Hayat bir anda sizi sürprizlerle karşılayabilirdi. Bunlar iyi de olabilirdi, kötü de. Ben hem kötü bir sürprizle karşılaşmıştım hem de iyi olup olmadığını bilemediğim bir sürpriz beni bulmuştu. Şimdi onun siyah spor arabasında kafamı cama yaslamış dışarıyı izliyordum. Ağzımı bıçak açmıyordu. Ona döndüm. Yanımda arabayı sürerken arka arabadaki farların ışığıyla yeşil gözleri ön plana çıkıyordu. Kumral saçları dağınıktı. Dudakları dolgun ama çok da kalın değildi. Kirpikleri ne çok uzun ne çok kısaydı. Onu incelemeyi bırakmalıydım. Kafamı çevirmeye yeltenecekken gözleri gözlerimle buluştu. Utanarak başımı çevirdim. Nihayet evine vardık. Bir villada yaşıyordu. İçeriye girdiğimizde sağ tarafta büyük bir salon bizi karşılıyordu. Sol tarafta mutfak vardı. Ve tam karşıda da bir merdiven. Odalara çıkıyor olmalıydı. Ağzım açık kalmıştı. Benden akan sular yere düşerek garip sesler çıkartıyordu.
“Sana evi daha sonra gezdiririm. Ama şimdi hasta olmaman lazım. Gel benimle.” Beni yukarı çıkarttı. Tahmin ettiğim gibi odalar yukarıdaydı.
“Burası senin odan olacak. Misafir odasıydı.”
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Burası da banyo.” Dedi odanın içindeki banyoyu göstererek. Kendinden bir şeyler verdi ve odadan çıktı. Yağmurdan ıslanmış üstümü çıkarttım ve kirliye attım. Banyoya girdim ve duşumu aldım. Üstümü giyindikten sonra odadan çıktım. Su almak için aşağıya indim ve onunla karşılaştım.
“Ne yapıyorsun?” Dedim.
“Kendime kahve yapıyorum, sen de ister misin?”
Biraz tereddüt ettikten sonra “Olur.” Dedim.
“Otursana” dedi mutfaktaki masayı göstererek. Oturdum ve onu izlemeye başladım. Kahvelerimizi yaptı ve yanıma oturdu.
“Anlatır mısın?” Dedim.
“Neyi?”
“Beni neden kurtardığını. Bunların nasıl geçeceğini. Yaralarımı nasıl saracağını.”
“Ben…” Diye söze girdi. “Çok küçük yaşta kimsesiz kaldım. Kendi ayaklarımla yetimhaneye gittim ama kimse beni almadı. Kimsesiz kaldım. Sen bugün uçurumun kenarındayken de aklıma neden intihar edebileceğin düşüncesi düştü. Her şeyden önce sen bir insansın. Buna izin veremem.” Dedi.
Boğazım düğümlendi. Diyemedim. Gözlerimden bir damla yaş aktı.
“Yani biz ikimiz şimdi…”
“Evet…” Dedim.
“Kimsesisiz.”
”Belki izin verirsen yaralarımızı sarabiliriz. Bir insanın böyle acı çekmesini istemiyorum.”
”Çok zor…” dedim titrek sesimle.
Ellerimi tutacaktı ama korktu. Tutamadı. Daha yeni tanışmıştık.
“Her şey güzel olacak.” Dedi ve bir gülümseme yerleştirdi yüzüne.
Güneş nihayet kendini göstermeye ama aynı zamanda da batmaya başlamıştı.
“O zaman izin verirsen ben yemeği hazırlıyorum.” dedi.
“Benim iştahım yok.” Dedim çok keyifsiz bir şekilde.
“İtiraz yok, çok güzel et sote yaparım.” İtiraz etmedim ve “Tamam.” Dedim. Koltuğa oturdum ve yastığı bacağıma koyup telefonla ilgilenmeye başladım. Yemek hazır olunca hâlâ adını öğrenemediğim çocuk beni çağırdı. Yastığı yerine koyup hızlı adımlarla masaya geldim ve sandalyeye oturdum. Yemeğimizi yemeye başladık. İlk başta ortam biraz sessizdi ama bu sessizliği çocuk bozdu.
