2026, Gökçe Elzem Deniz.
Ölüm gibi anlardı. Geçmişi hatırlatan sesler durmak bilmiyordu. Öldüm sandım bir anlığına. Fakat bu uzun sürmedi.
Gözleri kara toprağın zalimliğini andıran adamın sıcaklığını üzerimde hissettim. Kurtuluş yolum sanki onun kollarıydı. Bana sarılmıştı. Kollarıyla beni sarıp sarmalamıştı.
O an sanki bütün silah sesleri bir anlığına durmuştu. Kurşunlar havada asılı kalmış, bizim sarılışımızın bitmesini bekliyordu. “Her şey düzelecek,” dedi kara toprağın zalimliğinin sahibi. “Ve biz buradan sağ çıkacağız.” Gözlerimiz birbirine kenetlendi.
Kendinden emin ve kararlı görünüyordu. Konuşamıyordum ancak o an dudaklarımın arasından şunlar döküldü. “Ruhum hep yaralı kalacak.” Kelimeler ağzımdan mırıldanma hâlinde çıkmıştı.
“Bende yaralarını sarar ruhunu yeniden yaratırım o hâlde.” Dediğinde dudakları kıvrılırken kaşları çatıktı ancak bu kızgın olduğu için değildi.
O an gülümseyememem gerekirdi normalde ancak dudaklarım kıvrıldığında ters gülüşüm ortaya çıktı.
Birden elimi tuttu ve hızla ayağa kalkıp koşmaya başladı. Gülüşüm soluklaştı ve gözlerim şaşkınlıkla irileştiğinde koşuşuna eşlik ettim. “Ne oluyor?” Diye bağırdım.
Koşarken ellerimiz birbirine sıkıca kenetlenmişti.
“Koşuyoruz, ruhumuza yetişebilmek için.” Anlamadığım nedeniyle kaşlarım çatıldı. “Ne için yetişmek için uğraşıyoruz?” Diye sordum.
“Kurtarmak için.” Kaşlarım eski hâline döndü. “Benim ruhum kurtarılamaz.” Diye fısıldadım.
“Göğe yükselmediği sürece her ruh kurtarılabilir, Kızıl.” Arkasına bir süreliğine bakarken normal bir tınıyla konuşmuştu.
“Peki, ya ruhum çoktan göğe yükselmişse?” Diye sorduğumda ona ilgiyle bakıyordum. Başını geri önüne çevirdiğinde koşmaya devam ediyorduk. “İşte o zaman birinin ruhunu kendi ruhunmuş gibi önemseyebilecek kadar sevmen gerekir.” Derken gözleri donuklaştı ve boşluğa bakıyor gibi görünüyordu.
Yutkunamadım. O benim yerime de yutkundu. “Sevmek,” duraksayıp yutkunmaya çalıştım tekrar. Bu kez başarılı oldum. “İnsanı yeniden canlandırır mı, Zalim Adam?”
“Bir kez ölmüşsen asla geri canlanamazsın, Kızıl.” Dedi. “Katılmıyorum, bence bir insanın gerçekten yaşayabilmesi için birkaç kez ölmesi gerekir.” Ellerimiz gevşemişti. Daha da kenetlemek için elini sıktım. Karşılık olarak o da benim elimi sıktı.
“Her ölüm, bir kayıp, demek ama her öldüğünde ruhunun bir kısmı toz olup dökülür. O toz taneleri de bir tane değildir, binlercedir. Bu da demek oluyor ki, Kızıl. Her ölüm, binlerce kayıp, demek.” Dedi. “Ve her ölüm ruhumuzu yaraladığı için de birgün asla tekrar canlanamayız, Zalim Adam. Öyle, değil mi?” Diye sordum.
“Öyle,” dedi. “Öyle, Kızıl.”
En sonunda beni bir yere çekti. Hızından dolayı gözlerimi sıkıca kapamıştım anlık olarak. Nefes nefese kalmıştık. Gözlerimi yavaşça açtığımda yüzünü oldukça yakınımda gördüm ancak anında uzaklaştı.
Hararetten dolayı göğüsüm şiddetle kalkıp inerken sırtımı duvara sürterek yere çöktüm ve bacaklarımı kendime çekip bacaklarıma kollarımı sardım.
Silah sesleri artık duyulmuyordu. “Tanışamadık,” devamını getirdi. “Ben, Deniz Erdem Yüce.”
