senaryolar kur kafanda. Besbelli beni takip ediyorsun işte." dedi ve kıkırdadı.
Sinirlendim ve sinirden yine kızardığımı hissettim. Ben de onun suratına yaklaştım ve delici bakışlarımı onun gözlerine diktim. Çok tanıdık birşeyler hissediyordum fakat buna anlam veremiyordum. "Bak ben buraya üniversiteyi kazandığım için geldim. Yani seni takip ettiğim falan yok bunu o kafana sok." dedim ve geri çekildim bu sefer histerik bir gülüş atan kişi bendim. "Ben sana niye açıklama yapıyorum ya? Ayrıca sen kendi derdine yan." dedim ve denize doğru koşmaya başladım. Cafe ve deniz birbirine çok yakındı bu yüzden hızla ayakkabılarımı çıkardım ve denizin içine girdim. Suyun içine daldım ve çıktım. Daha sonra kıkırdayarak, sudan çıktım. Ayakkabılarımı elime aldım ve yalın ayak tekrar onların yanına yürüdüm. Rana, Eda ve kendini beğenmiş çocuk şaşırmış bir şekilde beni izliyorlardı bende onlara gülümseyerek bakıyordum.
Kendini beğenmiş çocuk yeniden histerik gülüşünü attı ve ardından devam etti, "Sen gerçekten delisin."
Bir zafer kazanmış edasıyla suratına yaklaştım ve gözlerimle kıyafetini gösterdim. "Ben temizlendim. Sen kendi derdine yan titiz çocuk" dedim ellerimi tırnak işareti şeklinde hareket ettirerek. "Ha bide, mümkünse bir daha asla karşıma çıkma olur mu?" dedim ve kızlara doğru döndüm. "Hadi gidelim, buradan. Malum etraf çok kirlenmiş." dedim imalı bir şekilde ve kızlarla beraber yürümeye başladık. Yurda giderken kendime giymek için bir parmak arası terlik aldım ve kızlarla yurdun yolunu tuttuk. Soru soran gözlerle bana baksalar da bişey söylemeye çekindikleri belliydi. "Yurda gidince merak ediyorsanız, anlatırım." dedim ve kulaklıklarımı takıp yoluma devam ettim. Kulaklığımda Pasify Her şarkısı çalarken, Tesadüfe bak ya! Çocukla Diyarbakır'da çarpışıyoruz ve üstüne kabalık etmekle kalmayıp kulaklığımı bilerek eziyor. İzmir'e geliyorum yine aynı senaryo! diye geçirdim içimden. O kendini beğenmişin aklımdan çıkmadığını fark ettim ama hızla onu zihnimden uzaklaştırdım ve şarkıya kapılıp, İzmir'in yavaş yavaş karanlık çöken rüya gibi sokaklarını izledim.