“Ben sormayı unuttum. Adın ne?”
“Derin. Derin Aydemir.”
“Ben de Efe. Efe Akkurt.” Yüzümde sahte bir gülümseme vardı.
“Memnun oldum.”
Sahte olduğunu pek de düşünmediğim bir gülüş attı.
“Ben de.”
“Nelerden hoşlanırsın?” Dedi.
“Piyano çalmayı severim.”
“Ne güzel. Biliyor musun, burada da piyano var. Müzik odamda duruyor. İstediğin zaman girip çalabilirsin.”
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.” Sonrası öylece geçti. İkimiz de konuşmadık. Yemek bitti. Gerçekten de dediği gibi et soteyi çok güzel yapmıştı.
“Eline sağlık.”
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
Merdivenlerden yukarı çıktım ve misafir odasına vardım.
Işıkları açtım ve yatağa uzandım. Yatakta telefona bakmaya başladım. Telefona bakarken uykum geldiğini hissettim. Yaklaşık iki saattir telefona bakıyordum. Uykum geldiğini hissedince yatağı açıp içine girdim ve uykuya daldım. Gece bir kâbusla gözlerimi açtım. Çok korktuğum için kalbim de bir hayli hızlı atıyordu. Bu yüzden aşağıya su içmeye gittim. Gittiğimde Efe mutfakta oturmuş süt içiyordu. Yüzümde anlamsız bir sırıtış belirdi.
“Uyuyamadın mı?” Dedim. Sıçrayarak arkasını döndü. Başparmağını üst damağına bastırdı.
“Çok korktum.” Dedi ama gülüyordu.
Elini yanındaki sandalyeyi işaret etmek için kullandı ve
“Gelsene.” Dedi. Bardağa sürahiden su koyup yanına oturdum. İlk başta öylece birbirimize baktık. Gözlerinde bir hüzün vardı. Bu sefer sessizliği ben bozdum.
“Uyuyamamanın sebebini söylemek ister misin?”
“Aynı ya… Kimsesizlik düşündürüyor insanı.”
“Kimsesizlik…” dedim.
”Ne garip bir kavram.” dedim ardından.
“Evet…” dedi.
“Çok garip bir kavram.”
“Şu koca dünyada bile yalnız hissedebiliyor kendini insan.” Dedim ve ardından başka bir cümle kurdum.
“Koskocaman dünyada, milyonlarca insanın içinde kendini kimsesiz hissedebiliyorsun.”
“Belki bazı insanlar denerse birbirlerinin kimsesi olur.”
Gözlerimden bir damla yaş akmıştı. Bu söz beni derinden etkilemişti. Belki de onun dediği gibi: Bazı insanlar denerlerse birbirlerinin kimsesi olabilirdi.
Gözyaşlarımı sildim ve suyumu içtim.
“Sana tatlı rüyalar.” Dedim.
”Sana da…”
Yukarı çıktım ve odaya girdim. Yorganı üstüme çektim ve uyku moduna geçtim. Ama aklımda hâlâ onun söylediği sözler yankılanıyordu. Bunlar kafamda yankılanırken uykuya daldım.
Sabah uyandığımda omlet kokusu burnuma geldi. O koku bana annemi, babamı, son geçirdiğimiz sabahı hatırlatınca ister istemez gözlerimi doldurdu. Üstümü düzeltip elimi yüzümü yıkadıktan sonra aşağıya inip mutfağa yöneldim.
“Günaydın.” Dedim yüzüme bir gülümseme yerleştirerek.
Aynı gülümsemeyi o attı bana.
“Günaydın. İyi uyudun mu?”
“Evet, güzel uyudum. Gecenin bir yarısı uyanmamı saymazsak.”
Burnundan güldü.
“Benim de öyle.”
Patatesli omlet nihayet hazır olunca omleti tabaklara yerleştirdi ve masaya oturdu. Ardından ben de oturunca kahvaltımız başladı. Konuşacak konu bulamıyorduk. Konuşmayı ben başlattım. “Eğer iznin olursa ben bugün evden eşyalarımı almak istiyorum.”