“Gökçe Elzem Deniz.” Diyerek karşılık verdim. “Ama benim için hâlâ ‘Zalim Adam’sın.” Derken gözlerim ona doğru çıktı. Gülümsüyordum. “O zaman sende benim için ‘Kızıl’ olarak kalacaksın.” Sırıtıyordu.
Telefonuma bildirim geldiğini duydum. Üzerimdeki ceketim cebinden çıkarıp bildirimin kimden olduğuna baktım. Adem Deniz. Babamdandı.
Hemen bildirimin üzerine tıklayıp mesaja girdim.
Adem Deniz: Evime geldim, yoksun. Ne iş, Gökçe? (08.42)
Ben: Neden sordun, kızın olduğumu mu hatırladın yoksa? Evim değil, evin diyeceksin. Orası senin değil, benim evim. (08.42)
Adem Deniz: Hayırdır, Gökçe? Şimdi de beni evimden mi etmeye çalışıyorsun. (08.43)
Ben: Evet, annemi mermiler arasında terk edip, bizi annemin elinden zorla aldığın hâlde ben on altı yaşındayken süt almaya giden kim? Haha. Sütçü Adem Deniz, kızının varlığını hatırlamış. Hayır, kızlarının. (08.44)
Adem Deniz: Siz hep benim kızlarımdınız. Şimdi de sütçü mü oluyorum? Meltem’le çok daha mutluyum. Annen nasıl? (08.44)
Adem Deniz: Pardon, mezarı bile yapılmamıştı, değil mi? Haha. (08.44)
Ben: Ne boş yaptın be, Sütçü. Meltem seni aldatınca anlayacaksın seni paran için mi, hayatına almış yoksa tipin için mi? (08.45)
Ben: Dur, o seni aldatmadan ben söyleyeyim. (08.45)
Ben: Kim zavallı bir adamın parasını yemek istemez ki? (08.46)
Adem Deniz: O zavallı dediğin adam senin hâlâ baban! (08.47)
Ben: Evet, beni terk eden babam. (08.47)
Ben: Sana ve sürtük karına mezarda mutluluklar dilerim. Yatacak yeriniz yok, mezarı saymazsak tabii. (08.48)
Ben: Ha, bir de hatırlatayım. Ben senin istediğin zaman terk edip, istediğin zaman ‘canın kızın’ olabilecek biri değilim. Beni hiçliğe bir kez terk edersen, bir daha asla bulamazsın. (08.49) (görüldü.)
“Bu kişiyi engellediniz”
Telefonumu geri cebime yerleştirdim. “Ne oldu?”
“Babam yazmış da onunla konuşuyordum.” diye gülümsemeye çalışarak cevap verdim.
“Ne güzel. Babanla aran iyi olmalı o hâlde, değil mi?” Hayranlıkla bakıyordu. Sanki bir şeyler onun da hayaliydi. O da bir şeylere muhtaçtı sanki.
“İyi,” diyerek kısa bir yalan söyledim. Bu ona söylediğim ilk yalandı. Dahası olacak gibiydi. Yeni tanıştığım birisine babamın bizi küçükken terk ettiğini söyleyemezdim, öyle değil mi?
“Çok güzel.” dedi boşluğa dalmış bir hâlde. Hayır, zihninde kaybolmuş bir hâlde.
“Senin babanla aran iyi mi?” diye sordum üstünkörü. İyi olmadığı kesindi, ancak bana yalan söyleyecekti. Hissedebiliyordum.
“İyi.” dedi. Kaşları hâlâ çatıktı. Babasını düşündüğü aşikardı. “Sanırım yalan söylediğini düşünüyorum.” dedim yarı alaylı yarı ciddi bir şekilde.
Burnundan gülerek bana doğru döndü. “Sanırım bende yalan söylediğimi düşünüyorum.” Yüzünde hafif bir gülümseme vardı.
“Açık konuşmak gerekirse gerçeği söylemen için seni zorlamayacağım. Zaman vereceğim, hazır hissettiğinde ve bana yeterince güvendiğinde anlatmak istersen anlatabilirsin.” Gözlerim parmaklarımdayken aynı zamanda da parmaklarımın yanlarındaki etleri tırnaklarımla kazırcasına soyuyordum. “Hem bir şey hakkında yalan söylüyorsan doğrusunun ne olduğu açıkça ortada değil midir zaten?” Kafamı kaldırıp ona baktım. Onun da bana baktığını fark edince gülümsedim.