“Tabii ki. Sen bana hazır olduğunda söylersin. Evini yolunu da söylersin gideriz.”
Güldü.
“GPS olacaksın yani anlayacağın.” Bu komik gelmişti ve çok samimi güldüm.
“Biraz öyle olacak.” Dedim.
Kahvaltımı bitirdikten sonra saçlarımı tekrar düzgün bir şekilde topladım ve topuz yaptım. Elimden fazladan bir toka çoğunlukla bulundururdum. Aşağıya indim. “Ben hazırım.” Dedim.
“O zaman çıkalım. Hadi.” Dedi eliyle nazikçe kapıyı gösterirken. Açık olan kapıdan çıktım ve bana centilmenlik yapıp araba kapısını açtı.
“Buyur.”
Şu an aşırı mutsuzdum ama en mutsuz halimde bile beni biraz olsun gülümsetebiliyordu.
“Teşekkürler.” Bindikten sonra kapıyı kapattı ve kendi sürücü koltuğuna geçti.
Araba yolculuğu başlamıştı. Ben ona yolu tarif ettim ve sonunda evin önüne vardık. Bir apartmanın önündeydik. Kendi yaşadığımız apartman. Apartmana yavaşça adımımı attım. Anahtar yanımdaydı. Yavaş yavaş merdivenleri çıktım ve kendi yaşadığım dairenin önüne geldim. Yavaşça kapıyı anahtarla açtım ve içeri girdim. O da arkamdan gelmişti. Gözlerim dolmuştu. O an o koridora girince gözlerimin önünden son gün yaşadığımız anlar geçti. Onları gördüğüm son an. Gözyaşlarım durmadı ve ağlamaya başladım. Kapıyı kapatıp bana sarıldı. Saçlarımın üstünde parmaklarını gezdirdi.
“Tamam. Tamam… Biliyorum, çok acı verici. Ben seninleyim.”
Kafamı göğsünden kaldırdığımda onun da ağladığını gördüm. Onu gördüğüm an gözyaşlarını sildi ve odama doğru yol aldım. Odama giderken geçtiğim koridorun duvarlarında parmaklarımı gezdirdim. Sanki eski kitapların tozlu sayfalarında parmaklarımı gezdiriyordum. Onlar eskide kalmıştı. Bu ev eskide kalmıştı. Odama vardığımda ilk gördüğüm şey yatağım oldu. Yatağıma oturdum. Yatağım üstündeki pikeyi kaldırdım. Yatak koruyucusunun üstünde parmaklarımı gezdirdim. Tekrar yatağı kapattım. Dolaba yöneldim ve tüm eşyalarımı aldım. Dolabımın üstünde olan valize yetişmek için taburemi kullandım ama bu da yetmiyordu. Parmak ucuna kalktım ve valizime ulaşmaya çalıştığım için elimi ileriye ittirdim. Bunları yapmaya çalışırken başımın döndüğünü hissedip sendeleyince tabureden düşer gibi oldum. Tam düşerken beni belimden yakaladı. Şu an onun kollarındaydım.
“İyi misin?”
“Evet, teşekkür ederim.”
“Bırak ben alayım.”
Uzun boyuyla parmak ucuna kalkmasına gerek kalmadan valizimi verdi.
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim.”
“Bırak gerisini ben halledeyim. Valizim hazır olunca sana haber veririm. Bir kahve yapmamı ister misin?” Dedim.
“Yok, sen işine bak.”
“Tamam, sen buyur salonda bekle.” Dedim onu salona yönlendirerek. Salona geçti ama oturmadı.
“Otursana.” Dedim. “Çekinme.”
Utanarak koltuğa oturdu ve odama geri geçtim. Eşyalarımı teker teker valize sığdırdıktan sonra valizin ağzını kapattım. Her şeyimin hazır olduğunu düşünerek odamdan çıktım. Onu da çağırdım ve tam kapının önüne vardığımızda bir şey unuttuğumu farkettim.
“Beni bir dakika bekler misin? Bir şey unuttum da.” Ondan onay aldıktan sonra odama gittim ve komodinimin üstünde duran ayıcığımı aldım. Yanına utanmış bir gülümsemeyle gittim.
“Lütfen dalga geçme…”
Yüzünde sıcacık bir gülümseme belirdi.
“Dalga geçilecek olması gereken bunların sadece çocuklara ait olduğunu söylemen olurdu. Sorun yok.”
”Teşekkür ederim.”
“Şu an gözlerime istediği şey yapılmış ve mutlu bir kız çocuğu gibi bakıyorsun.” Dedi gülümsemesini sürdürürken.
“Hep böyle gül ve olur mu?”
Utanmıştım.
“Sen de.” Dedim ve kapıyı açtım. Beni önden buyur etti ve o da arkamdayken merdivenlerden indim. Kapıyı açtım ve arabanın önüne geldiğimde bana tekrardan aynı işareti yapıp kapıyı açtı. Kendimi o an prensesler gibi hissetmiştim. Ama içimde hâlâ kara bulutlar dolaşıyordu. Bu hiç bir zaman geçmeyecekti. Çünkü ben en değerlilerimi kaybetmiştim. Arabaya binip kapıyı kapattıktan sonra evin yolunu tuttu. Nihayet eve vardığımızda ayakkabılarımı ve paltomu çıkarttım. Gözlerim dolmuştu. Her an ağlayabilirdim.
”İzninle.” Merdivenleri koşarak çıktım ve odanın kapısını kitleyip kapıya dayandım. Yere oturdum ve dizlerimi karnıma çekip ağlamaya başladım. Hâlâ kendimi küçük bir kız çocuğu gibi hissediyordum. O küçücük kız çocuğunun elinden anne babası alınmıştı ve o kız kimsesiz kalmıştı. Bu depresyonun içimde büyümesini engelleyemiyordum. Gün geçtikçe büyüyordu. Kapın tıkandı.
“Derin…”
Cevap veremiyordum.
“Açar mısın kapıyı? Lütfen…”
Biraz düşünüp kapıyı açtım. Gözaltı torbalarım ağlamaktan şişmiş, gözlerim de kıpkırmızı olmuştu.
Bana sımsıkı sarıldı. Bacaklarım yavru bir ceylan gibi titriyordu. Bacaklarım bedenimi taşıyamayıp yere yığıldı. Bacaklarımın üstünde oturmuş ağlıyordum. Kapıyı kapattı ve o da benimle beraber yere çöktü. Saçlarımı okşadı.
“Geçecek…”
“Geçmiyor…”
Birkaç dakika öylece durduk.
“Çok zor…” dedim.
“Ney?”
“İyi değilken iyiymiş gibi davranmak. Mutsuzken, ruhunun bedeninden çekilmesini isteyecekken mutlu gibi davranmak çok zor Efe…”
”O zaman sen de öyle davranma. Nasılsan öyle davran bundan sonra. Birbirimizin yaralarını saralım. Ben senin yaralarını sarmaya hazırım Derin. Her zaman da hazır olacağım. Ne zaman istersen yanında olacağım.”
Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum.
“Sen nasıl dayanıyorsun…” dedim.
“Ben de dayanamıyorum ki. Her başımı yastığa koyduğumda sessizce ağlıyorum. Ben de dayanamıyorum Derin. Ama biz güçlü olmak zorundayız. Bizim üzgün olduğumuzu gördükçe emin ol onlar da üzülür.”
“Bilmiyorum.” Dedim.
“İçimdeki bu depresyonu nasıl aşabilirim bilmiyorum.”
“Nasıl aşarsan aş Derin. Ben hep buradayım.”
“Teşekkür ederim Efe. Her şey için.”
”Hadi.” Dedi. “Daha fazla oturmayalım. Üşütürüz.” Sen yat ben de yatacağım birazdan. İyi geceler.”
“İyi geceler.”
Giderken kapıyı da ardından kapattı. Valizden pijamalarımı çıkartıp giydim. Giyindikten sonra yatağıma yerleştim ve üstümü örttüm. Ardından ışığı kapattım. Sabah yeni bir güne gözlerimi açtığımda yatağımdan çıkasım yoktu. Pankek kokusu yukarı kadar geliyordu. Ama hiçbir şey yemek ve hiçbir şey yapmak istemiyordum. Artık mutsuzluk mutlu gibi görünmek yoktu. Bunu o onaylamıştı. Canım nasıl isterse öyle davranacak ama kalp de kırmayacaktım. Odanın kapısı tıklandı.