“Anlatacağıma söz veriyorum, Elzem.” Gülümsemesini bozmadı. “Güvenilir birisi olacağıma söz veriyorum.” dedim bende.
Aniden beklenmedik bir şekilde ciddiyetle, “Neden koşuyordun, kimden kaçıyordun?” diye sordu.
“Patronumdan,” düzelttim. “Yani korumalardan. Patronumla sorun yaşadım. En baştan anlatayım mı?” diye sordum. Başıyla beni onayladı.
“İşe ilk başladığımda fazla ‘salaklık’ yaptığımdan dolayı bana takmış durumdaydı. Beceriksizin tekiymişim. Herneyse. Bugün bir müşteri geldi, kadın olduğumu ve kadın olduğum için herhangi bir işte çalışıyor olmanın bana göre olmadığını söyledi. Bende karşılık verdim. Kavga uzayınca dayanamayıp yüzünün ortasına bir yumruk geçirdiğimdeyse patronumu istedi. Aptal çalışanlardan bir tanesi de bana karşı gideri olduğu için patronumu zevkle çağırdılar. O salak da geldi. Müşterinin haklı olduğunu ve benim sesimi kesip oturmamı söyledi, o anki öfkeyle sabah işe gelirken aldığım kahveyi yüzüne fırlatıp koşarak kaşmaya başladım. O obez de koşamadığı için korumaları devreye soktu. Bu kadar. Of, yine çok konuştum.”
İlgiyle bakıyordu. “Çok falan konuşmadın. Saatlerce konuşsan, kafamda tekrarlayarak günlerce dinlerim.” dedi. Gülümsedim.
“Kızım, sen ne deliymişsin ya?” deyip güldü. “Bu deliliğin nerden geliyor?”
“Bilmiyorum, ben sanırım hayatımın her anında deliydim. Aklım da hep bulanıktır. Mantıklı düşünemem, düşündüğüm zamanlar da genelde öfkelendiğim ya da üzüldüğüm zamanlar olur.”
Yine çok konuştun.
“Nasıl duruyorsun mantıklı düşünmeden. Ben illaki kendimi zorlardım ‘mantıklı düşün, mantıklı düşün’ diye. Nasıl yapıyorsun?” dedi ciddiyetle.
“Mantıklı düşünüp ne yapacağım ki? Hayatı ciddiye almıyorum, olması gereken de bu.” ekledim, “Ölüp ölmemek de umrumda değil. Sonuç olarak hepimiz öleceğiz, sadece bu ya erken olacak ya da zamanında. Bu yüzden hayatımı önemsemem. Öleceksem zaten ölürdüm.”
Çok konuştun.
Kafasını sallayarak devam etmemi istedi. “Hepimiz insanlar olarak erken ya da zamanında ölürüz ancak bu asla geç olmaz. Azrail bizi beklemez, Azrail gelecekse her anda gelir. Azrail erken de gelebilir, fakat bu ölüm saatimizi beklemek içindir.”
“Azrail her zaman yanımızdaydı çünkü o insanları hiç sevmez.” dedi.
“Çünkü o insanları hiç sevmez.” tekrarlayarak onu onayladım.
“Peki ya, Azrail’den kurtulabilir miyiz?” diye sordu.
“Hayır, o istediği zaman bizi yakalayabilir. Eğer kaçabiliyorsan, zaten hiç seni öldürmek istememiştir.” diyerek cevap verdiğimde dalmıştı.
“Eğer kaçabiliyorsan, zaten hiç seni istememiştir.” derken söylediklerime farklı bir açıdan baktığı aşikardı. “Senin yakaladığın, senden kaçmaya meyillidir. Çünkü kaçma zahmetinde bulunmuşsa seni hiç istememiştir.” dedim, onun bakış açısına uygun bir cümle kurarak.
“Bizim sevdiğimiz bizden kaçmıyorsa ancak yanı başımızdaysa ancak yine de bize gelmiyorsa?” dedi sorar gibi.
“Sana, senin ona baktığın gibi bakmıyor demektir.”
Sen ona aşkla bakarken, o başka gözlerde aşkı arıyorsa, aşk her zaman adil olmaz.
Sana bakanı görmüyorsan, senin baktığının seni görmemesine mahkûmsun.
İkinci Bölüm Sonu.