“Girebilirsin.” Dedim. Yavaşça kapıyı açtı ve bana gülümsedi.
“Hadi, kahvaltı hazır.”
“Bak, benim hiç iştahım yok. Bugün yataktan çıkasım da yok. Gerçekten birkaç gün hiçbir şey yapmak istemiyorum. Yataktan çıkmak istemiyorum.” Yanıma çömeldi.
“Bunları ben de yaşadım. Ama hayatı iyisiyle kötüsüyle yaşaman gerekiyor. O yüzden kusura bakma ama seni bu yatakta şu anlık misafir edemem. Şimdi kalk, elini yüzünü yıka ve kahvaltı masasına benimle otur prenses hazretleri.” Güldüm.
“Tamam.” Odanın kapısını kapatıp çıktı. Üstümü giyindim ve lavaboya girdim. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra ağır adımlarla merdivenleri indim. Pankekin kokusu her yeri sarmıştı. Masaya oturmuş, daha kahvaltısına başlamamış, beni bekliyordu. Masaya oturduğumda yemeye başladık. Pek iştahım yoktu ama onun için yiyecektim. Onu kırmak istemiyordum. Kahvaltı bitti ve onun zoruyla biraz Playstation oynadık. Playstation oynandıktan sonra da kek ve poğaça yaptık. Ve günü böyle bitirmiş olduk. Akşam için biraz da kısır yaptık. Akşam, yaptığımız kısır, poğaça ve kekten bayıla bayıla yedik.
“On numara olmuş bu.”
Dedi.
“Senin de elin baya lezzetli kızım. Doyurdun bizi. Ellerine sağlık.” Dedi ardından.
“Teşekkür ederim. E senin de yardımın var. Birlikte yaptık sonuçta.”
“Ben sana sadece malzemeleri verdim yani benim çok bir rolüm yok.”
“Olsun olsun. Senin de ellerine sağlık.”
“Teşekkür ederim.”
Günü biraz da telefondan futbol kapışmasıyla bitirdik. Sonra da biraz sohbet ederken saat gece on iki olduğunu anlayamadık.
“Benim çok uykum geldi.” Dedim ağzımı elimin tersiyle kapatıp esnerken.
“Benim de.”
“O zaman yarın görüşürüz. İyi geceler.” Dedi.
“Görüşürüz, iyi geceler.”
Odama girdim, pijamalarımı giydim ve ışığı kapatıp kendimi yorgana sardım. Çok geçmeden uyuyakaldım.
(1 ay sonra)
Yaklaşık bir aydır birlikteydik. Ve ben ona çok ısınmış, çok alışmıştım. Duygularımda değişen şeyler olmuştu. Ben ona âşık olmuştum. Bu aşk duygusunu ilk defa tatmıştım. Ve o benim ilk aşkım olmuştu. Anne babamdan sonra gelen çok değerlim olmuştu. Ama bunu söyleyemiyordum. Gözlerine uzun uzun bakamıyordum. Ona hiçbir şey anlatamıyordum. Artık konuşurken sesim kısık konuşuyordum. Kalbim onun gözlerine baktığımda deli gibi atıyordu. O orman yeşili gözler benim sonsuzluğum olmuştu. Ve bunun ondan haberi yoktu. Üstümü giyinip elimi yüzümü yıkadıktan sonra kahvaltı masasına oturdum. Bugün patates kızartmıştı. Karşılıklı oturup yemeye başladık. Günaydın demeyi unutmuştum.
“Günaydın bu arada.” Dedim sesim titrerken.
“Sana da günaydın.”
“Kusura bakma. Kafam biraz dalgın da.”
Gülümsedi.
“Sorun yok. Benim de unuttuğum oluyordu hatırlamıyor musun?”
Gözleri gözlerimdeyken gözlerimi kaçırıp çayımdan bir yudum aldım.
“Evet.”
”Kahvaltıdan sonra bir yerlere çıkalım mı?” Farkettiğim bir şey vardı. O da gözlerini sürekli kaçırıyor, uzun uzun bakamıyor ve biraz da konuşmaya utanıyordu.
“Olur.” Dedim.
“Benim bildiğim bir alışveriş merkezi var, oraya gideriz.”
“Tamamdır.” Dedim. Nihayet kahvaltı bitti ve masayı birlikte toplayıp bulaşıkları yıkadık. Üstüme dışarı çıkabileceğim bir şeyler giydim. Bebek mavisi tişörtümü ve lacivert kot şortumu takım yaptım. Arkama da bir tutam saç alıp onları mavi bir kurdeleyle tutturdum. Kendimi hazır hissettim ve derin bir nefes alarak merdivenleri indim. Beni gördüğünde yüzünde büyük bir gülümseme belirdi.
“Hadi gidelim.”
“Tamam.”
Arabaya bindik ve arabayı çalıştırdı. Alışveriş merkezine vardık ve içerisini gezmeye başladık. Kalabalık ortasında kalbim hızını arttırmıştı, duvarlar sanki üzerime üzerime geliyordu. Nefes alamıyordum. Ellerimi boynuma sardım. Başım dönmeye başlamıştı.
“Nefes alamıyorum…”
“Derin. İyi misin?”
”Nefes alamıyorum!” Diye bağırdım. Alışveriş merkezinin kolonuna koştum ve oraya oturdum. Dizlerimi karnıma çektim. Ellerim hâlâ şakaklarımdaydı. Güçlükle nefes alıp veriyordum.
”Nefes alamıyorum!”
“Derin sakin ol. Derin bak bana.” Oysa ben yere kitlenmiştim. Yüzümü ellerinin arasına aldı.
“Derin ne olur bak bana.”
Gözlerine baktım. Sıcacık bir şey sardı içimi. Ama yine de olmuyordu. Hâlâ sakin kalamıyordum.
“Tut elimi.” Dedi. Elini tuttum. Beni yavaşça yürütmeye başladı. Başım hâlâ dönüyordu. Sarhoş gibi yürüyordum.
“Gel bak şuraya oturalım.” Dedi birkaç metre ötemizdeki bankı gösterirken. Yalpalaya yalpalaya yürürken bedenim buna daha fazla dayanamadı ve yere yığıldım. En son duyduğum ses Efe’nin adımı seslenen sesiydi.
Gözlerimi açtığımda hastanedeydik ve kolumda bir serum vardı. O da yanımda oturmuş, elini çenesine koymuş, endişeyle uyanmamı bekliyordu. Bir bacağı da sallanıyordu. Gözlerimi açtığımı görünce hareketlendi.
“Derin…”
“Efe.”
“İyi misin?”
“İyiyim. Özür dilerim…”
“Sakın özür dileme… Bu senin hatan değil. Ben sormalıydım sana. Bir hastalığın var mı diye sormalıydım.”
“Ben bunu bile bile gelmemeliydim asıl. Ama seni kırmak istemedim.”
“Beni asla kırmazsın böyle bir şey yaparsan. Bir dahakine söyle ama olur mu? Çok korktum.
“Tamam, tekrar özür dilerim.”
“Sorun değil.” Dedi ve gülümsedi. Bizi elinde eşyalarıyla kontrol etmeye gelen hemşire serumun bittiğini gördü ve kateteri çıkartmak için elimi ıslattı. Tam elimdeki kateteri çıkartırken Efe kafamı aldı ve göğsüne gömdü. İlk defa kokusunu duymuştum. Kalbim çok hızlı atıyordu.
"Efe..." Dedim.
"Kusura bakma. Ben bakma diye refleks olarak yani şey..."
Güldüm.
"Sıkıntı yok."
Sağıma baktığımda hemşire çoktan kateteri çıkartmış üstüne alkollü pamuk yapıştırmıştı.
"Çıkış yapabilirsiniz, geçmiş olsun."
"Teşekkür ederiz." Dedim ve yavaşça yataktan kalktım. Hemşire odadan çıktıktan sonra Efe
"Koluma girmek ister misin?" Dedi gülerek.
"Abartma Efe, hamile değilim."
Söylediğim cümle ikimizi de şaşkına uğratırken ağzımı kapadım.
"Bunu unut olur mu?"
"Bilmem. Bakarız." Dedi ve göz kırptı.
"Ya Efe of!" Sonunda arabaya bindik ve birkaç dakikanın sonunda eve vardık. Eve girdiğim gibi çantamı kapının girişindeki askılığa astım. Kendime kahve yapacaktım ve ona da isteyip istemeyeceğini soracakken aklıma bir fikir geldi ve boş tepsiyi aldım. Üstüne fincan koymadan üzerine yürüdüm ve durdum.
"Kahve götürüyorum kaynanalara, sana da yapayım mı? Yapmam ki. Kahvelerum tazedur." Deyip yürümeye başlarken ayağım kaydı ve onun tutmaya çalışmasına kalmadan popomun üstüne "Aaah!" diyerek düştüm.
"İyi misin?" Dedi. Gülme krizine girmişti.
"Of ya, rezil oldum!" Diye bağırdım elini tutup kalkarken.
"Ama bir şey söyleyeyim mi sana? Taklitlerin en alasını yaptın helal olsun." Dedi gülmesini sürdürürken.
"Sus sus."
"Neyse asıl soruya geçiyorum. Kahve ister misin?"
"Bunca uğraştan sonra alırım bir kahvenizi hanımefendi." Dedi gülerken.
Mutfağa girdim ve kahveleri yapmaya başladım. Granül kahvelerimiz hazır olunca benimkini mavi onunkini de yeşil fincana koydum ve masaya gelip kahvelerle oturdum. O an aklına bir fikir geldi ve bir şey teklif etti.
"Bizim arka tarafta havuz var. Havuz kenarında içelim mi kahveleri?"
"Olur." Dedim.
Arka bahçeye havuzun olduğu yere geçtik. Üstünde şemsiyelerle kapatılan şezlonglara yerleştik. Kahvemizi bir güzel yudumladık ve bitirdikten sonra ayağa kalktık. Ayağa kalktığım gibi beni havuza itmeye çalıştı.
"Bırak, dur!" Derken beni havuza attı. Tek sorun yüzme bilmiyor olmamdı ve havuz derindi. Boğuluyordum.
Suyun üstüne çıkmaya çalışıp çırpınıyordum ama tekrar batıyordum. Hiç düşünmeden suya atladı ve beni su yüzeyine çıkardı. Yeşil gözleri gözlerimdeydi.
"İyi misin?"
"İyiyim."
"Kusura bakma. Bilmiyordum."
Eli belimde olduğu için şu an batmıyordum.
"Sorun değil. Çok korktum."
"Korkma. Ben yanındayım." Dedi.
"Ben yanında olduğum sürece sana bir şey olmasına izin vermem duydun mu?"
"Duydum." Dedim.
"Şimdi çıkalım buradan. Yarın ilk iş sana yüzme öğretiyorum. İtiraz yok." Dedi ve beni kendiyle birlikte havuzdan çıkarttı. Islak ıslakken kahve bardaklarını aldık ve mutfağa doğru ilerledik. Bardakları lavaboya attıktan sonra ikimiz de ayrı banyolara koştuk. Banyom bitti ve giyindikten sonra aşağıya indim. O çoktan banyosunu yapmış, köfte ve patates kızartıyordu. Elimi masaya vurdum ve zıplayarak bana döndü.
"Sen beni hep korkutacak mısın?"
Güldüm.
"Çok eğlenceli."
"Kalpten gidersem görürsün şakasını." Bir anda ciddileştim.
"Pardon. Yani ben..."
"Sorun değil." Dedi gülümserken. Yemek nihayet hazır oldu ve tabaklara koyup masaya oturduk. Yerken oradan buradan sohbet etmeye başladık.
"Bugün film izleyelim mi?" Dedi.
"Olur. İzleyelim. Seçeriz bir şeyler."
"Tamamdır." Dedi. Yemeğimiz bittikten bir - iki saat sonra mısır patlattık ve film seçtik. Filmin ortalarında gözlerim kapanmaya başladı ve kafam kendini taşıyamayıp onun sol omzuna devrildi. Adımı bile dudaklarının arasından çıkartmadan televizyonu kapattı ve beni kolları arasına aldı. Hiç zor gelmeden beni odama çıkarttı ve yatağıma yatırdı. Soluma döndüğümde yatağın hareketlendiğini hissettim. Sanırım yanıma yatmıştı. Bu durumdan hiç rahatsız olmayarak derin bir uykuya daldım.
Sabah uyandığımda Efe yanımda yatıyordu. Onu uyandırmadan lavaboya gittim ve elimi yüzümü yıkadıktan sonra saate baktım. Saat daha sekizdi. Genelde saat onda kahvaltı yapardık bu yüzden vaktim olduğu için dokuzda hazırlamaya başlayacaktım. Lavabodan çıktıktan sonra gözüme çarpan odaya doğru ilerledim. Kapısı aralıktı ve içeride piyanoyla bateri yer alıyordu. Biraz daha yaklaşınca gitarı da orada duruyordu. Odaya girdiğimde siyah, ses geçirmez kaplamalar her tarafı sarmıştı. Kapıyı kapattım ve piyanoyu açtım. Tek bir notasına bastığımda bile eşsiz bir dünyaya girdim. Bir anda sakin bir şeyler çalmaya başladım. Ben çalarken kapı aralandı ve bir çift yeşil göz beni izliyordu. En sonunda kapıyı biraz daha açıp yanıma geldi ve parçam bitene kadar beni dinledi. Parçam bittiğinde beni alkışladı.
"Tebrik ediyorum. Büyülendim." Dedi ve sıcacık gülümsedi.
"Teşekkür ederim." Dedim.
Araya derin bir sessizlik girdi ve en sonunda dayanamayıp bu sessizliği ben bozdum.
"Şey... Sen bana demiştin hani..."
"Ney?"
"Bazı insanlar denerlerse birbirlerinin kimsesi olabilir, diye. Sen de kabul edersen, biz de birbirimizin kimsesi olabiliriz Efe."
"Oldun zaten. Hayatıma girdiğin günden beri hep bir umut vaat ediyorsun bana. Her fırtınalı yağmurun ardında bir gökkuşağı olduğu gibi her zorluğun ardında da bir kolaylık olduğunu gösterdin bana. Seninle tekrardan hayata bağlandım ben Derin."
Gözlerimin dolduğunu hissettim.
"Bakma seni kurtarmaya geldiğimde öyle durduğuma, hep öyle neşeli davrandığıma. Çok yıkıktım ben. Yıkılmış kalmıştım. Koskoca bir hiçliğin ortasında yuvarlanıp gidiyordum ve sonra sen iyileştirdin beni, kötü olsan bile gülüşünle, bakışınla yaralarımı sardın. Sen benim bir parçam oldun Derin..."
Gözyaşlarım dayanamayıp akıp gitti. Efe beni sımsıkı sardı. Sımsıkı sarıldık birbirimize. İşte o an ben tamamlandığımızı hissettim. Ölü ruhum tekrardan can bulmuştu.
"O zaman. Birlikte kahvaltı hazırlayalım ve sonra doğru sahile." Dedi gördüğümde akan gözyaşlarını silerken burnunu çekerek.
Kahvaltıyı hazırladık, yaptık ve masayı topladık. Üstüme mavi mayolarımı giyip pareomu geçirdim. Annen babam ölmeden önce yeni aldığım plastik terliklerimi ayağıma giydim ve hasır şapkamı taktım. Plaj çantasını koluma taktım. Merdivenlerden indiğimde sırıttı ve burnundan güldü.
"Sen baya baya heveslisin. Hadi o zaman." Dedi ve kapıdan çıktı. Ben de arkasından geldim ve arabaya bindik. Birkaç dakika içinde sahile vardık. Sahil bomboştu. Bizim gibi kimsesi yoktu. Aslında artık benim bir kimsem vardı. Efe artık benim için o "kimse" kavramı olmuştu.